"Görmeyeli çok güzelleşmişsiniz prenses."
Prens Kael ile birlikte çiçek bahçesinde parlak güneşi zar zor gölgeleyen ve zenginliği haykıran bir çardakta oturuyorduk. Çiçeklerin tatlı kokusu baş döndürecek kadar yoğundu. Romantik bir ortam yaratmak için özenle ve büyük bir çabayla tasarlanmış bir sahne olduğu belliydi.
Bunu söylemek zorunda kaldığım için hiç hoşlanmıyorum ama otururken bile bakmak için boynumu zorlamam gereken bu yarı dev, laflarını hiç esirgemiyordu. Hiç utancı yoktu.
'Hadi ama burada yetişkin olan benim. Cidden.'
Açıkçası Arianthé'den sahip olduğum anılar da parça parça ve tam bir bilgi sunacak durumda olmadığı için bu prensle geçmişte ne yaşandığı hakkında hiçbir fikrim yoktu. Dolayısıyla bu konuşma benim için gerçekten hiçbir anlam ifade etmiyordu.
"İltifat ediyorsunuz," dedim kayıtsız bir yüzle.
Soğuk tavrımdan hiç etkilenmeden güldü. Açıkçası özellikle soğuk davranmaya çalışıyor değildim. Sadece... Tek bir 'güzelsin' iltifatına eriyecek kadar çocuk değilim ne yapabilirim ki? Kalkıp dans mı etmeliyim? Üstelik bu iltifatların ve güzel yüzün gerçek sahibi Arianthé, ben bile değilim.
'Ha yirmi dört yaş ha yirmi beş yaş, fark etmez. Zaten otuz demek kırk demektir, kırk demek mezar taşını seçmek demektir. İçimden şimdi kalkıp “Gençlik günlerimi özlüyorum” diye ağlayasım var. Tam bu ortamda… çiçeklerin arasında, romantik şarkıların çalması gereken bir sahnede. Tanrım bana sabır ver.’
"...Prenses."
İrkilerek esmer prense döndüm. Açık mavi kıyafetleri tenini daha koyu gösteriyordu. Siyah saçları güneş ışığında yıkanıyordu ve parlak gözleriyle gerçekten “posterlik” bir yakışıklılık sergiliyordu. Tıpkı ters hareme dönmesi arzu edilen bir romandan bekleneceği gibi... Hakkını vermek lazımdı. Ama benim gözümde hâlâ bir çocuktu, daha fazlası değil.
"Size sesleniyorum ama duymadınız. Ben buradayken kimi düşünüyorsunuz?"
Dudaklarının kenarları keyifle kıvrılmış bir halde başını yana eğmiş, tepkilerimi yakalamak için dikkatle beni izliyordu.
'Bir kediye benziyor... Flörtöz ve büyük bir kedi.'
"Çiçekler çok güzeldi, onlara dalmışım," dedim aklıma gelen ilk bahaneyi sunarak. Bahanemi yutmadığını biliyordum. Aramızda kısa bir bakışma geçti ve kahkahalara boğuldu. Omuzları öyle bir sarsıldı ki düşeceğini sandım ve irkildim. Gülüşü öyle yüksek ve gürdü ki duyan kuşlar kanat çırparak kaçmış olabilirdi. "Gerçekten de çok değişmişsiniz."
'Aslında direk başka biriyim, ne kadar doğru tahminlerde bulunuyorsun.'
"Eskiden gizli bir yere saklanıp oynadığımızda bana şarkı söylemeyi severdiniz."
Şarkı mı? Yüzümü ekşitmemek için kendimi zorla tutarak kaşlarımı kaldırdım. "Ah, öyle mi? Hiç hatırlamıyorum, umarım prens kırılmaz. Ne de olsa üzerinden 'çok zaman geçti'."
'Ama cidden... Hiçbir şey kalmamış gibi bir çocuğa şarkı söylemek mi? Utangaç kızın sadece sevdiği çocuğa gizlice şarkı söylemesi çok demode değil mi?'
Dediklerimi hiç duymamış gibi umursamadan devam etti. "Ama hayvanları severdiniz. Özellikle de ata bindiğimde eşlik etmeyi çok isterdiniz. Tabii hastalığınız sebebiyle vücudunuz çok zayıf olduğundan bunu size yaptırmaya asla cesaret edemedim."
Arianthé ile olan anılarını büyük bir keyif ve aşkla anlatan prensi bölmeden dinliyordum. Zavallı çocuk, anlaşılan en başından beri gizlice Arianthé'den hoşlanıyordu. Artık hoşlandığı kız ortada olmadığı için nerdeyse suçlu hissedecektim. Uyumluluğun bir anda %30'a fırlamasının sebebi artık açıktı. Böyle kolay elden puan kazanmanın altında sinsi bir sebep olması gerektiğini biliyordum.
"...Ve ortak sürdürülecek bir askeri birlik eğitim programı için bir süre imparatorlukta olacağım. Artık sağlığınız daha iyi olduğuna göre hâlâ atlardan hoşlanıyorsanız çocukken yapamadığımız gezintiyi telafi etmek güzel olmaz mı?"
Koca gövdesiyle öne eğilmişti ama gözlerindeki beklenti, misketlerini kaybedip yenisini isteyen bir çocuk gibiydi. Her ne kadar aramızda bana temas etmesini engelleyecek kadar mesafe de olsa bu hareketi üzerine rahatsız olup uzaklaşma isteği duydum.
Aslında teklif ilgi çekiciydi. Madem hoş olmayan bir durumun içine, her anlamda geri kalmış rahatsız edici bir toplumun içine atılmıştım, o halde küçük zevklerin tadını çıkarmam gayet adildi. Yine de kabul etmeyi düşünmüyordum.
"Prense kabalık etmek istemem ama hastalığım sebebiyle hâlâ zayıf hissediyorum."
Yüzündeki ışıltı biraz olsun azalmadı. Hiç hevesi kırılmadan devam etti, sözlerimin ona ulaşması sanırım imkansızdı. "Hiç sorun değil, prenses daha iyi hissedene kadar bekleyeceğim. Beni uzun süre burada göreceksiniz ne de olsa. Acele etmeye gerek yok."
Dünyanın en keyifli anını geçiriyormuş gibi hevesli görünen haline baktım. Pekâlâ, sadece pes edecektim. Bu konuda beni alt edip zorla gezintiye çıkarsa bile atlar fena bir anlaşma değildi.
"Pekâlâ, odanıza kadar eşlik edeceğim."
"Hiç yorulmayın-"
"Bu bir zevktir. Hahaha. Sizi nasıl tek başınıza geri gönderebilirim? Çok yorgun hissediyorsanız sizi taşıyabilirim bile."
Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım ve ona inanamayan gözlerle baktım. "Prens çok... Kibar." Sesimin hafif alaycı bir tonda çıkmasına engel olamadım. Böyle bir şakayı bile yapabildiğine inanmıyordum. Bu geri kalmış çağda bekâr bir prensese böyle açık bir şaka yaptığı için ırzına geçmekle suçlanıp kazığa bağlanması gerektiğini sanıyordum.
Biraz daha tek başıma dönmek için ısrar edersem kucağına almak için gerçekten tartışacak gibi görünüyordu. Bu devin aklına giden ikna yolu nereden geçiyordu nasıl tahmin edebilirdim. İki aydır yatağa gömülü olan Arianthé'nin bedenini, dışarı çıktığım ilk seferde bu kadar uzun yürütmek iyi bir fikir değildi. Belki de henüz alışmadığım içindi ama şimdiden tükenmiş hissediyordum.
Bu beden iki aydır neredeyse kedi mamasıyla hayatta kalıyordu. Şu an kalkıp üç adım atması bile mucizeydi. Hani öyle birine bakarsınız, ‘bir sert rüzgâr esse düşecek’ dersiniz ya, aynen öyleydi. İmparatoriçe sağ olsun, lanetle beraber zaten çok güçsüz olan bedeninin üstüne “ölüme hazırlık diyeti” de vermişti.
Öfke ve sabır problemlerimi dizginlemek için gözlerimi kapatarak içimden koyunları saydıktan sonra eşlik etmesine müsaade etmekten başka yolum kalmadığını kabullendim.
'Beni peşinde koşturup uğraştırmadığı için ondan kazandığım uyumluluk puanları hatırına ona katlanabilirim. Her ne kadar bunu aceleye getirme mecburiyetim olmasa da kazanç kazançtır. İyi yönünden düşün kızım...'
Ding. Gözümün önünde pembe kalpler uçuştu ve konfetiler patladı. Artık alışık olduğum için irkilmedim bile.
[Samimi bir sohbet ettiniz, kalpleriniz arasında aşk tohumları filizleniyor~! Uyumluluğunuz +%1 arttı!]
'Ah, aynen. Bir de bu vardı. Odama döner dönmez bu utanmaz şeyi sorguya çekmeliyim.'
Elini uzatarak kalkmam için bana yardım teklif eden genç prense baktım. Gözleri, dünyanın en güzel mücevherine bakıyormuş gibi bana bakarken ışıldıyordu. Yorgun bir iç çektim ve elimi tutup kaldırmasına izin verdim.
'Hah, yumuşadım mı ne?'
O an neden asla müsamaha göstermeyeceğim şeyler için ona izin verebileceğimi hissetmiştim bilmiyordum. Belki de gösterdiği duygularının gerçekten bana karşı olmadığını bildiğim içindi. Ya da hiçbir zaman duygularına karşılık bulamayacağını bildiğim için onu üzmek istememiştim.
Dönüş yoluna kadar bana eşlik etmesine izin verdim, konuşarak yeni bir konu başlatmak istese de sessiz kaldım. En kısa zamanda tekrar buluşmamız için benden zorla söz aldı ve sonunda beni özgür bıraktı. Şimdilik... Nedense içimde, en kısa zamanda yine çiçeklerin arasında pusuya yatacağını ve beni böyle rahat bırakmayacağını söyleyen kötü bir his vardı.