
Roma’da sabahın nasıl başladığını artık bilmiyordum. Şehrin üzerinde yükselen güneş, taş binaların arasına süzülen ışık ve dar sokaklardan gelen insan sesleri, bir önceki günün devamı gibi görünüyordu; oysa ben, zamanın aynı yerden devam ettiğinden emin değildim. İnsan bazen bir gecede değişirdi, bazen de yıllar boyunca aynı kalıp yalnızca içindeki bir şeyin yavaşça öldüğünü fark ederdi. Benim başıma gelen ise bunların hiçbirine benzemiyordu. Sanki dünya, gözlerimin önünde kusursuz bir biçimde varlığını sürdürürken, onun altındaki başka bir dünya da benimle birlikte nefes alıyordu. Görünmeyen, duyulmayan, fakat varlığından şüphe edemeyeceğim kadar yakınımda duran ikinci bir gerçeklik.
Bir önceki gece taşın üzerinde beliren kelimeler hâlâ zihnimdeydi: Memoria non moritur. Hafıza ölmez. Büyükannemin çocukluğumdan beri söylediği sözler, Roma’daki arşivlerde karşıma çıkan Latince ifadeler ve Bizans mühürlerinde gördüğüm işaretler, birbirinden bağımsız parçalar olmaktan çıkmıştı. Her biri aynı hikâyenin farklı bir dilde yazılmış cümleleriydi. Fakat cümlenin sonunu bilmiyordum. Belki de asıl korkutucu olan buydu; önümde bir sır bulunması değil, o sırrın beni çoktan tanıyor olmasıydı.
Yatağımın kenarında otururken gri taşı avucumda çevirdim. Üzerindeki Θ işareti sabahın solgun ışığında her zamanki gibi görünüyordu. Taşın yüzeyinde, yılların aşındırdığı ince çizgiler ve belli belirsiz dalga izleri vardı. Çocukluğumda onu sıradan bir hatıra sanmıştım. Sonra arkeolojiye merak sardığımda eski bir adak taşı ya da yerel bir kültle ilişkili küçük bir nesne olabileceğini düşünmüştüm. Havacılık ve uzay mühendisliği eğitimi almaya başladığımda ise taşın üzerindeki işaretlere başka türlü bakmayı öğrenmiştim. Bir cismin biçimi, kütlesi, yüzeyindeki aşınma, bulunduğu yer ve çevresindeki diğer nesneler, onun hikâyesi hakkında ölçülebilir bilgiler verebilirdi. Fakat elimdeki taş, ölçmeye çalıştığım her şeyin dışında kalıyordu. Ağırlığı değişmiyordu, sıcaklığı bazen avucuma göre farklılaşıyor, üzerindeki çizgiler ise yalnızca belirli anlarda ışığı sanki başka bir açıdan yansıtıyordu.
Telefonumu alıp notlarımı açtım. Birkaç gündür biriktirdiğim ifadeleri alt alta yazmıştım:
Memoria non moritur. (Hafıza ölmez.)
Ἡ θάλασσα μνημονεύει. (Deniz hatırlar.)
Ἐκ τῆς θαλάσσης ἡ μνήμη. (Hafıza denizden gelir.)
Χρόνος. (Zaman.)
Son kelimenin altında parmağımı gezdirdim. Antik Yunancada χρόνος, zamanın akışını ifade ediyordu; καιρός ise bir şeyin gerçekleşmesi için doğru anı, o anın kendine özgü niteliğini anlatabilirdi. İkisi de zamandı, fakat aynı anlamda değildi. Belki de karşılaştığım şey yalnızca geçmişin görüntülerini görmek değildi. Belki bir yerde, bir nesnenin içinde ya da insanın anlayamadığı bir hatıranın derinliğinde, χρόνος ile καιρός birbirinden ayrılıyordu. Zaman akmaya devam ediyor, fakat doğru an geldiğinde başka bir şey kapısını açıyordu.
Notlarıma yeni bir cümle ekledim: Tempus transit, memoria manet. (Zaman geçer, hafıza kalır.)
Ardından telefonu kapatıp ayağa kalktım. Bugün Marcus’la yeniden buluşacaktım. Bana anlatması gereken şeyler vardı ve ben artık yarım cevaplarla yetinmek istemiyordum.
Roma’nın sabah kalabalığına karıştığımda şehir, birkaç gündür peşinde olduğum gizemin farkında değilmiş gibi görünüyordu. Bir kafeden kahve kokusu yükseliyor, kaldırım taşlarının üzerinde aceleyle yürüyen insanlar telefonlarına bakıyor, eski bir kilisenin önünde turistler fotoğraf çekiyordu. İki bin yıl boyunca nice insanın aynı sokaklardan geçtiğini düşündüm. İmparatorların, askerlerin, kölelerin, tüccarların, rahiplerin, çocukların ve adları hiçbir kayda girmemiş kadınların ayak sesleri çoktan kaybolmuştu. Fakat taşlar yerindeydi. Binaların bir kısmı yıkılmış, bir kısmı başka amaçlarla kullanılmış, bir kısmı da yeni yapıların altında kalmıştı. Arkeolojinin beni en çok etkileyen yanı buydu: Geçmiş, bütünüyle ortadan kaybolmuyordu; yalnızca bugünün üzerine yeni katmanlar biriktiriyordu.
Marcus’la buluşacağımız yere vardığımda onu küçük meydanın kenarındaki taş bir çeşmenin yanında buldum. Her zamanki koyu renk paltosunu giymişti. Elinde ince bir dosya tutuyor, karşısındaki eski yapının cephesini inceliyordu. Beni gördüğünde dosyayı kapattı; yüzünde, gece boyunca uyumamış birinin yorgunluğundan çok, uzun zamandır beklediği bir şeyin sonunda gerçekleşmek üzere olduğunu bilen birinin ifadesi vardı.
“Geç kaldın,” dedi.
Saatime baktım. “Üç dakika erken geldim.”
“Ben daha erken geldim.”
“Bu, benim geç kaldığım anlamına gelmez.”
Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. “Mantığın yerinde. Güzel. Bugün ona ihtiyacın olacak.”
“Bunu söyleyiş biçimin hiç hoşuma gitmedi.”
“Zaten hoşuna gitmesini beklemiyordum.”
Onun bu sakin tavrı bazen beni çileden çıkarıyordu. Bir insanın karşısında durup hayatının en akıl dışı olaylarını konuşurken, sanki bir kütüphane rafındaki kitapların yerini tartışıyormuş gibi davranması anlaşılır değildi. Yine de Marcus’un bildiklerini tamamen açıklamamak için gösterdiği çabanın ardında yalnızca ukalalık bulunmadığını seziyordum. Bir şeyden korkuyordu. Belki de benden daha fazlasını biliyor, ama bunu söylemenin neye yol açacağını kestiremiyordu.
“Dün gece yine gördüm,” dedim.
Yüzündeki ifade değişti. “Neyi?”
“Bir kapı. Fakat bu kez yalnızca taşın üzerinde beliren bir işaret değildi. Bir yer gördüm. Karanlık bir koridor, kemerli bir geçit ve denizden gelen sesler vardı. Sonra bir kadın konuştu. Beni adımla çağırdı.”
Marcus birkaç saniye sessiz kaldı. “Ne söyledi?”
“Ἔλα, Λάλ. (Gel, Lâl.)”
Gözleri elimdeki taşa indi.
“Bunu daha önce de duydun mu?”
“Evet.”
“Ses aynı mıydı?”
“Bilmiyorum. Birbirine benziyorlardı ama…” Cümlemi tamamlayamadım. Çünkü bunu açıklamak, aynı sesi farklı zamanlarda duyduğumu söylemekten daha zordu. “Sanki aynı kişiyi tanıyormuşum gibi hissediyorum. Onu hiç görmediğimi biliyorum, ama sesini duyduğumda yabancı gelmiyor. Bazen yüzünü bile hatırlayacakmışım gibi oluyorum.”
Marcus derin bir nefes aldı. “İnsan hafızası sandığımız kadar güvenilir değildir, Lâl. Bir görüntüyü rüyadan, bir sesi çocukluk anısından, bir yüzü yıllar önce gördüğümüz bir mozaikten alabiliriz. Beyin bunları birleştirir ve bize tek bir anıymış gibi sunar.”
“Bunu bana psikoloji dersi vermek için söylemiyorsun.”
“Hayır.”
“Öyleyse neden?”
“Çünkü gördüklerinin ne olduğunu anlamadan onlara bir isim verirsen, seni yanlış yere götürebilirler.”
Bir an yüzüne baktım. “Peki, sen onlara ne isim veriyorsun?”
Marcus dosyasını açtı ve içinden eski bir kâğıdın fotoğrafını çıkardı. Kâğıdın üzerinde solmuş bir mühür, birkaç satır Antik Yunanca ve kenara daha sonra eklenmiş gibi duran Latin harfleri vardı. Fotoğrafı bana uzatırken parmağını metnin ortasındaki ifadeye koydu.
“Vestigium temporis. (Zamanın izi.)”
“Bunu daha önce de söyledin.”
“Çünkü senin gördüklerinle en azından ilişkilendirilebilecek şey bu. Ancak bir iz, geçtiği yolu açıklamaz. Yalnızca orada bir şeyin bulunduğunu gösterir.”
Fotoğrafa eğildim. Metnin bir kısmı okunamayacak kadar silinmişti. Seçebildiğim kelimeler arasında memoria, mare ve Pontus vardı. En alttaki satırda ise Antik Yunanca bir ifade bulunuyordu:
Οὐ πᾶσα μνήμη ἐκ τοῦ παρελθόντος ἔρχεται.
(Her hafıza geçmişten gelmez.)
Kaşlarımı çattım. “Bu cümle diğerlerinden farklı.”
“Evet.”
“Ne anlama geldiğini biliyor musun?”
“Kelime anlamını biliyorum.”
“Marcus.”
“Lâl.”
“Beni sinirlendirmeyi özellikle mi seçiyorsun?”
“Bazen başka türlü soru sormuyorsun.”
Fotoğrafı kendisine geri vermek yerine elimde tuttum. “Her hafıza geçmişten gelmez. Yani bazı anılar henüz yaşanmamış şeylerden mi gelebilir?”
Marcus cevap vermedi. Bu sessizlik, verebileceği herhangi bir cevaptan daha rahatsız ediciydi.
“Bunun imkânsız olduğunu söyle,” dedim. “En azından bir kez, bana açıkça imkânsız olduğunu söyle.”
“Bilimsel olarak kanıtlanmış bir olgu değil.”
“Bu, imkânsız demek değil.”
“Hayır. Ama mümkün olduğunu söylemek de değil.”
Gözlerimi ondan ayırıp meydanın karşısındaki taş cepheye baktım. Bir mühendis olarak ölçülebilir olmayan bir iddiayı kabul etmek istemiyordum. Bir arkeolog olarak da önümdeki kanıtları görmezden gelemezdim. İkisi arasında sıkışıp kalmıştım. Bilim bana sorular sormayı öğretiyordu; arkeoloji ise cevapların bazen yalnızca yeni soruların kapısını açtığını. Fakat hiçbir ders kitabı, bir taşın insanı adını bilmediği bir kadının sesine götürmesi hâlinde ne yapılacağını anlatmıyordu.
“Beni nereye götürüyorsun?” diye sordum.
Marcus dosyayı kapattı. “Bugün, bu sorunun cevabını bulmaya çalışacağız.”
Arşive vardığımızda dışarıdaki gürültü ağır kapının ardında kaldı. Beni daha önce götürdüğü bölümlerden farklı olarak bu kez binanın alt katına indik. Dar taş merdivenlerin duvarları nemliydi; basamakların kenarları, uzun yıllar boyunca üzerinden geçen insanların ayaklarıyla aşınmıştı. Tavandan sarkan küçük lambalar aralıklı olarak yanıyor, her dönüşte koridorun bir bölümü karanlıkta kalıyordu. Burada hava, üst kattaki eski kâğıt ve ahşap kokusundan daha ağırdı. Nem, metal ve taşın kokusu birbirine karışmıştı.
“Burası resmî katalogda görünmüyor,” dedim.
“Görünseydi seni buraya getiremezdim.”
“Bu açıklama, yaptığımız şeyin daha az şüpheli olduğu anlamına gelmiyor.”
“Bunun farkındayım.”
“Peki, burada ne var?”
Marcus birkaç adım ilerledikten sonra durdu. Önümüzdeki kapı diğerlerinden daha küçüktü. Ahşabın üzerine metal şeritler çakılmış, ortasına iki başlı kartalı andıran eski bir arma işlenmişti. Armanın altındaki yazı neredeyse silinmişti, ancak taşımın üzerindeki Θ işaretine benzeyen bir çizgi seçilebiliyordu.
Marcus kapının önünde durarak bana döndü. “Roma’nın ikinci hafızasını hatırlıyor musun?”
“Doğu Roma kayıtları. Bizans arşivleri.”
“Bizans, bugün kullandığımız tarihsel bir adlandırma. Bu devletin insanları kendilerini çoğunlukla Ῥωμαῖοι (Romalılar) olarak tanımlıyordu. İmparatorlukları onlar için Roma’nın devamıydı. Dilleri, inançları ve siyasi düzenleri yüzyıllar içinde değişse de bu kimlik uzun süre yaşadı.”
“Biliyorum. Bunu geçen sefer anlattın.”
“Bu kez bilmeni istediğim şey başka. Bazı belgeler imparatorluk tarihinin resmî anlatısına uymadığı için saklandı. Bazıları ise ne anlama geldiği anlaşılmadığından, başka kayıtların arasına bırakıldı. Yüzyıllar boyunca bir arşivden diğerine taşındılar. Bir kısmı Konstantinopolis’ten ayrıldı, bir kısmı Batı’ya ulaştı, bir kısmının nerede olduğuysa bilinmiyor.”
“Ve hepsinin içinde benim taşım mı var?”
“Taşın kendisi değil. Taşın temsil ettiği şey.”
“Bu ikisi arasında nasıl bir fark var?”
Marcus kapının üzerindeki metal halkayı tuttu. “Birazdan anlayabilirsin.”
Kapı açıldığında karşıma dar bir oda çıktı. Duvar boyunca yükselen raflar, üst üste dizilmiş ahşap kutular ve kalın kapaklı defterlerle doluydu. Ortada, üzeri koyu renk bir kumaşla örtülmüş uzun bir masa vardı. Masanın arkasındaki duvarda, eski bir harita asılıydı. Haritanın kenarları kıvrılmış, bazı yerleri yırtılmıştı; buna rağmen Karadeniz’in kıyıları belirgindi. Pontus bölgesi, Konstantinopolis ve Roma arasında kırmızı mürekkeple çizilmiş ince bir hat uzanıyordu. Hattın üzerinde küçük işaretler bulunuyordu. Bazıları limanları, bazıları manastırları, bazılarıysa bugün var olmayan yerleşimleri gösteriyor olabilirdi.
Haritanın altına yaklaşınca nefesim kesildi. Trabzon’un çevresinde, Çaykara’ya doğru uzanan dağlık bölgenin üzerine küçük bir Θ işareti konmuştu.
“Bu harita ne zaman çizilmiş?” diye sordum.
“Tek bir zamanda değil. İlk katmanı çok daha eski. Üzerine farklı yüzyıllarda eklemeler yapılmış.”
“Bir haritanın farklı dönemlere ait olması normaldir. Fakat buradaki çizgiler…” Parmağımı haritanın üzerindeki güzergâh boyunca gezdirdim. “Bu bir ticaret yolu gibi görünmüyor. Bazı limanları atlıyor, dağların üzerinden geçiyor, sonra yeniden denize dönüyor.”
“Çünkü yalnızca bir yol değil.”
“Öyleyse ne?”
Marcus cevap vermek yerine masanın üzerindeki kumaşı kaldırdı.
Altında, kenarları kararmış bir parşömen, küçük bir bronz mühür, birkaç sikke ve koyu renkli bir ahşap kutu duruyordu. Kutunun kapağında aynı çift başlı kartal motifi vardı. Mührün üzerinde ise bir isim seçilebiliyordu:
ΘΕΟΔΩΡΟΣ
Theodoros.
Beşinci bölümde karşıma çıkan isim. İlk gördüğümde onu yalnızca bir belgedeki kişi sanmıştım. Şimdi ise adı, bu odadaki her şeyin ortasında duruyordu.
“Kimdi?” diye sordum.
Marcus parşömeni dikkatle açtı. “Henüz kesin olarak bilmiyoruz. Bir kayıtta imparatorluk görevlisi, başka bir kayıtta bir limanın sorumlusu olarak geçiyor. Fakat bunların aynı kişi olup olmadığı tartışmalı. Bazı araştırmacılar onun Komnenos döneminde yaşadığını düşünüyor. Diğerleri, belgelerin daha sonraki bir dönemde kopyalandığını ve ismin farklı kişilere ait olabileceğini söylüyor.”
“Yani elimizde kesin bir kimlik yok.”
“Hayır. Ama bu belgede adı, başka hiçbir yerde görmediğimiz bir unvanla birlikte yazılmış.”
Parşömenin üzerindeki satırı işaret etti. Harflerin bir kısmı solmuştu, ancak cümlenin başı okunabiliyordu:
Θεόδωρος, φύλαξ τῆς μνήμης...
(Theodoros, hafızanın koruyucusu...)
Cümlenin devamı silinmişti.
“Φύλαξ τῆς μνήμης. Hafızanın koruyucusu,” diye mırıldandım. “Bu resmî bir görev unvanı mı?”
“Bildiğimiz kadarıyla değil.”
“Peki, bu belge neden saklanmış?”
“Belki de onu saklayan kişi, belgenin ne anlama geldiğini biliyordu. Belki de bilmiyordu. Bazen bir şeyi korumak için onun ne olduğunu anlamak gerekmez.”
Bu cümle bana büyükannemi hatırlattı. Çaykara’daki evimizin ahşap dolabını, dolabın içindeki eski örtüleri ve taşın ilk kez elime bırakıldığı günü düşündüm. Büyükannem o zaman da nesnenin tarihini anlatmamış, yalnızca onu kaybetmemem gerektiğini söylemişti. Çocukken bunun yaşlı insanların hatıralarına yüklediği anlamlardan biri olduğunu düşünmüştüm. Şimdi ise onun benden sakladığı şeyin bir nesnenin değerinden daha büyük olabileceğini hissediyordum.
“Büyükannem bu taşın nereden geldiğini biliyor muydu?” diye sordum kendi kendime.
Marcus başını kaldırdı. “Ne dedin?”
“Hiç. Yalnızca bir şeyi hatırladım.”
Çaykara’da kış, evimizin pencerelerine ince bir buğu bırakırdı. Dağların üzerindeki kar, güneş doğduğunda maviye çalan bir beyazlıkla parlar; akşam olunca vadinin içine erken bir karanlık çökerdi. Çocukken zamanın böyle bir yerde daha yavaş geçtiğine inanırdım. Günler birbirine benzerdi, ama büyükannemin anlattığı hikâyeler hiçbir zaman aynı kalmazdı. Bir gece denizden gelen bir gemiden söz eder, ertesi gece dağların ardındaki bir kilisenin çanlarını anlatır, sonra birdenbire konuşmayı kesip sobanın üzerindeki çaydanlığı düzeltirdi.
Taşı ilk kez ne zaman gördüğümü tam olarak hatırlamıyorum. Fakat büyükannemin onu bana verdiği günü hatırlıyordum. Yağmur yağıyordu. Dışarıda su oluklardan taşıyor, ahşap zemine vuran damlalar evin içinde belli belirsiz duyuluyordu. Ben masanın başında oturmuş, okuldan getirdiğim bir defterin kenarına yıldızlar çiziyordum. Büyükannem karşıma oturduğunda elinde küçük, koyu renkli bir bez vardı.
“Bunu sana vereceğim,” dedi.
Bezi açtığında gri taş ortaya çıktı. Çocuk gözlerimle onun üzerinde bir yüz, bir hayvan ya da bir işaret aradım. Sonunda Θ harfini göstererek, “Bu ne?” diye sordum.
“Bir harf.”
“Yunanca mı?”
Büyükannem gülümsedi. “Belki.”
“Nasıl belki? Harfse hangi dilde olduğunu bilmen gerekmiyor mu?”
“Bazen bir harfin hangi dilde olduğunu bilirsin, ama neden orada olduğunu bilmezsin.”
O zaman bu cevaba kızmıştım. Bana düzgün bir açıklama yapmasını istiyordum. Büyükannem ise taşı avucuma koyup parmaklarımı etrafında kapattı.
“Bir şeyi anlamadığında hemen çöpe atma, Lâl. Bazı şeyler ilk bakışta anlaşılmaz. Bazılarıysa sen büyüyene kadar bekler.”
“Bu taş benim mi?”
“Şimdilik.”
“Sonra kimin olacak?”
Büyükannem pencereye baktı. Yağmur, camın üzerinde birbirine karışan ince çizgiler oluşturuyordu.
“Belki senden önce de senindi,” dedi.
Çocukluğum boyunca bu cümleyi anlamaya çalışmıştım. Sonra başka şeyler öğrendim; harfleri, dilleri, sayıları, yıldızların hareketlerini, uçakların nasıl havalandığını, bir yapının hangi döneme ait olduğunu anlamak için hangi izlere bakmam gerektiğini. Yine de büyükannemin o gün söylediği söz, diğer bilgilerimin arasında yerini korumuştu.
Şimdi arşivin loş odasında, Theodoros’un adının yazılı olduğu parşömenin karşısında dururken o sesi yeniden duydum.
“Bazı şeyler sen büyüyene kadar bekler.”
Gözlerimi kapattım. Bir anlığına Roma’daki arşiv ortadan kayboldu; sobanın çıtırtısını, yağmurun sesini ve büyükannemin ellerinin sıcaklığını hissettim. Ardından başka bir ses, çocukluk anımın içinden geçerek bana ulaştı. Büyükannemin sesi değildi. Daha genç, daha keskin, korkuyla bastırılmış bir kadının sesiydi.
“Μὴν τὸν ἀνοίξεις.” (Onu açma.)
Gözlerimi hızla açtım.
Masanın üzerindeki ahşap kutuya bakıyordum.
“Lâl?” Marcus’un sesi uzaktan geliyormuş gibi duyuldu. “İyi misin?”
Kutunun kapağındaki çift başlı kartalın gözleri, mum ışığında parladı. Ben ona bakarken parşömenin üzerindeki harfler zihnimde yeniden belirdi. Kadının söylediği söz, Yunancada bir emir cümlesiydi. Μὴν τὸν ἀνοίξεις. Onu açma. Burada τὸν zamiri, eril bir isme işaret ediyordu. Fakat kutu dişil ya da nötr bir isimle ifade edilebilirdi. Kadının kastettiği şey yalnızca kutu olmayabilirdi.
“Bu kutuyu kim getirdi?” diye sordum.
Marcus bana yaklaştı. “Neden?”
“Bunu daha önce gördüm.”
“Rüyanda mı?”
“Hayır. Bilmiyorum.” Elimi kutuya uzatıp geri çektim. “Sadece daha önce görmüş gibi değil. Açılmaması gerektiğini biliyorum.”
Marcus’un yüzündeki ifade sertleşti. “Bunu nereden biliyorsun?”
“Az önce bir ses duydum.”
“Ne söyledi?”
“Onu açma.”
Bir süre hiçbirimiz konuşmadık. Ardından Marcus, kutunun yanındaki mühürü aldı ve ışığa doğru kaldırdı.
“Bu mühür, kutunun bir süre kapalı tutulduğunu gösteriyor. Fakat üzerindeki izler, kapağın daha önce açılmış olabileceğini düşündürüyor.”
“Az önce açmamam gerektiğini söyledin mi?”
“Hayır.”
“Ben de onu soruyorum.”
Marcus mührü masaya bıraktı. “Belki de bu uyarı sana ait değil.”
“Ne demek istiyorsun?”
“Belki de bir zamanlar bu kutuyu açmamış olan birinin hatırasını duyuyorsun. Ya da kutuyu açan birinin korkusunu. Henüz bilmiyoruz.”
“İnsan başka birinin korkusunu duyabilir mi?”
“İnsanlar bazen kendilerine ait olmayan duygular yaşadıklarına inanırlar. Tarih boyunca bunun için sayısız açıklama üretilmiş. Bazıları dinî, bazıları felsefi, bazıları da tıbbî. Ama elimizdeki olayın bunlardan hangisine ait olduğunu söyleyemem.”
“Yani yine bilmiyorsun.”
“Evet, Lâl. Bilmiyorum.”
Bu kez dürüstlüğü beni kızdırmadı. Aksine, odadaki tek güvenilir şeyin bu olduğunu hissettim. Marcus’un bilmediğini kabul etmesi, önümdeki gizemi çözmüyordu; ama en azından onu bildiğini iddia eden birinin peşinden gitmiyordum.
Kutunun kapağındaki işaretin çevresinde ince bir çizgi fark ettim. Taşımın üzerindeki dalga motiflerine benziyordu. Yaklaştığımda çizginin tek bir dalga olmadığını, birbirine bağlanan küçük yaylardan oluştuğunu gördüm. Bu biçim, gökyüzünde yörüngeleri gösteren çizimleri hatırlatıyordu. Elbette bir benzerlik, tarihsel bir bağlantıyı kanıtlamazdı. Yine de mühendislik eğitiminin bana kazandırdığı alışkanlıkla şekli zihnimde parçalara ayırdım. Merkez, iki kesişen yay, çevreye yayılan kısa çizgiler. Bir koordinat işareti miydi? Astronomik bir gösterim miydi? Yoksa yalnızca süsleme mi?
“Bana bir büyüteç ver,” dedim.
Marcus şaşırdı ama masanın çekmecesinden küçük bir büyüteç çıkardı. Kutunun üzerindeki çizgileri inceledim. Birbirine paralel görünen iki yay, belirli bir noktada kesişiyordu. Kesişim noktasının yanında çok küçük bir yazı vardı. İlk bakışta yalnızca bir çizik gibi görünüyordu.
Ὅρος.
“Sınır,” diye fısıldadım. “Antik Yunancada ὅρος, sınır ya da işaretlenmiş bir sınır noktası anlamına gelebilir.”
Marcus yanıma geldi. “Emin misin?”
“Kelimenin anlamından eminim. Burada neyi ifade ettiğinden değil.”
“Bir sınır neyin sınırı olabilir?”
Kutunun üzerinde başka bir kelime aradım. Kapağın alt kenarında, neredeyse görünmez bir Latin harf dizisi vardı:
FINIS NON EST.
(Bu son değildir.)
“Bunu kim yazmış?” diye sordum.
Marcus yazıya uzun süre baktı. “Bu ifade, kutunun ilk yapıldığı döneme ait olmayabilir. Harflerin biçimi daha geç bir dönemi düşündürüyor.”
“Yani biri kutuya daha sonra bir not eklemiş.”
“Evet.”
“Peki, neden?”
Marcus başını kaldırdı. “Belki de bir başkası onun bir sınır olduğunu düşünmesin diye.”
O anda arşivin öteki ucundan bir ses geldi. Taş zeminde bir şey sürüklenmişti. İkimiz de aynı anda kapıya döndük. Koridorun karanlığında kimse görünmüyordu, ancak uzaktan gelen ayak sesleri giderek belirginleşiyordu. Marcus elini kaldırarak sessiz olmamı işaret etti.
“Burada başka biri mi var?” diye fısıldadım.
“Olmaması gerekiyor.”
“Bu cevabı duymaktan gerçekten yoruldum.”
Ayak sesleri kapının önünde durdu. Ardından metal halkaya dokunuldu. Kapı yavaşça aralandı, fakat içeri kimse girmedi. Koridorun karanlığından soğuk bir hava yayıldı. Mumun alevi bir anlığına yana eğildi. Masanın üzerindeki kâğıtlar hışırdadı.
Sonra bir erkek sesi duyuldu.
“Μηδὲν ἀνοίγεις πρὶν ἔλθῃ ἡ θάλασσα.”
(Deniz gelmeden hiçbir şeyi açma.)
Söylenen cümle, arşivin taş duvarlarına çarparak yankılandı. Dilbilgisi kusursuz değildi; kelimeler sanki farklı dönemlerden alınmış, daha sonra tek bir cümle hâline getirilmişti. Ama anlamı açıktı. Deniz gelmeden hiçbir şeyi açma.
Marcus kapıya doğru bir adım attı. “Kim var orada?”
Cevap gelmedi.
“Bizi duyabiliyorsan, kim olduğunu söyle!”
Koridor sessizdi. Birkaç saniye sonra ayak sesleri yeniden duyuldu, fakat bu kez uzaklaşmıyordu. Sanki birisi merdivenlerden aşağıya değil, daha derin bir yere doğru ilerliyordu. Ardından metal bir şeyin taşa çarptığını işittik. Ses, kapının hemen arkasından gelmişti.
Marcus kapıya yönelirken kolunu tuttum.
“Gitme.”
Bana baktı. “Neden?”
“Çünkü sesin nereden geldiğini bilmiyoruz.”
“Burada kalırsak da öğrenemeyiz.”
“Ya bu bir tuzaksa?”
“Bizi kimin tuzağa düşürmek isteyeceğini biliyor musun?”
“Hayır.”
“Ben de bilmiyorum. Ama bunu öğrenmenin bir yolu var.”
Elimi bıraktım. Marcus kapıyı tamamen açtı ve koridora çıktı. Ben de peşinden gittim. Koridor boştu. Yerde, duvarın dibine düşmüş küçük bir metal parçası vardı. Marcus onu alıp avucunda çevirdiğinde bunun bir anahtarın kırılmış ucu olduğunu gördüm. Üzerinde ince bir yazı bulunuyordu:
ΜΝΗΜΗ.
Hafıza.
Taşım avucumda ısınmaya başladı.
Arşivden çıktığımızda öğleden sonra çoktan ilerlemişti. Roma’nın sokakları güneş ışığıyla dolmuş, taş cephelerin rengi koyulaşmıştı. Marcus, bulduğumuz anahtar parçasını küçük bir keseye koydu ve günün geri kalanında arşive dönmememiz gerektiğini söyledi. Ben itiraz etmedim. Çünkü artık orada kalmanın beni daha fazla cevapla buluşturmayacağını hissediyordum. Bazı soruların peşinden gitmek için önce onlardan uzaklaşmak gerekiyordu.
Bir kafede oturduk. Önüme bırakılan kahvenin soğumasına izin verdim; zihnim hâlâ arşivdeydi. Anahtar parçasının üzerindeki yazı, kutunun kapağındaki ὅρος kelimesi, Theodoros’un unvanı ve duyduğumuz ses arasında bir bağ vardı. Fakat bu bağın ne olduğunu açıklayamıyordum.
“Marcus, Theodoros gerçekten yaşamış biri olabilir mi?”
“Evet. Adı tarihsel kayıtlarda geçiyor. Ancak elimizdeki belgelerde anlatılan kişinin hangi Theodoros olduğunu belirlemek zor.”
“Peki, hafızanın koruyucusu unvanı?”
“Bildiğimiz kadarıyla resmî bir imparatorluk unvanı değil. Bir görev, bir tarikat, bir arşiv topluluğu ya da yalnızca tek bir kişinin kendine verdiği bir ad olabilir.”
“Bir tarikat mı?”
“Bu kelimeyi hemen gizli bir örgüt olarak düşünme. Tarihte belgeleri kopyalayan, saklayan ve aktaran topluluklar vardı. Manastırlar, yazıhaneler, kütüphaneler… Bir metnin günümüze ulaşması çoğu zaman onu çoğaltan insanlara bağlıydı.”
“Yani hafızanın koruyucuları, tarihî kayıtları saklayan insanlar olabilir.”
“Olabilirler.”
“Peki, neden yalnızca bazı kayıtları saklamış olsunlar? Neden bir taşın, bir denizin ve benim ailemin arasında bağ kuran bir şeyi korusunlar?”
Marcus fincanını masaya bıraktı. “Çünkü belki de o taş, senin sandığın kadar sıradan bir aile yadigârı değil.”
“Bunu zaten biliyorum.”
“Hayır. Bir nesnenin sıra dışı olduğunu düşünmekle, onun ne kadar eski ve karmaşık bir hikâyeye bağlı olduğunu anlamak aynı şey değil.”
Bir süre denizi düşündüm. Roma’da deniz yoktu demek yanlış olurdu; şehrin kendisi kıyıdan uzakta olsa da limanlara, nehirlere ve deniz ticaretine bağlıydı. Ancak benim için deniz, haritalardaki mavi bir alan ya da mühendislik hesaplarında kullanılan bir çevre koşulu değildi. Karadeniz, çocukluğumun kıyıları, ailemin konuştuğu dil, büyükannemin hikâyeleri ve Trabzon’un dağlarıyla birlikte zihnimde yaşıyordu. Romeyka kelimeleri duyduğumda yalnızca bir dilin seslerini işitmiyordum; geçmişten kalan bir hayat biçiminin izlerini de duyuyordum.
“Büyükannem bir keresinde bana Ἡ θάλασσα μνημονεύει demişti,” dedim.
Marcus başını kaldırdı. “Deniz hatırlar.”
“Evet. Çocukken bunun şiirsel bir söz olduğunu düşünüyordum. Şimdi ise…” Cümlemi tamamlamadım.
“Şimdi ise denizin gerçekten bir şey sakladığını düşünüyorsun.”
“Bilmiyorum. Ama bütün bu belgeler denizi bir yer olarak değil, sanki bir tanıkmış gibi anlatıyor. Mare Ponticum, Pontus Denizi. Ἐκ τῆς θαλάσσης ἡ μνήμη, hafıza denizden gelir. Sanki insanlar denizin bir şeyi gördüğünü ve bunu unutmadığını düşünmüşler.”
Marcus uzun süre sustu. Ardından, “Antik dünyada deniz yalnızca bir coğrafi alan değildi,” dedi. “Ticaret yolları, göçler, savaşlar, sürgünler ve inançlar deniz üzerinden taşındı. Bir kıyı kentinin hafızası, başka bir kıyı kentinin arşivinde bulunabilir. Bir insanın adı bir limanda kaybolup başka bir limanda yeniden ortaya çıkabilir. Bir dil, bir gemiyle başka bir ülkeye taşınabilir. Tarih, bazen karadan çok deniz üzerinden birbirine bağlanır.”
“Bunu açıklayabilir. Ama sesleri açıklamaz.”
“Hayır,” dedi Marcus. “Onları açıklamaz.”
Bu defa ikimiz de sustuk. Çünkü ilk kez aynı şeyi kabul ediyorduk: Bildiğimiz tarih, önümüzdeki gizemi açıklamak için yeterli değildi.
Otele döndüğümde odanın içindeki sessizlik, sabahkinden farklıydı. Pencerenin dışındaki şehir hareketliydi; uzaktan motor sesleri, insanların konuşmaları ve bir yerlerden yükselen müzik duyuluyordu. Yine de kapıyı kapatır kapatmaz kendimi başka bir dünyanın eşiğinde bulmuş gibi hissettim. Çantamı masanın yanına bıraktım, ayakkabılarımı çıkardım ve not defterimi açtım. Bugün öğrendiğim her şeyi kaydetmem gerekiyordu. Bir arkeolog olarak kanıtların kaybolmasına izin veremezdim; bir mühendis olarak da gözlemlerimi duygularımdan ayırmaya çalışmalıydım.
Sayfanın üstüne tarih attım. Ardından üç sütun çizdim: Gözlem, Yorum, Bilinmeyenler.
Gözlem kısmına taşın üzerindeki Θ işaretini, kutudaki ὅρος kelimesini, Theodoros’un adını ve anahtar parçasındaki ΜΝΗΜΗ yazısını kaydettim. Yorum kısmına, bunların bir arşiv sistemiyle ya da belli bir tarihsel toplulukla ilişkili olabileceğini yazdım. Bilinmeyenler sütununa geldiğimde kalemim durdu. Oraya ne yazacağımı bilmiyordum. Sesler, zaman kaymaları, çocukluk anılarımın içine karışan başka görüntüler… Bunların hiçbirini yalnızca tarihsel verilerle açıklayamıyordum.
Telefonumu çıkarıp taşın birkaç fotoğrafını çektim. Sonra büyüteçle incelediğim çizgileri defterime aktardım. Taşın yüzeyindeki dalga motifleriyle kutunun kapağındaki yaylar arasında benzerlik vardı. Fakat bu benzerlik, ikisinin aynı döneme ait olduğunu göstermiyordu. Belki de biri diğerini taklit etmişti. Belki sembol, yüzyıllar boyunca farklı topluluklar tarafından kullanılmıştı. Bir işaretin biçimi, anlamını tek başına belirlemezdi.
Defterin kenarına küçük bir çizim yaptım. Merkezde Θ, çevresinde üç yay ve her yayın ucunda bir nokta. Noktaları birleştirdiğimde ortaya çıkan şekil, basit bir geometrik düzen gibi görünüyordu. Sonra çizimi doksan derece çevirdim. Bir an için bir gök haritasına benzettim. Birkaç dakika boyunca bunun üzerinde çalıştım; açıları tahmin ettim, uzaklıkları karşılaştırdım ve olası bir koordinat sistemi olup olmadığını düşündüm. Fakat veriler yetersizdi. Üç nokta, bir harita oluşturmak için yeterli olabilirdi ama hangi referans sistemine göre yerleştirildiklerini bilmeden anlamları belirsiz kalırdı.
Kendime kızarak kalemi bıraktım. Her şeyi bir denkleme dönüştürmeye çalışıyordum. Oysa önümdeki sorun, henüz doğru soruyu bile sormadığım bir problemdi.
Taşı masanın üzerine koydum. Telefonumun ekranında, taşın son fotoğrafı açıktı. Fotoğrafta işaret sıradan görünüyordu. Gerçek taşta ise Θ harfinin çevresindeki ince çizgiler sanki daha belirgindi. Fotoğrafı büyüttüm. Ekranı yaklaştırdım, sonra uzaklaştırdım. Görüntü değişmedi. Bir anlığına kendimi gereksiz bir ayrıntıya takılmış, uykusuz bir insan gibi hissettim.
Tam telefonu kapatacağım sırada ekranda bir ışık belirdi.
Bildirim değildi. Kamera da açık değildi. Fotoğrafın üzerinde, taşın yüzeyinde bulunmayan ince bir çizgi oluşmuştu. Çizgi önce bir yay çizdi, ardından ikinci bir yayla birleşti. Birkaç saniye sonra görüntünün ortasında küçük bir kapı biçimi belirdi.
Telefonu elimden düşürmemek için sıkıca tuttum. Ekrandaki şekil kaybolduğunda fotoğraf yeniden eski hâline döndü. Fotoğrafı tekrar açtım. Hiçbir şey yoktu.
“Bu olamaz,” diye fısıldadım.
Taşa baktım. Sonra fotoğrafa, sonra yeniden taşa. Bir mühendis olarak görüntünün dijital bir bozulma, ışık yansıması ya da kamera sensörünün ürettiği bir hata olabileceğini düşündüm. Fakat bunun bir açıklaması olsa bile, aynı işaretin taşın üzerinde belirdiğini daha önce görmüştüm. Üstelik arşivde yaşananları da hesaba katmam gerekiyordu.
Telefonu masaya bıraktım ve banyoya gidip yüzümü yıkadım. Aynaya baktığımda gözlerimin çevresinde yorgunluğun izlerini gördüm. Birkaç gündür doğru düzgün uyumuyordum. Kendime, sabah olduğunda bütün bunları daha sakin bir kafayla değerlendireceğimi söyledim. İnsan, açıklayamadığı bir şeyle karşılaştığında bazen en basit açıklamaya tutunmak isterdi. Ben de bunu yapmaya çalışıyordum.
Odaya döndüğümde taşın yanında bir kâğıt parçası duruyordu.
Önce bunun kendi notlarımdan biri olduğunu düşündüm. Masaya yaklaştım. Kâğıt, defterimde kullandığım beyaz sayfalardan değildi. Kenarları düzensizdi, rengi sararmıştı ve üzerinde soluk kahverengi lekeler bulunuyordu. Sanki eski bir parşömenden koparılmış küçük bir parçaydı. Üzerindeki yazı, koyu mürekkeple yazılmış Antik Yunanca bir cümleden ibaretti.
Ὅταν ἀνοίξῃ ἡ θύρα, μὴ ζητήσῃς τὸν δρόμον τῆς ἐπιστροφῆς.
(Kapı açıldığında dönüş yolunu arama.)
Kâğıdı elime aldım. Parmaklarımın altında lifli bir yüzey hissediyordum. Bunun bir baskı kâğıdı olmadığını anlayabiliyordum; fakat gerçekten eski olup olmadığını gözlerimle belirleyemezdim. Mürekkebin rengi, yazının biçimi ve kâğıdın yapısı uzman incelemesi gerektiriyordu. Dahası, bu parçanın odaya nasıl geldiğini açıklayamıyordum.
Kapıyı kilitlemiştim. Pencere kapalıydı. Çantamı ve eşyalarımı odaya geldiğimde kendim yerleştirmiştim. Masanın üzerinde yalnızca defterim, telefonum ve taş vardı. Kâğıt parçası birkaç dakika önce orada değildi.
Yazıyı yeniden okudum. Ἡ θύρα. Kapı. Sonra ἡ ἐπιστροφή. Dönüş. Cümle, bana arşivde duyduğum sesi hatırlatıyordu: Deniz gelmeden hiçbir şeyi açma.
Telefonumu alıp Marcus’u aradım. İlk aramada cevap vermedi. İkinci aramada telefon çaldıktan sonra açıldı.
“Lâl?”
“Bir şey oldu.”
Sesimin titremesine engel olamadım.
“Ne oldu?”
“Odamda bir kâğıt var. Eski bir parşömen parçasına benziyor. Üzerinde Antik Yunanca bir cümle yazıyor.”
“Ne cümlesi?”
Okudum. Marcus’un nefes alışını duydum, ardından birkaç saniyelik bir sessizlik oldu.
“Orada kimse var mı?”
“Hayır.”
“Kapıyı kontrol ettin mi?”
“Evet.”
“Pencereyi?”
“Marcus, bana ne olduğunu soracağına neden odaya birinin girip girmediğini soruyorsun?”
“Çünkü birinin sana ulaşmış olma ihtimali var.”
“Kim?”
“Henüz bilmiyorum. Kâğıdı sakla, ona dokunmayı bırak ve odadan ayrılma.”
“Bunu nasıl yapacağım? Bütün bunlar benim başıma geliyor ve sen bana hiçbir şey anlatmıyorsun.”
“Lâl, beni dinle. O cümleyi daha önce gördüm.”
Kalbim hızlandı. “Nerede?”
“Şu an bunu telefonda anlatamam.”
“Marcus!”
“Yarın sabah buluşacağız. O zamana kadar kâğıdı koru. Fotoğrafını çek, fakat aslını atma. Ve ne olursa olsun, taşın üzerindeki işareti kazımaya ya da değiştirmeye çalışma.”
“Bunu neden yapayım ki?”
“Çünkü insanlar korktuklarında, anlamadıkları şeyleri kontrol etmeye çalışırlar. Sen de bunu yapabilirsin.”
Telefonu kapattığında kendimi daha iyi hissetmiyordum. Aksine, yeni bir soruyla baş başa kalmıştım. Marcus cümleyi daha önce görmüştü. Nerede? Hangi belgede? Ve neden bana şimdiye kadar bundan söz etmemişti?
Kâğıdı dikkatlice şeffaf bir dosyanın içine yerleştirdim. Ardından masanın başına oturup cümleyi defterime geçirdim. Her kelimenin altına anlamını yazdım. Son kelimeye geldiğimde kalemim durdu: ἐπιστροφή, dönüş, geri dönme, bir yere yeniden ulaşma.
Cümlede bir yolculuğun başlangıcından değil, dönüş ihtimalinden söz ediliyordu. Sanki birisi daha önce gitmiş, sonra geri dönememişti. Ya da dönmenin ne anlama geldiğini unutmuştu.
Taşı avucuma aldım. Bu kez sıcak değildi. Yüzeyi soğuktu ve üzerindeki Θ işareti ışığı normal biçimde yansıtıyordu. Birkaç dakika boyunca hiçbir şey olmadı. Sonra çok uzaktan, belki binanın dışından, belki de kendi zihnimin içinden gelen bir ses duydum.
“Λάλ...”
Adımı söylemişti.
Başımı kaldırıp kapıya baktım.
Ses yeniden geldi. Bu kez daha belirgindi; yaşlı bir kadının sesi gibi, fakat aynı zamanda büyükannemin çocukluğumda bana anlattığı hikâyelerdeki kadınlardan birinin sesi gibi. Sesin nereden geldiğini anlayamıyordum. Odanın içinde kimse yoktu. Koridordan herhangi bir ayak sesi duyulmuyordu.
“Μνήμη...” (Hafıza...)
Taşı masaya bırakmak istedim ama parmaklarım açılmadı. Korkudan mı, yoksa kaslarımın istemsizce gerilmesinden mi olduğunu bilmiyordum. Sonra odanın içindeki sesler yavaşça azaldı. Dışarıdaki Roma, sanki bir perde arkasına çekilmiş gibi uzaklaştı. Trafik, insan sesleri, uzaktaki müzik… Hepsi birbirinden ayrılarak silindi.
Yerine başka bir ses geldi.
Dalgaların sesi.
İlk başta bunun bir hatıra olduğunu düşündüm. Çaykara’da büyükannemin anlattığı deniz hikâyelerinden biri, zihnimin içinde yeniden canlanıyordu belki. Fakat dalgaların sesi giderek yükseliyor, sanki odamın duvarlarının ötesinde değil de hemen yanımda kırılıyordu. Hava değişmişti. Roma’nın kuru, eski taş ve toz kokusunun yerini tuzlu su, ıslak ahşap ve duman kokusu almıştı.
Ayağa kalktım.
Pencereye baktığımda dışarıdaki manzaranın karardığını gördüm. Şehrin ışıkları kaybolmuş, binaların çizgileri belirsizleşmişti. Camın yüzeyinde yağmur damlaları yoktu; buna rağmen görüntü dalgalanıyordu. Sanki pencerenin ardında hava değil, deniz vardı.
Bir adım attım. Sonra bir adım daha.
“Hayır,” diye fısıldadım. “Bu gerçek değil.”
Bunu söylerken kendimi ikna etmeye çalışıyordum. Odamdaydım. Roma’daydım. Kapım kilitliydi. Çantam masanın yanındaydı. Telefonum, not defterim ve taşım önümde duruyordu. Bir insanın çevresindeki dünyanın değiştiğini düşünmesi, dünyanın gerçekten değiştiği anlamına gelmezdi. Uyku eksikliği, stres ve korku, algıyı etkileyebilirdi. Bütün bunların farkındaydım. Yine de burnuma gelen tuzlu su kokusu, duyduğum dalgalar ve tenimde hissettiğim soğukluk, zihnimin ürettiği bir görüntüden daha gerçek görünüyordu.
Taşın üzerindeki işaret parlamaya başladı.
Önce Θ harfinin çevresindeki çizgiler belirdi. Sonra küçük yaylar birleşti ve kapı biçimini oluşturdu. Bu kez işaret yalnızca taşın yüzeyinde değildi; odanın karanlığında, havanın içinde ince bir çizgi olarak görünüyordu. Bir kapının dış hatları, duvarın üzerinde yükseldi. Ne ahşaptan yapılmıştı ne de taştan. Sanki iki ayrı görüntü üst üste gelmiş, aralarında ince bir yarık açılmıştı.
Kapının ardında bir yer vardı.
Bunu biliyordum, çünkü oradan gelen hava yüzüme çarpıyordu. Soğuk, tuzlu ve nemliydi. Dalgaların sesi artık o kadar yakındı ki her kırılışta göğsümde hafif bir titreşim hissediyordum.
Masaya döndüm. Telefonumu aldım, çantamı omzuma geçirdim ve not defterimi çantanın içine yerleştirdim. Şarj aletimi, kalemlerimi, belgelerimi ve diğer eşyalarımı da aldım. Bunları neden yaptığımı kendime açıklayamıyordum. Belki de korku, insanı en saçma anlarda bile alışkanlıklarına bağlıyordu. Her şeyin gerçek olmadığını düşünüyordum ama bir yanım, bu kapının içinden geçmem hâlinde geri dönmek için ihtiyacım olacak şeyleri yanımda bulundurmak istiyordu.
Taşı avucumda sıkıca tuttum.
Kapının ardındaki görüntü belirginleşti. Bir liman gördüm. Kıyıya bağlanmış ahşap gemiler, taş iskeleler, meşalelerle aydınlatılmış dar sokaklar ve rüzgârda dalgalanan koyu renkli sancaklar vardı. Limanın arkasında yükselen şehir, Roma’nın tanıdığım yüzüne benzemiyordu. Binaların mimarisi farklıydı; taş duvarların üzerinde kemerli geçitler, kuleler ve uzaktan görülen büyük bir yapı vardı. Gökyüzünde ay, bulutların arasından görünüyordu.
Görüntünün bir rüya olmadığını kanıtlayacak hiçbir şeyim yoktu. Fakat o limandaki insanların seslerini duyabiliyordum. Tahta gıcırtıları, zincirlerin şıngırtısı, atların kişnemesi ve bir yerlerden gelen Yunanca konuşmalar birbirine karışıyordu. İnsanlar hareket ediyordu. Bir adam omzunda büyük bir sepet taşıyor, iki denizci bir halatı çekiyor, başında örtü bulunan bir kadın kıyı boyunca yürüyordu. Bunlar sabit bir resmin parçaları değildi. Kendi hayatlarını sürdüren insanlar gibiydiler.
Sonra bir ses, diğer bütün seslerin arasından sıyrıldı.
“Ἔλα, Λάλ.” (Gel, Lâl.)
Aynı kadın.
Bu kez sesi yalnızca zihnimde duymuyordum. Kapının öte yanından, limanın içinden geliyordu. Kadın, kalabalığın arasında durmuş, başını bana çevirmişti. Yüzünü seçemiyordum ama elindeki nesneyi gördüm. Küçük, gri bir taş. Üzerinde Θ işareti vardı.
Nefesimi tuttum.
Benim taşım.
Ya da benimkine benzeyen bir taş.
Kadın elini kaldırdı. Bir anlığına, yüzüme vuran ışığın içinde gözlerini seçebildim. Bana bakıyordu. Yalnızca kapıya değil, doğrudan bana. Sanki aramızda yüzyıllar değil, ince bir cam tabakası bulunuyordu.
“Μὴ φοβοῦ.” (Korkma.)
Bu cümleyi daha önce de duymuştum. Arşivde, otel odamda, taşın üzerinde beliren işaretlerin arasında. Fakat ilk kez, kelimelerin sahibini görebiliyordum.
Geri çekilmek istedim. Bedenim hareket etmiyordu. Kapının çevresindeki çizgiler genişledi, odanın duvarları sanki uzaklaştı. Elimdeki taşın sıcaklığı arttı. Ardından bir ses duydum; ne Yunancaydı ne de Latince. Kelimelerini anlamadım, ama tonundan bunun bir uyarı olduğunu sezdim.
Kadın limanın öte yanında birine dönüp bağırdı.
“Φύγε!” (Kaç!)
Bu kez sesin kime yöneldiğini anlayamadım. Kadın bana mı söylüyordu, yoksa yanındaki birine mi? Ardından limanın girişinde bir hareketlilik başladı. Birkaç asker koşarak meydana girdi. İnsanlar geri çekiliyor, birileri yüklerini yere bırakıyor, bir adam bağırarak kalabalığı dağıtmaya çalışıyordu. Meşalelerin ışığı karanlıkta savruldu.
Kapının ardındaki dünya bir anda değişmedi; daha korkutucu olan, değişimin yavaş gerçekleşmesiydi. Limandaki insanlar hareket etmeye devam ediyordu, fakat görüntüdeki renkler solmaya başladı. Dalgaların sesi bozuldu. Bir geminin direği bulanıklaştı, taş iskelenin çizgileri birbirine karıştı. Sanki iki ayrı zaman aynı mekânı paylaşmaya çalışıyor, fakat ikisi de diğerine yer açmak istemiyordu.
Taşı elimde daha sıkı tuttum.
“Kim olduğunu söyle!” diye bağırdım.
Kadın beni duydu. Bunu, başını yeniden bana çevirmesinden anladım. Dudakları hareket etti.
“Θυμήσου.” (Hatırla.)
Sonra kapının öte yanındaki gökyüzünde bir ışık parladı. Yıldırım değildi; ışık bulutların içinden değil, denizin yüzeyinden yükselmişti. Bir anlığına bütün liman aydınlandı. Gemilerin gövdeleri, taş duvarlar, sancaklar ve insanların yüzleri açıkça göründü. Kadının elindeki taşın üzerinde, benim taşımda bulunan işaretin aynısı vardı. Fakat onun taşında Θ harfinin altında başka bir sembol daha bulunuyordu: üç küçük nokta ve onları birleştiren ince bir yay.
Aynı şekli, saatler önce defterime çizdiğimi hatırladım.
Bu bir tesadüf olamazdı. Ya da tesadüf demek, anlamadığım bir şeyi açıklamaktan kaçınmanın başka bir yoluydu.
Kadın bir kez daha ağzını açtı. Bu kez söylediklerini duyamadım. Dalgaların sesi yükseldi, kapının çevresindeki çizgiler birbiriyle birleşti ve karanlık, bütün görüntüyü yuttu.
Bir adım attım.
Bunu bilinçli olarak yapıp yapmadığımı bilmiyorum. Belki geri çekilmeye çalışırken ayağım öne kaydı, belki de önümdeki görüntü beni kendine çekti. Fakat bir sonraki anda ayağımın altındaki zemin kayboldu. Midem boşluğa düşmüş gibi oldu. Kulaklarımda derin bir uğultu yükseldi ve bütün bedenim, yönünü kaybetmiş bir cisim gibi savruldu.
Ne yukarı ne aşağı vardı.
Ne karanlık ne ışık.
Yalnızca suyun içinden geçiyormuşum gibi hissettiren bir basınç ve etrafımda dönen görüntüler. Çaykara’daki evimiz, Roma’daki arşiv, Konstantinopolis’in surları, denizin üzerinde ilerleyen gemiler ve yüzünü seçemediğim kadın, birbirinin içinden geçerek kayboluyordu. Bir an gökyüzünü gördüm; yıldızlar alıştığım düzenlerinden ayrılmış, birbirine bağlanan çizgiler hâlinde uzanmıştı. Sonra bir taş duvarın üzerindeki Yunanca yazı belirdi:
Ὁ χρόνος οὐ κύκλος, ἀλλὰ θύρα.
(Zaman bir çember değil, bir kapıdır.)
Ardından Latince bir cümle duydum:
Non ad praeteritum venis. Praeteritum ad te venit.
(Sen geçmişe gitmiyorsun. Geçmiş sana geliyor.)
Sözlerin kime ait olduğunu bilmiyordum. Fakat onları duyduğum anda, bir kapının içinden geçmekle bir yerden başka bir yere gitmek arasında fark bulunduğunu anladım. Belki de ben bir yere gitmiyordum. Belki geçmiş, benim yaşadığım dünyanın üzerine kapanmış bir katman değildi. Belki de o katmana ulaşmak için yalnızca doğru yerde, doğru anda bulunmak gerekiyordu.
Sonra sert bir zemine çarptım.
Dizlerim taşlara vurdu. Avuçlarım yere sürtündü ve nefesim kesildi. Birkaç saniye boyunca kıpırdayamadım. Kulaklarımda uğultu devam ediyordu; midem bulanıyor, gözlerimin önünde karanlık lekeler dolaşıyordu. Elimi yere koyduğumda taşların soğukluğunu hissettim. Gerçek taşlardı. Pürüzlü, nemli ve aralarında ince kum taneleri bulunan taşlar.
Yavaşça başımı kaldırdım.
Önümde dar bir sokak uzanıyordu. Duvarların arasında asılı kandillerin ışığı, taş zeminde uzun gölgeler oluşturuyordu. Sokak boyunca küçük dükkânlar sıralanmıştı; bazıları kapalıydı, bazılarının önünde ahşap kasalar ve çömlekler duruyordu. Bir evin penceresinden sarı ışık sızıyor, içeriden bir kadının konuşması duyuluyordu. Daha uzakta, limandan gelen sesler yükseliyordu. Gemilerin direkleri gökyüzüne uzanıyor, halatlar rüzgârda geriliyor, kıyıdaki insanlar bağırarak birbirlerine sesleniyordu.
Ayağa kalkmaya çalıştım. Başım döndü ve duvara tutunmak zorunda kaldım. Üzerimdeki kıyafetleri hissettiğimde, bir an için her şeyin yalnızca bir rüya olduğunu düşündüm. Aynı pantolon, aynı bluz, aynı ayakkabılar… Çantam hâlâ omzumdaydı. Telefonum cebimdeydi. Not defterim, kalemlerim ve şarj aletim çantanın içindeydi. Taş ise avucumda duruyordu.
Hiçbir şeyim kaybolmamıştı.
Ama dünya değişmişti.
Sokağın karşısından iki adam geçti. Biri omzunda kalın bir kumaş taşıyor, diğeri beline bağlı kesenin içinden bir şeyler çıkarıp sayıyordu. Üzerlerinde modern kıyafetler yoktu. Giysileri tuniklere benziyordu; kumaşların kesimi, kemerleri ve ayakkabıları tarihî tasvirlerde gördüğüm örneklerle uyumluydu. Biraz ileride, koyu renkli bir pelerin giymiş asker duruyordu. Elinde mızrak vardı. Başındaki miğferin kenarı kandil ışığında parladı.
Adamlar konuşurken yanlarından geçtim.
“Ταχέως! Ὁ λιμὴν οὐκ ἀσφαλής ἐστιν.”
(Çabuk! Liman güvenli değil.)
Kelimeleri anlamıştım. Fakat cümlenin anlamından çok, onu duymak beni sarstı. Bu, ders kitaplarında okuduğum Antik Yunancanın kuru bir örneği değildi. Canlı bir dil olarak, insanların ağzından çıkıyordu. Telaffuzları, vurguları ve konuşma hızları, metinlerde alıştığım biçimden farklıydı. Birkaç kelimeyi kaçırmıştım; bazıları ise zihnimde tam karşılığını bulamıyordu. Tarihî bir dönemin dilini bilmek, o dönemde yaşayan herkesin konuşmasını anında anlayacağım anlamına gelmiyordu. Yine de duyduğum kelimeler, önümdeki dünyanın hayal ürünü olmadığını hissettiriyordu.
Bir adam bana döndü. Üzerimdeki kıyafetlere baktı, ardından çantama ve ayakkabılarıma gözlerini dikti. Yüzündeki ifade önce şaşkınlığa, sonra şüpheye dönüştü.
“Τίς εἶ;” diye sordu. (Kimsin?)
Cevap veremedim.
Adam bir adım yaklaştı. “Ἀκούεις; Τίς εἶ;” (Duyuyor musun? Kimsin?)
Antik Yunanca cevap vermeye çalıştım. “Ἐγώ… Λάλ εἰμι.” (Ben… Lâl’im.)
Adam kaşlarını çattı. Adımı anlamıştı, ama konuşma biçimim onu daha da şüphelendirmişti. Gözleri yüzümden ayrılıp saçlarıma, sonra çantama kaydı. Bir şey söyledi; kelimelerin çoğunu anlayamadım. Ardından elini kaldırarak sokağın öte yanındaki askeri işaret etti.
O an korkunun gerçek anlamını anladım. Birkaç dakika önce kapının ardındaki görüntüye bakarken korktuğumu sanmıştım. Oysa o zaman hâlâ güvenli bir odanın içinde olduğuma inanabiliyordum. Şimdi ise beni tanımayan, benim dilimi konuşmayan ve yaşadığım dünyanın varlığından habersiz insanlar arasında duruyordum. Tarih kitaplarında okuduğum dünya, bir sayfanın içinden çıkıp karşıma geçmişti. Ben de onun için anlaşılması gereken yabancı bir nesneydim.
Geri çekildim.
Askerin başını çevirdiğini gördüm. Adam bana doğru bir adım attı. Çantamın askısını sıkıca kavradım ve sokağın aşağısına doğru yürümeye başladım. Yürümek, koşmaktan daha az dikkat çekebilirdi. Fakat birkaç adım sonra arkamdan bir ses yükseldi.
“Στάθι!” (Dur!)
Koşmaya başladım.
Ayakkabılarım taş zeminde sert sesler çıkarıyordu. Dar sokakların arasında yönümü bulmaya çalışıyor, köşeleri dönerken duvarlara çarpmamak için kendimi zorluyordum. Bir dükkânın önündeki sepetleri devirdim. İçeriden biri bağırdı. Bir başka sokaktan iki kişi çıkınca yönümü değiştirdim ve kendimi geniş bir meydana açılan kemerli bir geçidin önünde buldum.
Meydanın ortasında küçük bir çeşme vardı. Çevresindeki taş döşemeler nemliydi. Bir grup insan çeşmenin yanında toplanmış, yüksek sesle tartışıyordu. Başımı kaldırdığımda uzakta yükselen büyük yapıyı gördüm. Kubbeli, geniş ve ihtişamlıydı. Duvarları, karanlığın içinde bile şehrin diğer binalarından ayrılıyordu. Bu yapının hangi kilise olduğunu ya da hangi dönemde inşa edildiğini bilmiyordum; yalnızca bulunduğum şehrin Roma olmadığını, fakat Roma’nın devamı olarak yaşayan bir dünyanın içinde olduğumu anlıyordum.
Bir duvarın dibine çekilip nefes almaya çalıştım. Kalbim göğsümden çıkacakmış gibi atıyordu. Çantamı açıp telefonumu çıkardım. Ekran karanlıktı. Güç düğmesine bastım. Bir kez daha bastım. Hiçbir şey olmadı.
Telefonun bozulmuş olması, yaşadığım her şeyden daha az korkutucuydu. En azından bir gün önceki dünyaya ait bir nesnenin artık işe yaramadığını kabul edebilirdim. Fakat telefonun çalışmaması, bana zamanın hangi noktasında bulunduğumu söylemiyordu. Şehrin mimarisi, giysiler, konuşmalar ve mühürler bir dönem hakkında ipuçları verebilirdi. Ama kesin bir tarih için yazıt, sikke, resmî belge ya da başka bir güvenilir veri gerekiyordu.
Çantamdan defterimi çıkardım. Birkaç sayfa karalamış, aralarına eski belgelerin fotoğraflarını ve çizimleri koymuştum. Kalemimi alıp sayfanın üstüne yazdım:
Yer: Bilinmiyor.
Tarih: Bilinmiyor.
Dil: Ortaçağ Yunancası olabilecek bir konuşma biçimi. Kesin değil.
Çevre: Liman kenti. Doğu Roma mimarisi olasılığı.
Durum: Bilinmiyor.
Kendi yazdıklarımı görünce neredeyse gülecektim. Dünyanın geçmişine düşmüş olabilirdim, ama hâlâ araştırma notları tutuyordum. Belki de aklımı kaybetmemek için yapabileceğim tek şey buydu: Gözlemlemek, kaydetmek, soru sormak. Panik, beni buradan çıkaramazdı. Korkmak doğaldı, fakat korkunun beni düşünemez hâle getirmesine izin veremezdim.
Tam defteri kapatırken meydanın öte yanında bir adam gördüm. Diğerlerinden farklı giyinmişti. Üzerinde koyu renkli, uzun bir giysi ve omzunda ince bir pelerin vardı. Elinde küçük bir tahta levha tutuyor, çevresindeki insanlarla konuşuyordu. Yüzünü tam seçemiyordum, fakat başını kaldırdığı anda gözleri benim bulunduğum yere çevrildi.
Bir anlığına zaman durdu.
Adam bana baktı. Şaşırmış gibi görünmüyordu. Sanki burada olmamı bekliyordu.
Sonra kalabalığın arasından bana doğru yürümeye başladı.
Geri çekilmek istedim, ama arkamda duvar vardı. Adam birkaç adım kala durdu. Önce yüzüme, sonra elimdeki deftere, ardından avucumda tuttuğum taşa baktı. Taşı görünce yüzündeki sakin ifade bozuldu. Gözleri büyüdü; dudakları aralandı. Bir şey söylemek için nefes aldı, sonra sanki kelimeleri zihninde tartıyormuş gibi sustu.
En sonunda, çok alçak bir sesle konuştu:
“Πόθεν ἔχεις τοῦτο;”
(Bunu nereden aldın?)
Boğazım kurumuştu. “Ailemdendi,” diyebildim. Ardından kendimi düzelterek Antik Yunanca ekledim: “Ἐκ τῆς οἰκίας μου.” (Evimizden.)
Adam başını yavaşça iki yana salladı. “Οὐκ ἔστιν δυνατόν.” (Bu mümkün değil.)
“Ne mümkün değil?”
Bu kez adam, konuşmamın biçimindeki tuhaflığı fark etmesine rağmen beni anlamış gibi görünüyordu. Elini uzattı, fakat taşa dokunmadı. Parmakları, nesnenin birkaç santimetre uzağında durdu.
“Bu işareti nereden biliyorsun?” diye sordu.
“Bilmiyorum. Taş hep benimleydi.”
“Hayır.” Sesi sertleşmişti. “Bu taşın sana ait olması mümkün değil.”
“Peki, kime ait?”
Adam bir süre cevap vermedi. Ardından gözlerini meydanın karşısındaki büyük yapıya çevirdi. Sanki orada birini arıyordu. Sonra yeniden bana döndü ve yüzünde korkuyla karışık bir tanıma ifadesi belirdi.
“Sen…” dedi. “Senin gelmen gerekmiyordu.”
“Beni tanıyor musun?”
Adam cevap vermek yerine çevresine baktı. Meydanın öte yanında iki asker görünmüştü. Biri bizi fark etmiş, arkadaşına bir şey söyleyerek yönünü değiştirmişti. Adam bunu gördüğünde elimi tuttu.
“Benimle gel.”
Elimi çekmeye çalıştım. “Nereye?”
“Burada kalırsan seni bulacaklar.”
“Kim?”
“Taşın kimde olduğunu öğrenmek isteyenler.”
“Beni kimse tanımıyor. Buraya nasıl geldiğimi bile bilmiyorum!”
Adamın yüzünde kısa bir acı belirdi. Sanki bu sözleri daha önce de duymuştu.
“Biliyorum,” dedi. “Ama onlar için bunun bir önemi yok.”
Beni çeşmenin arkasındaki dar geçide götürdü. Ardımızdan gelen ayak seslerini duyabiliyordum. Birkaç kez dönüp bakmak istedim, fakat adam buna izin vermedi. Dar geçitten geçtik, iki küçük avluyu aştık ve sonunda ahşap bir kapının önünde durduk. Adam kapıyı açıp beni içeri aldı. İçerisi karanlıktı; yalnızca duvarın dibindeki kandil, odanın bir kısmını aydınlatıyordu.
Kapı kapandığında dışarıdaki sesler azaldı. Adam sürgüyü yerine yerleştirdi, sonra bana döndü. Bir süre yüzüme baktı. Ben de onu incelemeye çalıştım. Koyu renkli saçları, kısa sakalı ve yorgun gözleri vardı. Üzerindeki giysinin kumaşı kaliteli görünüyordu ama gösterişli değildi. Belinde küçük bir kese, kemerine bağlı bir bıçak taşıyordu. Bir yazıcı, bir görevli ya da bir manastır mensubu olabilirdi. Fakat hiçbirini kesin olarak söyleyemezdim.
“Adım Theodoros,” dedi sonunda.
İçimde bir şey yerinden oynadı.
Theodoros.
Beşinci bölümde gördüğüm isim. Φύλαξ τῆς μνήμης. Hafızanın koruyucusu.
Bunu ona söylemedim. Yalnızca yüzüne baktım.
“Ben Lâl.”
“Biliyorum.”
Kalbim yeniden hızlandı. “Beni nereden tanıyorsun?”
Theodoros, elindeki küçük tahta levhayı masaya bıraktı. Levhanın üzerinde ince çizgiler ve birkaç kelime bulunuyordu. Yazının bir kısmını seçebiliyordum; fakat tamamını okuyabilmek için ışığa yaklaşmam gerekiyordu.
“Çünkü senin geleceğini yazmışlardı,” dedi.
Odadaki hava bir anda ağırlaştı. Bir süre konuşamadım. Sonra istemsizce güldüm. Bu, eğlendiğim için değildi; insanın aklına sığmayan bir şey karşısında bazen verebildiği tek tepkiydi.
“Benim geleceğimi mi?”
Theodoros başını salladı.
“Kim yazdı?”
“Bilmiyorum.”
“Ne zaman yazıldı?”
“Bilmiyorum.”
“Öyleyse bunu nereden biliyorsun?”
“Çünkü senin taşıdığın işaret, burada yıllardır bekleniyordu.”
Elimdeki taşa baktım. Sonra Theodoros’a döndüm.
“Burada hangi yıldayız?”
Bu soruyu sormak için doğru zamanı beklemiştim. Fakat cevabın beni ne kadar değiştireceğini düşünmemiştim. Theodoros, önce yüzüme, sonra kandilin alevine baktı. Sanki tarihin kendisini söylemekten çekiniyordu.
“İmparatorumuz Manuel’in hükümdarlığının son yıllarındayız,” dedi. “Konstantinopolis’teyiz. Romalıların şehrinde.”
Manuel.
I. Manuel Komnenos.
İçimdeki tarih bilgisi, bütün parçaları bir araya getirmeye çalıştı. I. Manuel Komnenos 1143 ile 1180 yılları arasında Doğu Roma İmparatorluğu’nu yönetmişti. Eğer Theodoros’un söylediği doğruysa, ben on ikinci yüzyıldaydım. Fakat tek bir söz, bir insanın hangi yılda bulunduğunu kanıtlamaya yetmezdi. Bir yazıt, bir sikke, bir resmî belge ya da başka bir güvenilir işaret görmem gerekiyordu.
“Manuel Komnenos mu?” diye sordum.
Theodoros’un yüzünde şaşkınlık belirdi. “İmparatorumuzun adını biliyorsun.”
“Evet.”
“Onun kim olduğunu da biliyor musun?”
“Evet.”
“Öyleyse nereden geldiğini söyle.”
Bir süre sustum. Ona gerçeği anlatmam gerekiyordu, ama nasıl başlayacağımı bilmiyordum. Roma’dan geldiğimi söylesem, beni başka bir şehirden gelmiş bir yabancı sanabilirdi. Gelecekte yaşadığımı söylesem, aklımı kaybettiğimi düşünebilirdi. Bir kapıdan geçerek buraya ulaştığımı söylesem, beni tehlikeli biri olarak görebilirdi.
“Ben…” dedim. “Buraya ait değilim.”
Theodoros’un yüzü değişmedi. Sanki beklediği cevap buydu.
“Bunu biliyorum.”
“Hayır, anlamıyorsun. Benim geldiğim yerde senin adın eski belgelerde yazıyor olabilir. İmparatorunuzun adı tarih kitaplarında geçiyor. Bu şehir, benim yaşadığım zamanda çok farklı.”
Theodoros birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra masanın üzerindeki tahta levhayı bana doğru çevirdi.
Levhanın üzerinde, tanıdığım bir yazı vardı. Antik Yunanca harflerle yazılmış kısa bir ifade:
Ἐκ τῆς θαλάσσης ἡ μνήμη.
(Hafıza denizden gelir.)
Altında ise Latin harfleriyle başka bir cümle bulunuyordu:
Memoria non moritur.
(Hafıza ölmez.)
Bu iki ifade, Roma’daki arşivde gördüğüm yazılarla aynıydı. Aynı kelimeler, aynı anlam, aynı gizem. Fakat burada, on ikinci yüzyılda, yaşayan bir insanın önünde duruyordu.
Theodoros elini taşımın üzerine koymadı. Yalnızca işareti gösterdi.
“Bu taş, bir zamanlar burada bulunan bir kadına aitti,” dedi. “Kadın onu denizin ötesinden getirdi. Ardından kayboldu. Onunla birlikte başka şeyler de kayboldu. Bazı insanlar kadının öldüğünü söyledi, bazıları ise başka bir yere geçtiğine inandı. Fakat taşın bir gün yeniden döneceğine dair bir kayıt bırakıldı.”
“Kim bıraktı?”
“Bilmiyorum.”
“Kadının adı neydi?”
Theodoros’un gözleri karardı. “Adı kayıtlardan silindi.”
“Kim sildi?”
“Bilmiyorum.”
“Peki, neden taşın yeniden döneceğine inanıyorsunuz?”
Theodoros, levhanın altındaki küçük işareti gösterdi. Üç nokta ve onları birleştiren yay.
“Çünkü bu işaret, yalnızca taşın üzerinde bulunmuyor. Bazı belgelerde, bazı mühürlerde ve eski haritalarda da var. Onu taşıyan kişi, geçmişle gelecek arasında bir bağ kuruyor. Biz bunun nasıl gerçekleştiğini bilmiyoruz. Yalnızca işaretin yeniden ortaya çıktığı zamanlarda, bazı kayıtların değiştiğini görüyoruz.”
“Belgeler nasıl değişiyor?”
“Bazen bir isim beliriyor. Bazen silinmiş bir cümle yeniden okunabiliyor. Bazen de bir kişinin hatırladığı şey, daha önce hiç yaşanmamış gibi görünüyor.”
Bu sözleri duyduğumda arşivde gördüğüm belgeleri düşündüm. Bir anda ortaya çıkan kâğıt parçasını, fotoğrafta beliren kapıyı ve büyükannemin sesini. Bunların hepsini açıklamak için elimde yeterli veri yoktu. Ama Theodoros’un anlattıkları, gördüklerimle aynı hikâyenin parçaları olabilirdi.
“Sen hafızanın koruyucusu musun?” diye sordum.
Theodoros başını eğdi. “Bu ad bana ait değil. Ben yalnızca bana bırakılan şeyleri saklıyorum.”
“Kim bıraktı?”
“Benden önceki kişi.”
“Onun adı neydi?”
Theodoros uzun süre cevap vermedi. Sonra çok alçak bir sesle konuştu:
“Marcus.”
İçimdeki bütün sesler sustu.
Marcus.
Roma’daki Marcus.
Bu, aynı isimde iki farklı insanın bulunmasından ibaret olabilir miydi? Marcus, bana Doğu Roma kayıtlarını anlatmış, Theodoros’un adını göstermiş ve arşivin kapısını açmıştı. Şimdi on ikinci yüzyılda karşımdaki adam, kendisinden önceki hafıza koruyucusunun adının Marcus olduğunu söylüyordu. Fakat bu, Roma’daki Marcus’un aynı kişi olduğunu kanıtlamıyordu. Bir isim, yüzyıllar boyunca tekrar edebilirdi. Aynı adın iki farklı yerde geçmesi, tek başına bir bağlantı kurmaya yetmezdi.
Yine de bunun bir tesadüf olduğunu düşünmek istemiyordum.
“Marcus nasıl biriydi?” diye sordum.
Theodoros gözlerini kaldırdı. “Çok soru sorardı.”
İstemeden nefesimi tuttum.
“Cevapları sevmez miydi?”
“Cevapların kolay bulunmasına güvenmezdi.”
Bu cümle, Roma’daki Marcus’un bana söylediği sözlere fazlasıyla benziyordu. Aynı tavır, aynı kuşku, aynı sabır. Fakat bunun bir aile geleneği mi, bir unvanın aktarımı mı, yoksa daha karmaşık bir şey mi olduğunu bilmiyordum.
“Onu gördün mü?” diye sordum.
Theodoros başını salladı. “Hayır. Bana bıraktığı belgeleri gördüm. Sesini ise yalnızca bir kez duydum.”
“Nerede?”
“Denizin kıyısında.”
Odanın dışından bir çan sesi yükseldi. Theodoros başını kapıya çevirdi. Ardından masanın altındaki küçük sandığı açtı ve içinden koyu renkli bir kumaşa sarılmış nesne çıkardı. Kumaşı çözdüğünde küçük bir bronz mühür gördüm. Üzerinde çift başlı kartal motifi ve çevresinde Yunanca harfler vardı. Mührün kenarına kazınmış yazıyı okuyabilmek için eğildim.
ΘΕΟΔΩΡΟΣ, ΦΥΛΑΞ ΤΗΣ ΜΝΗΜΗΣ.
(Theodoros, hafızanın koruyucusu.)
“Bu senin mührün mü?”
Theodoros başını salladı. “Benden önceki kişiden kaldı.”
“Marcus’tan mı?”
“Hayır. Marcus’tan önceki kişiden.”
Birbirimize baktık. Sanki bir zincirin halkalarını görüyordum, ama zincirin nereye uzandığını hâlâ bilmiyordum. Marcus’un adı, Theodoros’un kaydında bulunuyordu. Theodoros’un adı, Roma’daki arşivde karşıma çıkmıştı. Taş, yüzyıllar boyunca el değiştirmiş, fakat üzerindeki işaret korunmuştu. Birileri onu saklamış, birileri aramış, birileri de kaybolan isimleri kayıtlara geri döndürmeye çalışmıştı.
“Beni neden bekliyordunuz?” diye sordum.
Theodoros mührü yeniden kumaşa sardı. “Seni beklediğimizi bilmiyorduk. Yalnızca bir gün, taşın yeniden ortaya çıkacağını biliyorduk.”
“Bunu kim söyledi?”
“Bir kadın.”
“Yüzünü gördün mü?”
Theodoros başını kaldırdı. Gözlerinde, şimdiye kadar sakladığı bir korku belirdi.
“Hayır,” dedi. “Ama sesini duydum.”
“Nasıl bir sesti?”
Theodoros cevap vermek için ağzını açtı, fakat dışarıdan gelen ayak sesleri onu susturdu. Kapının önünde birileri duruyordu. Ardından ahşaba üç kez vuruldu.
Theodoros’un yüzündeki bütün renk çekildi.
“Beni dinle, Lâl,” dedi. “Birazdan kapı açılırsa, taşını kimseye verme. Ne söylerlerse söylesinler, seni buraya kimin getirdiğini unutma.”
“Beni buraya sen getirdin.”
“Hayır.” Sesi titremişti. “Seni buraya taş getirdi.”
Kapıya yeniden vuruldu. Bu kez daha sert.
Theodoros masanın üzerindeki kandili söndürdü. Oda karanlığa gömüldü. Elimi tuttu ve arka duvara doğru çekti. Duvarın bir bölümündeki taşları itince dar bir geçit açıldı. İçeriden soğuk hava geldi. Geçidin sonunda bir merdiven vardı; aşağıya, karanlığın içine doğru uzanıyordu.
“Buradan git,” diye fısıldadı.
“Nereye çıkıyor?”
“Denize.”
“Hayır. Bana ne olduğunu anlatmadan hiçbir yere gitmiyorum.”
Theodoros yüzüme baktı. “Her şeyi şimdi anlatırsam, sana inanmayacaksın. Bazı şeyleri görmek zorundasın.”
Kapının sürgüsü zorlanmaya başladı. Tahta gıcırdadı.
Theodoros beni geçide doğru itti. Ben de istemeyerek merdivenlerden inmeye başladım. Birkaç basamak sonra arkamı döndüm. Theodoros hâlâ kapının yanında duruyordu. Elinde bronz mühür vardı. Bana son kez baktı.
“Μνήμη οὐκ ἀποθνῄσκει,” dedi. (Hafıza ölmez.)
Ardından kapı açıldı.
Karanlıkta bir erkek sesi yükseldi. Kelimeleri seçemiyordum, fakat Theodoros’un cevap vermediğini anladım. Sonra bir metal sesi duydum. Bir şey yere düşmüştü.
Theodoros’un adını söylemek için ağzımı açtım, fakat sesim çıkmadı. Merdivenlerden aşağıya indim. Geçidin sonundaki dar kapıyı itince yüzüme tuzlu hava çarptı. Önümde taş bir rıhtım uzanıyordu. Deniz, gecenin içinde siyaha yakın bir renkteydi. Uzakta gemilerin fenerleri görünüyordu. Kıyı boyunca sıralanan yapılar, kandillerin ışığında belli belirsiz seçiliyordu.
Gökyüzüne baktım. Yıldızlar, tanıdığım takımyıldızların bazılarını andırıyordu, ancak onları hemen tanımlayamıyordum. Bulunduğum konum, mevsim ve tarih kesinleşmeden bir gök haritasıyla karşılaştırma yapmak doğru olmazdı. Yine de gökyüzünün aynı gökyüzü olduğunu biliyordum. İnsanların yaşadığı dönemler değişiyor, şehirler yıkılıyor, imparatorluklar kurulup dağılıyordu; fakat yıldızlar, bizim onlara verdiğimiz adlardan bağımsız olarak yerlerinde duruyordu.
Bir an için bütün bunların bilimsel bir açıklaması olması gerektiğini düşündüm. Zamanın içinde bir tür geçiş, bilinmeyen bir fiziksel olay, henüz anlamadığım bir mekanizma… Fakat elimde hiçbir ölçüm cihazı yoktu. Telefonum çalışmıyordu. Saatim durmuştu. Çantamda yalnızca not defterim, kalemlerim, birkaç belge ve şarj aletim vardı. Bir mühendis olarak açıklama arıyordum, fakat henüz açıklama yapabileceğim kadar veri toplayamamıştım.
Arkamdaki kapı kapandı.
Taşın yüzeyi yeniden ısındı.
Onu avucumda çevirdiğimde, Θ harfinin altında daha önce gördüğüm üç nokta ve yay belirginleşmişti. İşaretin çevresinde ince bir çizgi oluştu. Birkaç saniye sonra taşın yüzeyinde, neredeyse silinmiş bir kelime ortaya çıktı.
ΠΟΝΤΟΣ.
Pontus.
Karadeniz.
Taşın üzerindeki kelimeyi parmağımla takip ettim. Ardından denize baktım. Dalgaların sesi, rıhtımın taşlarına çarpıp geri dönüyordu. Bir geminin güvertesinden gelen adam sesleri, uzak bir sokakta konuşan insanların seslerine karışıyordu. Şehrin içinden bir çan daha yükseldi.
O anda, denizin karşı kıyısında bir ışık gördüm.
Işık önce küçük bir noktaydı. Sonra büyüdü, dalgaların üzerinde hareket ederek kıyıya doğru yaklaştı. Bir geminin feneri olabilirdi. Fakat ışığın arkasında, denizin yüzeyine yayılan başka bir şekil vardı. Sanki suyun üzerinde, uzakta bir kapının dış hatları beliriyordu.
Gözlerimi kıstım. Bir anlığına dalgaların üzerinde başka bir şehir gördüm. Taş kuleler, yüksek duvarlar ve kıyıya uzanan bir liman… Sonra görüntü kayboldu. Denizin üzerinde yalnızca ayın yansıması kaldı.
Taşı göğsüme bastırdım.
“Ben nereye geldim?” diye fısıldadım.
Deniz cevap vermedi. Ama dalgaların arasından, daha önce duyduğum o kadın sesi yükseldi.
“Ἐκ τῆς θαλάσσης ἡ μνήμη.”
(Hafıza denizden gelir.)
Bu kez sesin hangi yönden geldiğini biliyordum.
Denizden.
Ve ilk kez, geçmişin yalnızca geride kalmış bir zaman olmadığını düşündüm. Belki de bazı şeyler, insanın arkasında değil, önünde bekliyordu. Belki de ben bir imparatorluğun kaybolmuş tarihini araştırmak için Roma’ya gitmemiştim. Belki de tarih, beni çok daha önce bulmuştu.
Taşın üzerindeki işaret bir kez daha parladı. Ardından yeni bir cümle belirdi:
Μνήμη, θάλασσα, χρόνος.
(Hafıza, deniz, zaman.)
Üç kelime.
Üç kapı.
Ve ben, hangi kapıdan geçtiğimi henüz anlamadan, başka bir çağın kıyısında tek başıma duruyordum.
Uzakta bir gemi limana girmek için yelkenlerini indirdi. Güvertesindeki bir adam, kıyıdaki fenerlere doğru bağırdı. Ardından başka bir ses duyuldu. Bu kez Yunanca değildi. Kelimeleri anlamıyordum, fakat dilin sesleri bana tanıdık geliyordu. Karadeniz kıyılarında, çocukluğumdan beri ailemin büyüklerinden duyduğum Romeyka’nın uzak bir yankısı gibiydi.
Başımı çevirdim.
Rıhtımın sonunda, taş duvarın yanında bir kadın duruyordu. Koyu renkli bir örtüye sarılmıştı. Saçlarının bir kısmı örtünün altından görünüyordu. Elinde küçük bir kandil taşıyordu. Yüzünü tam seçemiyordum, fakat duruşunda tanıdık bir şey vardı. Bir insanın yıllardır görmediği birini kalabalığın içinde tanıması gibi, onun kim olduğunu bilmeden tanıyormuşum hissine kapıldım.
Kadın bana baktı. Sonra elindeki kandili kaldırdı.
“Λάλ...”
Adımı söyledi.
Bu kez kaçmadım.
Çünkü artık korkumun yalnızca bilinmeyene karşı olmadığını anlamıştım. Beni korkutan şey, bir zamanlar burada bulunmuş olma ihtimalimdi. Taşın beni tanıması, Theodoros’un adımı bilmesi, Marcus’un izlerinin yüzyıllar boyunca sürmesi… Belki de geçmişin içinde ilk kez bulunmuyordum. Belki de birileri, benim hatırlamadığım bir şeyi hatırlamamı bekliyordu.
Kadın bir adım attı. Kandilin ışığı yüzüne vurdu.
Ve ben, onun yüzünü gördüğüm anda, yıllardır saklı kalan bir anının kapısının açıldığını hissettim.
Bu yüzü daha önce görmüştüm.
Çaykara’daki evimizin eski bir fotoğrafında değil, Roma’daki arşivin duvarlarında da değil. Büyükannemin bana anlattığı hikâyelerde, denizden gelen kadınların adlarının söylenmediği o eski anlatılarda görmüştüm. Belki de çocukken duyduğum ses, aslında onun sesiydi. Belki de büyükannem, bana bir masal anlatmıyordu.
Kadının dudakları yeniden hareket etti.
“Καλῶς ἦλθες, Λάλ.”
(Hoş geldin, Lâl.)
Ardından arkamdaki kapıdan bir ses geldi. Metalin taşa sürtünmesi gibi derin bir gürültü, rıhtım boyunca yankılandı. Döndüğümde, az önce indiğim geçidin kapısının üzerinde ince bir ışık çizgisi belirdiğini gördüm. Çizgi, taşın üzerindeki işaretle aynı biçimde kıvrılıyor, sonra karanlığın içinde kayboluyordu.
Kapı kapanıyordu.
Ya da belki de bir daha açılmayacak şekilde mühürleniyordu.
Kadın elini bana uzattı. Avucunda benim taşımın aynısı vardı. Fakat onun taşının üzerindeki Θ işaretinin altında üç nokta değil, tek bir kelime yazıyordu:
ΕΠΙΣΤΡΟΦΗ.
Dönüş.
Kadının gözlerine baktım. Bir şey söylemek istedim, fakat kelimeler boğazımda düğümlendi. O ise elini biraz daha uzattı ve çok yavaş bir sesle konuştu:
“Dönüş yolunu arama, Lâl. Önce neden geldiğini hatırlamalısın.”
Deniz kıyısında, on ikinci yüzyılın karanlığında, Roma’dan getirdiğim çantayla ve avucumda tuttuğum gri taşla dururken, ilk kez kendime şu soruyu sordum:
Ya ben geçmişe gelmediysem? Ya geçmiş, beni çok uzun zamandır bekliyorsa?
Ve kadın, sanki düşüncemi duymuş gibi, başını hafifçe eğdi.
“Θυμήσου.”
(Hatırla.)
Devam edecek…

