İçeriğe geç

RUH YANMASI

Bölüm 2 · 6 dk okuma

RUH YANMASI

Bölüm 2

1. Bölüm

1. Bölüm:

"İnsanlar ne kadar zeki olursa olsun, sevdiği kişinin bir sözüne kanacak kadar aptaldır..."

-J. Christophe

❄️

Yüzüme vuran sabah güneşine homurdanarak, adeta bir bulutun üzerinde uyuyormuşum hissi veren yatağımda arkamı döndüm ve uykuma kaldığım yerden devam ettim. Uykumun arasında, tahmin ettiğim kadarıyla 5 dakika sonrasında mutfaktan gelen tabak sesleriyle tekrardan homurdandım ve yüz üstü döndüm. Bugün pazar, biraz fazla uyumak istemeye hakkım yok mu?

İçimdeki nefesi kalın dudaklarımdan dışarıya doğru hızla üflerken dönüp sırt üstü yattım ve artık ezberlediğim, zamanla sıvasında çatlaklar oluşan tavanımı izlemeye başladım. Çapaktan birbirine yapılmış göz kapaklarımı ovalaraken bir yandan da içimden çok yaratıcı küfürler ediyordum. Bütün evren bana savaş açmış da, uyumamı istemiyormuş gibi tüm aksilikleri bu sabaha toplamıştı. Hiç biri hafta içi 6'da kalkmam gerektiğinde olmuyor nedense. Şimdi de dışarıdan bir kaç arabanın aralıksız bastığı kornasının sesini duyuyordum. Ama bu kadarı benim heyheylerimin gelmesi için yeterli. Hışımla yattığım, artık bulut hissi vermeyen yatağımdan kalktım. Perdeleri yırtarcasına açıp pencereyi açtığımda serin hava yüzüme bir tokat gibi çarptı.

Şu sonbaharda yok turuncu yaprak, yok hafif esinti, yok yağmur, yok yağmurdan sonraki toprak kokusu edebiyatlarına ayrıca kılım. Oğlum soğuk işte, soğuk. Yok gideyimde hoş geldin Eylül, Ekim diye kahvemle kitabımın fotoğrafını çekip sosyal medyaya koyayım. Yok yürüyüş yaparken spor ayakkabılarımın fotoğrafını çekip hoş geldin sonbahar diye sosyal medyaya koyayım. Çalışan insanlar ne yapsın kardeşim? Bizi ilk bahar, yaz, son bahar, kış hiç biri ırgalamıyor. Her daim çalışıyoruz. Arada tuvalet molasından zaman kalırsa kâğıt bardakta kahve içiyoruz işte.

Neyse çok atarlandım yine...

Saçma sapan kendimi germeyi bir kenara bırakıp pencereden belime kadar sarktım. Dar yolda inatla birbirine yol vermeyen iki karşılıklı arabadaki, iki gerizekalı durmadan kornaya basıp pencerelerinden birbirlerine bağırıyorlardı.

Hay ağzına yandıklarım...

"Laaaan," ikisinin de gözleri beni bulduğunda, 2. Kattan beline kadar pencereden sarkmış, saçı başı dağılmış bir kız görmeyi beklemiyor olacak ki gözleri genişlemişti. "Sabah sabah ne kafa ütülediniz be! Kırmızı arabadaki düdük, az geri gidip yol versene adama da defolup gideceği yere gitsin."

Evet sayın seyirciler, mahallenin delisiyle tanışmış bulunmaktasınız.

Kırmızı arabadaki adam "ne diyorsun lan sen?" der gibi bir elini sallayınca uzanıp komidinimin çekmecesini açtım ve içinden glock marka, pürüzsüz, aşk kokan silahımı aldım. Tekrar pencereden sarktığımda elimdeki silahı pis bir sırıtışla sallıyordum.

"Lastiklerini patlatıp g*tüne sokmamı istemiyorsan, bas geri." Her ne kadar ilk başta sesim sakin çıksa da sonlara doğru adeta haykırmıştım. Gözleri irileşen kırmızı arabanın sahibi abi, hızla arabasını geri vitese takınca yüzümde sinsi bir gülüş peyda oldu.

Akıllı olun ulen!

Onlar "medeni" bir şekilde birbirlerine yol verirken bende halimden memnun bir şekilde odama girip perdeyi çektim. Elimdeki silahı tekrar komidinin içine yerleştirdim. Kesinlikle aklınıza mafya veya sokak serserisi olduğum gibi şeyler gelmesin. Bugüne bugün, 2 yıllık polisliğin ardından şu an, 1 haftalık komiser yardımcısıyım ben. Hem de yeni tayin olduğum cinayet büro amirliğinde.

Evet, evet. Adamları üzerime zimmetli silahla tehdit etmem doğru bir şey değil, biliyorum. Ama ben de böyleyim işte, azıcık deli, biraz serseri, fazlasıyla manyak.

"BERFU, SABAH SABAH NE BÖĞÜRÜP DURUYORSUN? CAMIŞIN ÇOCUĞU!" Kapı aniden açılıp arkasındaki duvara çarptığında ürkek bir tavşan gibi ağzımdan "ayyy" diye bir nida kaçarken elimi kalbime götürdüm. Egoda burada fıslar arkadaşlar.

Çünkü anne terliği diye bir gerçek var ve eğer tanışmadıysanız, asla tanışmanızı tavsiye etmiyorum. Bir de benim annemin ki fasolu, nereye kaçarsan kaç o terlik seni buluyor.

Enteresan, bence bilim insanlarının bunu araştırması gerekiyor.

Neyse, benim kafa sürekli farklı konulara kayıyor yine. Konumuza dönelim.

İşte sayın seyirciler, sizi annemle tanıştırayım. Gülizar sultan. Sanırım artık kime benzediğimi anlamışsınızdır. Bir de gelmiş beni eleştiriyor. Hareketlere bak hele.

"Camışın çocuğu mu? Seni Ahmet babama söyleyeceğim." Kararlılıkla gözlerim kapalı bir şekilde başımı sallıyordum ki alnımın ortasına yediğim terlikle feleğim şaştı. "Of anne ya, acıdı."

"O nasıl bir konuşma kız? Ne demek o Ahmet baba? Sanki bir kaç tane baban varmış gibi. Tövbe tövbe. Tövbe estağfurullah. Allah'ım yarabbim." Annem bütün dini inkar kelimelerini kullanırken kıkırdadım. "Gülme, çabuk git ekmek al. Kahvaltıya misafirimiz var."

"Ben mi gideceğim?" Şaşkınlıkla işaret parmağımla kendimi işaret ediyordum. "İki tane, öküz kadar abim olduğunun farkındasın değil mi?"

Ayağından ikinci terliği çıkartırken konuşmaya başladı. "Öküz deme abilerine. Onlar çok çalışıyorlar, çok yoruluyorlar."

"Haklısın anne, onlar çok çalışıyor, çok yoruluyor. Ben de fasülye turşusuyum zaten. Bütün gün kavanozun içinde yatıyorum."

Aman oğluşları yorulmasın, her şeye hazır konsunlar.

"5 dakikaya kapıdan çıkmış ol Berfu."

Gözlerimi devirdikten sonra kaderime bir kaç hakarette bulundum. Ufak, terbiyeli hakaretlerdi canım. Ne de olsa benim kaderimdi. Alınır, kırılır falan sonra benden intikam almaya kalkar. Banyoya girip yüzümü bol suyla yıkadıktan sonra, adeta kuş yuvasına dönmüş saçlarımı biraz yoluna soktum. Üzerime de her zaman ki gibi siyah bir tayt, siyah tişört ve siyah kapşonlumu giydikten sonra hızla kapının dışındaki siyah converselerimi ayağıma geçirdim. Kapının önü çarşamba pazarı gibiydi. Sevgili süslerine düşkün abilerimin en az üçer ayakkabısı kapının önündeydi. Tabi ki ayakkabı dolabına kaldırma gibi bir huyları olmaz. Çünkü annem onları öyle yetiştirdi, öyle alıştırdı. Erkek çocukları iş yapmasın, kız çocukları köpek gibi sürünsün. Gelişine ayakkabılara bir tekme savurduğumda ayakkabıları etrafa saçıldı. Hatta bir kaçı merdivenlerden yuvarlanınca kıkırdadım.

Hoplaya zıplaya ve bir şarkı mırıldanarak merdivenleri indim. Sokağa çıktığımda ellerimi sabah ayazından korumak için ceplerime sokarak ıslık çalmaya başladım. Eski tarz bir mahallede yaşıyorum. Herkes birbirini tanır ve sever. Tabi bu dedikoducu teyzelerin olmadığı anlamına gelmiyor. Onlar her yerdeler yahu! Annemle babam evlendiklerinde bu eve taşınmışlar. Zamanla maddi durumumuz iyiye gitse de bu mahallede kalmaya devam ettik. Anneme kalsa başka bir yerde asla yaşayamazmış. Tabi bunda alt komşumuz, annemin ahiretliği Nefise sultanında payı büyük. Onlar bir elmanın iki yarası gibi. Yerim kız onları, tontiklerim benim.

Fırının önüne geldiğimde ellerimi cebimden çıkartıp içeri girdim. Önümdeki bir iki kişinin alışverişini bitirmesini beklerken sıkkın bir şekilde etrafı izlemeye başladım. Tam o anda sokaktan geçen bir kadını, siyah kapşonlu biri ittirdi ve kadın yerdeyken çantasını alıp koşmaya başladı.

"Hay lanet..." diye mırıldanırken fırından fırlayıp adamın peşinden koşmaya başladım. Bende de böyle bir şans var işte. Ben olayları bulmuyorum, olaylar beni buluyor. Adam tazı mübarek, ne ara bu kadar mesafe gitti anlamasam da daha da hızlandım. Düzenli spor yaptığımdan dolayı benim için zor değildi ama belli ki adam da en az benim kadar spor yapıyor. Bir yandan "dur." diye bağırırken bir yandan kovalamacaya devam ediyorduk. Sonra aniden adamın yere yığıldığını gördüm. Durmaya çalışsam da o kadar hızlı koşuyordum ki zamanında frenlerime asılamadım ve sonuç; adamın üstüne düştüm. Çok güzel, gerçekten çok güzel.

Güçlü bir elin sağ kolumu kavrayıp beni bir patates çuvalı gibi kaldırıp ayaklarımın üzerine bıraktığını hissettim. Dizlerim acırken zorla ayaklarımın üzerinde dengemi kurup hırsıza baktım. Sağlam bir yumruk yemiş olacak ki burnu acayip bir açıya girmişti. Üzgünüm bebeğim, bu kırık canını bir hayli yakacak. Zaten baygın olan adamın, ayılınca nasıl bir ağrı yaşayacağını düşününce yüzüme pis bir sırıtma yerleşti. Eğitimlerde İki kez burnum kırıldığı için bunu biliyorum. Sonra aklıma eserin sahibi geldi. Sahi kim bu eziği bir yumrukla yere yıkmıştı?

Başımı kaldırıp sağ çaprazımda kaşlarını çatmış bana dikkatle bakan adama çevirdim gözlerimi. Sert bir şekilde yutkunduğumda, bunu onun da duyabildiğine emindim. Neredeyse siyah olan o gözler, beni tanıyınca önce irileşti, ardından da kısıldı. Kalbim sızlarken, dudaklarından dökülen sözleri kulaklarımla buluştu.

"Kar tanesi?"

"Mert?"

Bölüm sonu

7 yorum