
Bazı insanlar geçmişi kitaplardan öğrenirdi.
Bazıları müzelerdeki cam vitrinlerin önünde durur, bir heykelin kırılmış parmaklarına, başı olmayan bir mermer gövdeye ya da yüzyıllar önce mühürlenmiş bir tabletin üzerindeki çizgilere bakarak geçmişi anlamaya çalışırdı.
Bazılarıysa geçmişi bir dilde taşırdı.
Bir kelimenin telaffuzunda, büyükannelerinden duydukları bir duada, evlerinin mutfağında demlenen çayın kokusuna karışan eski bir sözcükte...
Lâl Karadeniz geçmişi böyle taşıyanlardandı.
Trabzon'un Çaykara'sından gelen bir ailenin kızıydı. Doğduğu yerden uzakta büyümüş olsa da, çocukluğunun bazı kelimeleri hiçbir zaman peşini bırakmamıştı. Bazı sözcükleri Türkçe söylemek yerine evde duyduğu eski telaffuzuyla söyler, bunun nedenini açıklayamadığı zamanlarda yalnızca omuzlarını silkerdi.
Annesi bir keresinde ona:
“Sen bazı kelimeleri bizim senden öğrendiğimizden daha eski söylüyorsun,” demişti.
Lâl gülmüştü.
“Belki kelimeler beni senden önce tanıyordur.”
O zamanlar bunun yalnızca çocukça bir cümle olduğunu düşünmüşlerdi.
Yıllar sonra Lâl, bu cümlenin hayatının en doğru cümlelerinden biri olduğunu anlayacaktı.
Çünkü onun hikâyesi bir taşla başlayacaktı.
Ama taşın altında bir mezar değil, bir deniz vardı.
Ve o deniz Roma'nın unuttuğu bir şey taşıyordu.
---
Ankara sabahı henüz tam anlamıyla aydınlanmamıştı.
ODTÜ kampüsünün ağaçları geceden kalma serinliği hâlâ yapraklarında tutuyordu. Kampüsün geniş yollarında öğrenciler ellerinde kahvelerle dersliklere yetişmeye çalışıyor, bisikletliler sabah sessizliğini ince bir zincir sesiyle bölüyor, bazı binaların pencerelerinde ışıklar birer birer yanıyordu.
Lâl, Mühendislik Fakültesi binasının önünde durmuş, gökyüzüne bakıyordu.
Telefonunun ekranında saat 07.42 yazıyordu.
Normalde bu saatte gökyüzüne bakmasının özel bir nedeni olmazdı.
Fakat bugün gökyüzü onun için yalnızca gökyüzü değildi.
Bir gece önce hesapladığı yörüngenin son değerleri zihninde dönüp duruyordu.
Perigee. Apogee. Inclination. Orbital velocity.
Yörüngenin matematiği kusursuzdu.
Ama Lâl'in zihnini meşgul eden şey uzay aracının nereye gideceği değildi.
İnsanların binlerce yıl önce gökyüzüne bakıp ne gördükleriydi.
Telefonunu kapattı.
Çantasından küçük, siyah kapaklı defterini çıkardı.
İlk sayfada kendi el yazısıyla yazılmış birkaç kelime vardı:
> οὐρανός — gökyüzü
γῆ — toprak
θάλασσα — deniz
χρόνος — zaman
Altına Latince karşılıklarını yazmıştı:
> caelum
terra
mare
tempus
Bir süre kelimelere baktı.
Sonra sayfanın en altına tek bir cümle ekledi:
> “İnsan önce gökyüzüne baktı, sonra yere yazdı.”
Defteri kapattı.
Arkasından bir ses geldi.
“Yine mi taşlarla konuşuyorsun?”
Lâl dönmeden gülümsedi.
“Taşlar konuşsa sana anlatmam.”
“Niye?”
“Çünkü sen hemen dalga geçersin.”
“Ben mi?”
“Evet, sen.”
Sesin sahibi yanına geldi. Elindeki kahveyi Lâl'in defterinin üzerine doğru uzattı.
“Bak, konuşmuyorlar.”
Lâl defteri kapatıp kahveyi itti.
“Dökersin.”
“Sen de sürekli eski şeylerin peşindesin.”
“Eski şeyler kötü değildir.”
“Üç bin yıllık bir taşın peşinde koşmak yerine biraz geleceğe baksana.”
Lâl bu kez ona döndü.
“Ben zaten geleceğe bakıyorum.”
Arkadaşı kaşlarını kaldırdı.
“Nasıl?”
Lâl gökyüzünü işaret etti.
“Havacılık ve uzay mühendisliği okuyorum.”
Sonra ayağının yanındaki eski taş duvarı gösterdi.
“Arkeoloji okuyorum.”
Bir saniye durdu.
“Biri gökyüzünü, diğeri toprağı anlatıyor.”
Arkadaşı güldü.
“Senin kafan gerçekten normal çalışmıyor.”
“Normal çalışsa sıkıcı olurdu.”
“Peki ikisini nasıl birleştireceksin?”
Lâl cevap vermedi.
Çünkü bunun cevabını kendisi de henüz bilmiyordu.
En azından o sabaha kadar.
---
I
Lâl'in arkeoloji bölümündeki odası fakültenin en üst katındaydı.
Penceresinden kampüsün ağaçları görünüyordu. Masasının üzerinde mühendislik kitaplarıyla arkeoloji katalogları yan yana duruyordu. Bir tarafta aerodinamik hesapları, diğer tarafta Roma dönemi yazıtlarının fotoğrafları vardı.
Masasının köşesinde küçük bir bronz astrolab kopyası bulunuyordu.
Yanında bir Roma sikkesi.
Onun yanında ise Çaykara'dan getirdiği küçük, düz bir taş.
Taşın hiçbir özelliği yoktu.
Üzerinde yazı yoktu.
Bir sembol yoktu.
Sadece koyu griydi.
Lâl onu yıllardır saklıyordu.
Çocukken babaannesinin evinin yakınındaki bir patikada bulmuştu.
Babaannesi taşı eline aldığında uzun süre konuşmamıştı.
Sonra:
“Bunu sakla,” demişti.
“Niye?”
“Bazı taşlar nereden geldiğini söylemez.”
Lâl gülmüştü.
“Taş konuşamaz ki.”
Babaannesi ona bakmıştı.
“İnsan da bazen konuşamaz.”
O cümleyi hiç unutmamıştı.
Şimdi taş masanın üzerindeydi.
Lâl onu parmaklarının arasında çevirdi.
“Senin derdin ne?” diye fısıldadı.
Taş elbette cevap vermedi.
Kapı açıldı.
“Lâl?”
Başını kaldırdı.
Arkeoloji bölümündeki danışman hocası içeri girmişti.
“Hocam.”
“Roma projesini düşündün mü?”
Lâl ayağa kalktı.
“Düşündüm.”
“Ve?”
“Gitmek istiyorum.”
Hocası sandalyesine oturdu.
“Roma'ya yalnızca şehir görmek için gitmeyeceksin.”
“Biliyorum.”
“Forum Romanum'u gezmek, Kolezyum'un önünde fotoğraf çekmek, Pantheon'a girip hayran kalmak araştırma değildir.”
“Biliyorum hocam.”
“Peki ne arıyorsun?”
Lâl sustu.
Bu soruyu aslında kendisine de defalarca sormuştu.
Masadaki dosyaya baktı.
Dosyanın üzerinde tek bir kelime vardı:
PONTUS.
“Bir bağlantı arıyorum.”
“Ne bağlantısı?”
“Karadeniz ile Roma arasında.”
Hocası hafifçe gülümsedi.
“Karadeniz ile Roma arasında bağlantı mı arıyorsun?”
“Zaten vardı.”
“Biliyorum.”
“Ben tarih kitaplarında yazan bağlantıyı aramıyorum.”
Hocası bu kez dikkatle ona baktı.
“Peki ne arıyorsun?”
Lâl parmağıyla masadaki Roma sikkesine dokundu.
“İnsanların yazmadığı şeyi.”
Odadaki sessizlik birkaç saniye sürdü.
“Bazen,” dedi hocası, “arkeolojinin en tehlikeli cümlesi budur.”
“Niye?”
“Çünkü yazılmayan şeyleri bulmaya çalışırsan, bir noktadan sonra kanıtla hayal gücü arasındaki çizgiyi kaybedebilirsin.”
Lâl başını eğdi.
“Ben o çizgiyi kaybetmek istemiyorum.”
“İyi.”
“Ben çizginin nerede olduğunu bulmak istiyorum.”
Hocası gülümsedi.
“İşte bu daha tehlikeli.”
---
Lâl dosyayı açtı.
İçinde Karadeniz kıyılarındaki Roma dönemine ait yerleşimlere ilişkin notlar vardı.
Sinop.
Amasra.
Trabzon çevresi.
Eski limanlar.
Ticaret yolları.
Roma ordusunun hareketleri.
Pontus Krallığı.
Mithridates.
Roma ile Pontus arasındaki savaşlar.
Yunan kolonileri.
Ve deniz.
Her şey denize bağlanıyordu.
Lâl bir sayfayı çevirdi.
Sayfanın kenarında kendi notu vardı:
> mare nostrum
Altına Türkçesini yazmıştı:
> “Bizim denizimiz.”
Roma'nın Akdeniz için kullandığı bu ifade ona hep tuhaf gelmişti.
Bir denize sahip olunabilir miydi?
Bir imparatorluk bir denize “bizim” diyebilir miydi?
Ve eğer bir deniz Roma'nınsa...
Karadeniz kimin deniziydi?
---
II
Öğleye doğru Lâl kütüphaneye geçti.
Havacılık ve uzay mühendisliği kitaplarının bulunduğu bölümden çıkıp tarih ve klasik çalışmaların olduğu koridora yürüdü.
Burada hava bile farklı geliyordu.
Daha sessizdi.
Kitapların sırtları yüzyıllar boyunca biriktirilmiş isimleri taşıyordu.
Herodotus.
Thucydides.
Plutarch.
Polybius.
Strabo.
Livy.
Lâl parmağını kitapların üzerinde gezdirdi.
“Γνῶθι σεαυτόν.”
Kendi kendine söyledi.
“Kendini bil.”
Bir kitabı çekti.
İçinden eski bir kart düştü.
Kartın üzerinde Antik Yunanca bir cümle vardı.
Lâl kaşlarını çattı.
Cümleyi okudu.
Sonra Latince karşılığını yazdı:
> Nosce te ipsum.
Kendini bil.
Aynı düşünce.
İki dil.
İki dünya.
Lâl kartı çevirdi.
Arkasında tarih yoktu.
Sadece küçük bir çizim vardı.
Bir yıldız.
Altında üç dalgalı çizgi.
Ve yanında bir harf:
Θ.
Lâl'in yüzündeki ifade değişti.
Bu sembolü daha önce görmüştü.
Ama nerede?
Defterini çıkardı.
Sayfaları hızla çevirdi.
Karadeniz haritası.
Roma ticaret yolları.
Antik Yunan kolonileri.
Gökyüzü haritası.
Sonra durdu.
Çünkü kendi çizdiği bir şeklin yanında aynı sembol vardı.
“Hayır...”
Kartı masaya koydu.
Haritaya baktı.
Sembolün bulunduğu yer Karadeniz'in doğusuydu.
Trabzon'un doğusu.
Çaykara'ya doğru uzanan dağların bulunduğu bölge.
Lâl'in kalbi hızlandı.
“Bu mümkün değil.”
Kartı tekrar eline aldı.
Antik Yunanca yazıyı yeniden okudu.
Bu kez kelimeleri sesli söyledi.
“Θάλασσα...”
Deniz.
Sonra:
“ὄρος...”
Dağ.
Sonra son kelime.
Lâl'in sesi kısıldı.
“μνήμη.”
Hafıza.
Deniz. Dağ. Hafıza.
Üç kelime.
Üç sembol.
Birbirinden uzak görünüyordu.
Ama haritada aynı çizginin üzerinde duruyorlardı.
---
“Bunu nereden buldun?”
Lâl irkilerek başını kaldırdı.
Yanında başka bir öğrenci duruyordu.
“Kitabın içinden.”
“Bu kart kütüphaneye mi ait?”
“Bilmiyorum.”
Öğrenci kartı almak için uzandı.
Lâl hemen elini çekti.
“Dokunma.”
“Niye?”
“Çünkü henüz ne olduğunu bilmiyorum.”
“Eski bir kart sadece.”
Lâl başını iki yana salladı.
“Hayır.”
“Ne?”
Lâl karta baktı.
“Bir şeyin parçası.”
---
O gece yurda döndüğünde saat 23.18'di.
Odasında ışığı yakmadı.
Pencerenin önüne oturdu.
Ankara'nın ışıkları uzakta küçük yıldızlar gibi görünüyordu.
Lâl defterini açtı.
Bir sayfanın başına Latince yazdı:
> Mare.
Altına Yunanca:
> Θάλασσα.
Sonra Türkçe:
> Deniz.
Sayfanın diğer tarafına Romeyka ile bildiği kelimeleri yazmaya başladı.
Çocukluğundan beri duyduğu sesleri hatırlamaya çalıştı.
Bazı kelimeler netti.
Bazıları yalnızca bir ses olarak kalmıştı.
Babaannesinin konuşma biçimi.
Evdeki eski dualar.
Panayía kelimesi.
Kilise çanlarının sesi.
Çaykara'nın sisli yamaçları.
Ve dağların arasında konuşulan o eski dil.
Lâl gözlerini kapattı.
Çocukluğunda duyduğu bir cümle zihninde yeniden belirdi.
“Παναγία να σε φυλάει.”
(Panayía seni korusun.)
Lâl gözlerini açtı.
Cümlenin altına Latincesini yazdı:
> Sancta Maria te custodiat.
Sonra durdu.
Kalemi elinden bıraktı.
Bir şey fark etmişti.
Diller farklıydı.
Ama dua aynı duyguyu taşıyordu.
Korunmak.
Bir insanın bin yıl önce de, bugün de aynı şeyi istemesi...
Bu ona her zaman garip gelmişti.
Belki diller değişiyordu.
Ama korkular değişmiyordu.
---
Telefonu çaldı.
Annesiydi.
“Uyumadın mı?”
“Uyuyacağım.”
“Yalan söylüyorsun.”
Lâl güldü.
“Nasıl anladın?”
“Sesinden.”
Annesi kısa bir süre sustu.
“Roma işi kesinleşti mi?”
“Evet.”
“Ne zaman gidiyorsun?”
“İki hafta sonra.”
“Tek mi?”
“Evet.”
“Baban ne diyor?”
“Henüz bilmiyor.”
Annesi iç çekti.
“Baban senin eski taşlarla uğraşmana hâlâ anlam veremiyor.”
Lâl gülümsedi.
“Ben de onun neden her şeyi anlamak zorunda olduğunu anlamıyorum.”
“Lâl.”
“Efendim?”
“Orada dikkatli ol.”
“Olurum.”
“Ve...”
“Ne?”
Annesinin sesi yumuşadı.
“Çaykara'dan bir şey götür.”
Lâl pencereye baktı.
“Ne götüreyim?”
“Ne bileyim... bir şey.”
“Taş mı?”
Annesi güldü.
“Sen zaten taş topluyorsun.”
Lâl masadaki küçük gri taşa baktı.
“Belki onu götürürüm.”
“Baban onu sana çocukken vermişti, değil mi?”
“Ben bulmuştum.”
“Hayır.”
Lâl kaşlarını çattı.
“Ne?”
“Babaannen bulmuştu.”
“Bana o vermedi mi?”
“Hayır. Sen küçükken sürekli yanında taşıyordun. O da sana vermişti.”
Lâl'in gülümsemesi kayboldu.
“Anne...”
“Efendim?”
“Babaannem o taşı nerede bulmuş?”
Telefonun diğer ucunda sessizlik oldu.
“Bilmiyorum.”
“Hiç söylemedi mi?”
“Hatırlamıyorum.”
Lâl taşın üzerine eğildi.
“Ben bunu yıllardır saklıyorum.”
“Biliyorum.”
“Üzerinde hiçbir şey yok.”
“Biliyorum.”
“Peki neden saklamamı istedi?”
Annesi cevap vermedi.
Sonra yalnızca:
“Bazı şeyleri Roma'ya götürmek yerine evde bırakmak daha iyidir.”
dedi.
Lâl'in kaşları çatıldı.
“Ne demek istiyorsun?”
“Hiçbir şey.”
“Anne.”
“Uyu artık.”
Telefon kapandı.
Lâl uzun süre ekrana baktı.
Sonra masadaki taşa döndü.
Taşı avucuna aldı.
Soğuktu.
Fakat nedense bu kez farklı hissettirdi.
---
III
Ertesi sabah Lâl üniversite kampüsünün dışındaki eski taş duvarın yanında oturuyordu.
Önünde kahvesi vardı.
Yanında mühendislik kitabı.
Diğer yanında Roma tarihi.
Bir eliyle astronomi hesaplarını kontrol ediyor, diğer eliyle arkeoloji notlarına işaret koyuyordu.
Bir öğrenci yanından geçerken kitaplara baktı.
“Bunların hepsini aynı anda mı okuyorsun?”
“Evet.”
“Beyin nasıl dayanıyor?”
Lâl başını kaldırdı.
“Dayanmıyor.”
“Ne?”
“Alışıyor.”
Gülümsedi.
Sonra gökyüzüne baktı.
“Bak.”
“Ne var?”
“Venüs.”
Öğrenci yukarı baktı.
“Göremiyorum.”
“Çünkü yanlış yere bakıyorsun.”
Lâl parmağıyla gökyüzünün belirli bir noktasını gösterdi.
“Antik insanlar da böyle bakıyordu.”
“Nasıl?”
“Gökyüzüne.”
“Ee?”
“Sonra gördüklerine isim verdiler.”
Bir süre sustu.
“Biz bugün aynı gökyüzüne bakıyoruz ama başka isimler kullanıyoruz.”
“Bu neden önemli?”
Lâl cevap vermeden önce düşündü.
“Çünkü belki de insanlık değişmedi.”
“Bu bayağı felsefi oldu.”
“Arkeoloji biraz öyle.”
“Uzay mühendisliği?”
“Orada da gökyüzünü hesaplıyoruz.”
“Yani sen geçmişi kazıp geleceğe mi bakıyorsun?”
Lâl gülümsedi.
“Tam olarak.”
---
O günün akşamında danışman hocasından bir e-posta geldi.
Konu satırı kısaydı:
ROMA ARAŞTIRMASI
Mesajda Roma'da yürütülen bir arşiv ve yazıt çalışmasına davet edildiği yazıyordu.
Ancak son paragraftaki bir cümle Lâl'in dikkatini çekti:
> “Karadeniz kökenli yazılı malzemeler ile Roma dönemine ait denizcilik kayıtları arasında karşılaştırmalı bir çalışma yapılacaktır.”
Lâl'in kalbi hızlandı.
E-postayı tekrar okudu.
Karadeniz.
Roma.
Denizcilik.
Masadaki taşın yanına baktı.
Sonra kartı çıkardı.
Antik Yunanca kelimeler hâlâ oradaydı.
θάλασσα.
Deniz.
μνήμη.
Hafıza.
Lâl kartı defterinin arasına koydu.
Ve ilk kez, bu yolculuğun yalnızca akademik bir araştırma olmadığını düşündü.
Belki de Roma'ya gitmesi gerekiyordu.
Ama Roma'nın kendisi için değil.
Roma'nın unuttuğu bir şeyi bulmak için.
---
Gece yarısına doğru odasının ışığını kapattı.
Masada yalnızca ay ışığı kalmıştı.
Lâl pencerenin önünde durdu.
Uzakta Ankara'nın ışıkları titriyordu.
Elini cebine attı.
Küçük gri taşı çıkardı.
Pencerenin kenarına bıraktı.
Sonra defterini açtı ve son sayfaya şu cümleyi yazdı:
> “Caelum spectamus, sed terra meminit.”
(Gökyüzüne bakıyoruz, fakat hatırlayan topraktır.)
Altına Antik Yunanca yazdı:
> Ἡ γῆ μνημονεύει.
(Toprak hatırlar.)
Bir süre kalemi elinde tuttu.
Sonra üçüncü satıra, çocukluğundan kalan o dile yazmaya çalıştı.
Romeyka'nın sesini zihninde aradı.
Bir kelimeyi hatırladı.
Panayía.
Ve fısıldadı:
“Panayía...”
Dışarıda rüzgâr yükseldi.
Pencerenin kenarındaki taş hafifçe yuvarlandı.
Lâl başını çevirdi.
Taş yere düşmemişti.
Ama üzerinde daha önce bulunmayan ince bir çizgi vardı.
Lâl yavaşça yaklaştı.
Taşı eline aldı.
Çizgiye baktı.
Bu bir çatlak değildi.
Bir semboldü.
Üç dalga.
Üzerinde küçük bir yıldız.
Ve altında tek bir harf:
Θ.
Lâl'in yüzündeki ifade değişti.
Çünkü o sembolü daha önce görmüştü.
Kütüphanedeki kartta.
Haritadaki notta.
Ve şimdi...
Çaykara'dan yıllardır sakladığı taşın üzerinde.
O anda telefonuna bir bildirim düştü.
Roma araştırma ekibinden yeni bir mesajdı.
Tek bir fotoğraf gönderilmişti.
Eski bir taş levha.
Üzerinde Latince bir yazıt vardı.
Lâl fotoğrafı büyüttü.
Yazının son satırını okudu.
Sonra nefesi kesildi.
Çünkü Latince cümlenin hemen altında, çok daha eski bir Yunanca ibare bulunuyordu:
> Ἐκ τῆς θαλάσσης ἡ μνήμη.
Lâl kelimeleri tek tek çevirdi.
“Denizden hafıza...”
Cümlenin devamı kırılmıştı.
Ama taşın kenarında bir kelime daha seçiliyordu.
Πόντος.
Lâl'in eli titredi.
Pontus.
Pencerenin dışındaki Ankara gecesi sessizdi.
Fakat Lâl artık başka bir şeyi dinliyordu.
Çok uzakta, Karadeniz'in kıyısında başlayan bir sesi.
Ve o ses, Roma'ya doğru ilerliyordu.
Hikâye daha başlamamıştı.
Ama geçmiş çoktan onu bulmuştu.

