İstanbul’un en büyük ve en gösterişli dans stüdyolarından biri olan Stage Akademi, o akşam şehrin en yetenekli dansçılarını ağırlıyordu. Gelecek ay düzenlenecek olan Uluslararası Dans Kupası’nın ilk seçmeleri başlamak üzereydi. Büyük burs, yurt dışı imkânları ve en önemlisi "En İyi Dansçı" unvanı için stüdyonun yüksek tavanlı salonunda onlarca genç ter döküyordu.
Salonun bir köşesinde Maya, kusursuz bir zarafetle ısınma hareketlerini yapıyordu. Bordo taytı, sımsıkı topuz yapılmış siyah saçları ve dik duruşuyla stüdyodaki herkesten farklı bir havaya sahipti. Yıllarca bale eğitimi almış, her adımı milimetrik hesaplanmış, disiplini hayat felsefesi edinmiş bir kraliçeydi. Onun için dans, hislerle değil; kusursuz teknikle yapılırdı. Mirror duvardaki yansımasına bakıp soğukkanlılıkla derin bir nefes aldı. Bu kupayı almak onun hakkıydı, buna şüphe bile duymuyordu.
Tam o sırada stüdyonun ağır ahşap kapısı sertçe açıldı.
İçeriye, omuzlarına dökülen kıvırcık saçları, oversize siyah ceketi, eşofmanı ve elindeki taşınabilir hoparlörüyle Derin girdi. Bakışlarında kural tanımayan, özgür ve iddialı bir ateş vardı. Sokak dansının, hip-hop ritimlerinin ve içten gelen hareketlerin temsilcisiydi o. Disiplin kutularına girmeyi reddeden, müziği sadece kulaklarıyla değil, doğrudan kalbiyle duyan biriydi.
Derin, salonun ortasındaki kalabalığı umursamadan elindeki hoparlörü yere koydu. Telefonundan Soy Luna’nın o sert ve iddialı "Mál" şarkısının bass ağırlıklı ritmini açtı. Müziğin ilk darbesi stüdyoda yankılandığında salondaki tüm fısıltılar kesildi.
Maya, bakışlarını aynadan ayırıp kapının yanındaki Derin’e çevirdi. İki kadının gözleri aynadan kesiştiğinde, stüdyodaki havanın sıcaklığı bir anda yükseldi. Ne bir selamlaşma vardı ne de tebessüm; sadece ilk andan itibaren çakışan iki devasa ego ve hırs...
Derin, ritim başlar başlamaz ceketini yere attı ve hareket etmeye başladı. Esnek, sert, tamamen içgüdüsel ve ritmin her bir darbesini vücudunda yaşatan bir dans sergiliyordu. Her adımı "Ben buradayım ve bu sahne benim" diye bağırıyordu.
Maya, kollarını göğsünde birleştirip Derin’in dansını izledi. Yüzünde alaycı ama dikkatli bir ifade belirdi. Derin’in tekniğindeki dağınıklığı görüyordu ama vücudundaki o durdurulamaz enerjiyi de inkâr edemezdi. Yavaş adımlarla Derin’e doğru yürüdü. Müziğin tam geçiş noktasında, Derin’in karşısına geçti ve kendi dönüşünü tamamlayıp hareketin devamını kusursuz bir bale-modern harmanıyla devraldı.
Müzik hâlâ çalıyordu. İki kadın, birkaç santim mesafeyle birbirlerinin gözlerinin içine bakarak, sanki sözsüz bir savaş ilan eder gibi dans etmeye başladılar. Derin sert ve baskın ritimleriyle üzerine giderken, Maya zarafeti ve tekniğiyle onun her hamlesini savuşturuyordu.
Şarkı bittiğinde ikisi de nefes nefeseydi. Derin, kıvırcık saçlarını geriye atarak hafifçe gülümsedi:
"Burası klasik bale salonu değil, prenses. Sokak ritmine ayak uyduramıyorsan aynanın önünden çekil."
Maya, dik duruşunu bozmadan gözlerini Derin’e dikti. Sesi soğuk ve kendinden emindi:
"Kontrolsüz güç sadece gürültü çıkarır. Sahne zarafet ister; gürültüyü sokakta yapabilirsin."
Seçme jürisi salona girdiğinde aralarındaki o görünmez kıvılcım henüz sönmemişti. Seçmeler başlıyordu ve ikisi de gayet iyi biliyordu: Bu stüdyo ikisine birden dar gelecekti.