İçeriğe geç

Roma'nın Unuttuğu Deniz

Bölüm 7 · 32 dk okuma

Roma'nın Unuttuğu Deniz

Bölüm 7

BÖLÜM VII — DENİZİN KIYISINDAKİ HAFIZA

Konstantinopolis’in gecesi, Roma’da alıştığım gecelerden farklıydı. Burada karanlık yalnızca güneşin çekilmesiyle başlamıyor, şehrin taşlarına, dar sokaklarına, yüksek surlarına ve denizin üzerinde uzanan gölgelere yerleşiyordu. Kandillerin ışığı, nemli duvarlarda titreyerek ilerliyor; uzaktaki gemilerin direkleri gökyüzünün altında siyah çizgiler gibi yükseliyordu. Haliç’in suları, rüzgârın yönüne göre bir an gümüş rengine bürünüyor, ardından yeniden kararıyordu. Limandan gelen sesler hiç kesilmiyordu. Denizciler yüklerini taşıyor, gecenin bu saatinde bile birileri halatları topluyor, tüccarlar mallarını korumak için ambarların önünde bekliyordu. Şehir uyumuyordu; yalnızca gündüz yüzünü gösteren imparatorluğun başka bir yüzü karanlıkta ortaya çıkıyordu.

Ben ise o yüzün içinde, buraya ait olmadığımı her nefesimde yeniden hatırlayarak duruyordum.

Üzerimde Roma’dan getirdiğim kıyafetler, omzumda modern çantam, çantamın içinde çalışmayan telefonum, not defterim, kalemlerim ve şarj aletim vardı. Birkaç saat önce, kendi zamanımda yatağımın kenarında oturmuş, gördüklerimi mantıklı bir açıklamaya oturtmaya çalışıyordum. Şimdi ise ayaklarımın altındaki taşlar on ikinci yüzyılın taşlarıydı ve karşımda, elinde kandil tutan bir kadın bana adımla sesleniyordu. Bir tarih kitabında okuduğum imparatorluğun içinde nefes alıyor, gerçek insanların konuşmalarını duyuyor ve kendi çağımda yalnızca arşiv belgelerinden tanıdığım bir dünyanın parçası hâline geliyordum.

Kadının elindeki kandil rüzgârla hafifçe sallandı. Yüzünü aydınlatan ışık, gözlerinin çevresindeki ince çizgileri ve yanağındaki küçük bir yara izini ortaya çıkardı. Saçları koyu renkti; başına örttüğü kumaşın altından birkaç tutam dışarı çıkmıştı. Üzerindeki giysi gösterişli değildi, fakat kumaşının dokusu ve omuzlarına yerleşme biçimi, onu limanda çalışan kadınlardan ayırıyordu. Beni tanıyan birinin rahatlığıyla durmuyordu; daha çok, uzun zamandır beklediği bir şeyin karşısına çıkmasıyla ne yapacağını bilemeyen bir insanın tereddüdünü taşıyordu.

“Beni tanıyor musun?” diye sordum. Sesim, düşündüğümden daha kısık çıkmıştı.

Kadın hemen cevap vermedi. Önce avucumdaki gri taşa baktı, sonra yüzüme çevirdi gözlerini. “Seni tanımıyorum,” dedi sonunda, “ama seni bekleyen hikâyeyi tanıyorum.”

“Bu, benim soruma cevap değil.”

“Çünkü sorunun cevabı, sandığın kadar kolay değil.”

“Burada herkes böyle mi konuşuyor? Bir şey soruyorum, karşılığında üç yeni bilmece alıyorum.”

Kadının yüzünde çok hafif bir gülümseme belirdi. “Demek ki hâlâ korkarken bile öfkelenebiliyorsun.”

“Bunun nesi şaşırtıcı?”

“Çünkü seni buraya getiren şeyin, senden geriye çok az şey bırakacağından korkuyordum.”

Bu cümle beni susturdu. Kadının ne kastettiğini bilmiyordum ama sözleri, bir yabancının söyleyebileceğinden daha kişisel gelmişti. Sanki beni ilk kez görmesine rağmen, bu yolculuk sırasında neler kaybedebileceğimi biliyordu.

“Adın ne?” diye sordum.

Kadın kandili biraz daha yukarı kaldırdı. “İrene.”

İsim, zihnimde yankılandı. Yunancada Εἰρήνη barış anlamına geliyordu. Doğu Roma dünyasında yaygın kullanılan bir isimdi; tek başına hiçbir şeyi kanıtlamıyordu. Yine de adını duyduğum anda, Roma arşivinde karşıma çıkan eski tasvirleri ve Bizans kadınlarının adlarının geçtiği belgeleri hatırladım. Tarih, çoğu zaman aynı isimleri tekrar tekrar karşımıza çıkarırdı. Bir insanı tanımak için ismi yeterli değildi, ama bir ismin geçmişteki izlerini takip etmek bazen insanı beklemediği yerlere götürebilirdi.

“İrene,” dedim. “Beni nereden tanıyorsun?”

“Az önce söyledim. Seni tanımıyorum.”

“Peki, adımı nereden biliyorsun?”

Bu kez sustu. Kandilin alevi bir anlığına küçüldü, sonra yeniden büyüdü. İrene, bakışlarını arkamdaki karanlık sokağa çevirdi. Yüzündeki ifade değişmişti; artık yalnızca temkinli değildi, bir şeyin yaklaşmasından korkuyordu.

“Burada uzun süre kalamayız,” dedi. “Seni arıyorlar.”

“Theodoros da aynı şeyi söyledi. Beni kim arıyor?”

“Taşı isteyenler.”

“Taşın ne olduğunu ben bile bilmiyorum. Benden ne istiyor olabilirler?”

İrene, elindeki küçük nesneyi bana doğru uzattı. Kendi taşımın benzeriydi; gri, pürüzlü, üzerinde Θ işareti ve onun altında üç küçük noktayla birleşen ince bir yay vardı. Fakat taşın kenarındaki aşınma izleri farklıydı. Benimki daha eski görünüyordu; onun elindeki ise sanki aynı biçimin başka bir parçasıydı.

“İkisi de aynı şeye ait,” dedi. “Ama biri diğerinin yerine geçemez.”

“Ne demek bu?”

“Bir anahtarın iki parçası gibi düşün.”

“Bir anahtarın iki parçası olmaz. En azından normalde olmaz.”

“Senin geldiğin yerin kurallarıyla buranın kuralları aynı değil, Lâl.”

“Benim geldiğim yeri nereden biliyorsun?”

İrene cevap vermek yerine dönüp yürümeye başladı. Birkaç adım sonra arkasına bakarak beni takip etmemi işaret etti. İçimdeki bütün mantık, bu kadının peşinden gitmemem gerektiğini söylüyordu. Onu tanımıyordum. Nereden geldiğini bilmiyordum. Taşın ne olduğunu açıklayamamıştı. Üstelik Theodoros, beni buraya getiren insanlara güvenmemem gerektiğini söylemişti. Fakat sokakta tek başıma kalırsam askerlerin beni bulacağını da biliyordum. Bir yabancının peşinden gitmekle, yabancıların ortasında tek başıma kalmak arasında seçim yapmak zorundaydım.

“Beni bir yere götürüyorsan, önce nereye gittiğimizi söyle,” dedim.

“Denize.”

“Zaten denizin kıyısındayız.”

“Bu denizin görünen kıyısındayız. Ben seni diğer kıyıya götüreceğim.”

Bir an durdum. “Karşı kıyıya mı?”

İrene başını yavaşça iki yana salladı. “Hayır. Aynı denizin başka bir zamanına.”

Bunu söylerken yüzünde hiçbir gülümseme yoktu.

İlk kez, arkamdan gelen ayak seslerini duydum.

İrene beni limanın daha sakin bir bölümüne götürdü. Burada büyük ticaret gemilerinin yerini daha küçük tekneler alıyordu. Ahşap iskeleler, kıyıya bağlanmış kayıklar ve üst üste istiflenmiş amforalar vardı. Birkaç denizci, ağlarını onarıyor; yaşlı bir adam, bir fenerin altında oturmuş, ince bir bıçağı tahta parçasının üzerinde gezdiriyordu. Kıyının bu bölümü, şehrin gösterişli meydanlarından uzaktı. Duvarlar tuzdan aşınmış, bazı yapıların taşları yosun tutmuştu. Bir depodan balık, katran ve ıslak halat kokusu geliyordu.

İrene, iki ambarın arasındaki dar geçide yöneldi. Geçidin sonunda, dışarıdan bakıldığında sıradan bir depo gibi görünen küçük bir yapı vardı. Kapısının üzerinde herhangi bir arma ya da isim bulunmuyordu. Yalnızca taş kemerin iç yüzeyine kazınmış üç harf seçilebiliyordu:

ΜΝΗ.

Hafıza kelimesinin başlangıcı.

“Burası nedir?” diye sordum.

“Bir zamanlar limanın yazıcılarına aitmiş. Gemiler, yükler, yolcular ve liman vergileri burada kaydedilirmiş. Sonra kayıtlar başka bir yere taşınmış. Burası da unutulmuş.”

“Bir depo mu?”

“Eskiden öyleydi. Şimdi kimsenin hatırlamak istemediği şeylerin saklandığı bir yer.”

“Yani yine bir arşiv.”

İrene kapıyı açtı. “Senin dünyanda her şeyi bir yere kaydetmek istiyorsunuz, öyle mi?”

“Benim dünyamda kayıt tutmak, bir şeyin var olduğunu kanıtlamanın yollarından biri. En azından tarih ve arkeoloji açısından.”

“Peki, kayıt tutulmayan şeyler hiç yaşanmamış mı sayılır?”

Sorusu, beklemediğim kadar sertti. Cevap vermek için ağzımı açtım, fakat bir şey söyleyemedim. Çünkü onun neyi kastettiğini anlamıştım. Tarih boyunca nice insanın adı kayıtlara geçmemişti. Köleler, çocuklar, yoksullar, sürgünler, sıradan askerler ve kendilerini hiçbir zaman önemli görmemiş kadınlar… İmparatorların hayatları sikkeler, yazıtlar ve resmî belgelerle korunurken, çoğu insanın varlığı geriye yalnızca bir kemik, kırık bir kap, aşınmış bir yüzük ya da başka birinin hatırası olarak kalıyordu.

“Hayır,” dedim sonunda. “Bir şeyin kayda geçmemesi, yaşanmadığı anlamına gelmez. Ama onu kanıtlamak zorlaşır.”

İrene başını eğdi. “İşte bu yüzden bazı insanlar yalnızca kayıt tutmadı. Hatırlamayı da öğrendiler.”

İçeri girdiğimizde beni karşılayan ilk şey, ağır bir toz kokusu oldu. Odanın duvarları boyunca alçak raflar uzanıyordu. Bazılarında ahşap kutular, bazılarında deriyle kaplanmış defterler, bazılarında ise rulo hâlinde parşömenler vardı. Tavana yakın küçük bir pencereden ay ışığı süzülüyor, masanın üzerindeki kandil odanın geri kalanını aydınlatıyordu. Duvarlardan birine, Karadeniz kıyılarını gösteren eski bir harita asılmıştı. Haritanın çizgileri kaba ve yer yer hatalıydı; ancak Trabzon’un bulunduğu bölgeyi ve kıyı boyunca uzanan limanları seçebiliyordum.

Haritaya yaklaştım. “Bunu kim çizmiş?”

“Bir denizci. Çok uzun zaman önce.”

“Ne kadar uzun?”

“Bunu sana söyleyemem.”

“Yoksa bilmiyor musun?”

İrene bana baktı. “Senin çağında, bilmediğini kabul etmek ayıp mı sayılıyor?”

“Hayır. Ama herkesin bilmediği şeyleri gizemli hâle getirmesinden sıkıldım.”

Bu kez gerçekten gülümsedi. “O zaman burada çok sıkılacaksın.”

Haritanın alt kısmında, kıyı çizgisine yakın bir yerde üç işaret vardı. Biri Konstantinopolis’i, biri Trabzon’u, diğeri ise bugünkü haritalarda karşılığını bulmakta zorlanacağım bir koyu gösteriyordu. İşaretler, ince kırmızı çizgilerle birbirine bağlanmıştı. Çizgilerden biri Karadeniz’in kuzeyine uzanıyor, diğeri kıyıyı takip ederek doğuya ilerliyor, sonuncusu ise denizin ortasında kesiliyordu.

“Bu bir ticaret rotası değil,” dedim. “Çünkü güzergâh, gemilerin normalde izlediği kıyı hattını takip etmiyor. Ayrıca çizginin ortasında bir boşluk var.”

İrene yanıma geldi. “O boşluk, denizin haritalarda görünmeyen yerini gösteriyor.”

“Denizin haritalarda görünmeyen yeri diye bir şey yok. Haritalar eksik olabilir, yanlış olabilir, ama denizin kendisi görünmeyen bir yere dönüşmez.”

“Senin için deniz, ölçülebilen bir yüzey. Bizim için bazen iki kıyı arasındaki mesafe değil, iki zaman arasındaki mesafedir.”

“Bunu söyleyiş biçimin güzel, ama bilimsel olarak bir açıklama değil.”

“Her açıklamanın bilimsel olması gerekir mi?”

“Gerçeği anlamaya çalışıyorsak, evet.”

İrene bir süre haritaya baktı. “Öyleyse gerçeği anlamak için önce gördüğün şeyi inkâr etmeyi bırakmalısın.”

Sözleri içime oturdu. Çünkü ben hâlâ, yaşadığım şeyi bir yanılsama olarak açıklamaya çalışıyordum. Bir kapıdan geçerek yüzyıllar öncesine gelmiş olamazdım. Zamanın başka bir yüzüne ulaşmak, fizik kurallarına ilişkin bildiklerimle uyuşmuyordu. Fakat bu odada duruyordum; ellerim tozlu bir haritanın üzerindeydi, kandilin kokusunu alıyor, uzaktaki denizcilerin seslerini duyuyordum. Gerçeklik, benim onu açıklayabilmemden bağımsız olarak varlığını sürdürüyordu.

“Peki,” dedim. “Diyelim ki gördüklerim gerçek. O zaman bana anlat. Bu taş ne? Neden Theodoros beni bekliyordu? Sen beni nereden tanıyorsun? Ve neden herkes benim geçmişe gelmemi bekliyormuş gibi davranıyor?”

İrene, masanın üzerindeki küçük bir kutuyu açtı. İçinden eski bir parşömen çıkardı. Kenarları yıpranmıştı; bazı yerleri kararmış, bazı kelimeleri silinmişti. Parşömeni önüme koyduğunda ilk gördüğüm şey, metnin üst kısmındaki Latin harfleriydi.

MEMORIA MARIS.

Denizin hafızası.

Altında Antik Yunanca bir cümle vardı:

Ἡ μνήμη οὐκ ἐν τοῖς λίθοις μόνον κατοικεῖ, ἀλλὰ καὶ ἐν τοῖς ἀνθρώποις.

(Hafıza yalnızca taşlarda değil, insanlarda da yaşar.)

“Bu metin ne zaman yazıldı?” diye sordum.

“İlk bölümü çok eski. Sonradan farklı eller tarafından kopyalandı. Bazı cümleler eklendi, bazıları çıkarıldı. Bugün önünde duran metin, tek bir kişinin eseri değil.”

“Peki, burada ne anlatılıyor?”

İrene parşömenin alt kısmını gösterdi. Orada, daha silik bir yazıyla üç kelime bulunuyordu:

ΜΝΗΜΗ — ΘΑΛΑΣΣΑ — ΧΡΟΝΟΣ.

Hafıza, deniz, zaman.

“Bunların birbirinden ayrı olmadığını anlatıyor,” dedi. “Bir insanın hatırladığı şey, yalnızca onun yaşadığı olaylardan oluşmaz. Ailesinin anlattıkları, yaşadığı yerin geçmişi, konuştuğu dil, hiç görmediği insanların hikâyeleri de hafızasının bir parçası olabilir. Bazı insanlar bunu yalnızca mecaz olarak düşünür. Bazılarıysa hatırlamanın, zamanın içinden geçebilen bir şey olduğuna inanır.”

“Sen hangisine inanıyorsun?”

İrene’nin yüzündeki ifade ağırlaştı. “Ben, bir zamanlar bunun yalnızca bir hikâye olduğunu düşünüyordum. Sonra bir kadın gördüm. Elinde gri bir taş vardı. Bana, yüzyıllar sonra birinin geleceğini söyledi. O kişinin taşıyacağını, hangi dili konuşacağını ve hangi soruyu soracağını anlattı.”

Nefesimi tuttum. “Hangi soruyu?”

İrene, gözlerini benden ayırmadan cevap verdi:

“‘Ben nereye geldim?’”

Bir an için oda sessizliğe gömüldü. Sanki bütün sesler, bu cümlenin etrafında durup onu dinliyordu. Ben de o soruyu sormuştum. Limanda, taş duvarın dibinde, korkudan ne yapacağımı bilmezken. Kadın, o soruyu daha önce duymuştu. Belki de gerçekten beni bekleyen bir hikâye vardı. Ama bu hikâyenin ne kadarının önceden yazıldığını, ne kadarının benim seçimlerimle şekilleneceğini bilmiyordum.

“Bana o kadını anlat,” dedim. “Yüzünü gördün mü? Adını biliyor musun?”

İrene başını salladı. “Adını söylemedi. Yalnızca denizin hatırladığı şeylerin bir gün yeniden ortaya çıkacağını söyledi. Sonra taşını bana verdi. Benim görevim onu saklamak değildi; onu doğru zamanda doğru kişiye ulaştırmaktı.”

“Ve o kişi benim.”

“Bunu söylemek için henüz erken.”

“Peki, neyi bekliyorsun?”

İrene parşömeni dikkatlice katladı. “Seni buraya getiren şeyin ne olduğunu anlamanı.”

Odanın içindeki haritaya yeniden baktığımda, çocukluğumun görüntüleri zihnimde belirmeye başladı. Çaykara’daki evimizin önünden geçen dar yol, yağmurdan sonra çamurla kaplanan taşlar, dağların arasından yükselen sis ve büyükannemin sobanın yanında oturup eski hikâyeler anlatışı… Bir keresinde, ailemizin eskiden denizle ilgili bir hikâye taşıdığını söylemişti. Ben o zamanlar denizden uzak bir evde büyüyen insanların neden bu kadar sık denizden söz ettiğini merak ediyordum. Büyükannem, denizin yalnızca kıyıda yaşayanlara ait olmadığını söylemişti. Bazı insanlar denizi görmeden de onun hikâyelerini taşırdı.

“Büyükannem…” diye mırıldandım.

İrene başını kaldırdı. “Ne oldu?”

“Büyükannem bana bir taş vermişti. Aynı taş. Ama nereden geldiğini hiçbir zaman söylemedi. Yalnızca kaybetmememi istedi.”

“Onu sana ne zaman verdi?”

“Çocukken. Tam kaç yaşında olduğumu hatırlamıyorum.”

“Peki, sana bir şey söyledi mi?”

Gözlerimi kapattım. Yağmurun sesini, sobanın çıtırtısını, büyükannemin ellerini hatırladım. Hafızamda görüntüler birbirine karışıyordu. Bazı ayrıntılar çok netti, bazılarıysa yılların içinden silinmişti. Yine de onun sesini duyabiliyordum.

“Taşlar bazen insanların unuttuğunu saklar, Lâl. Ama taşın sakladığını anlamak için yalnızca ona bakmak yetmez. Onu kimin taşıdığını, nereden geldiğini ve neden bir başkasına bırakıldığını da bilmek gerekir.”

O zamanlar bu sözleri sıradan bir nasihat sanmıştım. Şimdi ise büyükannemin bana taşın tarihini anlatmadığını, onunla birlikte bir sorumluluk bıraktığını düşünüyordum.

“Bana bir şey daha söylemişti,” dedim. “Denizin hatırladığı yerde, bir gün yeniden karşılaşacağımızı söylemişti.”

İrene’nin yüzü değişti. “Bu sözleri aynen mi söyledi?”

“Evet.”

“Romeyka mı konuşuyordu, Türkçe mi?”

“Türkçe söyledi. Ama bazen ailemin büyüklerinden duyduğum Romeyka kelimeleriyle konuşurdu. Özellikle eski hikâyeleri anlatırken…”

İrene bir süre düşündü. “Bana o cümleyi söyleyebilir misin?”

Büyükannemin sesini zihnimde yeniden aradım. Sonra, çocukluğumdan kalan birkaç kelimeyi hatırlamaya çalıştım. Ailemde duyduğum Romeyka, gündelik konuşmaların, yaşlıların anılarının ve kimi zaman şakalarının içindeydi. Her kelimenin kökenini bilmiyordum; bazı ifadeleri doğru duyduğumdan bile emin değildim. Yine de büyükannemin denizle ilgili söylediği bir cümleyi hatırlıyordum. Onu, duyduğum biçimiyle tekrarladım.

“Thalassa kimáται, ma den xechná.”

İrene dikkatle dinledi. Sonra başını hafifçe eğdi.

“Bu sözün farklı biçimleri olabilir,” dedi. “Ama anlamı açık: Deniz dalgalanır, fakat unutmaz.”

Cümleyi yeniden söyledim. Kelimeler, çocukluğumun içinden çıkıp bu yabancı odanın duvarlarına yerleşmiş gibiydi. Romeyka, benim için yalnızca bir dil değildi; ailemin yaşadığı coğrafyanın, büyüklerimin seslerinin ve nesiller boyunca aktarılan hikâyelerin bir parçasıydı. Şimdi aynı sözün başka bir çağda, başka bir insanın ağzından benzer bir anlamla karşıma çıkması, beni geçmişe bağlayan görünmez ipin giderek kalınlaştığını hissettiriyordu.

“Demek ki büyükannem de bunu biliyordu,” dedim.

“Belki,” diye cevap verdi İrene. “Ama bir şeyi bilmekle onun bütün anlamını bilmek aynı değildir. Bazen insanlar kendilerine bırakılan hikâyeyi korur, fakat hikâyenin nereden başladığını öğrenemez. Bazen de bir sözü, kendilerinden önce yaşayanlardan duydukları için tekrar ederler. O sözün içinde ne kadar tarih, ne kadar efsane bulunduğunu ayırt edemezler.”

“Peki, sen biliyor musun?”

“Hayır.”

Bunu o kadar doğal söylemişti ki bir an gülümsedim.

“Sonunda dürüst bir cevap.”

İrene de gülümsedi. “Senin çağında dürüstlük, yalnızca bilmediğini söylemek midir?”

“Hayır. Bazen bildiğin şeyin yanlış olabileceğini kabul etmek de gerekir.”

“Öyleyse ikimiz de öğrenecek çok şey taşıyoruz.”

Masaya oturduk. İrene bana biraz su verdi; ardından küçük bir ekmek parçası ve zeytin getirdi. Aç olduğumu ancak o zaman fark ettim. Günlerdir yaşadığım olayların arasında yemek yemeyi bile unutmuştum. Ekmeği elime aldığımda, bunun on ikinci yüzyılda hazırlanmış sıradan bir yiyecek olduğunu düşünmek tuhaf bir biçimde beni sakinleştirdi. Tarih kitapları imparatorların taçlarını, savaşları ve büyük kiliseleri anlatıyordu; ama insanların her gün ekmek yemesi, su içmesi, yorulması, hastalanması ve sevdiklerini beklemesi de tarihin bir parçasıydı. Burada yaşayanlar, kendi zamanlarının içinde benim kadar gerçekti.

“İrene,” dedim, “bu şehirde hangi yılda olduğumu kesin olarak öğrenmem gerekiyor.”

“Manuel’in hükümdarlığının hangi yılında olduğumuzu mu?”

“Evet. Theodoros, imparatorumuz Manuel’in son yıllarından söz etti. Ama bu yeterli değil. Tarihsel kayıtlarla karşılaştırmam gereken bir bilgiye ihtiyacım var.”

İrene bana merakla baktı. “Sen gerçekten bir yazıcı gibi düşünüyorsun.”

“Ben bir mühendis ve arkeoloğum.”

“İkisi birden mi?”

“Evet.”

“Bir insanın hem gökyüzünü hem toprağı inceleyebileceğini düşünmemiştim.”

“Gökyüzünü anlamak için de toprağı bilmek gerekir. Bir uydunun yörüngesini hesaplarken, Dünya’nın kütlesini, hareketini ve çevresindeki koşulları hesaba katarsın. Arkeolojide de bir nesneyi anlamak için yalnızca ona bakmazsın; hangi katmandan çıktığını, hangi nesnelerle birlikte bulunduğunu, çevresindeki yapıların hangi döneme ait olduğunu incelersin. İkisi de bir sistemin içindeki ilişkileri anlamaya çalışır.”

İrene, söylediklerimi dikkatle dinledi. “Öyleyse burada aradığın şeyin bir sistem olduğunu düşünüyorsun.”

“Evet. Taşlar, belgeler, isimler ve gördüğüm görüntüler arasında bir düzen olmalı. Henüz onu bulamadım.”

“Peki ya düzen, senin anlayabileceğin biçimde kurulmadıysa?”

“Her düzenin anlaşılabilir bir tarafı vardır. Yeterince gözlem yaparsan…”

“Ya gözlemlediğin şey, senin onu gözlemlemeni bekliyorsa?”

Bu soruya hemen cevap veremedim. Çünkü daha önce böyle bir ihtimali düşünmemiştim. Bilimde gözlemci, ölçüm yaptığı sistemle etkileşime girebilirdi; fakat burada sözünü ettiğimiz şey, ölçümün çok ötesindeydi. Sanki geçmişin kendisi, benim orada bulunmamı beklemişti. Taşın üzerindeki işaret, çocukluğumdan beri benimleydi. Theodoros’un adı, modern çağdaki arşivlerde karşıma çıkmıştı. İrene, henüz doğmamış bir insanın soracağı soruyu biliyordu. Bütün bunlar, tesadüflerin bir araya gelmesinden daha fazlası olabilir miydi?

“Bunu bilmiyorum,” dedim.

İrene başını salladı. “Güzel. En azından artık bazı soruların cevabını bilmediğini kabul ediyorsun.”

Gece ilerledikçe odanın içindeki hava soğudu. İrene, masanın altındaki sandıktan kalın bir örtü çıkardı ve omuzlarıma bıraktı. Ardından kandilin fitilini düzeltti. Dışarıdaki liman sesleri giderek azalmıştı; yalnızca ara sıra bir geminin halatları gıcırdıyor, uzaktan gelen ayak sesleri taş duvarların arasında yankılanıyordu.

İrene, eski parşömenleri tek tek masaya yerleştirdi. Bazıları Latinceydi, bazıları Yunanca. Bir kısmı resmî yazışmalara benziyor, diğerleri daha çok kişisel notlar ya da günlük kayıtları gibi görünüyordu. Kâğıtların birçoğunda aynı sembol bulunuyordu: Θ harfi, üç nokta ve onları birleştiren yay. Bazılarında ise sembolün yanında küçük bir yıldız çizilmişti.

“Bunların hepsi aynı döneme ait değil,” dedim.

“Hayır. Bazıları benden önceki kişiler tarafından kopyalandı. Bazıları çok daha eski metinlerden alınmış.”

“Bu belgeyi kim yazmış?” diye sordum. Üzerinde bir liman çizimi ve kenarında Latince bir cümle bulunan parşömeni gösteriyordum.

İrene eğildi. “Bunu kesin olarak bilmiyorum. Ama yazı biçimi, geç Roma dönemine ait bir örneğin daha sonra kopyalandığını düşündürüyor.”

Metni dikkatle inceledim.

Mare non dividit eos qui memoriam servant.

(Deniz, hafızayı koruyanları birbirinden ayırmaz.)

Altında başka bir cümle vardı:

Qui transit, non semper discedit.

(Geçip giden, her zaman ayrılmış olmaz.)

“Bu sözler bir yolculuğu anlatıyor,” dedim. “Ama sıradan bir deniz yolculuğu değil. Birinin bir yerden ayrılıp başka bir yerde görünmesi, fakat aslında tamamen ayrılmamış olması gibi.”

İrene parşömeni benden aldı. “Belki de bu yüzden bazıları denizi bir sınır olarak değil, bir geçit olarak görüyordu.”

“Yine de bir geçidin varlığı, onun fiziksel olarak kullanılabildiğini göstermez.”

“Sen buraya nasıl geldin, Lâl?”

Sorusu, odanın bütün havasını değiştirdi. Elimdeki kalemi masaya bıraktım. Birkaç saniye boyunca cevap vermedim. Çünkü bu, kendime bile açıklayamadığım bir şeydi. Roma’daki odamda gördüğüm kapıyı, denizin sesini, taşın üzerinde beliren çizgileri ve içinden geçerken hissettiğim basıncı hatırladım. Bütün bunları anlatsam, yaşadığım şeyi daha anlaşılır hâle getirebilir miydim? Yoksa kelimeler, olan biteni anlatmak için yetersiz mi kalırdı?

“Bir kapı gördüm,” dedim sonunda. “Ama bildiğimiz anlamda bir kapı değildi. Duvarın üzerinde belirdi. Arkasında bu limanı gördüm. Bir kadın beni çağırdı. Ben de…”

“Geçtin.”

“Evet.”

İrene başını eğdi. “Öyleyse yalnızca bir kapı görmedin. Bir çağrıyı da duydun.”

“Bunun ne farkı var?”

“Kapıyı görmek, orada bir geçit olduğunu fark etmektir. Çağrıyı duymaksa o geçidin seni tanıdığına inanmak.”

“Bu, bir geçidin bilinçli olduğu anlamına mı geliyor?”

“Bilmiyorum. Ama seni buraya getiren şeyin yalnızca senin seçimin olmadığını düşünüyorum.”

“Yani biri beni buraya gönderdi.”

“Belki biri, belki de bir hatıra. Bazen insanları bir yerden başka bir yere götüren şey, kendilerinden önce verilmiş bir karardır.”

Bu sözler, büyükannemin bana taşı verdiği günü yeniden hatırlattı. O zamanlar taşın yalnızca bir aile yadigârı olduğunu düşünmüştüm. Şimdi ise onun bana verilmesinin, benim seçimimden çok önce başlayan bir hikâyenin parçası olabileceğini düşünüyordum. Yine de bu düşünceyi hemen kabul etmek istemiyordum. İnsan, hayatının başkaları tarafından önceden belirlenmiş olabileceğini düşündüğünde kendi seçimlerinden şüphe etmeye başlardı. Benim buraya gelmiş olmam, bütün hayatımın bu an için düzenlendiği anlamına gelmiyordu.

“Benim seçimlerim de var,” dedim. “Buraya gelmiş olabilirim ama bundan sonra ne yapacağımı ben belirleyeceğim.”

İrene bana baktı. “İşte bunu duymak istiyordum.”

“Neden?”

“Çünkü taşın seni çağırması, onun seni yönetmesi gerektiği anlamına gelmez.”

Bu cümleyi defterime yazdım.

Bir çağrı, bir emir değildir.

Altına Latince bir karşılık ekledim: Vocatio non est imperium. (Çağrı, hükmetmek değildir.)

İrene, yazdığım cümleyi okuyunca başını hafifçe eğdi. “Belki de senin burada olmanın nedeni budur.”

“Ne?”

“Taşın ne yaptığını öğrenmek değil, onun ne yapmasına izin vereceğine karar vermek.”

Bu kez cevap vermedim. Çünkü onun sözleri, aradığım açıklamadan çok bir sorumluluğu işaret ediyordu. Taşın ne olduğunu öğrenmek istiyordum; ama belki de asıl mesele, onun benim üzerimde ne kadar etkili olmasına izin vereceğimdi.

Bir süre sonra İrene, masanın altındaki küçük bir sandığı daha açtı. İçinden koyu mavi bir kumaşa sarılmış ince bir defter çıkardı. Defterin kapağı deriyle kaplanmıştı; köşeleri aşınmış, sırtındaki dikişler gevşemişti. İrene onu bana uzatırken dikkatli olmamı söyledi.

“Bu, benden önceki koruyucunun kayıtları,” dedi. “Bütün sayfalar burada değil. Bazıları kayboldu, bazıları başka yerlere götürüldü. Fakat bu defterde, taşın daha önce görüldüğü zamanlara ilişkin notlar var.”

Defteri açtım. İlk sayfalarda liman vergileri, gemi isimleri ve çeşitli yüklerin kayıtları bulunuyordu. Sonraki sayfalarda el yazısı değişiyor, metin daha kişisel bir hâl alıyordu. Bir yerde bir geminin gece yarısı limana geldiği, fakat sabah olduğunda kayıt defterinde görünmediği yazılmıştı. Başka bir sayfada, bir denizcinin aynı kadını iki farklı şehirde gördüğünü söylediği belirtiliyordu. Bir başka notta ise, taşın üzerinde beliren işaretlerin yalnızca belirli bir kişinin yanında ortaya çıktığı anlatılıyordu.

Sayfaları çevirirken bir cümle dikkatimi çekti:

Οὐκ ἔστιν ἡ μνήμη ὁδός· ἡ μνήμη ἐστὶν ὁ τόπος.

(Hafıza bir yol değildir; hafıza, yerin kendisidir.)

Cümleyi birkaç kez okudum. Antik Yunanca bakımından, şiirsel ve felsefi bir ifade olarak anlaşılabilirdi. Fakat burada ne anlatmak istediğini bilmiyordum. Hafıza, bir yerden başka bir yere gitmenin aracı değil de gidilen yerin kendisiyse, o zaman geçmişi hatırlamakla geçmişte bulunmak arasında nasıl bir fark vardı?

Defterin kenarına bir not düşülmüştü. Yazı daha küçük, mürekkep daha soluktu:

Memoria non est imago praeteriti, sed vestigium praesentis. (Hafıza geçmişin görüntüsü değil, şimdinin izidir.)

“Bu ne demek?” diye sordum.

İrene, defterin üzerine eğildi. “Belki de geçmişi yalnızca geride kalan bir şey olarak düşünmememiz gerektiğini anlatıyor.”

“Bir anı, geçmişte yaşanmış bir olayın zihnimizdeki temsili değil midir?”

“Senin dünyanda öyle açıklanabilir. Ama burada bazı anılar, onları hatırlayan kişinin yaşadığı zamanla sınırlı değil.”

“Bu, hatırlayan kişinin geçmişte yaşamadığı bir olayı hatırlayabileceği anlamına mı geliyor?”

“Belki de olayın kendisi, bizim düşündüğümüz gibi yalnızca bir zamanda gerçekleşmiyordur.”

Bir an için gökyüzünü hesapladığım günleri düşündüm. Yörüngeler, hareket denklemleri, referans sistemleri… Fizikte bir olayın nerede ve ne zaman gerçekleştiği, gözlemcinin bulunduğu çerçeveye göre tanımlanabilirdi. Fakat bu, geçmişin fiziksel olarak yeniden yaşanabildiğini göstermezdi. İrene’nin anlattıkları, bilimsel bir teori oluşturmak için yeterli değildi. Yine de önümdeki defter, bu düşüncenin yüzyıllar boyunca farklı insanlar tarafından kaydedildiğini gösteriyordu.

“Bana bütün bunları anlatan kişilerin hepsi yanılıyor olabilir,” dedim. “Belki de gördükleri şeyler rüya, hastalık ya da korkunun bir sonucu. Tarihte böyle örnekler çok.”

İrene başını salladı. “Evet, olabilir.”

“Bu kadar kolay mı kabul ediyorsun?”

“Çünkü bir şeyi sorgulamak, onun yanlış olduğunu baştan ilan etmek değildir. Ben de senin gibi, gördüğüm şeyin ne olduğunu öğrenmeye çalışıyorum.”

Bu cevap hoşuma gitti. İlk kez, karşımdaki insanın beni inanmaya zorlamadığını hissediyordum. Bana bir efsane anlatmıyor, gördüklerimi inkâr etmemi de istemiyordu. O da bilmiyordu. Fakat elindeki kayıtlar, onun da benim gibi sorularla yaşadığını gösteriyordu.

Defterin sonlarına doğru bir sayfa dikkatimi çekti. Üzerinde yalnızca birkaç satır vardı. Yazı diğerlerinden farklıydı; harfler daha düzenli, mürekkep daha koyuydu. Sayfanın üst kısmına bir tarih düşülmüştü. Takvim sistemini kesin olarak belirleyemediğim için hemen yorum yapmadım, ancak metnin yanında I. Manuel Komnenos’un adını andıran bir ifade bulunuyordu.

Ἐπὶ Μανουὴλ βασιλέως, ἡ θάλασσα ἐφάνη διττή.

(İmparator Manuel’in zamanında deniz iki biçimde göründü.)

Altında başka bir satır vardı:

Οἱ φύλακες ἐσιώπησαν. Ὁ λίθος ἐφάνη.

(Koruyucular sustu. Taş ortaya çıktı.)

“Bu, bugün yaşananlarla ilgili olabilir,” dedim.

İrene deftere baktı. “Belki.”

“Bu kayıt ne zaman yazılmış?”

“Bilmiyorum. Ama defterdeki diğer sayfalardan daha yeni.”

“Manuel’in hükümdarlığı sırasında yazılmış olabilir.”

“Olabilir.”

“Peki, denizin iki biçimde görünmesi ne demek?”

İrene, masanın üzerindeki kandili biraz daha yaklaştırdı. “Bunu öğrenmek için limanın ötesine gitmemiz gerekiyor.”

“Az önce de denizin diğer kıyısına götüreceğini söyledin.”

“Ben sana görünen kıyıdan söz etmedim, Lâl. Deniz, bazen aynı yerde iki farklı yüz gösterir. Birini herkes görür. Diğerini ise yalnızca belirli bir anda, belirli bir şeyle karşılaşanlar görebilir.”

“Bu, taşın açtığı kapı mı?”

“Belki.”

“Peki, o kapıdan geri dönebilir miyim?”

İrene’nin yüzündeki ifade değişti. Bir süre deftere baktı, sonra gözlerini bana çevirdi.

“Bunu sana dürüstçe söyleyemem.”

“Yani bilmiyorsun.”

“Evet. Bilmiyorum.”

Bu kez korkumun gerçek ağırlığını hissettim. Buraya gelmek için bir kapıdan geçmiştim. Fakat aynı kapının geri dönüş için de açılacağını bilmiyordum. Taş, beni buraya getirmişti; ama beni geri götürmek zorunda değildi. Üstelik kapının nerede, ne zaman ve hangi koşullarda açılacağını anlamamıştım. Elimde yalnızca bazı semboller, eski belgeler ve başka insanların hatıraları vardı.

“Öyleyse neden buraya geldim?” diye sordum.

İrene cevap vermedi. Onun yerine defterin son sayfasını çevirdi. Orada tek bir cümle yazıyordu:

Ὅταν ἡ μνήμη ἐπιστρέψῃ, ἡ θάλασσα ἀνοίξει.

(Hafıza geri döndüğünde deniz açılacak.)

Altında ise bir isim bulunuyordu.

ΛΑΛ.

Lâl.

Kendi adımı, yüzyıllar önce yazılmış bir defterin içinde görmek, o ana kadar yaşadığım her şeyden daha ürkütücüydü. Çünkü bu kez söz konusu olan bir ses, bir görüntü ya da bir taşın üzerindeki işaret değildi. Bir insanın elinden çıkmış mürekkep, gerçek bir yüzeyin üzerinde duruyordu. Bu kayıt, gerçekten eskiyse, benim doğmamdan çok önce yazılmış olmalıydı.

“Bu mümkün değil,” dedim.

İrene bana baktı. “Bunu daha önce de söyledin.”

“Çünkü mümkün değil. Ben daha doğmamışken adım burada nasıl yazılı olabilir?”

“Belki de adın, senin sandığından daha eski.”

“Bir isim, insan doğmadan önce nasıl var olabilir?”

İrene cevap vermeden önce derin bir nefes aldı. “Bir isim yalnızca bir insanı tanımlamak için kullanılmaz. Bazen bir ailede tekrar edilir, bazen bir hikâyede korunur, bazen de bir başkasının anısında yaşar. Ama burada yazılı olanın senin adın olduğundan emin değiliz.”

“Harflere bak. ΛΑΛ. Lâl.”

“Evet. Ama bu harfler başka bir kelimenin kısaltması da olabilir. Bir unvan, bir yer adı ya da bir işaret. Bunu anlamadan kesin bir sonuca varamayız.”

Bu cevap, beklediğimden daha rahatlatıcıydı. İrene de benim gibi kanıta ihtiyaç duyuyordu. Adımın defterde geçmesi, mutlaka benim için yazıldığı anlamına gelmiyordu. Yine de bu ihtimali bir kenara atamıyordum.

Defteri kapatıp çantama yerleştirdim. Bu kayıtları daha sonra incelemem gerekiyordu. Yazı biçimlerini, mürekkebi, sayfa yapısını ve tarihsel bağlamını değerlendirmek istiyordum. Ancak önce buradan sağ çıkmam, sonra da kendi zamanıma dönebilmenin bir yolunu bulmam gerekiyordu.

İrene, masanın üzerindeki haritayı rulo hâline getirdi. Ardından kandili eline aldı ve kapıya yöneldi.

“Gitmemiz gerekiyor,” dedi.

“Nereye?”

“Önce Theodoros’u bulacağız.”

“Theodoros’a ne oldu?”

“Bilmiyorum. Ama seni buraya getirenlerin onu da aradığını düşünüyorum. Eğer hâlâ hayattaysa, bildiği şeyleri öğrenmemiz gerekiyor.”

Kapıya doğru yürüdüm. Fakat tam çıkacakken masanın üzerinde bir şey fark ettim. Parşömenin kenarında, daha önce görmediğim ince bir yazı vardı. Sanki mürekkep, kandilin ışığına göre belirginleşiyordu. Yaklaşıp okudum.

Μὴ ζητεῖς τὸν δρόμον μόνον. Ζήτει τὸν λόγον.

(Yalnızca yolu arama. Nedeni ara.)

İrene arkamdan seslendi. “Lâl?”

Parşömene son bir kez baktım. Belki de buraya gelmemin nedeni yalnızca taşın gizemini çözmek değildi. Belki de birinin kayıtlardan silinmiş hikâyesini bulmam, yalnızca kendi geçmişimi değil, benim yaşadığım dünyada unutulmuş bir şeyi de değiştirecekti.

Kandilin ışığında İrene’nin yüzüne döndüm.

“Geliyorum,” dedim.

Gece yarısına yaklaşırken limandan uzaklaşmaya başladık. İrene, şehrin ana sokaklarından değil, birbirine bağlanan dar geçitlerden ilerliyordu. Bazen bir evin arka bahçesinden geçiyor, bazen taş merdivenlerden iniyor, bazen de duvarın içine açılmış küçük bir kapıdan başka bir sokağa çıkıyorduk. Konstantinopolis’i haritalardan tanıyordum; fakat haritalar, şehrin içindeki hayatı anlatmıyordu. Surların yüksekliği, kiliselerin konumu ve limanların yerleri önemliydi, ama bir yabancının şehirde nasıl hareket edeceğini belirleyen şey, çoğu zaman görünmeyen ayrıntılardı: hangi kapının gece açık kaldığı, hangi sokağın güvenli olduğu, hangi hanın kime ait bulunduğu ve hangi duvarın ardında askerlerin beklediği.

Bir köşeyi dönerken, taş bir yapının önünde durduk. Girişin iki yanında sütunlar vardı. Kapının üst kısmına küçük bir haç işlenmiş, taş kemerin kenarına da Yunanca bir cümle kazınmıştı. Yazının bir kısmı aşınmıştı ama okuyabildiğim kelimeler şunlardı:

Ἡ εἰρήνη μετὰ σοῦ.

(Barış seninle olsun.)

İrene kapıya dokundu. “Burası eski bir yazıhaneydi. Bir zamanlar burada metinler kopyalanır, haritalar hazırlanır, denizcilerin kayıtları tutulurdu. Sonra görevleri başka bir yere devredildi.”

“Bütün bu yerler neden terk edilmiş?”

“Çünkü bazı bilgiler, onları koruyan insanların elinden alındığında geriye yalnızca boş odalar kalır.”

Kapıyı açıp içeri girdik. Küçük bir avlunun ortasında kurumuş bir çeşme vardı. Duvarların bir kısmı çatlamış, taşların arasından yabani otlar çıkmıştı. Avlunun öte yanında dar bir merdiven, üst kattaki odalara uzanıyordu. İrene beni merdivenlerden yukarı çıkardı. Koridorun sonunda küçük bir oda vardı; kapısı aralıktı ve içeriden mum ışığı sızıyordu.

İçeri girdiğimizde Theodoros’u bulacağımı düşünmüştüm.

Fakat odada yalnızca yaşlı bir adam oturuyordu.

Önünde açık bir kitap, yanında küçük bir mürekkep kabı ve birkaç parşömen bulunuyordu. Üzerindeki giysi, bir manastır mensubunun kıyafetlerine benziyordu. Saçları tamamen beyazlamıştı; yüzünde derin çizgiler vardı. Bizi gördüğünde ayağa kalkmadı, yalnızca başını kaldırıp dikkatle baktı.

“İrene,” dedi. “Geç kaldın.”

“Yolumuz kesildi.”

Yaşlı adamın gözleri bana döndü. Önce yüzümü, sonra kıyafetlerimi, ardından omzumdaki çantayı inceledi. Son olarak avucumda tuttuğum taşa baktığında, elindeki kalemi yavaşça masaya bıraktı.

“Demek sonunda geldi,” dedi.

İçimde bir ürperti yayıldı. “Beni tanıyor musunuz?”

“Hayır.”

“Öyleyse neden geldiğimi biliyormuş gibi konuşuyorsunuz?”

Yaşlı adam hafifçe gülümsedi. “Çünkü bazı gelişler, gerçekleşmeden önce bile iz bırakır.”

“Bu, bir cevap değil.”

“Senin çağında insanlar her sorunun bir cevabı olmasını mı bekliyor?”

“Evet.”

“Öyleyse hayal kırıklığına uğrayacaksın.”

İrene araya girdi. “Baba İoannes, onun taşı taşıdığını gördüm. Theodoros’u bulmamız gerekiyor. Arşivde bir şey oldu ve onu takip edenler var.”

Yaşlı adamın yüzündeki ifade değişti. “Theodoros nerede?”

“Bilmiyoruz.”

“Onu en son nerede gördün?”

“Limandaki eski yazıhanede. Beni oradan çıkardı, sonra kapı açıldı.”

İoannes gözlerini kapattı. Bir süre hiçbir şey söylemedi. Ardından masanın üzerindeki kitabı kapattı ve ayağa kalktı.

“Demek mühür kırıldı,” dedi.

“Ne mührü?” diye sordum.

İoannes, duvarın dibindeki küçük sandığı açtı. İçinden koyu renkli bir kumaşa sarılmış bronz bir nesne çıkardı. Kumaşı çözdüğünde, üzerinde çift başlı kartal ve küçük bir Θ işareti bulunan eski bir mühür gördüm. Theodoros’un mührüne benziyordu, ama bunun kenarında üç küçük nokta ve onları birleştiren yay yoktu.

“Bu, bir zamanlar arşivin kapısını mühürlemek için kullanılmıştı,” dedi. “Kapı derken, yalnızca bir odanın kapısından söz etmiyorum.”

“Zamanın kapısından mı?”

İoannes bana baktı. “Bu kelimeyi nereden duydun?”

“Bir belgede okudum.”

“Öyleyse sana yalnızca bir kısmı anlatılmış.”

“Bana her şeyi anlatabilecek biri var mı?”

İoannes’in yüzünde yorgun bir ifade belirdi. “Hayır. Çünkü her şeyi bilen biri yok.”

Bu cevap, beklediğimden daha ağır geldi. Bir süredir, birilerinin bütün bu olayların arkasında durduğunu ve bana gerçeği anlatabileceğini düşünüyordum. Fakat şimdi, yaşlı bir adamın ağzından duyduğum sözler, hikâyenin tek bir kişinin kontrolünde olmadığını gösteriyordu. Belki de bu yüzden herkes farklı şeyler söylüyor, her belge başka bir parçayı koruyordu.

“Peki, bana ne anlatabilirsiniz?” diye sordum.

İoannes, masanın üzerindeki sandalyeyi gösterdi. Oturdum. İrene de yanımda durdu. Yaşlı adam, önündeki kitabın arasından küçük bir parşömen çıkardı. Üzerinde Latince bir cümle vardı:

Non omnia quae amisimus mortua sunt.

(Kaybettiğimiz her şey ölmüş değildir.)

Altında Antik Yunanca bir ifade bulunuyordu:

Τὰ ἀπολωλότα οὐ πάντοτε ἀφανίζεται.

(Kaybolan şey her zaman yok olmaz.)

“Bu sözler, eski bir metinden alınmış,” dedi İoannes. “Bir zamanlar denizciler arasında dolaşan bir anlatının parçasıydı. Anlatıya göre, bir gemi Karadeniz’in doğusundaki bir limandan ayrılmış ve Konstantinopolis’e ulaşmış. Fakat gemideki yolcuların sayısı, limandan ayrıldıklarında kaydedilen sayıdan farklıymış. Kimse bunun nedenini açıklayamamış. Bazıları denizde bir kaza yaşandığını düşünmüş. Bazıları ise geminin, denizin üzerinde bulunmayan başka bir yere uğradığını söylemiş.”

“Bir gemi, denizin üzerinde bulunmayan bir yere nasıl uğrayabilir?”

“Bilmiyorum.”

“Bu anlatı nereden geliyor?”

“Birden fazla kaynaktan. Fakat hiçbirinde olayın kesin bir tarihi yok. Bazı kopyalar, geç Roma dönemine ait. Bazıları daha eski bir anlatının Bizans döneminde yeniden yazılmış biçimi olabilir.”

“Yani tarihsel olarak doğrulanmış bir olay değil.”

“Hayır. Ama anlatının kendisi gerçek. İnsanlar bunu yazmış, kopyalamış ve birbirlerine aktarmış.”

Bir an durdum. “Bir hikâyenin anlatılmış olması, anlattığı olayın gerçekten yaşandığını kanıtlamaz.”

İoannes başını salladı. “Doğru. Fakat bir hikâyenin tekrar tekrar anlatılması, insanların onda önemli bir şey bulduğunu gösterebilir. Bazen araştırılması gereken şey, olayın kendisi kadar insanların neden o olaya inandığıdır.”

Bu söz, arkeolojinin bana öğrettiği şeylerden birini hatırlattı. Bir nesne, yalnızca yapıldığı dönemi değil, daha sonraki insanların ona yüklediği anlamları da taşıyabilirdi. Bir taş, ilk yapıldığı amaçtan çok sonra başka bir inancın parçası hâline gelebilirdi. Bir yazıt, ilk okunuşundan yüzyıllar sonra yeniden yorumlanabilirdi. Tarih, yalnızca olayların sıralanması değil, insanların o olayları nasıl hatırladığının da hikâyesiydi.

“Peki, bu anlatının benimle ilgisi ne?” diye sordum.

İoannes, elindeki parşömeni masaya bıraktı. “Çünkü gemideki yolculardan biri, kendisini başka bir zamandan geldiğini söyleyerek tanıtmış. Üzerinde o dönemde bilinmeyen bir giysi varmış. Yanında, üzerinde üç nokta bulunan gri bir taş taşıyormuş.”

Odanın içindeki hava ağırlaştı. Taşı avucumda daha sıkı tuttum.

“Bu kişi kimmiş?”

“Adı kayıtlarda korunmamış. Ancak bir kopyada, ona verilen isim yazılmış.”

İoannes, kitabın son sayfasını çevirdi. Kenarında küçük bir not bulunuyordu. Harfleri dikkatle inceledim. Önce bunun bir kısaltma olduğunu düşündüm. Sonra kelimenin tamamını seçebildim.

ΛΑΛ.

Yine benim adım.

Bu kez şaşkınlığımın yerini, daha derin bir korku aldı. Bir insanın adının eski bir belgede bulunması tesadüf olabilirdi. Aynı harfler, başka bir kelimenin kısaltması da olabilirdi. Fakat taş, Theodoros, İrene ve şimdi bu anlatı… Her şey aynı işaretin çevresinde toplanıyordu.

“Bu kaydı ne zaman buldunuz?” diye sordum.

“Yıllar önce.”

“Peki, neden şimdiye kadar kimseye söylemediniz?”

“Çünkü bu kaydın gerçek anlamını bilmiyordum. Ayrıca onu gören herkesin aynı şeyi anlayacağını düşünmüyordum. Bazı insanlar, burada yalnızca bir efsane görür. Bazılarıysa bir fırsat.”

“Ne fırsatı?”

İoannes’in yüzü sertleşti. “Zamanın kapısını kontrol etme fırsatı.”

İrene başını eğdi. “Baba, bu yüzden mi mühürleri sakladın?”

“Evet.”

“Peki, Theodoros?”

“Eğer taş yeniden ortaya çıktıysa, Theodoros’un korumaya çalıştığı şey artık yalnızca bir arşiv değil.”

İoannes bana döndü. “Lâl, seni buraya getiren şeyin ne olduğunu henüz bilmiyoruz. Ama sana bir konuda açıkça konuşacağım: Bu taşın peşinde olan herkes, onun ne anlama geldiğini anlamak istemiyor. Bazıları onu kullanmak istiyor. Bazılarıysa tamamen yok etmek.”

“Peki, ben ne yapmalıyım?”

“Önce kim olduğuna karar vermelisin. Taşı taşıyan kişi misin, yoksa onunla birlikte hareket eden bir insan mı?”

Bu soruyu daha önce kendime sormuştum. İrene’nin söylediği sözler hâlâ zihnimdeydi: Bir çağrı, bir emir değildir. Taşın beni buraya getirmiş olması, onun istediği her şeyi yapmam gerektiği anlamına gelmiyordu. Benim de seçimlerim vardı. Araştırmak, anlamak, kanıt aramak ve gerektiğinde hayır demek benim sorumluluğumdu.

“Ben Lâl Karadeniz’im,” dedim. “Trabzon’dan geldim. Havacılık ve uzay mühendisliği okuyorum, arkeolojiyle ilgileniyorum. Bir şeyi anlamadığımda peşini bırakmam. Ama neye hizmet ettiğimi bilmeden kimsenin emrini yerine getirmem.”

İoannes, yüzüme uzun uzun baktı. Ardından hafifçe gülümsedi.

“Öyleyse belki de doğru kişisin.”

“Bunu söylemek için çok erken.”

“Evet,” dedi. “Ama bunu söyleyebilmen, iyi bir başlangıç.”

Gece ilerledikçe İoannes, eski defterlerden birkaçını daha çıkardı. Birinde Doğu Roma’nın farklı dönemlerine ait mühürlerin çizimleri vardı. Başka birinde, Karadeniz limanlarının adları ve ticaret yolları kaydedilmişti. Bazı sayfalarda Konstantinopolis’in surları, bazı sayfalarda Trabzon’un kıyıları çizilmişti. Haritaların bir kısmı coğrafi açıdan doğruydu; bazılarıysa efsanelerle gerçek yerleri birbirine karıştırıyordu. Bir sayfanın kenarında, dağların arasından geçen bir yolun yanına ὁδὸς τῆς μνήμης (hafızanın yolu) yazılmıştı.

Bu ifadeyi gördüğümde durdum.

“Bu yol nerede?”

İoannes haritaya yaklaştı. “Karadeniz’in doğusunda. Fakat çizilen güzergâhın tamamı gerçek bir yol olmayabilir. Bazı bölümleri eski yerleşimleri birbirine bağlıyor, bazılarıysa yalnızca anlatılarda geçiyor.”

“Trabzon’dan iç kesimlere doğru uzanıyor.”

“Evet.”

“Çaykara’ya yakın bir bölge olabilir.”

İoannes, yer adını anlamamış gibi yüzüme baktı. “Bu adı daha önce duymadım.”

“Bugünkü zamanda, Trabzon’un iç kesimlerinde bir yer. Benim ailemin kökeni oraya dayanıyor.”

İoannes haritanın üzerindeki çizgiyi parmağıyla takip etti. “Öyleyse bu yolu araştırman gerekiyor.”

“Bunu neden şimdiye kadar kimse yapmamış?”

“Belki yaptılar. Belki kayıtları kayboldu. Belki de araştıran kişiler, bulduklarını kimseye anlatamadı.”

“Yani yine bilinmeyen bir şey.”

“Evet, Lâl. Tarih, bilinmeyenlerle doludur. Fakat bilinmeyen her şeyin gizemli bir nedeni yoktur. Bazen belgeler yanar, insanlar ölür, diller unutulur ve yollar kapanır. Bazen de bir şey, onu korumak isteyenlerin elinde başka bir anlama dönüşür.”

İoannes’in bu sözleri hoşuma gitti. Çünkü beni her şeyi doğaüstü bir açıklamaya bağlamaktan alıkoyuyordu. Belki de bu hikâyenin içinde gerçek tarih, söylenceler ve açıklanamayan olaylar birbirine karışmıştı. Benim görevim, bunları birbirinden ayırmaya çalışmaktı.

“Bu haritanın bir kopyasını alabilir miyim?” diye sordum.

İoannes, bir süre düşündükten sonra başını salladı. “Aslını veremem. Ama çizimini yapabilirsin.”

Defterimi açıp haritanın ana çizgilerini kopyalamaya başladım. Limanları, kıyı çizgisini, dağların yerlerini ve kırmızı hatları işaretledim. Sonra haritanın yanındaki notları yazdım. Çizim yaparken, gökyüzünü inceleyen bir mühendis gibi referans noktaları belirlemeye çalıştım. Kuzey yönünü, kıyıların açısını ve çizgilerin kesiştiği yerleri kaydettim. Elimde kesin ölçek yoktu, ancak daha sonra karşılaştırma yapabilmek için yeterli ayrıntıyı yakalamak istiyordum.

İoannes beni bir süre izledikten sonra, “Sen gerçekten gökyüzünü ve toprağı birlikte düşünüyorsun,” dedi.

“Biri olmadan diğerini anlamak zor.”

“Belki de bu yüzden seni beklediler.”

“Kim bekledi?”

İoannes cevap vermedi. Onun yerine, masanın kenarında duran küçük bir bronz diski bana uzattı. Diskin üzerinde bir yıldız ve çevresinde üç nokta vardı. Arka yüzünde ise Latince bir kelime kazınmıştı:

VESTIGIUM.

İz.

“Bunu yanında taşı,” dedi. “Ama taşınla aynı yere koyma. Bu bir anahtar değil. Yalnızca bir işaret.”

“Ne işareti?”

“Bunu henüz bilmiyorum.”

Diski çantama koydum. Artık elimdeki nesneler, yalnızca tarihî eserler değildi; hepsi birbiriyle bağlantılı olabilecek ipuçlarıydı. Yine de bu bağlantıların gerçekten var olup olmadığını anlamak için daha fazla kanıta ihtiyacım vardı.

İoannes ayağa kalktı ve pencereye doğru yürüdü. Dışarıda, şehrin üstüne ağır bir sis çökmüştü. Ay ışığı, sisin içinde dağılmış, surların çizgilerini belirsizleştirmişti.

“Bu gece burada kalabilirsin,” dedi. “Sabah olduğunda Theodoros’u arayacağız. Eğer onu bulamazsak, başka bir yol denememiz gerekecek.”

“Peki ya beni arayanlar?”

“Bu gece için seni bulmaları zor. Ama uzun süre saklanamazsın.”

“Bana güvenebilir miyim?”

İoannes arkasını döndü. “Bana güvenmek zorunda değilsin. Yalnızca söylediklerimi gözlemle, davranışlarımı değerlendir ve kendi kararını ver.”

Bu cevap, o gece duyduğum en dürüst sözlerden biriydi. Kimseye koşulsuz güvenemezdim. Ne İrene’ye, ne Theodoros’a, ne de İoannes’e. Ama onların söylediklerini inceleyebilir, davranışlarını izleyebilir ve kendi aklımla karar verebilirdim.

Kandilin yanındaki küçük masaya oturdum. Çantamdan defterimi çıkardım ve gün boyunca öğrendiğim her şeyi kaydetmeye başladım. Theodoros’un adı, İrene’nin taşı, İoannes’in defteri, eski haritalar, Μνήμη — Θάλασσα — Χρόνος ve kendi adımın eski bir kayıtta geçmesi… Bunların hepsi, bir araya getirilmeyi bekleyen parçalar gibiydi.

Sayfanın altına bir cümle yazdım:

Historia non est tantum quod fuit, sed etiam quod reliquimus. (Tarih yalnızca yaşanmış olan değil, geride bıraktığımız şeydir.)

Sonra kalemi bıraktım. Çünkü defterin bir sonraki sayfasında, benim yazmadığım bir cümle vardı.

Yazı, koyu mürekkeple ve düzenli harflerle yazılmıştı. Mürekkep henüz kurumamış gibi hafifçe parlıyordu.

Ἡ θάλασσα ἤδη σε ἀναγνωρίζει.

(Deniz seni çoktan tanıyor.)

Başımı kaldırdım. İoannes pencerenin yanında duruyordu. İrene kapının önünde bekliyordu. İkisi de bana bakmıyordu. Defterin sayfasına yeniden eğildim, cümleyi parmağımla takip ettim. Harflerin biçimi, az önce yazdığım kendi notlarımdan farklıydı. Fakat bu yazının ne zaman ortaya çıktığını görmemiştim.

“İrene,” dedim yavaşça.

Kadın başını çevirdi. “Ne oldu?”

Defteri ona uzattım.

Cümleyi okuduğunda yüzündeki bütün ifade silindi. İoannes de yanımıza geldi. Bir süre sayfaya baktılar; ardından birbirlerine, benim anlayamadığım bir sessizlikle baktılar.

“Bu yazı kimin?” diye sordum.

İoannes cevap vermedi. İrene, parmağını kelimelerin üzerinde gezdirdi ve çok alçak bir sesle konuştu:

“Bu cümle, denizin açılacağı gece yazılır.”

“Ne demek bu?”

İoannes pencereye yöneldi. “Demek ki beklediğimizden daha az zamanımız var.”

“Ne için?”

Yaşlı adam arkasını döndü. “Çünkü deniz yalnızca bir geçit açmıyor, Lâl. Bazen bir şeyi geri çağırıyor.”

O sırada dışarıdan bir çan sesi yükseldi. Ardından, limanın yönünden gelen derin bir gürültü duyuldu. Sanki büyük bir gemi, taş bir iskeleye sertçe çarpmıştı. Pencereye koştuğumuzda sisin içinde bir ışık gördüm. Işık, denizin üzerinde yükseliyor, sonra yeniden suyun içine çekiliyordu. Çevresinde ince çizgiler belirmişti; aynı Θ işaretinin biçimini andıran yaylar, karanlık suyun üzerinde birbirine bağlanıyordu.

Taşım avucumda ısındı.

Bu kez yalnızca bir görüntü görmedim. Denizden gelen ses, doğrudan zihnimin içinde yankılandı.

“Λάλ…”

Ardından başka bir ses yükseldi. Daha derin, daha eski, sanki aynı anda birden fazla insan konuşuyormuş gibi çoğalan bir ses.

“Ἐπιστροφή.”

(Dönüş.)

İrene, kandili elinden düşürmemek için iki eliyle tuttu. İoannes’in yüzü bembeyaz olmuştu. Ben ise pencerenin önünde, denizin üzerinde beliren ışığa bakıyordum. Birkaç saat önce bu şehre geldiğimde tek istediğim şey, ne olduğunu anlamak ve kendi zamanıma dönmenin bir yolunu bulmaktı. Şimdi ise dönüş kelimesinin yalnızca benimle ilgili olmadığını hissediyordum.

Birileri, çok uzun zaman önce kaybolmuş bir şeyi geri çağırıyordu.

Ve deniz, bu çağrıya cevap veriyordu.

Memoria non moritur. (Hafıza ölmez.)

Bu kez cümleyi zihnimde ben tekrarladım. Çünkü ilk kez, hafızanın yalnızca geçmişi saklamadığını, bazen geleceği de değiştirebileceğini düşünüyordum. Fakat bunun ne anlama geldiğini henüz bilmiyordum. Bildiğim tek şey, taşın üzerindeki işaretin artık yalnızca bir sembol olmadığıydı. O, beni geçmişe getirmişti. Şimdi ise önümde, daha önce hiç görmediğim bir yolu gösteriyordu.

İrene elini omzuma koydu.

“Lâl,” dedi, “yarın sabah denize gideceğiz.”

“Ne arayacağız?”

Kadın gözlerini pencerenin ötesindeki karanlığa çevirdi.

“Senin buraya gelmeden önce kaybolmuş olan şeyi.”

“Peki, bu şey ne?”

İrene bir süre sessiz kaldı. Sonra, neredeyse fısıltıyla cevap verdi:

“Bir insan.”

Denizin üzerindeki ışık bir kez daha parladı ve söndü.

Ben ise o anda, aradığım şeyin bir imparatorluk, bir şehir ya da kayıp bir belge olmayabileceğini anladım. Belki de bütün bu hikâye, adı yüzyıllar boyunca kayıtlardan silinmiş bir insanın etrafında dönüyordu. Taş, haritalar, mühürler ve eski diller, yalnızca onun hikâyesini yeniden kurabilmek için saklanmıştı.

Ama eğer bir insanın adı tarihten silinmişse, onu yeniden bulmak için nereden başlanırdı?

Ve daha önemlisi, o insan geçmişte yaşamış biriyse, neden deniz hâlâ onun geri dönmesini bekliyordu?

Devam edecek…

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.