Bölüm 1: Kırık Fener
Edo’nun Tottori Dağları, Yıl: 1823 – Sonbaharın başı
Köy her zamanki gibi yine sessizdi. Tüm dağ köyleri gibi, burada da gece erkenden başlardı. Gökyüzü henüz tamamen kararmamışken bile ormanın içinden bir tür sessizlik sızar, rüzgar bile nefesini tutardı.
Haruki, evinin girişine eski bir fener astı. Fenerin içindeki yağ bitmeye yüz tutmuştu, fitilin titreyen ışığı rüzgarın insafına kalmıştı. Emi hala içerideydi, ocakta kaynayan bitki çayının kokusu eve yayılmıştı.
“Yine geceyi uykusuz geçireceğiz,” dedi Haruki, kendi kendine.
Emi, onun bu fısıltısını duymamış gibi mutfağa geçti. Ama Haruki son birkaç haftadır farkındaydı: "Emi bir şeyler saklıyordu". Ve bunu fark eden sadece o değildi. Köydeki yaşlı kadınlar, her zamanki dedikodularına yenisini eklemişti.
“Geceleri Emi’nin sesi ormanda yankılanıyor,” demişti biri geçen hafta.
“ Eşinden habersiz dışarı da çıkıyormuş...”
“Boynunun... başka bir şey gibi hareket ettiğini gören olmuş!”
Haruki bu sözlere inanmak istememiş ama dün gece gördüğü o şey !!!
Emi ' nin odasına gittiğinde kapı açıktı içeride ses yoktu ama pencere aralıklıydı.
ayın ışığı odanın içine düşmüş ve bir gölge duvarda süzülüyördu.
Boyun... O gölgeye ait. normalin 5 katı uzunluğundaydı ince ve kaydırak gibi kıvrımlıydı ve sessizdi ama o anda Emi yatağındaymış gibi gözüküyordu.
gölge Emi ye hiç benzemiyordu.
Emi sessizce odaya girdiğinde Haruki hala pencerenin önündeydi. Ona dönmeden " Feneri birazdan söndüreceğim " dedi. sesi titrek ve sakindi.
" Rüzgar yine KUZEY den geliyor " dedi Emi kupasındaki sıcak çayı yudumluyordu.
bambu ormanı bu gün farklı kokuyor.
Haruki onun bu sözlerine cevap vermedi ama hala içinde bir huzursuzluk vardı.
Aklı hala o geceki uzun boyunlu gölgedeydi. Eminin yüzü ise har zamanki gibi sakindi hatta fazla sakindi
( Bir şeyler gizleniyor diye düşünüyordu ama bu bir sırdan öte bir şeydi )
( Doğanın kurallarını yok sayan eski tarihlere dayanan bir lanet gibiydi. )
Gece olduğunda Emi her zamanki gibi önce dua etti, ardından odasına çekildi. Haruki biraz daha fenerin başında oturdu, ama içini kemiren kuşku onu yatakta bırakmıyordu. Sessizce kalktı. Evin arkasındaki sürgülü pencereyi açtı, dışarı çıktı.
Soğuk bir sis köyün üstüne çökmüştü. Gökyüzünde yıldızlar yoktu; sadece bulanık bir ay, gri bir hayalet gibi tepede asılıydı.
Haruki, Emi’nin odasının penceresine baktı. Işık sönüktü. Ama... içeriden bir mırıldanma geliyordu.
Kadınca bir ses… ama kelimeler anlaşılmazdı. Tuhaf bir ahenkle tekrar ediyordu:
"Hara... hara... kubi no michi..."
Bir dua mıydı? yoksa bi felaket mi.
Pencereye yaklaştı. Evin içinden gelen ses daha netti şimdi. Emi'nin sesi olduğu kesindi, ama tonda bir şeyler yanlıştı. İnsan sesi gibiydi, evet... ama fazla uzun sürüyordu, neredeyse kesintisiz nefes alıyor gibiydi.
Birden gölge tekrar duvarda belirdi.
Haruki'nin kalbi sıkıştı.
Boyun — evet, kesinlikle boyun — tekrar uzamıştı. Bu sefer gözlerinin önündeydi. Duvarda kıvrılan, sarmaşık gibi kıpırdayan, incecik bir şeydi bu.
Ama en korkuncu şuydu: Emi'nin bedeni yatakta hareketsizdi. Ama gözleri açıktı.
Ve gözleri... arkasında dönen boyna değil, doğrudan Haruki’ye bakıyordu.
Ertesi sabah hiçbir şey olmamış gibiydi. Emi, kahvaltı hazırlarken yüzünde hafif bir tebessüm vardı. Haruki ise tek kelime etmeden oturdu. Onun gözlerine bakamıyordu.
“Gece dışarıdaydın,” dedi Emi, sanki rastgele bir tespitte bulunuyormuş gibi.
Haruki’nin elinden çay kâsesi kayar gibi oldu.
“Nereden biliyorsun?” diye sordu, gözlerini kısarak.
Emi cevap vermedi. Sadece bir süre baktı, sonra gözlerini kaçırdı.
O gün öğleden sonra Haruki köyün dışındaki tapınağa gitti. Orada yaşayan keşiş Genji, garip olaylarla ilgilenmesiyle tanınırdı.
Genji, Haruki’yi dikkatle dinledikten sonra, derin bir nefes aldı.
“Senin karın... sıradan biri değil. Onun kanında bir şey var.”
Haruki'nin gözleri büyüdü. “Ne demek istiyorsun?”
Genji başını eğdi. “Eski bir efsaneye göre, bazı kadınlar geceleri dönüşür. Ruhları bedenlerinden çıkmaz, ama... boyunları... uzar. Geceleri başka bir forma geçerler.”
“Rokurokubi...” dedi fısıltıyla.
“Bunlar lanetli kadınlardır, ama bazıları bu laneti kontrol edebilir. Bazılarıysa... ölümcül dür.”
Haruki, keşiş Genji’nin söylediklerini sindiremiyordu. Kulaklarında hâlâ çınlayan tek kelime vardı:
“Avlanırlar.”
Emi’yi düşününce, içinde tarifsiz bir çatışma yükseliyordu. Onu seviyordu. Ama bu sevgi, gördüğü şeyleri inkâr edemezdi. Geceleri uzayan o boyun... duvardaki gölge... ve dün geceki göz teması... O bakış, tanıdığı karısına ait değildi.
O gece Haruki, uyumadı.
Fenerini söndürmedi. Yatmadı. Emi’nin odasının kapısına karşı oturdu. Elinde ahşap saplı küçük bir kama vardı. Nefesi sessizdi ama zihni fırtınadaydı. Karar vermesi gerekiyordu.
Onu korumak mı? Yoksa ondan korunmak mı gerekiyor ?
Gecenin ortasında Emi’nin odasından çıtırtılar geldi. Haruki doğruldu. Işığı kısıp sessizce kapıyı araladı. Emi’nin yatağı boştu.
Ay ışığı, pencerenin perdesinden içeri süzülüyordu. Ama bu sefer duvarda gölge yoktu.
Çünkü... tavana bakması gerekti.
Gözlerini yukarı kaldırdığında, Emi'nin kafası tavandan aşağı sarkıyordu. Boynu incelmiş, uzamıştı — neredeyse altı metre kadar. Gözleri açıktı. Ama bu gözlerde ne insanlık vardı... ne de tanıdıklık.
Ağzı açıldı. Ve kelimeler dudaklarından değil, boynunun derinliklerinden çıktı:
“Beni gerçekten seviyor musun Haruki?”
Haruki elindeki kamayı sıktı. Ayağa kalkmadı. Kaçmadı. Gözlerini ondan ayırmadı. Yalnızca fısıldadı:
“Bu sen misin... yoksa sadece içindeki karanlık mı konuşuyor?”
Tavandan sarkan baş hafifçe gülümsedi. Ve sonra sessizce geri çekildi, boyun yavaşça yukarı kıvrıldı, tavana karıştı. Gölge bir kez daha kayboldu.
Haruki yalnız kaldı.
Ama o gece kararını vermişti.
Bu sadece başlangıçtı.
Elif Kartal