İçeriğe geç

Roma'nın Unuttuğu Deniz

Bölüm 4 · 8 dk okuma

Roma'nın Unuttuğu Deniz

Bölüm 4

Bölüm IV — Fısıltıların Ardındaki Ses

Roma'da geçirdiği ilk günün ardından Lâl, şehrin ona gösterdiğinden daha fazlasını sakladığını anlamıştı.

Gündüzleri Roma oldukça açıktı. Meydanlar insanlarla doluyor, turistler ellerindeki haritalarla bir yapıdan diğerine ilerliyor, sokak satıcılarının sesleri taş cephelere çarpıp dağılıyordu. Fakat gece olduğunda şehir başka bir yüzünü ortaya çıkarıyordu. Gündüzün gürültüsü çekiliyor, geriye yalnızca taşların, çeşmelerin ve uzaklardan gelen ayak seslerinin birbirine karıştığı tuhaf bir sessizlik kalıyordu.

Lâl bu sessizliği seviyordu.

Belki de fazla seviyordu.

Çünkü üçüncü gecenin sonunda, sessizliğin içinde bir şey duydu.

İlk başta ne olduğunu anlayamadı.

Kaldığı küçük otelin odasında masasının başında oturuyor, önündeki belgeleri karşılaştırıyordu. Bir yanda Roma arşivinden aldığı kopyalar, diğer yanda Karadeniz haritası, yanında Antik Yunanca sözlüğü ve not defteri vardı.

Gri taş ise masanın tam ortasındaydı.

Lâl bir cümleyi yeniden okudu.

> Non quaeritur mare. Quaeritur memoria.

(Aranan deniz değildir. Aranan hafızadır.)

Cümlenin altına kendi notunu düşmüştü:

> Πόντος → θάλασσα → μνήμη

(Pontus → deniz → hafıza)

Kalemini parmaklarının arasında çevirdi.

“Bunların hepsi aynı şeyi söylüyor,” diye mırıldandı. “Ama neden?”

Cevap gelmedi.

Lâl sandalyeye yaslandı.

Tam o sırada koridordan bir ses duydu.

Bir kadın sesi.

Çok uzaktan geliyordu.

Lâl başını kaldırdı.

Ses anlaşılmıyordu. Sanki biri duvarın arkasında, çok eski bir şarkının sözlerini fısıldıyordu.

Bir süre dinledi.

Sonra ses kesildi.

“Komşu oda.”

Kendi kendine söyledi.

Yeniden belgeye döndü.

Birkaç saniye sonra aynı ses tekrar geldi.

Bu kez daha yakındı.

Lâl'in eli kalemin üzerinde dondu.

Fısıltı tek bir kelimeye dönüştü.

> “Μνήμη...”

Lâl'in kalbi hızlandı.

Başını kaldırdı.

Oda sessizdi.

Ayağa kalktı.

Kapıya yürüdü.

Koridora çıktığında kimse yoktu.

Otelin sarı ışıkları taş zemine vuruyordu. Uzakta resepsiyondan bir televizyon sesi geliyordu.

Lâl birkaç adım attı.

“Kim var?”

Cevap yoktu.

Sonra merdiven boşluğundan bir ses yükseldi.

> “Ποῦ εἶ;”

Lâl durdu.

(Neredesin?)

Antik Yunanca.

Üstelik telaffuzu düzgündü.

Modern Yunanca değildi.

Lâl yavaşça merdivenlere baktı.

“Kim konuşuyor?”

Bu kez cevap Türkçe olmadı.

> “Ἔλα...”

(Gel...)

Lâl'in yüzü gerildi.

“Kim olduğunuzu söyleyin.”

Sessizlik.

Sonra ayak sesi.

Bir.

İki.

Üç.

Lâl merdivenlerden aşağı inmeye başladı.

Her basamakta ses biraz daha belirginleşiyordu.

Fakat aşağıya vardığında yalnızca boş bir koridor vardı.

Resepsiyondaki görevli ona baktı.

“Signorina?”

Lâl başını çevirdi.

“Burada biri konuşuyor muydu?”

Görevli şaşkınlıkla baktı.

“Konuşan yok.”

“Emin misiniz?”

“Evet.”

Lâl bir süre ona baktı.

Sonra başını salladı.

“Tamam.”

Odası­na döndüğünde kapıyı kapattı.

Gri taşı eline aldı.

Taşın yüzeyinde ince bir sıcaklık hissetti.

Lâl hemen elini çekti.

“Hayır.”

Taşı masaya bıraktı.

“Hayır, bu mümkün değil.”

Fakat taşın yanında duran Antik Yunanca kartın üzerinde yeni bir kelime vardı.

Az önce orada değildi.

Lâl eğildi.

θάλασσα

Kelimenin altına çok küçük bir el yazısıyla başka bir kelime eklenmişti:

θυμήσου.

Lâl nefesini tuttu.

Sözlüğü açtı.

> θυμήσου — hatırla.

Bir süre hiçbir şey yapmadan kelimeye baktı.

Sonra fısıldadı:

“Hatırlamam gereken ne?”

Odanın içinde çok hafif bir deniz sesi duyuldu.

Lâl başını kaldırdı.

Roma'nın ortasında deniz yoktu.

Ama sesi vardı.

---

Çocukluğun Kıyısında

O gece uykuya daldığında yine Çaykara'yı gördü.

Bu kez anı daha netti.

Yağmurdan sonra toprak kokuyordu. Dağların üzerinde sis vardı. Küçük Lâl, babaannesinin peşinden ahşap evin arkasındaki patikaya çıkıyordu.

“Büyükanne, nereye gidiyoruz?”

“Bir şey göstereceğim.”

“Ne?”

“Görünce anlarsın.”

Kadın elindeki feneri kaldırdı.

Patikanın sonunda eski bir taş duvar vardı.

Lâl daha önce onu hiç fark etmemişti.

“Bu ne?”

“Eskiden buradan geçenler vardı.”

“Kim?”

Babaannesi duvarın üzerine elini koydu.

“Denizden gelenler.”

Lâl şaşırdı.

“Burada deniz yok.”

“Şimdi yok.”

“Eskiden var mıydı?”

Babaannesi ona baktı.

“Deniz her zaman kıyıda olmaz.”

Lâl anlamamıştı.

Yaşlı kadın duvarın arasından küçük bir taş çıkardı.

Üzerinde aynı sembol vardı.

Θ.

Lâl ona dokunmak istedi.

Babaannesi elini tuttu.

“Henüz değil.”

“Niye?”

“Çünkü taşın ne söylediğini henüz anlayamazsın.”

“Sen anlıyor musun?”

Kadın gözlerini dağlara çevirdi.

“Ben sadece neyi unutmamam gerektiğini biliyorum.”

Lâl uykusunda bir şey söylemeye çalıştı.

Fakat sesi çıkmadı.

Görüntü değişti.

Babaannesi bu kez ona çok daha yakından bakıyordu.

“Bir gün Roma'ya gideceksin.”

Lâl şaşırdı.

“Ben mi?”

“Evet.”

“Niye?”

“Çünkü orada bir şey seni bekliyor.”

“Ne?”

Babaannesi cevap vermedi.

Yalnızca şu cümleyi söyledi:

> “Ἡ θάλασσα μνημονεύει.”

(Deniz hatırlar.)

---

Lâl gözlerini açtığında sabah olmuştu.

Pencerenin arasından Roma'nın ışığı içeri giriyordu.

Bir süre tavana baktı.

Sonra aniden doğruldu.

Babaannesinin söylediği cümleyi hatırlıyordu.

“Bir gün Roma'ya gideceksin.”

Bunu daha önce hiç hatırlamamıştı.

Belki de hatırlamak istememişti.

Yatağın kenarına oturdu.

“Bu sadece bir rüya değildi.”

---

Roma'nın İçindeki Eski Ses

O gün arşive gitmek yerine tek başına yürümeye karar verdi.

Roma'yı araştırmanın bazen kitaplardan çıkıp sokaklara bakmak olduğunu düşünüyordu.

Forum Romanum'a doğru ilerledi.

Taşların arasından yükselen sütunlar sabah güneşinde uzun gölgeler oluşturuyordu. Turistler konuşuyor, rehberler Roma Cumhuriyeti ve İmparatorluğu hakkında bilgi veriyordu.

Lâl kalabalığın içinde yavaşladı.

Bir sütunun yanında durdu.

Üzerindeki yazıya baktı.

Latince harfler güneşte belirginleşiyordu.

Parmaklarını taşa yaklaştırdı.

Tam dokunacakken...

Her şey sustu.

Turistlerin sesleri.

Kameraların klikleri.

Ayak sesleri.

Rüzgâr.

Hepsi bir anda kesildi.

Lâl başını kaldırdı.

Meydandaki insanlar yok olmuştu.

Yerlerine tunikler giymiş insanlar gelmişti.

Bir asker yanından geçti.

Metal zırhı güneşte parladı.

Bir başka adam bağırdı:

> “Cito! Cito!”

(Çabuk! Çabuk!)

Lâl nefesini tuttu.

Gözlerini kırptı.

Roma yeniden eski hâline döndü.

Turistler.

Telefonlar.

Kameralar.

Rehberler.

Lâl sütundan elini çekti.

Kalbi göğsünden çıkacak gibiydi.

“Bunu gördüm.”

Kendi kendine söyledi.

“Gerçekten gördüm.”

Telefonunu çıkardı.

Kamerayı açtı.

Ekranda yalnızca modern meydan vardı.

Fakat fotoğrafı çektiğinde görüntünün bir köşesinde kısa süreliğine kırmızı bir pelerin belirdi.

Lâl ekrana baktı.

Gözlerini kırptı.

Görüntü normale döndü.

---

O sırada arkasından bir ses geldi.

“Sen de gördün.”

Lâl hızla döndü.

Marcus birkaç metre ötede duruyordu.

“Ne gördüm?”

Marcus cevap vermedi.

Lâl ona yaklaştı.

“Sen biliyorsun.”

“Ne bildiğimi sanıyorsun?”

“Bunun ne olduğunu.”

Marcus gözlerini sütuna çevirdi.

“Vestigium temporis.”

Lâl kaşlarını çattı.

“Zamanın izi.”

“Evet.”

“Bunu daha önce neden söylemedin?”

“Çünkü ilk kez görene kimse inanmaz.”

“Ben gördüm.”

“Biliyorum.”

“Ne zamandır oluyor?”

Marcus bu kez doğrudan ona baktı.

“Dün gece başladı mı?”

Lâl sustu.

“Bunu nereden biliyorsun?”

Marcus:

“Çünkü herkes önce sesi duyar.”

Lâl'in yüzü gerildi.

“Sonra?”

“Sonra görüntüler gelir.”

“Sonra ne olur?”

Marcus birkaç saniye sessiz kaldı.

“Henüz zamanı değil.”

Lâl öfkelendi.

“Bana sürekli bunu söylüyorsun.”

“Çünkü acele ediyorsun.”

“Benim hayatım değişiyor!”

“Biliyorum.”

“Ben kendi zamanımdan olmayan sesler duyuyorum.”

Marcus sakin kaldı.

“Onlar senin zamanından değil.”

Lâl ona baktı.

“Peki hangi zamandan?”

Marcus'un cevabı çok kısa oldu.

“Yakında göreceksin.”

---

İkinci Fısıltı

O gece Lâl arşivde yalnız çalışıyordu.

Önündeki belgeyi incelerken kaleminin ucu bir noktada durdu.

Yazının içinde küçük bir sembol vardı.

Bir gemi.

Üç dalga.

Θ.

Lâl onu defterine çizdi.

Sonra altına Romeyka ile bildiği kelimelerden birini yazdı.

Elini kaldırdığında arkasından bir nefes sesi duydu.

Çok yakındı.

Lâl yavaşça döndü.

Kimse yoktu.

Fakat bu kez ses yalnızca bir fısıltı değildi.

Bir erkek sesi açıkça konuştu:

> “Non aperias.”

Lâl'in yüzü bembeyaz oldu.

(Açma.)

“Ne?”

Ses tekrarladı:

> “Noli aperire.”

(Açma.)

Lâl ayağa kalktı.

“Ne açmayayım?”

Masadaki kutuya baktı.

Daha önce görmediği küçük bir ahşap kutu vardı.

Üzerinde Roma mühürleri bulunuyordu.

Lâl yavaşça yaklaştı.

Kutunun kapağı kilitliydi.

Elini uzattı.

Sonra durdu.

Çünkü taş cebinde ısınmaya başlamıştı.

“Sen misin?”

Taşı çıkardı.

Sembol parlıyordu.

Lâl kutuya baktı.

Kutunun üzerinde çok silik bir Yunanca yazı vardı:

> Μὴ φοβοῦ.

(Korkma.)

Lâl fısıldadı:

“Az önce bana açma dediniz.”

Bu kez cevap gelmedi.

Yalnızca deniz sesi.

---

Lâl kutuya dokundu.

Bir anda görüntü değişti.

Karanlık bir liman.

Meşaleler.

Ahşap gemiler.

Romalı askerler.

Bir kadın.

Kadının elinde aynı taş vardı.

Lâl onu görmeye çalıştı.

Yüzü seçilmiyordu.

Kadın başını kaldırdı.

Sanki doğrudan Lâl'e bakıyordu.

Sonra konuştu:

> “Θυμήσου.”

(Hatırla.)

Lâl irkildi.

Görüntü kayboldu.

Arşiv yeniden karşısındaydı.

Lâl nefes nefese kaldı.

Kutunun kapağı hâlâ kapalıydı.

Ama artık emin olduğu bir şey vardı.

Geçmiş ona yalnızca görüntü göstermiyordu.

Onu bir yere yönlendiriyordu.

---

Üçüncü Geçiş

Ertesi gün Lâl Roma'nın eski liman kayıtlarını araştırmak için başka bir arşive gitti.

Yolda telefonuna baktı.

Saat 14.16.

Bir köşeyi döndü.

Ve bir anda...

Roma değişti.

Bu kez daha uzun sürdü.

Yaklaşık on saniye.

Taş döşeli yol.

At arabaları.

Tunikler.

Bağıran insanlar.

Bir satıcı:

> “Oliva! Vinum!”

Bir çocuk koşarak yanından geçti.

Lâl donup kaldı.

Kendi kıyafetlerine baktı.

Hâlâ modern kıyafetleri üzerindeydi.

Çantasını sıkıca tuttu.

Bir kadın ona bakıyordu.

Kadının gözleri büyüdü.

Lâl'in ayakkabılarına baktı.

Sonra yüzüne.

Kadın Antik Yunanca bir şey söyledi:

> “Τίς εἶ;”

(Kimsin?)

Lâl cevap veremedi.

Gözlerini kırptı.

Roma yeniden modernleşti.

İnsanlar geri geldi.

Arabalar.

Telefonlar.

Motor sesleri.

Lâl duvara yaslandı.

Nefesini düzenlemeye çalıştı.

Bu kez görüntü yalnızca onun zihninde kalmamıştı.

Kadın ona gerçekten bakmıştı.

Ve Lâl artık korkuyordu.

Çünkü geçmiş...

onu görmeye başlamıştı.

---

O gece odasında çantasını açtı.

Kitapları tek tek çıkardı.

Antik Yunanca sözlük.

Latince gramer kitabı.

Romeyka defteri.

Harita.

Fotoğraf.

Taş.

Hepsini yatağın üzerine dizdi.

Bir süre baktı.

“Eğer gerçekten oraya gidersem...”

Cümlesini tamamlayamadı.

Telefonunu eline aldı.

Şarjı yüzde 93'tü.

Modern dünyanın küçük, parlak kanıtı.

Sonra Antik Yunanca sözlüğüne baktı.

İki dünya.

Aynı çantanın içinde.

Lâl yavaşça güldü.

“Sanırım geçmişe gidersem yanımda götüreceğim ilk şey bu olacak.”

Sonra taşın üzerine baktı.

“İkincisi de sensin.”

Dışarıdan Roma'nın gece sesleri geliyordu.

Bir scooter.

Uzakta bir kilise çanı.

Sonra...

çok hafif bir deniz sesi.

Lâl pencereye yaklaştı.

Roma'nın ortasında deniz yoktu.

Ama ses giderek belirginleşti.

Ardından bir erkek sesi duyuldu.

Bu kez Latinceydi:

> “Redi.”

(Geri dön.)

Lâl'in nefesi kesildi.

“Ben daha gitmedim ki.”

Ses sustu.

Sonra başka bir dilde, daha eski bir ses geldi:

> “Οὐδέπω.”

(Henüz değil.)

Lâl gözlerini kapattı.

Artık biliyordu.

Geçmiş onu çağırıyordu.

Fakat henüz kapıyı açmamıştı.

Ve kapının ötesinde ne olduğunu öğrendiğinde, artık Roma'ya araştırmacı olarak bakamayacaktı.

Çünkü geçmişe gittiğinde yanında yalnızca kendisini götürmeyecekti.

Çantasındaki kitapları, telefonunu, taşını, kendi zamanının bilgisini ve Çaykara'dan taşıdığı bütün hatıraları da beraberinde götürecekti.

Henüz bunu bilmiyordu.

Ama zaman, onun için çoktan hazırlık yapmaya başlamıştı.

Ve gecenin sonunda masadaki gri taşın üzerinde yeni bir çizgi belirdi.

Bu kez bir kapı.

Kapının üzerinde ise tek bir kelime vardı:

> Ἔρχου.

(Gel.)

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.