3. Bölüm:
"Herkes beraberinde taşıdığı bir parmaklığın ardında yaşıyor..." -Franz Kafka
❄️
Beni takıntılı bir aşık olarak görebilirsiniz. Hatta hasta olduğumu ve tedavi olmam gerektiğini düşünebilirsiniz. Ama öyle değil, benim yaşadığım saf sevgi. Küçücük kalbimle bile onu severken, her geçen gün, onu gönlümde büyüttüm. Küçücük yaşımda, gönlüme bir salıncak kurdum ve aşkımı orada büyüttüm. Bilmiyorum, belki de uzakta olduğu için sevmek bu kadar kolaydı. Belki de yakınımda olsa, beni istemeyecek veya öğrendiğinde belki de beni aşağılayacak. Beni kendinden uzaklaştırmaya çalışacak yada uzaklaştıracak...
İşte o zaman ben, ben olmam.
Mert önden, arkasından da Nefise sultan, Mahmut bey amcam ve Nil içeriye girdi. Ve biz de onlarla birlikte salona girince herkes yemek masasına kurulmuştu. Yüzümde engel olamadığım gülümsemeyle tam Mert'in karşısına oturduğumda iki abim sağıma ve soluma kurulmuştu bile. Mert'in iki yanında da annesi ve kardeşi vardı.
"Mert oğlum, hoş geldin. Ay nasıl da özlemişim seni."
Mert utangaç bir şekilde anneme cevap verdi. "Ben de sizleri çok özledim Gülizar sultan. Ama artık hasret çekmeyeceğiz."
Ay şapşik ya, ne utanıyorsun? Bu kadın senin boklu bezini az mı değiştirdi sanki?
1 dakika, 1 dakika. Ne dedi o? ARTIK HASRET ÇEKMEYECEĞİZ Mİ? Bu da ne demek?
Neyse ki ben şoktan dolayı saçmalamadan Buğra abim boğazını temizleyip konuşmaya dahil oldu. "Çok iyi oldu buraya tayininin çıkması. Çok ayrı kaldık. Artık eskisi gibi hep beraberiz."
Ta... tayin? Bu... buraya? Elimdeki çatal gürültülü bir şekilde tabağıma düştüğünde masadaki tüm gözler de beni bulmuştu. Ürkek bir şekilde gülümseyip çatalımı aldım ve sanki tabağımdaki haşlanmış yumurtadan civciv çıkacakmış gibi incelemeye başladım. Abilerim, "sakar" ve "Berfu işte." diye bıyık altından mırıldandıklarında, boynumdan yanaklarıma doğru ısı yükselmişti. Şu an yüzümün pancardan farksız olduğuna eminim.
"Evet, gerçekten çok iyi oldu. Baş komiserimin tayini çıkınca beni de yanında getirmek istedi. Gerçi onun buraya geldiği 1 ay kadar oldu ama tayinimi çıkartmak için sağolsun çok uğraştı." Kirpiklerimin arasından baktığımda, ağzındaki küçük bir lokmayı çiğnerken, yüzünde yan bir gülümse vardı.
"Allah ondan razı olsun." Evet, bunu söyleyen bendim ve yine tüm gözler üzerimde. Hemen kıvırdım. "Ailenden uzakta olmak zor olmuş olmalı. Şahsen ben annemden uzakta yapamam." Daha fazla nasıl batırabilirim ki?
Mert bana gülümseyince iki yanağındaki gamzelerde ortaya çıktı. "Aynen öyle kar tanesi."
BANA HAK VERDİ! BENİ ONAYLADI!
Sonrasında masa da her bir kafadan farklı ses çıkarken farklı konular konuşulmaya başlamıştı. Ama benim aklımda tek bir soru vardı ve bu soruyu sesli bir şekilde sormaya korkuyordum. Acaba hangi şubede ve hangi ilçede olacak? Eğer aynı binada falan olursak benim saçma sapan bir şeyler yapmam çok büyük bir olasılık. Hele ki zaten adım "çömez" olduğu için, herkesin gözü üzerimde ve dalga geçecek konu arıyorlar. Ama yine de Mert'le aynı ortamda olmayı ister miyim? Evet, çok isterim.
Her ne kadar kalbim onu yanımda istese de bunu yapamam. Tek umudum bizim binadaki baş komiserlerin hiç birinin yeni veya 1 aylık olmadığı. Hatta benim baş komiserim 6 yıldır burada görev yapıyormuş. Bu iyi bir şey değil mi? Yoksa değil mi?
"Kuzum hadi kahve yap."
İç sesimle olan savaşıma son verip bakışlarımı anneme çevirdim. Herkes masadan kalkmış koltuklara kurulmuştu ve Nil'le ben masayı toparlıyorduk. "Filtre kahve mi? Türk kahvesi mi?"
"Yeni yeni icatlar çıkartma Berfu. Tabi ki Türk kahvesi." Annem gözlerini devirirken kıkırdadım. Sırf Mert filtre kahve sevdiği için ilk maaşımla eve filtre kahve makinası almıştım ve pek sevmesem de kendimi alıştırmaya çalışıyordum.
"Aslında," Mert konuşmaya başladığında gözlerim onu buldu. "Ben filtre kahveyi seçebilirim."
Veeeeee goooool.
"Tabi ki."
Mutfağa girdiğimde hemen makinayı açıp içine kağıdını yerleştirdim ve mükemmel olmasını dileyerek kahveyi ve suyu da ekledikten sonra çalıştırdım. Elinde tabaklarla mutfağa giren Nil'in yüzünde kendini beğenmiş bir sırıtış vardı.
"Kedi olalı bir fare tuttun be Berfu, aferin sana."
Nil benim Mert'e olan aşkımı neredeyse en başından beri biliyor. Hatta o benim içerideki ajanım. Mert'le konuştuklarında hep gelip bana neler yaptığını, neler anlattığını aktarır. Aslan görümcem benim. Ama bugün onda ekstra bir durgunluk olduğunu fark etmeden edemedim. Sanki sürekli benden gözlerini kaçırıyor ve mümkün olduğunca az konuşuyor gibi. Tabakları bırakıp mutfaktan hemen çıkmasından da, bana Mert'in geldiğini haber vermemesinden de belli. Hele ki tayininin buraya çıktığını? Böyle mi öğrenmek zorundaydım yani?
Filtre kahve demlenirken bir yandan da Türk kahvelerini de yapıp hepsini tepsiye yerleştirdim ve dökmemeye çalışarak salona doğru ilerlemeye başladım. Fincanlara bakma Berfu, karşıya bak. Fincanlara bakarsan ya kahveler dökülür ya da sen salonun ortasına iki seksen uzanırsın. Sonunda hiç birini dökmeden salona vardığımda herkese kahvelerini ikram etmeye başladım. En sona Mert'i bırakmıştım. Onun da kahvesini verdikten sonra "ellerine sağlık" dediğinde tebessüm ederek sandalyeye oturdum ve tepsiyi kucağıma yerleştirdim. Ay 1 dakika, sanki beni istemeye gelmişler gibi bir görüntü oldu şu an. Allah'ım, nasip et!
"Eeee Mert oğlum," babam konuşmaya başladığında tüm gözler ona dönmüştü. "Babandan aldığım haberler doğru mu? Bize bir gelin getiriyormuşsun?"
Babam şen bir kahkaha attığında herkes onun gibi mutlu mesut gülümseyip Mert'e bakıyordu. Odadaki tek gülmeyen bendim. Mert, mahçup bir şekilde başını aşağı eğmiş gülümsüyordu.
Doğru duydum değil mi? Gelin getiriyormuş. Gelin... Kulaklarım uğuldamaya başlarken, kaderime bir kez daha şükranlarımı sundum. Bir kez daha hayallerimi yıkıp, paramparça etmişti. Sanki bir denizin en dibinde gibiydim. Sesler uğultu şeklinde, görüşüm bulanık ve nefes alamıyordum. Hızla ayağa kalktığımda kucağımdaki gümüş tepsi, büyük bir gürültüyle yere düştü. Yine tüm gözler bendeydi.
Bakmayın bana, lütfen bakmayın bana.
Bakışlarımı yere indirip boğazımı temizledim. Şu an bağıra bağıra ağlayabileceğim için kendime hiç güvenmiyorum. O yüzden kısık bir sesle mırıldandım. "Ocağın altını açık unutmuşum." Sanki uzay boşluğunda yürüyormuşum gibi ağır bir adım attığımda Burak abimin yine mırıldanmasını duydum. "Bu kız hep mi salaktı, yoksa sonradan mı böyle oldu bilmiyorum." Omzumun üzerinden baktığımda onu Mert'e yaklaşmış gülerken buldum. Mert'in de bakışları üzerimdeydi ve sırıtıyordu. Abimin şaka yaptığını biliyorum ama şakanın da bir dozu vardır değil mi? Kimi şaka kalp kırar ve asla o kalp eskisi gibi olmaz.
Ve hızla salondan çıkıp kendimi odama kapattım. İlk önce sırtımı dayadığım kapıda yavaş yavaş aşağı kaydım ve kollarımı dizlerime sardım. Başımı tavana kaldırdığımda ağlamamaya çalışıyordum. Salondan gelen gülme ve sohbet sesleri hiç yardımcı olmuyordu. Hızla kalkıp yatağıma attım kendimi. Yüzümü yastığıma gömerek ağlamaya başladım. Ne berbat bir aşk yaşıyorum değil mi? Severken de, acı çekerken de saklamak zorundayım.
Yok olmak istiyorum. Şu an, buradan yok olmak istiyorum. Çok uzaklara, beni kimsenin tanımadığı bir yere ışınlanmak istiyorum. Mümkün mü bu? Hayaller kurduğum, ondan başka kimseyi düşünmediğim adam bir başkasının hayalini kuruyormuş. Bir başkasını seviyormuş ve onunla bir yuva kurmak istiyormuş...
Ruhumun canı yanıyor....
İnsanın ruhunun canı yanar mı?
Benim ruhum yanıyor...


