
Roma'ya giden uçuş sabahın ilk saatlerindeydi.
Lâl havaalanına geldiğinde Ankara henüz tamamen uyanmamıştı. Terminalin büyük camlarından dışarı baktığında gökyüzü gri ile mavi arasında kararsız kalmıştı. İnsanlar bavullarını sürüklüyor, elektronik ekranlarda uçuş numaraları değişiyor, anonslar birbirinin üzerine biniyordu.
Her şey olağandı.
En azından dışarıdan bakıldığında.
Lâl'in elindeki küçük deri çantada ise olağan olmayan birkaç şey vardı.
Antik Yunanca notları.
Latince belgelerin kopyaları.
Romeyka kelimelerinin yazılı olduğu defter.
Babaannesinin fotoğrafı.
Ve küçük gri taş.
Taşı avucunda tuttu.
Soğuktu.
Her zamanki gibi.
Ama artık onun yalnızca bir taş olmadığını düşünüyordu.
Telefonunu çıkarıp uçuş kartına baktı.
ANKARA → ROMA
Parmağı ekranın üzerinde birkaç saniye durdu.
Sonra kendi kendine fısıldadı:
“Roma.”
Kelimeyi Türkçe söylemedi.
İçinden Latince geçti:
> Roma. Aeterna urbs.
(Roma. Ebedî şehir.)
Ardından Antik Yunanca:
> Ῥώμη.
Roma.
Bir kelime.
Binlerce yıl.
Lâl hafifçe gülümsedi.
“Bakalım gerçekten ebedî misin?”
---
I
Uçağa bindiğinde pencere kenarındaki koltuğunu buldu.
Çantasını üst bölmeye yerleştirdi.
Oturmadan önce bir an durdu.
Uçağın gövdesinin metalik yüzeyine baktı.
Bu makine, gökyüzünü insanın ulaşamayacağı bir yer olmaktan çıkarmıştı.
Yüzyıllar önce insanlar yıldızlara bakarak yön bulmuştu.
Şimdi insanlar yıldızların arasından uçuyordu.
Lâl koltuğuna oturdu.
Emniyet kemerini bağladı.
Yanındaki yaşlı kadın ona baktı.
“İtalya'ya mı gidiyorsun?”
“Evet.”
“Tatili mi?”
Lâl gülümsedi.
“Sayılır.”
“Roma çok güzel.”
“Biliyorum.”
“Daha önce gittin mi?”
“Hayır.”
Kadın başını salladı.
“İlk kez gidiyorsan Kolezyum'u gör.”
Lâl camdan dışarı baktı.
“Kolezyum'u görmek için gitmiyorum.”
Kadın meraklandı.
“Ne için?”
Lâl bir an düşündü.
Sonra:
“Bir şey bulmak için.”
dedi.
“Ne?”
Lâl hafifçe gülümsedi.
“Henüz bilmiyorum.”
Kadın güldü.
“İyi cevap.”
Uçak hareket etmeye başladı.
Lâl başını cama yasladı.
Ankara'nın binaları yavaş yavaş küçüldü.
Sonra şehir geride kaldı.
Bulutların üzerine çıktıklarında Lâl'in önündeki dünya bembeyazdı.
Bir süre yalnızca baktı.
Sonra defterini açtı.
Sayfanın üstüne yazdı:
> Caelum.
Altına:
> Οὐρανός.
Sonra Türkçe:
> Gökyüzü.
Kalemi biraz daha ilerledi.
> Terra.
Γῆ.
Toprak.
En alta ise:
> Mare.
Θάλασσα.
Deniz.
Lâl üç kelimeye baktı.
Gökyüzü.
Toprak.
Deniz.
Bir mühendis için gökyüzü hesaplanabilirdi.
Bir arkeolog için toprak kazılabilirdi.
Ama deniz...
Deniz hiçbir zaman tamamen kazılamazdı.
Belki de bu yüzden geçmişin en büyük arşivlerinden biriydi.
---
Uçak Akdeniz'in üzerine geldiğinde Lâl'in gözleri kapandı.
Ve bir anda başka bir görüntü gördü.
---
Yıllar önce...
Çaykara'da yaz sonuydu.
Lâl çocuktu.
Babaannesi evin önündeki ahşap sandalyede oturuyordu. Elinde eski bir bakır tas vardı. Lâl ise yerdeki taşları diziyordu.
“Bunların hepsini neden topluyorsun?”
“Güzel oldukları için.”
“Taş güzel olur mu?”
“Olur.”
Babaannesi gülmüştü.
“Peki bu?”
Bir taşı göstermişti.
Lâl taşı eline almıştı.
“Bu diğerlerinden farklı.”
“Neden?”
“Bilmiyorum.”
Babaannesi taşı elinden almıştı.
Uzun süre bakmıştı.
Sonra:
“Bunu sakla.”
“Yine mi?”
“Evet.”
“Bunun içinde ne var?”
Babaannesi cevap vermemişti.
Lâl kızmıştı.
“Sen hiçbir şeyi söylemiyorsun.”
Yaşlı kadın ona bakmıştı.
“Çünkü bazı şeyleri bilmek için önce büyümek gerekir.”
“Ben büyüdüm.”
“Hayır.”
“Büyüdüm!”
“Daha Roma'ya bile gitmedin.”
Lâl şaşırmıştı.
“Roma ne?”
Babaannesi bir an susmuştu.
Sonra gülümsemişti.
“Uzak bir şehir.”
“Sen gittin mi?”
“Hayır.”
“Nasıl biliyorsun?”
Babaannesi gözlerini dağlara çevirmişti.
“Bazı şehirler insan gitmeden önce de insanın içine gelir.”
---
Lâl gözlerini açtı.
Uçaktaydı.
Kalbi hızlı atıyordu.
Çocukluk anısı neden şimdi geri gelmişti?
Roma'ya gitmeden önce.
Babaannesi bunu neden söylemişti?
“Roma'ya bile gitmedin.”
O zamanlar bu yalnızca anlamsız bir cümleydi.
Şimdi ise değildi.
Lâl defterine yazdı:
> “Bazı şehirler insan gitmeden önce içine gelir.”
Altına Latince ekledi:
> Urbis memoria.
(Şehrin hafızası.)
---
II
Roma'ya indiklerinde akşamüstü olmuştu.
Fiumicino Havalimanı kalabalıktı.
Lâl yürüyen merdivenden aşağı inerken İtalyanca konuşmalar birbirine karışıyordu.
Grazie.
Prego.
Biglietto.
Bagaglio.
Roma.
Kelimenin kendisi bile farklı bir tınıya sahipti.
Lâl bavulunu aldı.
Terminalden dışarı çıktığında yüzüne Akdeniz havası çarptı.
Roma'nın havası Ankara'dan farklıydı.
Daha nemliydi.
Daha ağır.
Sanki havada görünmeyen bir şey asılıydı.
Taksiye bindi.
Şoför:
“Prima volta a Roma?”
Lâl başını salladı.
“Sì. Prima volta.”
Şoför gülümsedi.
“Vedrai. Roma non si dimentica.”
Lâl pencereye döndü.
Roma unutulmaz.
Bu cümle zihninde yankılandı.
Sonra içinden başka bir cümle geçti:
Peki Roma neyi unutmuştu?
---
Şehir ilerledikçe taşlar görünmeye başladı.
Eski duvarlar.
Sütunlar.
Dar sokaklar.
Çeşmeler.
Kemerler.
Kilisenin kubbesi.
Bir yerde Roma İmparatorluğu'nun görkemli kalıntıları, hemen yanında modern bir mağazanın camında yansıyan neon ışıklarıyla yan yana duruyordu.
Lâl cama baktı.
Geçmiş ile şimdi aynı sokakta yürüyordu.
Birbirine değmeden.
Ama birbirini tamamen bırakmadan.
---
Otele yerleştikten sonra dışarı çıktı.
Hava kararmıştı.
Roma geceleri farklıydı.
Gündüzün kalabalığı çekildiğinde taşların biçimi değişiyordu.
Lâl bir sokağın başında durdu.
Karşısında eski bir duvar vardı.
Elini taşın yüzeyine koydu.
Soğuktu.
Ama bu kez çocukluğundaki taş gibi değildi.
Bu taşın yüzeyinde bir imparatorluğun eli vardı.
Lâl parmaklarını çekti.
“Salve, Roma.”
(Selam, Roma.)
Kendi söylediğine kendi güldü.
“Ben gerçekten taşlarla konuşuyorum artık.”
Arkasından bir ses geldi.
“Roma'ya yeni gelenlerin çoğu önce taşlarla konuşmaz.”
Lâl hızla döndü.
Orta yaşlı bir adam birkaç metre ötede duruyordu.
Elinde eski bir dosya vardı.
“Peki ne yaparlar?”
“Fotoğraf çekerler.”
Lâl gülümsedi.
“Ben fotoğraf çekmeye gelmedim.”
Adam ona baktı.
“Biliyorum.”
Lâl'in gülümsemesi kayboldu.
“Beni tanıyor musunuz?”
“Hayır.”
“Öyleyse nereden biliyorsunuz?”
Adam elindeki dosyayı kaldırdı.
“Çünkü sen Lâl Karadeniz'sin.”
Bir sessizlik oldu.
Lâl bir adım geri çekildi.
“Dosyamı nereden buldunuz?”
“Benim dosyam değil.”
“Ne demek bu?”
Adam dosyayı ona uzattı.
“Roma'da bazı belgeler insanlardan daha uzun yaşar.”
Lâl dosyaya bakmadı.
“Adınız?”
Adam cevap vermedi.
Sadece:
“Yarın sabah arşive gel.”
dedi.
“Niye?”
“Çünkü aradığın şey orada.”
“Ne aradığımı bilmiyorum.”
Adam gülümsedi.
“Bence biliyorsun.”
Sonra arkasını dönüp yürüdü.
Lâl birkaç saniye olduğu yerde kaldı.
“Bekleyin!”
Adam durmadı.
“En azından adınızı söyleyin!”
Adam yalnızca elini kaldırdı.
Ve kalabalığın içinde kayboldu.
Lâl dosyaya baktı.
Üzerinde tek bir mühür vardı.
Θ.
---
III
Otele döndüğünde dosyayı açmadı.
Uzun süre masanın üzerinde bıraktı.
Sonra dayanamadı.
Mührün kenarını dikkatlice kaldırdı.
İçinden eski bir belge çıktı.
Üzerinde Latince yazılar vardı.
Lâl okumaya başladı.
> “Mare Ponticum...”
Pontus Denizi.
Bir başka satır:
> “Memoria non moritur.”
(Hafıza ölmez.)
Lâl'in kalbi hızlandı.
Sayfanın altındaki tarih Roma dönemine aitti.
Ama asıl gariplik başka yerdeydi.
Belgenin arka yüzünde Antik Yunanca bir cümle vardı:
> Ἡ θάλασσα οὐ λανθάνει.
Lâl bunu yavaşça çevirdi.
> (Deniz unutmaz.)
Sandalyeye oturdu.
Gözlerini kapattı.
Deniz unutmaz.
Babaannesinin fotoğrafındaki cümle:
Deniz hatırlar.
Kütüphanedeki yazıt:
Denizden hafıza.
Taş:
Θ.
Ve şimdi Roma'daki dosya.
Bunların hepsi nasıl aynı yere çıkıyordu?
---
Lâl yatağın kenarına oturdu.
Çantasından gri taşı çıkardı.
Taşı belgenin üzerine koydu.
Bir süre hiçbir şey olmadı.
Sonra...
Taşın üzerindeki çizginin, belgede bulunan sembolle birebir aynı olduğunu fark etti.
Dalga.
Gemi.
Θ.
Lâl nefesini tuttu.
“Sen buraya ait değilsin.”
Taşı eline aldı.
“Sen Çaykara'dan geldin.”
Bir an durdu.
“Öyleyse Roma seni nereden tanıyor?”
---
Gece boyunca uyuyamadı.
Bir süre sonra gözleri ağırlaştı.
Ve yine bir flashback gördü.
Bu kez babaannesi yoktu.
Daha eski bir ev.
Tahta pencere.
Yağmur.
Bir kadın, eski bir defteri açıyordu.
Lâl onu tanımıyordu.
Kadın Romeyka konuşuyordu.
Lâl kelimeleri tam anlayamıyordu.
Ama bir cümle zihninde açıkça kaldı:
> “Η θάλασσα θα θυμάται.”
(Deniz hatırlayacak.)
Kadın defteri kapattı.
Kapının dışından erkek sesleri geliyordu.
“Roma askerleri.”
Kadın çocuğunu kendisine çekti.
Defteri göğsüne bastırdı.
“Bunu götür.”
“Anne, nereye?”
“Dağlara.”
“Niçin?”
“Deniz artık güvenli değil.”
Kadın çocuğun eline küçük gri bir taş verdi.
Üzerinde aynı sembol vardı.
Θ.
Sonra:
> “Όταν έρθει η ώρα, κάποιος θα επιστρέψει.”
(Vakti geldiğinde biri geri dönecek.)
Lâl rüyasında taşı tutan çocuğa baktı.
Çocuk başını kaldırdı.
Yüzünü göremedi.
Ama elindeki taş...
Lâl'in elindeki taşla aynıydı.
---
Lâl aniden uyandı.
Oda karanlıktı.
Saat 04.26.
Kalbi deli gibi atıyordu.
“Bu sadece rüya.”
Bunu söyledi.
Sonra durdu.
“Değil mi?”
Masaya baktı.
Taş oradaydı.
Ama bu kez üzerinde yeni bir çizgi vardı.
Bir harita çizgisi.
Lâl ayağa kalktı.
Telefonunun ışığını açtı.
Çizgiyi büyüttü.
Karadeniz kıyısına benzeyen bir şekildi.
Bir uçta Roma.
Diğer uçta...
Trabzon.
Lâl'in boğazı düğümlendi.
---
IV
Ertesi sabah Roma arşivine gitti.
Bina eskiydi.
Taş merdivenlerden çıkarken her adımında ayaklarının altında yüzyılların ağırlığını hissediyordu.
Kapıda görevli kimliğini kontrol etti.
“Lâl Karadeniz?”
“Evet.”
“Professor Valerius'un belgeleri için mi?”
Lâl durdu.
“Evet.”
Görevli ona uzun süre baktı.
“İlginç.”
“Neden?”
“Çünkü yıllardır o belgeleri isteyen olmadı.”
“Ben neden erişebiliyorum?”
Görevli omuz silkti.
“Bilmiyorum.”
Sonra anahtarı çevirdi.
Kapı açıldı.
Lâl içeri girdi.
Toz kokusu.
Eski deri.
Kâğıt.
Mürekkep.
Taş.
Zaman.
Hepsi aynı anda oradaydı.
Bir masanın üzerinde üç kutu vardı.
Birincisi:
LATINA
İkincisi:
GRAECA
Üçüncüsü:
PONTUS
Lâl üçüncü kutuya baktı.
Kalbi hızlandı.
Kutuyu açtı.
İçinden küçük bir bronz levha çıktı.
Üzerinde Latince yazı vardı:
> “Ad Pontum Euxinum.”
(Pontus Euxinus'a.)
Altında Antik Yunanca:
> πρὸς τὸν Πόντον Εὔξεινον
Ve son satır...
Romeyka değildi.
Ama Lâl'in çocukluğundan bildiği seslere şaşırtıcı derecede yakındı.
Bir dilin başka bir dile dönüşürken bıraktığı iz gibiydi.
Lâl parmaklarını yazının üzerinde gezdirdi.
“Sen...”
Sesi titredi.
“Sen Karadeniz'i anlatmıyorsun.”
Levhanın arkasını çevirdi.
Orada tek bir cümle vardı:
> “Non quaeritur mare. Quaeritur memoria.”
Lâl'in gözleri büyüdü.
(Aranan deniz değildir. Aranan hafızadır.)
---
“Bunu bulduğunda ne yapacağını biliyor musun?”
Lâl arkasını döndü.
Dün geceki adam kapının yanında duruyordu.
“Sen.”
“Ben.”
“Adın ne?”
“Marcus.”
“Marcus ne?”
Adam hafifçe gülümsedi.
“Şimdilik Marcus yeter.”
Lâl bronz levhayı gösterdi.
“Bunun anlamını biliyor musun?”
“Sen biliyorsun.”
“Bana cevap vermekten kaçıyorsun.”
“Çünkü bazı cevaplar yanlış zamanda verilirse hikâyeyi öldürür.”
Lâl kaşlarını çattı.
“Ben tarih araştırıyorum.”
“Hayır.”
Adam ona yaklaştı.
“Sen tarihin neyi sakladığını araştırıyorsun.”
“Aradaki fark ne?”
“Çok büyük.”
Adam levhaya baktı.
“İmparatorlar tarihe isimlerini yazdırır.”
Sonra duvarlardaki rafları gösterdi.
“Sen ise isimleri yazılmayanları arıyorsun.”
Lâl sustu.
“Bunu kim söyledi sana?”
Marcus:
“Senin babaannen.”
Lâl'in yüzündeki bütün renk çekildi.
“Ne?”
Adam cevap vermedi.
Lâl bir adım attı.
“Babaannemi tanıyor muydun?”
Marcus yalnızca:
“Ben değil.”
dedi.
“Kim?”
“Onun hikâyesini taşıyanlar.”
Lâl'in gözleri doldu.
“Ne demek bu?”
Marcus masanın üzerindeki bronz levhayı aldı.
“Roma'nın unuttuğu şey bir şehir değil.”
Lâl nefesini tuttu.
“Peki ne?”
Marcus levhayı ona geri verdi.
“Bir insan.”
---
Marcus kapıya doğru yürüdü.
Lâl arkasından seslendi:
“Kim?”
Adam durdu.
“Yarın.”
“Ne demek yarın?”
“Yarın sana onun adını söyleyeceğim.”
Kapı kapandı.
Lâl odada yalnız kaldı.
Bronz levha ellerinin arasındaydı.
Üzerindeki son cümleye yeniden baktı.
> Non quaeritur mare. Quaeritur memoria.
Aranan deniz değildi.
Aranan hafızaydı.
Ve Lâl ilk kez şunu anladı:
Roma'ya bir yazıt bulmaya gelmemişti.
Bir insanın izini sürmeye gelmişti.
Belki binlerce yıl önce yaşamıştı.
Belki adı imparatorların kitaplarında hiç geçmemişti.
Belki yalnızca bir annenin, bir çocuğun, bir denizcinin veya bir kadının hafızasında yaşamıştı.
Ama bir şey kesindi.
O insanın hikâyesi Karadeniz'de başlamıştı.
Ve bir şekilde Roma'ya ulaşmıştı.
Lâl pencereye yürüdü.
Roma'nın üzerinde akşam ışığı vardı.
Uzakta kubbeler ve taş binalar kızıl renge dönüyordu.
Gökyüzünde ilk yıldız görünmeye başlamıştı.
Lâl elini cebindeki gri taşa koydu.
Ve çocukluğundan beri duyduğu o eski cümleyi fısıldadı:
> “Panayía na se filái...”
(Panayía seni korusun.)
Sonra Antik Yunanca söyledi:
> “Ἡ θάλασσα μνημονεύει.”
(Deniz hatırlar.)
Ve en son Latince:
> “Memoria manet.”
(Hafıza kalır.)
Roma'nın taşları sessizdi.
Ama Lâl artık sessizliğin boşluk olmadığını biliyordu.
Bazı sessizliklerin içinde binlerce yıllık cümleler beklerdi.
Ve o gece, Roma'nın gölgelerinde, unutulmuş bir ismin ilk harfi ortaya çıkmıştı.
Lâl henüz bilmiyordu.
Fakat aradığı kişiyle arasındaki mesafe artık binlerce yıl değildi.
Sadece bir geceydi.

