Kaç ömür sığar bu kutlu geceye.
Yıldızları avcuma topladım yâr.
Dilimde sadece var iki hece.
Seni seviyorum ey sevgili yâr
Son ders bitip, öğrenciler evlere dağıldıklarında nihayet Yami de ikna olmuş, dört arkadaş çantalarını okulun hemen yanındaki İnternet cafeye bırakıp zeytinliğin yolunu tutmuşladı.
Tam bu sırada arkalarından Çakonun sesini duydular..
'Yine nereye böyle arkadaşlar' diye seslendi, alaycı bir ispiyoncu edasıyla.
'Hiç.. öyle geziyoruz' diye karşılık verdi Rayki..
'Bu saatte akşamüstü ne gezmesiymiş kesin yine bir isler çeviriyorsunuz' dedi Çako ve umursamaz gibi görünerek yoluna devam etti.
Bir gün önce yağan yağmurun ıslattığı toprak henüz kurumamıştı. İrili ufaklı su birikintileri etrafında serçeler başlarını yukarı kaldırıyor, su ihtiyaçlarını gideriyorlardı. Mevsim sonbahardı ve etrafta sarı, turuncu, kırmızı ve kahverengi olan, ağaçlarıyla bağını koparmış ölü yapraklar. Bir kısmı çoktan ölmüş yerde yatıyor, bir kısmı ise henüz ağaçtan salına salına toprağa düşüyordu. Okulun karşısındaki yuvarlak kavşakta, bir belediye görevlisi, elinde tuttuğu ucunda sivri bir metal olan sopayı, ölü yapraklara batıyor, bir çuvala dolduruyordu.
'Önden buyurun Sayın Rayki Navaş' dedi Seko. biraz kızgın biraz alaycı bir tavırla.
Yami ekledi. 'Evet Rayki daha kazma küreğimiz bile yok, bulduk diyelim nasıl kazıp çıkaracağız.
Hem Çakoya göründük ya artik tüm okul bilir nereye gittiğimizi. Yine düştük peşine'.
Çako umrumda değil, buluruz birşeyler dedi, alnındaki teri işaret parmağı ile silip yere serpen Rayki..
Zeytinliğe henüz girmemişken bir inşaatten uçları Sivriye yakın tahta parçaları topladılar. Sonra yola devam ettiler. Rayki ve Çağo önde, Yami ve Serko ise arkadan gidiyordu. Sonbahara inat, yapraklarını dökmemekte kararlı olan zeytin ağaçlarının arasınki patikadan Raykinin adamları gördüğü yere doğru gittiler.
Akşamüstü ufka doğru yol alan güneşin cılız ışıkları sağda solda kırık bir vaziyette duran bira şişelerine çarpıyor etrafa saçılan ışıltılı hâl ile zeytinlik bir elmas madenini andiriyordu. Bulundukları yerin az ilerisinde zeytinliğin tam ortasında kocaman bir çam ağacı heybeti ve farklılığı ile kendisinden küçük zeytin ağaçlarının efendisine benziyordu.
Bu büyük çam ağacı sadece kendisinin bulunduğu bu araziye hükmediyor. Başka hiçbir ormana yada araziye olumlu olumsuz bir müdahalede bulunmuyordu. Mesela himayesindeki ağaçlara. "arkadaşlar..! karşıdaki orman bizden daha fazla oksijen tüketiyor. Bizim yasam alanımızı daraltıyor. Bu aksam hazırlığınızı yapın onlara saldıracağız, onları alt edip köklerini sökeceğiz ve genisce bir arazide tek hakim biz olacağız" gibi bir konuşmayı hicbir zaman yapmamıştı.
Ayni şekilde hükmettiği ağaçlarda yanıbaşındaki komşusu ağaç ta dahil başka hiçbir ağaca zarar vermiyor, yıllardır ayni ahenk ve nizam ile yaşamlarını sürdürüyordu.
"Keşke insanlarda bu ağaçlar gibi olsa" diye düşündü bunları anımsayan Yami.
Uzaklardan gelen anlasilmaz sesler buranın ıssızlığını ve korkutuculuğunu bir miktar hafifletiyordu. Çok uzaktaki bir insaatten gelen takırtılar, okuldan eve giden çocukların sesleri, güneşin vurduğu yine çok uzaktaki bir binanın beşinci katındaki pencerenin kapatılmasıyla gözlerine yansiyip giden güneş ışını.. merkezi sistem hoparlörden okunan ölüm ilanı.. tüm bu sesler Şehirden uzaklasmadiklari izlenimini veriyor ve korkularını alt ediyordu. Bir müddet yürüdükçe sonra nihayet Raykinin adamları gördüğü yere geldiler.
Sendeyiz Rayki dedi Seko. Rayki önce amaçsızca bir şekilde bir müddet etrafına bakındıktan sonra, bulundukları yerden okuldan tarafa baktı ve okuldan adamları gördüğü pencereyi farketti.
Küçücük bir düğümü andırıyor olup, göbeğine kadar uzanan kravatını çıkarıp cebine koyduktan sonra bir şeyler söyleme ihtiyacı hissetti.
"Dereden tarafa gidelim, burası çok açık para saklamak için uygun değil" dedi.
Zeytinligin aşağı tarafindaki dereye doğru Yokuş aşağı Akdeniz makisi olan kısa boylu bodur ağaçlardan ve kuru calilardan tutunarak ve ayaklarını sürüye sürüye güç bela dereye indiler. Dere şehrin kanalizasyon suyuyla lağım sularının karıştığı pis bir kokunun hakim olduğu alkol alanların ve uyuşturucu bağımlılarının mesken edindiği ıssız bir yerdi.
Dere boyunca bir aşağı bir yukarı Raykinin peşinde dolandılar.. sonunda yorgun argın yanında büyük bir çam ağacı olan kapısı penceresi olmayan küçük metruk bir evin önüne geldiklerinde.. bahçe duvarı yıkık olan evin Briketlerden birer tane alıp oturdular..
"İki saattir bir o yana bir bu yana boş boş dolaniyoruz, Allah aşkına nerde bu para" diye söylendi Yami. Raykiye bakarak..
Rayki çok usta bir izci gibi, aynı zamanda pekte ikna edici olmayan bir ses tonuyla. Adamların ayak izleri dereye doğru gidiyordu, yokuş aşağı olduğu için izleri kayboldu. Sanırım sandığımdan da zor olacak bulmamız dedi.
"Zormu olacak" diye sesini yükseltti Seko.. elinde tuttuğu tahtayı pes edercesine yere atarak.
"Üstümüz başımız çamur oldu. Hava iyice kararıyor, aksam oluyor Rayki akşam. evlere gidelim artık."
Gerçektende Rayki ninde umutları iyiden iyiye azalmıştı.. ama bozuntuya vermemeye çalışıyordu.. çünkü arkadaşlarını kendisi buraya getirmişti ve bir daha ona güvenmeyebilirlerdi.
Ki o sırada o âna kadar sessiz kalan Çağo; "Şuraya bakın" diye bağırarak ayağa kalktı.
Hep birlikte Çağo nun gösterdiği tarafa baktılar.. yüz metre kadar ilerde zeytin ağaçlarının olmadığı boş bir alanda bulunan büyükçe bir taşın yanında, bir köpek taşın altını kokluyor, patileriyle toprağı eşelemeye çalışıyordu. Uzaktan bakıldığında burada birşey var izlenimi veriyordu.. "işte bulduk" diye neşeli ve tiz bir çığlık attı Rayki. Tahtasını da alarak hızla koşmaya başladı.
Arkasından diğerleri de koştular. Köpek üzerine doğru dört insanın koşarak geldiğini görünce kaçtı.
Nefes nefese köpeğin kokladığı taşın yanına geldiklerinde, uçları sivri tahta parçalarıyla olağanca hızlı bir şekilde kazmaya başladılar, sanki bir idam mahkumunun tünelindeki ışığı gördüğü andaki çılgınca sevinci ve azimi gibi, hararetle kısa sürede diz boyu kazdılar.
Başarıyı hissetmek.
Zafere giderken, çekilen çile ve gayretin bir meyvesinin alınacağı hissi. Onlara gereken gücü veren şey tam da buydu.. ikisi tahtalarla sert ve çamurlu toprağı kazıyor diğer ikisi ise elleriyle çukurun içindeki toprağı dışarı atıyordu.
Bir ara Yami duraksadı.. 'sadece köpek kokluyor ve kazıyor diye paraların burada olduğu fikrine nasıl varabildik' diye düşündü ve bu düşüncesini sesli bir şekilde de tekrar etti. Saçmalama dedi Rayki. Köpeklerin koku alma duyuları ve hisleri insanlara göre çok gelişmiştir. 'Peki kokladığı şeyin para olduğunu nerden anladıkta' senin peşinden koştuk Rayki diye atıldı Seko.. Biraz düşününce mantıklı gelen bu iki eleştiri Raykinin kafasını bulandırmaya yetti..
O sırada hâlâ toprağı kazmaya devam eden Çağo sert bir şeye denk geldi. Burda bir şey var dedi ama kazacak takati kalmamıştı.
Ümitleri bir miktar yeşeren Rayki kazmaya devam etti.. Son bir uğraştan sonra yarım saat uğraştıkları bu çukurdan kocaman bir kemik parçası çıkardılar.
Bu bir at ayağıydı. Yani hayal kırıklığı.
Birbirlerinin yüzlerine baktılar ve hayatın böylesi cilvelerine karsi tek silahları olan kahkahalarını koyverdiler..
Rayki ye olan kızgınlıkları geçmiş yerini neşeli bir alaya bırakmıştı. Tüm cabalarimizin sonucunda ödülümüz bu at ayağımı şimdi dedi Çağo.
"Sakın tılsımlı olmasın Rayki tılsımı bozunca paraya dönüşmesin" dedi Yami alaylı ve kıs kıs gülerek.
En azından biraz heyecan yaşadık, hemde tatlı bir anımız oldu fenamı dedi Rayki.. ama yüz ifadesinden bu anının pekte hoş bir anı olmadığı kolaylıkla okunabiliyordu.
Dönüş yoluna geçtiklerinde vakit bir hayli geçmişti ve akşam oluyordu. Günbatımında gece ile gündüzün savaşı yaşanıyor, karanlık gece aydınlık gündüze galip geliyor, son ışık huzmeleri kaybolup yerini karanlığın hakimiyetine bırakıyordu. Evlerin ışıkları ve sokak lambaları yanmış, tüm şehir gündüz elbisesini çıkarıp geceligini giymişti. Hatta bazi evlerden tabak bıçak sesleri bile geliyor, insanlar aksam yemeklerini yiyorlardı.
İnternet cafeye geldiklerinde cafe sahibi ilyas, gençleri baştan ayağa süzerek..
"Ne bu hal gençler ne iş çeviriyorsunuz" dedi.
Müşterilerinin çoğu liselilerden oluştuğu için ilyas; Öğrencilere karşı ilgili, sempatik, nazik ve hoşgörülü davranmak zorundaydı.
Onlara zaman zaman öğütler verir, her zaman canayakın güler yüzlü bir abi rolününe bürünürdü. "Sizi dereden tarafa giderken gördüm. Orası çok tenha bir yerdir. Başınıza bir iş gelebilir. İpsiz sapsız, içkiyi, ayyaş insanlar gider oraya başınıza iş gelebilir. Benden size bir abi tavsiyesi.. Bir daha oraya gitmeyin" diye uyardı..
"Bize birşey olmaz" ilyas abi dedi Çağo. Çantası sırtında dışarı çıkarken.
Cafeden ciktiktan sonra Çağo ve Seko evlerinden tarafa gitmiş yalniz Rayki ve Yami kalmıştı. "aah Rayki ah" dedi Yami iç çekerek.
O gördüğün adamlar alkol içmeye gidiyordu. Poşetlerinde de para falan yoktu içki vardı. İlyas abi doğru söyledi şimdi daha iyi anladım dedi.
"Ne bileyim dostum bir an ümide kapıldım. Bunun bir fırsat olduğunu düşündüm. Sizide zorla peşimden götürdüm kusuruma bakma" dedi Rayki..
"Hiç sorun değil dostum dedi Yami, en azından evden okula okuldan eve giden süt çocukları gibi değiliz, hayatın acı gerçeklerini tecrübe ediyoruz.. sadece kendini düşünüp paraları tek başına elde etmek için yalnız gitmeyip bizlerede söylemen senin iyi bir dost olduğunu gösteriyor. Hadi yarın okulda görüşürüz iyi akşamlar".
Bu sözler Rayki yi duygulandırdı ve yitirmiş olduğu özgüvenini tekrar kendinde buldu.
"Teşekkür ederim iyi akşamlar dostum" diye acayip acayip el kol hareketleri ile mutluluğunu tarif ediyordu ki;
Yami yanından yüzüne tatlı bir tebessüm atıp İnternet cafeye giren bir kızı görünce afallayiverdi.
Şaşkınlığını belli etmeyip istifini bozmamaya çalışarak evine doğru yürüdü.
Evinin yolunu tutan Yami daha önce hiç yaşamadığı bir duygu sarmalinin içine girdiğini hissediyordu. Yüzünde mânasız bir gülümseme beliriverdi.
İçinde birseyler erimişte vücudunun heryerine biraz soğuk biraz ılık bir sıvı dağılmış gibi hoş bir duyguydu bu.
Bu yaşına kadar yanlış öğrendiği mutluluk kelimesinin gerçek karşılığının tamda bu his olması gerektiği fikri kafasında belirdi. Sonra bir deste parayı elinde tuttuğunu hayal etti. Ama bu mutluluk hissini başka hiçbir kalıba sokamayacagini anladı. Kimdi o..
İki gönül hırsızı büyülü bakışlara sahip olan gözler kime aitti.
Ansızın bir vadi meltemi gibi yanından geçip o büyüleyici gülüşünü yüzüne üfleyen, zarif bakışı ile sahile vurmuş balıklar gibi yüreğini kıpır kıpır ettiren, yüzünde gülücükler açtırıp, ruhunu okşayan o şey neydi.
Kimdi o kız...?
Daha önce hiç böyle bir duygu yaşamamıştı. Daha güzel kızlar görmüştü elbet ama, hiçbiri kendisini böylesine etkilememişti.
Evine doğru hergün yürüdüğü yol ona bir başka güzel geliyor; ağaçlar, kuşlar, binalar... sanki bütün dünya onun bu mutluluğunun farkında ve onu tebrik ediyor gibiydi.
Sonra birden her attığı adımda bu duygudan uzaklaştığını, bu tarifsiz mutluluğunun tükendiğini ve bu 5 dakikalık hisse karşı müthiş bir özlem duyduğunu hissetti ve istemsiz bir şekilde gerisin geri yürümeye başladı.
Hava artık iyice kararmış, etrafta az önce gündüzdü izlenimi verecek hiçbir emâre kalmamıştı.
Okul üniformasiyla bu vakitte okulun civarında bulunmak son derece tabi olmayan bir durumdu. Ama Yaminin yüreği küt küt atıyor hızlı adımlarla tekrar İnternet cafeye doğru yürüyordu.
Sanki bir parçasını orada unutmuştu da, karşı koyamadığı bir güç onu mıknatıs gibi kendine çekiyordu. Haline bakılırsa çok kıymetli bir eşyasını düşürmüş olabileceği yere gidiyor gibi telaşlıydı.
İnternet cafenin açık kapısından içeri girdi ve gözlerini kısarak iceriyi süzdü. Aradığı seyin haricindeki tüm nesneler ona yabancıydı.
Cafe sahibi İlyas onu gördü.
"Birşeyini mi unuttun Yami" dedi.
O sırada Yami pür dikkat 8 numarada oturan kişiye bakıyor, dışarıdan gelen tüm uyarıcılara kendini kapatmış bir vaziyette, odağını bir noktaya sabitlemiş cafe sahibinin ona seslendiğini duymamıştı.
İşte oradaydı...
Hergün uğradığı bu cafe sanki bir cennet bahçesi haline gelmiş, etrafa nur gibi saçılmış bir ışık huzmesinin içinde olan Yami gözlerini kısmış, öylece kalakalmıştı. Dünyanın merkezi tamda burasi olmalıydı.
"Boş masa bakıyorsan 7 numara boş dedi" ilyas.
Cafe sahibinin bu ikinci sözünü işitti ve kendine geldi Yami. Bir müddet daha duraksadıktan sonra.
"Hayır ilyas abi.. Seko burda mı diye bakinmistim" dedi ve cafeden çıktı.
Arkasından ilyas, "az evvel birlikte çıktınız ya" dedi ama Yami çoktan gitmişti.
O gün bir insanın cebinde birkaç lirası olmasının ne kadar önemli olduğunu anlayan Yami, hayatında ilk defa parasızlığın insanı ne kadar çaresiz bırakabildiğini bizzat tecrübe etmişti.
Yorucu karmaşık duygularla bitirdiği bir günün ardından eve gelen Yami, annesine kütüphaneye gitmiştim yalanını söyleyip kolayca ikna ettikten sonra yemeğini yiyip hemen odasına gitti.
Yatağına uzandı. Bir süre tavanda asılı avizenin kıvrımlı metal desenlerine göz gezdirdi. Aynı anda bir sineğin pencerenin camına ısrarla çarparak dışarıya çıkmaya çalıştığını gördü ve bir süre izledi.
O sırada sokaktan iki adamın ayak sesleriyle karışık anlaşılmaz konuşmaları dikkatini çekti. Adamların sesi pencerenin hizasına geldiklerinde birkaç kelimede olsa netleşti ve sonra uzaklaştıkça tekrar anlaşılmaz homurtular haline dönüştü.
Adamın biri diğerine, "yapılan hiçbir mücadele karşılıksız kalmaz" demişti. Diğeride ona "ahmakça mücadeleyi saymazsak tabi".
Penceresinin önünden geçen tanımadığı bu iki adamın konuşmalarına şahit olan Yaminin aklına okul çıkışı zeytinlikte kazdıkları çukur geldi.
Biraz tebessüm biraz kızgın bir ifadeyle yüzünün şeklini değiştirdi. Sonra hala cama çarpıp duran sineğe baktı. Az ilerde, ufak bir gözlem ile farkedilecek yarı açık pencereye rağmen hala ısrarla kapalı pencerenin camından dışarı çıkmaya çalışan sineğin yaptığı bu mücadeleyi ahmakça buldu.
Hayat Yamiye yeni yeni şeyler öğretiyordu, ama her öğrendiği şeyi tecrübemi edecekti.. ama para bulmak umuduyla bir köpeğin kokladığı yeri kazma düşüncesinin ilk önce kendisine ait olmadığını düşününce, bir miktarda olsa teselli buldu..
Sonra birden bire aklına birşey geldi ve ruh halinin değiştiğini hissetti. Farkında olmadan mânalı bir tebessüm beliriverdi yüzünde ve daha önce hiç hissetmediği manevi bir açlığın saldırısına uğradığını farketti.
Bu yoksunluk ve açlık hissi, göğsünün içinde hoşnut olduğu belli belirsiz bir yerleri gıdıklıyor, yarısı dolu yarısı boş bir Pet şişe gibi batıp çıka çıka maneviyat denizinde nâhoş dalgalar onu bir sağa bir sola atıyor gibiydi.
Bir anda zihnini ve hâleti ruhaniyesini işgal eden bu hisse karşı koyamıyordu. Yada karşı koymak istemiyordu.
Ama bir yandan da çaresiz bir hastalığın başlangıcında olduğunu düşünüyordu. Karşı cinsten biri onda böylesi değişimlere nasil oluyorda kısa bir sürede sebep olabiliyordu.
Sonra gözlerini düşündü. Kestane rengi hafif çekik gözler, ince sivri kaşlar, ve o uzun zarif kirpikler... diğer hiçbir yeri hatrında yoktu.
Sadece o büyülü bakışları dans ederek geziniyordu zihninde. Acaba bir daha onu görecekmiydi..
Bu maneviyat açlığının besini sadece onu görmek onu düşünmek ve onun bir nebze yakınında bulunmaktı sanki. Derince bir nefes aldı, sonra verdi. İçinde bulunduğu bu sonsuz kainatta, kendisine ayrılmış olan boşlukta, huzurlu bir madde olmanın vermiş olduğu ayrıcalık hazzını hissetti. Huzurlu ama bir o kadar da tedirgin.
"Doğum günün kutlu olsun Yami" dedi kendi kendine.
Çünkü başka bir tarif bulamıyordu. Bambaşka atmosferi olan bir boyuta geçmişti, dün olduğu gibi olmadığı aşikardı.
Sonra doğruldu çalışma masasına baktı, bugün gördüğü dersleri tekrar edip, öğrendiği şeyleri pekistirmesi gerekiyordu. Ama nedense hiç içinden gelmiyordu. Onun içinden gelen, duygusal şarkılar dinleyip efkarlanmak, şiirler yazıp duygularını kağıda dökmek, ve bugün gördüğü o kızı tekrar görmenin hayalini kurmaktı.
Onu düşünüp hayalini kurdukça gönlündeki manevi açlığı doyuracaktı. Sandalyeyi nazikçe bir hareket ile çekip, yapması gerektiği şeyin aksini yapacak asî bir edâyla oturduktan sonra, en alt çekmecenin içindeki kitapların altından kırmızı plastik kapaklı, sayfalarını kıvrımlı yumuşak metal bir telin tuttuğu şiir defterini çıkardı.
Orta okuldan beri zaman zaman kaleme aldığı bu defter, aslından Yaminin gerçekte göründüğü halinden çok daha başka olan iç dünyasının kayıt altında alındığı bir belgeydi. Ve bu defterde yazılanları kendisinden başka bir kimsenin görüp okunmaması gerekiyordu.
Çünkü Yami hiperaktif ve haşere davranışlarının yanısıra, çok duygusal ve çekingen bir kişiliği de bünyesinde barındırıyordu.
Defterin kenarındaki kalemi aldı ve şu anda yaşamış olduğu duygularını kağıda dökmek üzere şiir yazmaya koyuldu.
Aklımın eremediği şeyler var
Bir anlam bir mânâ veremediğim
Gönülden gönüle sevdalar akar
Mazide hiçmi hiç dilemediğim
Sığmaz geceye ay, akla sevdalar
Aşk başlıyor aklın bittiği yerden
Bulut yeryüzüne âh ile yağar
Toprağa aşkı başladığı yerden
İner damlacıklar susuz toprağa
Aheste aheste düşer yere kar
Ürkek ürkek kaçar hayvanlar dağa
Aklımın alamadığı şeyler var
Her geçen yıl aklının almakta zorlandığını yeni şeyler öğreniyordu, ögrenmesine ama her öğrendiğini tecrübe etmesi de gerekmiyordu.
Daha önce Sigmund Freud un rastgele bir kitabını okumuştu. O zaman hiçbir şey anlamamıştı. Fakat şimdi... Evet Freud haklıydı.
Hayatın merkezinde cinsellik vardı ve tüm faliyetlerde tüm ilişkilerde yönetici konumundaydı. Ve şu anda olduğu gibi onun baska birsey düşünmesini engelleyen dürtü, karşı cinsin onda bıraktığı etkiyle ortaya çıkmıştı.
Ama bunu tecrübe etmeden anlamanın mümkün olmayacağının farkına vardı.
Belkide Freud da kendi tecrübelerinden yola çıkarak tüm insanlığa genellemisti. Yada sen çok toysun da anlamıyorsun Yami dedi kendi kendine...

