İçeriğe geç

Roma'nın Unuttuğu Deniz

Bölüm 2 · 7 dk okuma

Roma'nın Unuttuğu Deniz

Bölüm 2

Bölüm II — Taşın Hatırladığı Yol

Roma'ya gitmesine daha on üç gün vardı.

Lâl, takvimdeki günleri saymıyordu. En azından kendisine öyle söylüyordu. Fakat çalışma masasının karşısındaki duvarda asılı takvimde her sabah bir günün üzerini çiziyordu.

On üç.

On iki.

On bir...

Roma'ya gitmek onun için bir seyahat değildi artık. Bir araştırmanın başlangıcıydı. Belki de yıllardır farkında olmadan taşıdığı bir şeyin peşinden gitmekti.

Masasının üzerinde iki farklı dünya yan yana duruyordu.

Bir tarafta havacılık ve uzay mühendisliği kitapları vardı. Yörünge mekaniği, aerodinamik, uzay araçlarının yapısal analizi...

Diğer tarafta arkeoloji katalogları, Roma tarihi, Antik Yunanca sözlükleri ve Karadeniz'in antik yerleşimlerine ilişkin haritalar.

Lâl sandalyesine oturdu.

Önündeki boş sayfaya büyük harflerle yazdı:

> ROMA ARAŞTIRMASI

Bir süre baktı.

Sonra altına üç kelime ekledi:

> Πόντος — Mare — Μνήμη

(Pontus — Deniz — Hafıza)

Kalemi masaya bıraktı.

“Üç kelime,” diye fısıldadı. “Birbirleriyle ne işiniz var?”

Cevap yoktu.

Ama bazen cevap vermeyen şeyler, insanı cevaplardan daha fazla rahatsız ederdi.

---

Çaykara'dan Kalan

Lâl çekmecesini açtı.

İçinde paslanmış bir anahtar, eski bir fotoğraf, birkaç madeni para ve yıllardır sakladığı küçük gri taş vardı.

Taşı avucuna aldı.

Yüzeyi pürüzlüydü. İlk bakışta sıradan bir dere taşı gibi görünüyordu.

Fakat artık onun sıradan olduğuna inanmıyordu.

Kütüphanede bulduğu sembolün aynısı taşın üzerinde belirmişti.

Θ.

Lâl parmağını sembolün üzerinden geçirdi.

Ve o anda çocukluğundan bir görüntü zihninde yeniden canlandı.

---

Yıllar önce...

Çaykara'da yağmur yağıyordu.

Dağların tepeleri sisin içinde kaybolmuş, evlerin çatılarından aşağı ince su çizgileri süzülüyordu. Lâl henüz küçüktü. Ayakkabılarının çamur içinde kalmasına aldırmadan taşlı patikada koşuyordu.

Babaannesi arkasından seslenmişti:

“Yavaş git kızım!”

Lâl dönüp bağırmıştı:

“Yakalayamazsın beni!”

“Ben seni değil, o taşları yakalamaya çalışıyorum!”

Lâl durmuştu.

“Elimde taş yok ki.”

Babaannesi yaklaşmış, onun avucunu açmıştı.

Küçük gri taş oradaydı.

“Bu nereden?”

“Dereden.”

“Tek başına mı buldun?”

Lâl başını sallamıştı.

Babaannesi taşı uzun süre incelemişti.

Sonra garip bir şekilde yüzündeki gülümseme kaybolmuştu.

“Bunu eve götür.”

“Niye?”

“Kaybetme.”

“Niye?”

Yaşlı kadın cevap vermemişti.

Lâl tekrar sormuştu:

“Büyü mü bu?”

Babaannesi gülmüştü.

“Her eski şey büyü değildir.”

“Peki ne?”

Babaannesi taşın üzerindeki ince çizgiye parmağıyla dokunmuştu.

“Μνήμη.”

Lâl kelimeyi anlamamıştı.

“Ne?”

“Hatıra.”

Sonra taşın Lâl'in avucuna geri bırakmıştı.

“Bazı şeyler insanın hatırlamadığını hatırlar.”

---

Lâl gözlerini açtı.

Oda yeniden karşısındaydı.

Ankara.

Masa.

Kitaplar.

Taş.

Bir süre nefes almadı.

“Μνήμη...” diye fısıldadı.

Demek kelimeyi ilk kez kütüphanede görmemişti.

Çocukluğunda duymuştu.

Sadece anlamını unutmuştu.

---

Telefonu çaldı.

Arayan danışman hocasıydı.

“Hocam?”

“Hazırlıklara başladın mı?”

“Başladım.”

“Başladım derken?”

Lâl masasına baktı.

“Biraz fazla başladım.”

Hocası güldü.

“Bunu tahmin etmiştim.”

“Hocam, size bir şey soracağım.”

“Dinliyorum.”

“Pontus ile ilgili eski denizcilik kayıtlarına baktınız mı?”

“Roma'daki çalışma için mi?”

“Evet.”

“Bazılarına.”

“Peki Karadeniz'in doğusuyla ilgili olanlara?”

Karşı tarafta kısa bir sessizlik oldu.

“Lâl.”

“Efendim?”

“Bu çalışmada seni özellikle bir şeyden uzak tutmam gerektiğini düşünüyorum.”

Lâl'in kaşları çatıldı.

“Ne?”

“Varsayımlardan.”

“Ben varsayım yapmıyorum.”

“Şimdiden üç farklı dilde bağlantı kurmaya çalışıyorsun.”

Lâl sustu.

Hocası devam etti:

“Bir yazıt bulduğunda onun anlamını önce tarihsel bağlamında düşün. Sonra dilbilimsel bağlamında. En son kendi teorini kur.”

“Anladım.”

“Ve bir şey daha.”

“Ne?”

“Roma'da arşivde Lucius Valerius'un kayıtlarına erişebilirsin.”

Lâl hemen doğruldu.

“Kim?”

“Lucius Valerius. Roma'nın Karadeniz ticareti üzerine çalışan geç dönem bir araştırmacısı. Kayıtları çok sınırlı. Birkaç parça belge var.”

“Bunları neden daha önce söylemediniz?”

“Çünkü henüz sana verilmemişti.”

“Şimdi veriliyor mu?”

“Şimdi gidiyorsun.”

Lâl gülümsedi.

“Bunu seviyorum.”

“Ben bundan korkuyorum.”

---

Roma Dosyası

Ertesi gün arşiv odasında saatlerce çalıştı.

Roma'nın Karadeniz ile ilişkileri üzerine onlarca makale açtı.

Pontus Euxinus.

Eski kaynaklarda Karadeniz için kullanılan adlardan biri.

Lâl kelimeyi defterine yazdı.

> Πόντος Εὔξεινος

Yanına Latince karşılığını not etti:

> Pontus Euxinus

Sonra Türkçe:

> Karadeniz.

Kelimenin kökeni üzerine farklı açıklamaları okudu.

Bir zamanlar “misafirperver deniz” anlamıyla ilişkilendirilen ifade, tarih boyunca başka anlam katmanları kazanmıştı.

Lâl bir an durdu.

Misafirperver deniz.

Kendi kendine gülümsedi.

“Ne kadar ironik.”

Denizin kıyısında yaşayanların kaç savaş, kaç göç, kaç imparatorluk gördüğünü düşününce kelime tuhaf geliyordu.

Sonra başka bir belge açtı.

Haritanın üzerinde Roma'nın Karadeniz kıyısındaki ticaret yolları işaretlenmişti.

Sinop.

Trabzon.

Kolhis.

Kafkasya.

Lâl'in gözleri Trabzon'un üzerinde durdu.

Çaykara'ya doğru uzanan dağları düşündü.

Denizden dağa.

Haritada görünmeyen bir yol vardı sanki.

---

Akşam olduğunda kütüphanede yalnız kalmıştı.

Masasında üç şey duruyordu:

Gri taş.

Antik Yunanca kart.

Roma haritası.

Lâl üçünü yan yana koydu.

“Peki,” dedi. “Beni nereye götürüyorsunuz?”

O anda kütüphanenin ışıkları bir anlığına titredi.

Lâl başını kaldırdı.

Işıklar düzeldi.

“Elektrik sistemi,” diye mırıldandı.

Sonra masaya döndü.

Taşın üzerindeki sembolü gördü.

Θ.

Bir şey fark etmişti.

Sembolün altındaki çizgi, haritadaki kıyı çizgisine benziyordu.

Lâl haritayı yaklaştırdı.

Sembolü yeniden inceledi.

Sonra telefonunun kamerasıyla taşın fotoğrafını çekti.

Görüntüyü büyüttü.

Ve taşın üzerinde, sembolün hemen yanında çok küçük bir çizgi fark etti.

Bir gemi.

Çok basit bir gemi.

Üçgen bir yelken.

Altında üç dalga.

Lâl'in kalbi hızlandı.

“Bu...”

Cümlesini tamamlayamadı.

---

Bir Başka Hatıra

O gece uyuyamadı.

Saat 03.17'de gözlerini kapattığında yine Çaykara'daydı.

Bu kez daha eski bir anıydı.

Babaannesi sobanın yanında oturuyordu.

Lâl çocuk hâliyle onun dizinin dibinde uyukluyordu.

Yaşlı kadın elinde eski bir defter tutuyordu.

Lâl gözlerini aralamıştı.

“Ne okuyorsun?”

“Bir şey.”

“Ne?”

“Eski bir hikâye.”

“Bana anlat.”

Babaannesi kitabı kapatmıştı.

“Sen daha küçüksün.”

“Ben anlarım.”

“Bazı hikâyeler anlaşılmak için değil, hatırlanmak için anlatılır.”

Lâl suratını asmıştı.

“Ben büyüyünce okuyacağım.”

Babaannesi gülümsemişti.

“Belki de sen okuyacaksın.”

“Ne?”

“Bu hikâyeyi.”

“Hangisini?”

Yaşlı kadın cevap vermemişti.

Sadece şu kelimeyi söylemişti:

“Πόντος.”

Lâl uykusunda fısıldadı:

“Pontus...”

Gözlerini açtı.

Oda karanlıktı.

Kalbi hızlı atıyordu.

Bir süre tavana baktı.

Sonra yatağından kalktı.

Masasına gitti.

Defterini açtı.

Rüya ile hatıra arasındaki çizgiyi ayırt edemiyordu.

Ama bir şeyi biliyordu.

Babaannesi ona daha önce bu kelimeyi söylemişti.

---

Roma'ya Giden Yol

Roma yolculuğundan üç gün önce evde küçük bir tartışma çıktı.

Babası mutfakta oturuyordu.

Lâl masaya belgelerini koymuştu.

“Bu kadar şeyle mi gidiyorsun?”

“Evet.”

“Ne kadar kalacaksın?”

“İlk etapta üç hafta.”

“Üç hafta mı?”

“Belki daha uzun.”

Babası kaşlarını çattı.

“Arkeoloji için.”

“Evet.”

“Bir de uzay mühendisliği okuyorsun.”

“Evet.”

“İkisini hâlâ nasıl birleştirdiğini anlamıyorum.”

Lâl gülümsedi.

“Ben de bazen anlamıyorum.”

Babası çayından bir yudum aldı.

“Gökyüzüne bakıyorsun, sonra taşların altına giriyorsun.”

“İkisi de geçmişi ve geleceği anlamaya çalışıyor.”

Babası ona baktı.

“Senin aklın çok uzaklarda.”

“Belki.”

“Çaykara'dan Roma'ya gidiyorsun.”

“Evet.”

“Orada ne bulacaksın?”

Lâl cevap vermedi.

Çünkü içinden geçen cümle çok tuhaftı:

Bilmiyorum. Ama bir şey beni oraya çağırıyor.

Bunu söylemedi.

Onun yerine:

“Bir yazıt.”

dedi.

Babası güldü.

“Bunun için Roma'ya mı gidilir?”

“Bazı yazıtlar bir insanın bütün hayatını değiştirir.”

“Seninki de değişmesin.”

Lâl babasının yüzüne baktı.

“Değişirse?”

Babası bir süre sustu.

Sonra:

“Değişecekse de kendini kaybetme.”

dedi.

Bu cümle Lâl'in içinde kaldı.

---

O gece bavulunu hazırlarken eski gri taşı eline aldı.

Bir süre düşündü.

Sonra küçük bir kumaş kesesine koydu.

Yanına Antik Yunanca sözlüğünü.

Latince notlarını.

Romeyka kelimelerinin yazılı olduğu defterini.

Haritalarını.

Ve babaannesinin eski fotoğrafını.

Fotoğrafı bavulun en üstüne koydu.

Fotoğrafta babaannesi gençti.

Arkasında Çaykara'nın dağları vardı.

Lâl fotoğrafın arkasını çevirdi.

Daha önce hiç fark etmediği bir yazı vardı.

Soluk mürekkeple:

> “Ἡ θάλασσα μνημονεύει.”

Lâl'in nefesi kesildi.

“Deniz hatırlar.”

Fotoğrafı elinden düşürmedi.

Bu cümle...

Kütüphanedeki kart.

Taştaki sembol.

Roma araştırması.

Pontus.

Hepsi aynı yere çıkıyordu.

Denize.

---

Roma'dan Gelen Mektup

Ertesi sabah e-posta geldi.

Bu kez gönderen Roma'daki arşivdi.

Lâl mesajı açtı.

> Sayın Lâl Karadeniz,

Araştırma kapsamında talep ettiğiniz yazıt koleksiyonunun dijital görüntüleri tarafınıza iletilmiştir.

Altında bir dosya vardı.

ARCHIVUM PONTI — FRAGMENTA

Lâl dosyayı açtı.

İlk görüntü.

Kırık bir mermer levha.

İkinci görüntü.

Bronz bir tablet.

Üçüncü görüntü...

Lâl'in parmakları klavyenin üzerinde dondu.

Bu görüntüyü daha önce görmüştü.

Kütüphanedeki kartta.

Taşındaki sembolde.

Babaannesinin fotoğrafının arkasındaki cümlede.

Mermer levhanın köşesinde aynı işaret vardı:

Θ.

Altında Latince birkaç satır.

Ve hemen yanında Antik Yunanca:

> Ἐκ τῆς θαλάσσης ἡ μνήμη.

Lâl fısıldadı:

“Denizden hafıza...”

Son kelimelerin bir kısmı kırılmıştı.

Ama alt satırda bir isim vardı.

Bir Roma adı.

VALERIUS.

Lâl geriye yaslandı.

Hocası ne demişti?

Lucius Valerius'un kayıtlarına erişebilirsin.

Ekrana tekrar baktı.

Bir dosya daha vardı.

VALERIUS — TABULA III

Lâl dosyayı açtı.

Belgenin ilk satırında Latince bir cümle vardı:

> “Non omnia quae scribuntur, memoria sunt.”

(Yazılan her şey hafıza değildir.)

Altında Antik Yunanca başka bir cümle:

> “Οὐ πάντα τὰ γεγραμμένα μνήμη ἐστίν.”

(Yazılan her şey hafıza değildir.)

Ve en altta tek bir kelime:

> Πόντος.

Lâl sandalyeden kalktı.

Artık Roma'ya yalnızca bir araştırmacı olarak gitmeyeceğini biliyordu.

Çünkü birileri yüzyıllar önce bir şey yazmıştı.

Birileri başka bir dilde tekrar etmişti.

Bir aile, Karadeniz'in dağlarında onu hatırlamıştı.

Ve şimdi o cümle, yıllar sonra Lâl'in önünde yeniden ortaya çıkıyordu.

---

Gece yarısı balkona çıktı.

Ankara'nın üzerinde bulutlar vardı.

Gökyüzünü göremiyordu.

Ama Lâl yine de başını kaldırdı.

Çünkü çocukluğundan beri bildiği bir şey vardı:

Gökyüzü bazen görünmezdi.

Ama oradaydı.

Tıpkı geçmiş gibi.

Elini cebindeki taşın üzerine koydu.

“Roma'ya gidiyorum,” dedi.

Sonra çok daha alçak bir sesle ekledi:

“Bakalım seni orada kim bekliyor.”

Rüzgâr saçlarını yüzüne savurdu.

Lâl gözlerini kapattı.

Uzakta, çok uzaklarda, Karadeniz'in kıyısında dalgalar kayalara vuruyordu.

Henüz Roma'ya ulaşmamıştı.

Henüz hiçbir tarihî karakterle karşılaşmamıştı.

Henüz o taşın gerçek anlamını bilmiyordu.

Ama yol artık çizilmişti.

Çaykara'dan Roma'ya uzanan yol, haritalarda görünmüyordu.

Ve Lâl ilk kez bunun bir yolculuk değil, bir çağrı olduğunu düşündü.

> “Bazı yollar insanı bir yere götürmez.

Bazı yollar, insanın kim olduğunu hatırlatır"

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.