
Sabah olduğunda Roma’nın sesi değişmişti.
Lâl bunu ilk önce pencereden dışarı baktığında fark etti. Gece boyunca yağmur yağmış olmalıydı; taş kaldırımların üzerinde ince bir su tabakası vardı ve karşıdaki eski yapıların duvarlarında yağmurun bıraktığı koyu izler, şehrin yüzünü olduğundan daha yaşlı gösteriyordu. Normalde sabahın ilk saatlerinde Roma’nın sesi hiç susmazdı. Motorlar, uzaktan gelen konuşmalar, kahve makinelerinin metalik sesi, sokaklarda aceleyle yürüyen insanların ayak sesleri... Fakat o sabah bütün bunların altında başka bir şey vardı.
Daha derinden gelen bir ses.
Sanki şehrin bugünkü gürültüsünün altında başka bir Roma daha nefes alıyordu.
Lâl birkaç saniye boyunca kıpırdamadan durdu. Elini pencerenin soğuk camına koyduğunda parmaklarının altında belli belirsiz bir titreşim hissetti. Önce bunun kendi nabzı olduğunu düşündü. Sonra masanın üzerindeki taşın da aynı ritimde titrediğini gördü.
Gri taş.
Çocukluğundan beri yanında taşıdığı, Çaykara'daki evin ahşap sandığında yıllarca sakladığı ve büyükannesinin ona verdiği taş.
Taşın yüzeyindeki Θ sembolü bu kez daha belirgindi.
Lâl yavaşça masaya yaklaştı.
“Hayır...” diye fısıldadı.
Taşa dokunmadı. Bir süre yalnızca baktı. Son günlerde yaşadığı şeylerin hiçbirini artık tesadüf olarak açıklayamıyordu. Sesleri, görüntüleri, Roma sütunlarına dokunduğunda zihninin içinde açılan başka zamanlar, bir kadının tekrar tekrar duyduğu sesi, Marcus'un kullandığı vestigium temporis (zamanın izi) kelimesini...
Ve dün gece.
Ἔρχου.
Gel.
Taşın üzerinde gördüğü kelime hâlâ gözlerinin önündeydi.
Telefonunu alıp fotoğrafını çekmek istedi. Ekranı açtı fakat kamera uygulaması birkaç saniye boyunca çalışmadı. Telefonun ekranında anlamsızca titreşen çizgiler oluştu. Ardından ekran bir anlığına karardı.
Karanlığın içinde bir görüntü belirdi.
Roma değildi.
Çaykara da değildi.
Denizdi.
Koyu, neredeyse siyaha çalan bir deniz. Üzerinde yağ kandillerinin ışığını taşıyan ahşap gemiler vardı. Gemilerin direklerinde dalgalanan kumaşlar rüzgârla savruluyor, kıyıda insanlar telaşla bir yerlere koşuyordu.
Lâl gözlerini kırptı.
Görüntü kayboldu.
Telefon yeniden normal hâline döndü.
Kalbi hızlanmıştı.
“Bunu artık yapma,” dedi kendi kendine. “Ne olduğunu bilmiyorum ama... yapma.”
Fakat içinden başka bir ses cevap verdi.
Sen de biliyorsun.
Lâl başını kaldırdı.
Oda sessizdi.
Sonra çok uzaktan, neredeyse duvarların içinden geliyormuş gibi bir kadın sesi duyuldu.
“Μνήμη...”
(Hafıza...)
Lâl'in nefesi kesildi.
Ses bu kez hemen kaybolmadı.
“Θυμήσου.”
(Hatırla.)
Lâl gözlerini kapattı.
Ve çocukluğuna geri döndü.
---
Çaykara'da kıştı.
Lâl daha küçüktü. Evlerinin camları buğulanmış, sobanın üzerinde kaynayan çayın sesi bütün odayı doldurmuştu. Büyükannesi pencerenin önünde oturuyor, dışarıdaki karı izliyordu. Dağların üzerindeki sis o kadar yoğundu ki karşıdaki yamaç neredeyse görünmüyordu.
Lâl, küçük ellerinin arasında gri taşı tutuyordu.
“Bunu neden bana verdin?” diye sormuştu.
Büyükannesi cevap vermemişti.
“Büyüyünce ne olacak?”
Kadın başını ona çevirmişti. Yüzünde Lâl'in çocukken anlamlandıramadığı bir ciddiyet vardı.
“Büyüdüğünde,” demişti sonunda, “sana bunu kimin verdiğini hatırlamayabilirsin.”
“Sen verdin.”
“Belki.”
“Nasıl yani belki?”
Büyükannesi gülümsemişti ama o gülümsemede garip bir hüzün vardı.
“İnsan bazen bir şeyi hatırladığını sanır.”
Lâl kaşlarını çatmıştı.
“Ben seni hatırlarım.”
“Ben onu söylemiyorum.”
Kadın taşın üzerine parmağını koymuştu.
“Taşlar bazen insanların unuttuğunu saklar.”
Lâl taşı kulağına götürmüş, çocukça bir merakla sallamıştı.
“İçinde bir şey var mı?”
Büyükannesi başını iki yana sallamıştı.
“İçinde değil.”
“Peki nerede?”
Kadın pencerenin dışındaki dağlara bakmıştı.
“Denizin hatırladığı yerde.”
Lâl o zaman anlamamıştı.
Yıllar sonra Roma'da, bir arşiv odasında aynı cümleyi başka bir dilde gördüğünde ise kalbi neden hızlanmıştı?
Ἡ θάλασσα μνημονεύει.
(Deniz hatırlar.)
---
Lâl gözlerini açtı.
Otel odasındaydı.
Fakat birkaç saniye boyunca nerede olduğunu anlayamadı.
Çocukluğundaki sobanın sıcaklığını hâlâ teninde hissediyordu.
“Büyükanne...”
Sözcük ağzından kendiliğinden çıkmıştı.
Masadaki taş yeniden titredi.
Bu kez Lâl elini uzattı.
Taşa dokunduğu anda soğuk bir ürperti kolundan yukarı doğru yayıldı.
Ve bir kadın sesi duydu.
“Μὴ φοβοῦ.”
(Korkma.)
Lâl elini çekti.
“Sen kimsin?”
Cevap gelmedi.
Bunun yerine taşın yüzeyinde yeni bir çizgi belirdi.
İnce bir çizgi.
Sonra ikinci bir çizgi.
Bir kapı.
Lâl nefesini tuttu.
Kapının altında küçük bir işaret vardı.
Bir haç değildi.
Roma sembolü de değildi.
Bir Bizans monogramına benziyordu.
Lâl hemen defterini açtı. Son birkaç gündür tuttuğu notların arasına aynı sembolü çizmeye çalıştı. Fakat sembolü her çizdiğinde farklı bir biçim alıyordu.
“Bu ne?”
Kendi kendine konuşuyordu.
“Sigillum? Mühür mü?”
Sonra aklına başka bir şey geldi.
Σφραγίς.
Mühür.
Bizans belgelerinde kullanılan mühürler.
İmparatorluk yazışmaları.
Arşivler.
Lâl'in zihninde taşın üzerindeki sembolle Bizans dönemi arasında görünmez bir bağlantı kurulmuştu.
Roma'da aradığı şey yalnızca Roma'ya ait olmayabilirdi.
Belki Roma'nın unuttuğu şey, Roma'dan sonra gelen bir imparatorluğun arşivlerinde yaşamaya devam etmişti.
---
Arşive girdiğinde Marcus onu bekliyordu.
Adam her zamanki gibi sessizdi. Elinde birkaç dosya vardı. Lâl yaklaşırken başını kaldırdı.
“Geç kaldın.”
“Ben geç kalmadım.”
“Senin için geç kalmak saatle ilgili değil.”
Lâl durdu.
“Ne demek istiyorsun?”
Marcus dosyaları masaya bıraktı.
“Dün gece onu gördün.”
Lâl'in yüzündeki ifade değişti.
“Neyi?”
“Kapıyı.”
Lâl birkaç saniye boyunca cevap vermedi.
“Bunu nereden biliyorsun?”
Marcus gözlerini ondan ayırmadı.
“Çünkü ilk kez gördüğünde herkes aynı şeyi sorar.”
“Kim herkes?”
“Bunu öğrenmenin zamanı gelmedi.”
Lâl öfkeyle güldü.
“Son birkaç gündür herkes bana aynı şeyi söylüyor. Zamanı gelmedi. Açma. Hatırla. Korkma. Gel. Sonra da kimse ne olduğunu açıklamıyor.”
Marcus hafifçe başını eğdi.
“Çünkü bazı şeyleri açıklamak onları anlamanı sağlamaz.”
“Bunu söyleyen insanların çoğu gizemli görünmeye çalışıyor.”
Marcus'un yüzünde ilk kez çok hafif bir tebessüm belirdi.
“Belki de.”
Lâl masanın üzerine bir defter bıraktı.
“Ben başka bir şey buldum.”
Marcus'un ifadesi değişti.
“Ne?”
“Bizans.”
Odadaki hava bir anda ağırlaştı.
Marcus deftere baktı.
Lâl devam etti.
“İlk başta bunun Roma dönemine ait olduğunu düşünüyordum. Sonra bazı yazı karakterlerini karşılaştırdım. Belgelerin arasında daha geç tarihli eklemeler var. Aynı metnin üzerine başka bir el tarafından yazılmış notlar. Yunanca.”
“Koine değil.”
“Hayır.”
“Bizans Yunancası.”
“Evet.”
Marcus sandalyesine yaslandı.
“Devam et.”
Lâl defterini açtı.
“Burada bir ifade var.”
Sayfanın ortasında dikkatle yazdığı cümleyi gösterdi.
Ἡ μνήμη οὐκ ἀποθνῄσκει.
Marcus sessiz kaldı.
Lâl tercüme etti:
“Hafıza ölmez.”
Marcus'un bakışları sertleşti.
“Bunu nerede buldun?”
“Dün gece yaptığım taramada. Ama asıl önemli olan bu değil.”
Sayfayı çevirdi.
“Burada başka bir kelime var.”
Πόντος.
Pontus.
“Bu kelime Roma belgelerinde zaten geçiyor,” dedi Marcus.
“Biliyorum. Fakat hemen altında başka bir ifade var.”
Lâl parmağını satırın üzerine koydu.
Ἀνατολὴ Ῥωμαίων.
Marcus'un kaşları hafifçe çatıldı.
“Romalıların doğusu.”
“Daha doğrusu Doğu Romalıların ülkesi.”
Marcus başını kaldırdı.
“Bizans.”
“Evet.”
Lâl'in sesi giderek alçaldı.
“Ve burada bir isim var.”
Marcus hiçbir şey söylemedi.
Lâl ismi okudu.
“Theodoros.”
Sonra başka bir satır.
“Ve burada... Chalke.”
Marcus bir anda dosyayı kapattı.
Lâl irkildi.
“Ne oldu?”
“Bu ismi bir daha yüksek sesle söyleme.”
“Niye?”
“Çünkü bu arşivde bazı isimler yalnızca isim değildir.”
Lâl ona baktı.
“Marcus, artık bana yarım cevap vermeyi bırak.”
Adam bir süre sessiz kaldı.
Sonra sandalyesinden kalkıp arşivin daha karanlık tarafına doğru yürüdü.
“Gel.”
---
Koridorun sonunda Lâl'in daha önce görmediği bir kapı vardı.
Kapı diğerlerinden farklıydı. Üzerinde Roma dönemine ait olduğu düşünülen kabartmalar yoktu. Bunun yerine mor ve altın tonlarında aşınmış bir desen bulunuyordu.
Bizans.
Lâl parmaklarını kabartmanın üzerinde gezdirdi.
“Basileus.”
Marcus başını salladı.
“Βασιλεύς.”
(İmparator.)
“Roma'da imparatorluk bitmedi,” dedi Lâl.
“Roma'nın kendisi de hiçbir zaman tamamen kaybolmadı.”
Marcus anahtarı çevirdi.
Kapı ağır ağır açıldı.
İçeride hava soğuktu.
Oda küçük değildi. Duvar boyunca sıralanmış ahşap raflarda deri ciltli kitaplar, balmumu tabletler, mühürler ve küçük taş kutular bulunuyordu. Bazı belgeler mor iplerle bağlanmıştı. Bir köşede Bizans dönemine ait olduğu düşünülen bronz bir haç, diğer tarafta ise üzerinde çift başlı kartal motifine benzeyen silinmiş bir mühür duruyordu.
Lâl yavaşça içeri girdi.
“Burası ne?”
Marcus cevap verdi.
“Roma'nın ikinci hafızası.”
Lâl ona baktı.
“İkinci?”
“Birinci hafızası imparatorluğun kendi kayıtlarıydı. İkinci hafızası ise ondan sonra gelenlerin Roma hakkında yazdıkları.”
Lâl'in gözleri raflarda dolaştı.
“Bizans.”
“Doğu Roma.”
Marcus özellikle bu iki kelimeyi vurgulamıştı.
“Bizanslılar kendilerine Bizanslı demezdi. Onlar Romalıydı. Ῥωμαῖοι.”
Lâl başını salladı.
“Evet.”
“Ve bu ayrım önemli.”
“Çünkü benim aradığım şey de Roma'nın kendisini nasıl hatırladığıyla ilgili.”
Marcus cevap vermedi.
Lâl raflardan birine yaklaştı.
Bir kitap çekti.
Cildi neredeyse tamamen parçalanmıştı.
Üzerinde yalnızca bir kelime okunabiliyordu:
PONTUS.
Lâl kitabı açtı.
Sayfaların arasından eski bir parşömen düştü.
Yere düşmeden yakaladı.
Parşömenin üzerinde siyaha dönmüş mürekkeple yazılmış bir cümle vardı.
“Ἐκ τῆς θαλάσσης ἡ μνήμη.”
(Denizden hafıza.)
Lâl'in parmakları titredi.
“Bu...”
Marcus hiçbir şey söylemedi.
“Bunu daha önce gördüm.”
“Biliyorum.”
“Hayır. Burada değil.”
Lâl gözlerini kapattı.
Bir anda zihninde başka bir görüntü açıldı.
---
Bir liman.
Bu kez Roma değildi.
Lâl bunu hemen anladı.
Binaların biçimi farklıydı. Kilise kubbeleri gökyüzüne yükseliyor, limanın çevresinde mor ve altın renkli sancaklar dalgalanıyordu. Askerlerin zırhları Roma lejyonerlerinden farklıydı. Bazılarının kalkanlarında haç motifleri vardı.
Bir geminin güvertesinde genç bir kadın duruyordu.
Saçları rüzgârda savruluyordu.
Elinde gri taş vardı.
Kadın arkasına baktı.
Bir adam ona Yunanca bağırdı:
“Περίμενε!”
(Bekle!)
Kadın durmadı.
“Φύγε!”
(Git!)
Bir asker ona doğru koştu.
Kadın taşı göğsüne bastırdı.
Sonra Lâl'e baktı.
Doğrudan Lâl'e.
Sanki aralarında yüzyıllar yokmuş gibi.
Kadının dudakları hareket etti.
“Ἐσύ...”
(Sen...)
Lâl'in nefesi kesildi.
“Ben mi?”
Kadın ağlamaya başlamıştı.
“Ὅταν ἔλθῃ ὁ χρόνος...”
(Zaman geldiğinde...)
Görüntü parçalandı.
---
Lâl gözlerini açtığında parşömen hâlâ elindeydi.
Marcus ona bakıyordu.
“Ne gördün?”
Lâl cevap vermekte zorlandı.
“Bir kadın.”
“Nasıl görünüyordu?”
“Bilmiyorum.”
“Biliyorsun.”
Lâl başını kaldırdı.
“Bizans dönemindeydi.”
Marcus'un yüzündeki ifade değişti.
“Emin misin?”
“Evet.”
“Ne vardı?”
“Bir liman. Bir kilise. Askerler. Mor sancaklar. Ve...”
Durdu.
“Taş.”
Marcus yaklaşarak sordu:
“Taşı gördün mü?”
Lâl yavaşça başını salladı.
“Benim taşımdı.”
O anda odanın içinde metalik bir ses duyuldu.
Bir şey yere düşmüştü.
İkisi birden döndü.
Raflardan birindeki küçük bronz kutu yere devrilmişti.
Marcus'un yüzü bembeyaz oldu.
“Dokunma.”
“Niye?”
“Lâl, dokunma.”
Ama kutunun kapağı kendiliğinden açılmıştı.
İçinden küçük bir Bizans mührü yuvarlanarak Lâl'in ayağının dibine geldi.
Lâl eğildi.
Mührün üzerinde bir haç ve yanında küçük harfler vardı.
Κωνσταντίνος.
Konstantinos.
Altında ise başka bir kelime:
Πόντος.
Lâl mührü eline aldı.
Bu kez hiçbir görüntü gelmedi.
Sadece bir ses.
Çok uzaklardan.
Denizin altından geliyormuş gibi.
“Θυμήσου...”
(Hatırla...)
Lâl gözlerini kapattı.
Sonra başka bir ses duydu.
Bu kez erkekti.
Latince.
“Tempus non aperit portas. Memoria aperit.”
(Zaman kapıları açmaz. Hafıza açar.)
Lâl gözlerini açtı.
Marcus ona bakıyordu.
“Sen de duydun.”
Marcus cevap vermedi.
“Marcus.”
“Evet.”
“Bu ses kimin?”
Adamın yüzünde yıllardır sakladığı bir şeyin ağırlığı vardı.
“Bilmiyorum.”
“Yalan söylüyorsun.”
Marcus başını eğdi.
“Bazen bir şeyi bilmekle, onun adını söylemeye cesaret etmek aynı şey değildir.”
Lâl mührü masaya bıraktı.
“Bana gerçeği söyle.”
Marcus uzun süre sustu.
Sonunda konuştu.
“Bu taşın hikâyesi Roma'dan daha eski olabilir.”
Lâl'in kalbi sıkıştı.
“Ne kadar eski?”
“Bilmiyoruz.”
“Peki Bizans neden onun peşindeydi?”
Marcus gözlerini taşın üzerine çevirdi.
“Belki peşinde değillerdi.”
“Ne demek bu?”
“Belki onu koruyorlardı.”
O anda taşın yüzeyindeki Θ işareti yeniden parladı.
Odanın bütün ışıkları bir anda söndü.
Lâl irkildi.
Karanlığın içinde yalnızca taşın üzerinde beliren soluk ışık vardı.
Sonra bir kapı görüntüsü oluştu.
Fakat bu kez Roma'nın kapısı değildi.
Taş bir kilisenin kapısıydı.
Kapının üzerinde iki kelime vardı:
Μνήμη.
Θάλασσα.
Hafıza.
Deniz.
Ve ardından üçüncü kelime belirdi.
Ῥωμαῖοι.
Romalılar.
Lâl fısıldadı:
“Doğu Roma...”
Karanlığın içinden bir kadın sesi cevap verdi.
“Ναι.”
(Evet.)
Lâl'in gözleri büyüdü.
“Sen kimsin?”
Bir sessizlik oldu.
Sonra kadın tekrar konuştu.
Bu kez sesi çok daha yakındı.
“Ἔλα, Λάλ.”
(Gel, Lâl.)
Lâl'in bütün bedeni ürperdi.
Çünkü kadın onun adını söylemişti.
Marcus da bunu duymuştu.
Adam yavaşça Lâl'e döndü.
“Artık seni çağırdığını biliyor.”
“Kim?”
Marcus cevap vermedi.
Lâl'in bakışları taşın üzerindeki kapıya kilitlendi.
Kapının ardında önce karanlık vardı.
Sonra deniz.
Sonra mor sancaklar.
Sonra Bizans surları.
Ve en sonunda, görüntünün derinliklerinde, Lâl'in çocukluğundan beri gördüğü Çaykara dağları belirdi.
İki yer birbirine karıştı.
Dağlar ve deniz.
Roma ve Bizans.
Geçmiş ve şimdi.
Ve Lâl o anda ilk kez şunu anladı:
Belki de aradığı şey Roma'nın kaybettiği bir insan değildi.
Belki Roma'nın unuttuğu şey, bir insanın taşıdığı hafızaydı.
Taşın üzerinde son bir yazı belirdi.
“Memoria non moritur.”
(Hafıza ölmez.)
Lâl parmaklarını taşın üzerine koydu.
Ve bu kez taş ona geçmişi göstermedi.
Geçmiş, ona baktı.

