Haruki, tapınağın ağır kapısını araladı. İçeride eski taş duvarlar, tozlu raflar ve yılların sessizliği vardı. Genji, titrek mum ışığında duran eski bir kitabı açtı.
“Bunlar, ‘Boyun Laneti’nin kökeni,” dedi Genji. “Binlerce yıl önce, hırs ve kıskançlıkla dolu bir kadın, ruhunu karanlığa teslim etmiş. O lanet, soyundan gelenlere miras kalmış. Emi’nin kanı... onun soyunun bir parçası.”
Haruki kitabın sayfalarını inceledi. Çizimler vardı; insan bedeninden uzanan devasa boyunlar, gölgeler içinde süzülen yaratıklar. Kalemiyle bir şeyler not aldı.
“Nasıl durdurabilirim?” diye sordu.
Genji sessizce cevap verdi: “Lanet, ancak ‘Gölgeler Yolu’na inersen sona erebilir. Ama oraya giden, ya kaybolur ya da... lanetin içine hapsolur.”
Haruki’nin aklına Emi’nin gözlerindeki boşluk geldi. “Ben kaybolamam. Emi’yi kurtaracağım.”
Gece çökerken, köyün bambu ormanında sessizlik yerini fısıltılara bıraktı. Haruki, elinde kama, kalbinde kararlılıkla yürüyordu. Gecenin koynunda, boyunlar onu izliyor, sinsice ilerliyordu.
Bir çığlık yankılandı uzaktan. Haruki koştu. Karanlıkta, başka bir Rokurokubi daha vardı. Bu sefer beden hareket ediyordu, gözleri deli gibi parlıyordu.
Haruki savaşa hazırlandı. “Bu laneti bitireceğim,” diye mırıldandı.
Gölgeler içinde, gerçek mücadele başlıyordu.