Selam :)
Aradaki diğer bölümleri de paylaşacağım ama güncel bölümü wattpad kullanamayanlar için burada paylaşmak istedim.
İyi okumalar…
———
———
Uzaklarda bir şimşek daha çaktığında içinde bulunduğu hatıra bir an için duygularla sarsılmış, Levian'ın bulunduğu yeri kavramasını zorlaştırmıştı. Thraian sarayında ona verilen misafir odasında uyurken yine bilinçsizce Leia'nın zihninde sanki oymuşçasına geçmişe süzülmüştü. Tarihin görünmez sayfalarında savrulurken çok eskilerden kalmış bir yaşanmışlığı pelerin gibi sarınmıştı.
Leia'nın hatıraları iki bin yılı kapsıyordu ve çoğunlukla önceki sahipleriyle yaşadığı anlara denk gelirdi. Daha yakın zamanlı yaşanmışlıklar oluklarından olsa gerek ayrıntılar taze ve ulaşılması kolaydı. Takdim öncesi zihninin gardını düşürdüğü ve Akiel ile bağını gördüğü gün hariç genellikle Leia'nın tutsaklığından sahneler yaşamıştı.
Bu seferkinin farklı olduğunu kendini içinde bulduğu an hissetmişti. Hiçbirindeki duygu yükü bu kadar ağır olmamış, daha önce buraya hiç gelmemişti.
Ardına kadar açık camlardan gördüğü kadarıyla taştan oyma bir kulenin en tepesindeydi. Titrek mum ışıkları, sadece üzeri değerli taşlarla dolu haritalar ile Lilith’in yeminleri işlenmiş hançerleri aydınlatıyordu. Oyma bir sallanan sandalyede oturan Leia kendini dışarıda dolu dizgin devam eden fırtınadan tamamen soyutlamışa benziyordu. Sadece elinde tuttuğu fazlasıyla nadir olduğunu hissettiren zinciri boyu pembe inciler dizilmiş bir kolye tutuyordu. Ortasında safir gibi parlayan mürekkep taşı* Levi’nin kafasını karıştırmıştı. Çünkü şeytanlarla anlaşma olarak kabul edilen, Zaharak’ın** gözyaşlarından oyularak mücevherleştirilmiş bu mürekkep taşları son derece nadirdi. Şeytanlarla savaş dönemi için bile… Devamında arta kalanların Altın’ın Kızıl’ı devirmesiyle beraber teker teker eritilerek yok edildiği söylenirdi. Sonuçta Altın Hükümdar Kızıl’ın aksine bu diyarda şeytanlardan kalma her şeyin kökünü kazımaya yeminliydi. Tıpkı köküne kadar baltalammış hala etrafında tek bir filiz dahi yeşermeyen Lucifer’ın sonsuzluğun özü diye işaret ettiği Ambrosia ağaçları gibi bu da tarihin tozlu sayfalarında yazılı kaybedilmiş kültür parçalarından biriydi.
Leia kolyeyi ihtiyatlı bir şekilde kalbinin üstüne götürdü. Sanki büyük bir sevginin yasını tutarcasına içinin yandığını hissetti Levi. Hatıraları deneyimlemek onun açısından zordu, yüzüğün önceki kullanıcıları her ne kadar ataları dahi olsa yaklaşımları çoğunlukla mide bulandırıcıydı. Levian hatıralar sayesinde çoğu atasına Leia’nın yaşanmışlıklarından aşinaydı ve bunun pek hoşuma giden bir şey olduğunu söyleyemezdi. Esaret keskin bir bıçak misali sürekli ruhunu kanatırken üstüne eski sahipleri tarafından devamlı istismar edilen Leia’nın ruhu Levian’a farklı bir bakış kazandırmıştı. Leia’nın serüveni ilk sahibinde yaşadıklarından sonra kendini manipülasyon ile korumaya başlaması ile değişmişti. Levian her değişen kullanıcıda Lilith’in tohumunun nasıl deneme yanılma yöntemiyle sahibini istediği gibi yönettiğini izlemişti, her kullanıcısında Leia oynadığı kumarı daha da büyütmüştü. Dayısı Artos’a kadar…
Artos farklıydı, Leia onu ilk hissettiğinde dahi bunu biliyordu. Levian o eminliği Leia’nın duygularında sezdiğinde şaşırmıştı. Artos büyüdükçe Leia’nın içinde daha da artan hayranlıkla heyecana daha da çok şok olmuştu. Artos ile ilişkilerini farklı bir noktaya evrilttiği yerler favorisi değildi. Özellikle Artos deardıyla tanıştığında anında Leia'yı uzaklaştırması ve Leia'nın Ellary ile annesini yakışı hiç sevdiği zamanlar olmamıştı. Ama bunlar yadigarını daha iyi anlamasına sebep olmuştu, onunla kurduğu empatinin büyüklüğü her hatırada büyürken ona karşı olan hayranlığı da durmaksızın büyümüştü.
Leia Ras olarak doğmuş olsa da ruhu alevlerden dövülmüştü; aniden parlayabilir, yakabilir ve ansızın hiç sizinle olmamışçasına sönüp gidebilirdi. Belki de Lilith bu yüzden onu gördüğü anda almıştı, Leia ona kendisini güzel bulduğu için sahiplendiğini söylese de bunu anlatırken gözlerinde çakan kıvılcımlardan bihaberdi. Ruhani bir tutsakken bile bakışları böyle hissettiriyorsa yaşarken çok daha iddialı olduğundan emindi Levian.
Bir şimşek daha çaktı, odadaki mum alevleri yas tutarcasına titredi, Leia'nın bir hıçkırığı daha yuttuğunu ve ağlamamak için kendini zor tuttuğunu fark etti Levi. Neler oluyordu, ne olmuştu? Tarihte Akiel'in şeytanlara ihanet ettiğini biliyordu. Kardeşinin ihanetinden miydi bu içindeki şiddetli kayıp hissi? Cevabını almaya bu kadar yakın olduğunu bilseydi başka bir soru sorardı.
Porsuk ağacından olduğunu bildiği kapı ansızın kırılırcasına çalındığında Levian'ın aksine Leia irkilmedi bile. Gelen her kimse zaten onu beklediği nefret dolu gözlerinden belliydi, taşmaya hazır gözyaşları buhar olup uçmuştu. Sanki ölüm meleği tarafından kapısı çalınmış gibi hisseden Leia'nın bu nefret dolu gözlerine dik duruşuna bakakalan Levi sanki eceline yürüyormuşçasına yavaş yavaş adımlayışı ile beraber iyice gerilmişti.
Leia kapıyı gıcırdamasına izin vermeyecek bir hışımla açtığında Levian da onunla beraber orada yağmur altında sırılsıklam olmuş ölümün ta kendisi gibi bakan Akiel'i görmüş, bir anlığına şok olmuştu. Onu beklemiyordu, bu hatıra ihanetten öncesine mi aitti sonrasına mı? Akiel kendine verilen kanın hakkını verircesine bir şeytanilikle sırıttığında Leia'nın tüyleri diken diken olmuştu.
"İçeri buyur etmeyecek misin kardeşim?"
Leia çenesini dişlerini kıracak kadar sımsıkı sıktığında Levian ihanetten sonra olduğunu var saydı. Emin değildi ancak cevapları beklemediği sürece alamayacaktı. Akiel içeri girerken silahlarını kenara bırakmamıştı, eli hala belinin sağ tarafındaki kılıcın kabzasındaydı. Leia'nın gözünün önünden o an geçen görüntülerden saldırırken hep sağ kılıcını çekerek başlayıp sonra sol kılıcı ile hamlesini desteklediğini öğrenmişti. Bu onu daha da gererken iki kardeşin bozuk olan arası, Leia'nın Helia'yı görene dek onun adını dahi anmaması aklında dönüyordu.
"Bana kardeşim diyebilecek kadar yüzün var mı gerçekten?" Dediğini işitti Leia'nın kapıyı kapatırken. Akiel'in sırıtışı solmadı, aksine konu bu kadar erken açıldığı için rahatlamışa benziyordu. Büyük bir alayla cevap verdiğinde Leia'nın içindeki öfke daha da harlanmıştı.
"Eski sevgilini öldürdüğüm için minnettar olursun sanıyordum, nankörlüğünü hafife almışım."
Eski sevgili derken, diye donakaldı Levian. Leia o günlerden hiç bahsetmezdi ama sonuçta Lilith'in rahibelerinden değil miydi? Tarihe de bir eş veya aşıkla yazılmamıştı. Leia bunu duyduğu an öfkeyle kardeşinin üstüne yürümüş Akiel de onu gülümseyerek karşılamıştı. Leia gözyaşları akarak Akiel'in göğsüne arka arkaya vururken Lucifer'ın tohumu hala aynı şekilde gülüyordu. Duygusuz bir o kadar da acımasızca...
"Nasıl yapabildin! Bunu ona nasıl yapabildin! Herkesi ama herkesi öldürebilecekken nasıl Hiberna'ya kıyabildin!"
Akiel ansızın sağ kılıcını çekip kız kardeşinin boğazına dayadığında Leia durmak zorunda kalmıştı. Hem şömine hem de mum alevleri tehditkârca parlayarak yükselirken renkleri duygunun verdiği yükle maviye yanaşmıştı. Levian hangi noktaya şaşıracağını bilemezken büyülenmiş gibi iki kardeşin kavgasına odaklı kalmıştı.
"Merak etme herkese ama herkese sıra gelecek kardeşim. Herkesin yüzü de ismi de aklımda kazılı ama önce benim için bir şey yapacaksın." Dedi Akiel. Son cümleyi söylerken yüzündeki sırıtış silinmiş arzusunun ciddiyetini fark ettirmek için sesi de en az yüzü kadar sertleşmişti. "Beyaz alevlere benim için danışacaksın."
Leia'nın akan gözyaşları biraz olsun gözlerine nefes aldırırcasına durgunlaşmış, yüzündeki nefret hayretle çarpılmıştı. Kolları iki yanına güçsüzce düşerken başından beri sıkı sıkı tutunduğu o inciden kolye de parmaklarının arasından kayıp gitmişti. Levian artık o kolyenin önemi ile kimden hediye olduğu az çok tahmin edebiliyordu.
"Gerçekten mi? Onca yıl bir kez bile merak etmedikten sonra şimdi mi..." Diye fısıldadı Leia. Akiel ise biri gri biri mavi olan sert bakışlarını bir an olsun kaçırmadan ruhsuz bir şekilde konuşmaya devam ettiğinde Levian o an ikna olmuştu. Bu sert duruşu asla değişmeyen adamdan başka hiç kimseyi baş şeytanın tohumu olarak düşleyememişti.
"Bir kere de kıvılcımı benim için çakalım, yarını benim için yakalım." Dedi Akiel manidar bir şekilde. Leia'nın dik duruşu bozulmasa da omuzları hafiften düşmüştü. Sanki bir oyuncu iplerini çekiştirmiş de hareket ediyormuş gibi bir katılıkta kuklaymışçasına şöminenin başına yürüdü. Sırtında abisinin avını takip eden bir yırtıcıyı andıran bakışlarına rağmen sanki hiçbir şeyin önemi yokmuşçasına bir yavaşlıktaydı.
"Neyi bilmek istiyorsun?" Diye sorduğunda bu kez Leia'nın da sesi duygusuzdu. Artık o hüzünle boğulmuş heceler değil de Lilith'in kor nefretinden beslenmiş ateş saçan cümleler gelecekti. Akiel de aynı yavaşlıkla kız kardeşini takip etti, sağ eli hala sıkı sıkı kılıcının kabzasını tutuyordu.
"Geleceğimde beni bekleyen kişiyi." diye sanki Leia'yı zehirlemek istercesine fısıldadı Akiel. Ardından dileğini açıklamaya devam etti. "Sizin aksinize arkamda duracak, beni gerçekten koşulsuzca sevecek ve her yol ayrımında beni seçecek olan o kişiye bakmanı istiyorum."
Leia bir kahkaha kopardığında Levian zihnen afalladı, Akiel bile geldiğinden beri belki de ilk kez bunu beklemediği için duraksamıştı.
"Olan onca şeyden sonra..." Kahkahaları yavaşladı, zalim bir sükunete büründüğünde konuşmaya devam etmişti. "Yaşananlardan sonra gerçekten sevilebilecek biri olduğumuza inanıyor musun?"
Akiel tekrar kılıcını kız kardeşinin boynuna kaldırdığında hem sesi hem de bakışları buz gibiydi. Sadece bakışlarıyla bile tenini kesebilecek kadar keskindi öfkesi.
"O kişi ne zaman gelecek?"
Leia'nın sol gözünden son bir yaş akarken şöminedeki mavi alevler tamamen beyaza dönmüş, ışıltısı birbirine son derece benzeyen ancak ruhları farklı yönlere savrulmuş iki kardeşin benzersiz yüzünü aydınlatmıştı. İşte o an Leia en tozlu hatıralarındaki gezgini fark etmiş ve Levian'ı zahmetsizce bilincinden kapı dışarı etmişti.
Levian soluk soluğa uyandığında ilk iş olarak zihninin bariyerlerini yerleştirdi. Leia ile yakınlığı sorguya açık olmasa bile zihnini kendinden çok daha tecrübeli bir kadına tamamen teslim etmeyecek kadar akıllıydı. Deardını öldürmesine izin verecek kadar da ona kapılmış... Ama bunu asla sesli dile getirmeyecekti, ailesinin bekası için bunu yaptığını söylemek çok daha kolayken aptal bir aşık olmak ona yakışan bir rol değildi.
Uzandığı divandan doğrulurken elini ansızın gerçekliğe savrulduğu için ağrıyan başına uzattı. Hatıraların kendi sonuna varmadan çıkarılınca bilinç bir anlığına da olsa gerçekliğe adapte olamıyordu. Tüm duyularının yerine gelmesini ve her şeyi gerçekten algılayabileceği anı bekledi. Bu esnada hemen arkasında olan Leia ona sarılmış, ruhunun satensi hissiyle bedenini huzur verici bir şekilde sarmalamıştı. Sanki az önce onu hatıradan fırlatan o değilmiş gibi...
Bunun verdiği huzursuzluk hissi ile ona sarılan yadigarının kollarından kurtulup ayaklandı. Karşısındaki masada oonun için bırakılmış sürahiden bir bardak su doldurdu kendine. Üç gündür burada ciddi anlamda Miwa'yı ona ansızın getirilen şarap kadehlerini ciddi anlamda özlemişti.
Tharian'ın misafir odaları pek kullanılmadığını belli edercesine sarayın ücra köşelerindeydi. Bir şey rica etmek istediğinde en az iki üç koridor boyu yürüyüp iki kat merdiven inmesi gerekecekti. Ya da kapısında bekleyen muhafızlardan rica etmesi gerekiyordu ancak onlarla da mesafeyi korumak istemiş olaylar bu kadar karışıkken kafayı dağıtmak adına alkol isteyememişti.
Her ne kadar bu odada inkar edemeyeceği kadar güzel bir deniz manzarası olsa bile Levian burada geçirdikleri üç gün boyunca ciddi anlamda hayatının en zor günlerinden birini yaşamıştı. Bir yandan Helia ile Caelan arasındaki deard bağını gizlemek adına devamlı tetikteyken diğer yandan politik krizleri önlemek için uzaktan Ellary'yi mektuplarla sakin tutmaya çalışıyordu.
Helia hala hemen yanındaki misafir odasında ölü gibi baygın yatarken bu hiç ama hiç kolay olmamıştı.
Helia, Uğursuz Kraliçe'nin izniyle Gök Kule'ye girdiği an tüm bu olanları nasıl kontrol altına alacağını düşünmeye başlamıştı. Sonuçta kuzeninin yadigarının Gök Kule'de muhafızlar tarafından korunuyor olması tesadüf olamazdı. Alastir'in hayatını kurtarmak kendi lehlerine olmasa Tharian'da çıkardıkları bu curcuna çok daha kötü sonlanabilirdi. Hakkında birçok öykü duyduğu Rianhod az kalsın ikisini de indirecekti. Helia'nın düşünmeden Gök Kule'ye girişi ile beraber geçen her saniye Levian için ayrı bir işkence olmuştu. Sadece Gök'ün kanını kabul ettiği söylenen bu tılsımlı odadan canlı çıkamama ihtimali onu stresten bitirmişti, sonuçta kulenin içinde ne gizli hiç kimse bilmiyordu. Ama kuzeni oradan canlı çıkabilmişti. Daha doğrusu canlı çıkarılabilmişti.
Az önce hatıralarda da görmüş olduğu o adamın ruhu, Lucifer'ın hain tohumu Akiel, sahibinin bedenini kucaklamış bir şekilde kapının önünde belirmişti. Sağlam eliyle sımsıkı tuttuğu pusula haricinde kuzeni adeta bir ceset gibi baygındı. Akiel yine o sert yüz ifadesiyle herkesi bir kez daha şaşırtarak emirler yağdırmış, kuzenini nereye gittiğinden emin bir şekilde merdivenlerden aşağı taşımaya başlamıştı.
"Misafir odalarını hazırlayın, ayrıca prensesin durumu ve kolu için bir şifa druidi yollayın. Biri Tharianlı biri Albionlu olmak üzere kapıda bekleyecek iki nöbetçi için saatleri bölmeye başlasanız iyi olur. Kaybedecek vaktimiz yok."
Cellat ona kim olduğunu zannettiğini söyleyerek yükseldiğinde ise cevabı yine çok net olmuş, karşısında hiç kimse bir şey diyememişti.
"Ben prensesin ruhuna eş biçilenim, onun ruhunun dengiyim. Peki sen kimsin?" Bunu söylerken hemen yanında beliren Clio ile beraber çok daha etkili olmuş Levian biraz olsun girdiği şoktan çıkabilmişti. Hoş, o anki vücudunu tamamen ele geçiren şok ve gerginlik kendisinin miydi yoksa şu an yattığı yerde kendisini merakla izleyen Leia'nın mıydı tartışmaya açıktı. Kraliçe Elide duruma el atmış gerekli emirleri vererek onlara kalacak yer ve güvenlik koşullarını sağlamıştı. Ancak Helia o gün uyanmamıştı, onu takip eden gün de kendine gelememişti. Dün gece Prens Alastir nihayet biraz olsun kendine geldiğinde o da kendisini kurtaran prensesi sormuş ancak şifa druidlerinden net bir yanıt alamamışlardı. Odaya druidler ve Levian dışında kimse giremiyordu, Akiel sahibinin yanına giriş çıkışlara izin vermiyordu. Bu süreçte Ophelia'nın başından asla ayrılmamış kendisinden habersiz hiçbir şey olmasına izin vermemişti.
Leia ise kendini tamamen gizlemiş, aralarında gerçekleşecek yüzleşmeyi başarılı bir şekilde ertelemişti.
"Olmaman gereken bir yerdeydin." Dedi Leia daha fazla Levian'ın sessizliğine dayanamayarak. Divandan kalkmamış, ne gördüğüne dair onu gözlemlemeyi tercih etmişti. Direkt anıdan bahsetmediğine göre sadece zamanlamayı kestirebilmişti, bu yüzden Levian da yuvarlak bir cevap vermeyi tercih etti. Gök gözlü güzel kadına her şekilde hayran olsa bile kendini de korumak zorundaydı. Leia'yı ne kadar çok severse sevsin bu ısrarla gizlediği geçmişi onu tedirgin ediyordu.
"Hiberna ile ilgili ne düşünüyorsun?" Diye sordu. Direkt ismini kullanmaktan çekinmemiş olsa da ona anlatılan hikayelerle gördükleri pek uyuşmuyordu. Hiberna, Akiel ve Nyx'in hikayesi devamında yazılan pek çok romantik hikayeye ilham olmuş bir trajediydi. Hiberna ile Nyx aşıkken Asmodeus'un düşüşü sonrası deard bağları ortaya çıkmış, Akiel de en yakın dostunun sevgilisine deard bağı ile bağlanmıştı. Nyx arada kalmış, Hiberna ile Akiel aşkı için çarpışmış, en nihayetinde yenik düşen Hiberna olmuştu. Hatta kimine göre daha Asmodeus düşmeden önce Akiel sırf Nyx'e duyduğu aşk yüzünden Lucifer'a ve şeytanlara ihanet etmişti. Böyle bilinen bir hikayede Leia ile Hiberna arasında bir ilişki duymak, Nyx'in adının dahi geçmemesi Levian'ı germişti. Tarihin kahramanlarının görünenden farklı çıkabileceğinin bilincindeydi ancak işin Leia perspektifinde yaşananlar için yeterince hazır mıydı? İşte bunu katiyen kestiremiyordu.
"Benim gibi başka bir tohum." Dedi Leia. Gök mavisi gözleri ufku andıracak kadar bulutlu ve düşünceliydi. Levian'ın tepkisini ölçmek istercesine devam ederken bir o kadar da dikkatli davranmıştı. "Cehennemin prensi, en babası kadar çapkın olsa da aynı zamanda Astaroth'un Lucifer'ın safında olduğu gibi o da Akiel'in sağ koluydu. Sen ne bilmek istiyorsun?"
Olayı tamamen kendinden uzaklaştırması Levian'ı ister istemez bir daha düşündürmüştü. Aralarında bir ilişki olsa bile iki bin yıl sonunda bu neyi değiştirecekti ki? İkisi arasında ne yaşandıysa bu özel değil miydi, her şeyi ve herkesi etkilemiş olamazdı değil mi? Sonuçta yıkımın tetikleyicisi en başından beri Leia değil Akiel'di.
Ayrıca Levian her zaman önceki sahiplerinden farkının Leia'ya duyduğu güven ve saygı olacağını vurgulamıştı, sözünün arkasında durmak istiyorsa yadigarına biraz daha zaman vermeliydi. Bunu içinde kendine bir kez daha tekrar ederek yolundan vazgeçti.
"Hiçbir şeyi sanırım, anlık bir meraktı." Dedi Levian geri adım atarak. O Leia'yı bir altmış yıl ya da iki bin yıl önceki haliyle değil şu anki haliyle benimseyip kabul etmişti. Sadece bazen şu anki halinde ne kadar geçmişten iz taşıdığını ve hangi yaralarının hala kapanmadığını kestiremiyordu. Açık yaraları tekrar kanatmak Levian'ın tarzı değildi, ona açılmayanı ısrarla çıplak bırakmak da öyle... Belki de Leia onun yanında bu yüzden bu kadar rahat ve huzurlu hissediyordu. İpleri çoğunlukla ona bıraktığı için olduğuna inanan tarafı ile Leia'nın gerçekten onu sevdiğine inanan tarafı kafasının içinde sürekli bir tartışma halindeydi.
Sonuçta sadece sizi ve sizin hissettiklerinizi hissetmekle lanetlenmiş tutsak bir kadının aşkına ne kadar güvenebilirdiniz ki? Kendi duygularından emin olsa dahi Leia'yı gerçekten kendisini sevdiğini ispatlaması için zorlayamazdı. Ancak sevdiği kadın için elinden geleni yapabilir, ona kendisiyle geçecek olan ömründe sunabileceği kadarını sunabilirdi. İyi bir aşık olabilirdi. Tıpkı daha en başlarda, ilk bağlandıklarında çok iyi bir arkadaş olabildiği gibi...
Divan'da oturan yadigarının yanına gitti. Sevdiği ruha... Yanına oturup yüzünü avuçlarının içine alırken bir kez daha bir silüet değil de kanlı canlı haliyle karşısında olmasını diledi. Leia'nın bakışlarındaki bulutlar dağıldı, sesli dile getirmeseler dahi Levi'nin niye geri çekildiğini hissetmiş gibi iç çekti.
"Her zaman beni şaşırtmak ve kafamı karıştırmak zorundasın öyle değil mi Nazik Prens?"
Levian etkileyici olduğundan emin olduğu gülümsemesini bilinçli bir şekilde sergileyip Leia'nın dikkatini tamamen dudaklarına yöneltmişti. Leia kollarını boynu boyunca kaydırıp ruhunun her zerresiyle onu sararken idla yine her zamanki kadar davetkardı. Leia parmalarının siluetini Levi üzerindeki Tharian tarafından verilen armasız gömleğin üzerinde gezdirdi, parmağı göğsüne taktığı altından Albion amblemi olan broş üzerinde takılı kaldığında Leia'nın tutkulu halinin yerini kederli bir hava almıştı.
"Bazen hala bu kadar şeyi benim için bir kenara attığına inanamıyorum." Dedi. Bunu kendi kelimelerinden korkuyormuşçasına bir hızda söyleyivermiş, bakışlarını Levi'nin gözlerinden kaçırmıştı. İşte bu durumlar Levian'ın ne yapacağını bilemediği durumlardı. Bir zavallı gibi her şeyi Leia'ya diğerlerinden farklı olduğunu ispatlamak için kenara attığını söyleyebilirdi belki ama kendisi bile emin değildi. Gençti, babası ona söylemeseler dahi Levi'nin çocukken yaptığı bir hatadan dolayı katledilmişti. Bu yüzden Gwen ve Beira ile arası her daim biraz dalgalı olmuş anneleri ise bir kutsal sahibi olmadığı için empatisinin sınırlarını zorlayarak tamamen Gwen'e odaklanmıştı. Beira kendi içine kapanırken Levian'ın Leia'dan başka kimi vardı ki? Daha da önemli olan soru başka birini istiyor mu olduğuydu ve cevabı istemsizce deardı Mycrellia'ın öldüğü gün vermiş olmuştu.
"Belki de sadece senin için değildir." Dedi Levian düşünceli bir şekilde. Bazen Leia'ya olan sevgisi için mi yoksa ona duyduğu bağımlılıkla mı hareket ediyor ayırt edemiyordu. En kötüsü de ayırt etmek dahi istemeyecek kadar halinden memnundu. "Keşke daha fazlasını yapabilsem, beyaz alevlerin varisi." Eli içinde yıldızlar armış gibi görünen saçların arasında kayarken yine o satensi sıcaklığı hissetmiş, gerçekte saçları nasıl hissettirirdi onu merak etmişti. "Keşke daha fazlası mümkün olsa." Diye fısıldamaktan kendini alıkoyamamıştı.
Leia hiçbir zaman Levian kadar sabırlı olmamıştı. Belki de bu iki bin yıldır tutsak olduğu ve her anını keyifle geçiremediği içindi, tıpkı şu an sabırsızca dudaklarını Levian'ın dudaklarına bastırıp Levi'nin tenini sıcaklığını hissetmek istemesi gibi... Levian düşünmeden onu kucağına çekmiş, arzularının bir olduğun bilinçlerinin buluşması için zihnindeki o kapıyı aralamıştı. İdlaya düşmeye çeyrek kala kapı şiddetle çalmış, Levian'a ikinci bir baş ağrısını garantileyerek sevişmelerini bölmüştü. Leia söylenerek idlaya çekilmeyi tercih ederken Levian pes edercesine ayağa kalktı. Buraya geldiğinden beri kapısı önemli durumlar harici çalınmadığından dolayı bunun da önemli olduğunu biliyordu.
Kapıyı açtığında karşısında kendi muhafızlarından olan Calebian'ı görmüş ve haberin içeriğini az çok tahmin ettiği için tüm ciddiyetini toplamıştı. İdlada geçireceği keyifli dakikaları Albion'a dönüşe saklayabilirdi.
"Prenses uyandı efendim." Dedi Calebian coşkulu bir sesle. İçine dolan tarifsiz rahatlama ve mutluluk o an Levi'yi ağlatabilirdi. Ophelia ile çok kısa süre geçirmiş olsalar dahi bir şekilde onunla çoğu şeyi daha rahat paylaşabiliyordu. O geldiğinden beri yükü hafiflemiş, nihayet umursamaz prens maskesinin arkası biri tarafından görülebiliyormuş gibi hissetmişti. Levian onun odasına gitmek için hareketlendiğinde asker onu durdurmak zorunda kaldı. "Kraliçe şu an onun yanında, kimsenin girmesini istemiyormuş. Konuşmak istediğini söylemiş. Bilmek istersiniz diye düşündüm."
"Doğru düşünmüşsün." Levian arkasını dönüp Albion armalı ceketini almaya gitmeden önce sadece bunu söyleyebilmişti. Elide'ın söz konusu Gök kule'ye giriş olduğunda nasıl yıkılmış göründüğünü unutmamıştı. Özellikle de Helia oradan canlı çıktığında kadın hayalet görmüş gibi kalakalmıştı. Uğursuz Kraliçe'nin Rianhod'a bağırışı hala kulaklarında yankılanıyordu. 'Hesabını ben vereceğim ama en önemlisi de hesap soracağım!'
Neyin hesabını soracaktı? Saklı yadigarın mı yoksa başka bir şeyin mi? Bunu düşünse dahi ortada büyük bir saygısızlık vardı ve Levi'nin canı buna fena halde sıkılmıştı. Muhafızlar Levi hemen yan odada olmasına rağmen ilk ona değil Elide'a haber uçurmuşlardı. Düşünceli bir şekilde Calebian'a yerine dönmesi için emir verdi. "Sen kuzenimin yanına geri dönebilirsin, ben de geliyorum."
"İyi de Kraliçe..." diyebildi Calebian. Levian devam etmesine izin vermeden sözünü kesti. Özellikle diğer muhafızların da duyabileceği şekilde konuşmuştu. Zaten Helia uyandığında ilk haber verilen kişi olmamak yeterince büyük bir saygısızlıkken oturup susacak değildi.
"Kuzenimi görmek için izin kimseden alacak değilim. O Tharian'ın Uğursuz Kraliçesiyse ben de Albion'un Nazik Prensiyim. Varlığına ve misafirperverliğine saygı duyarım ancak herkes farkındadır ki onun emri bana geçmez. Ben Kraliçe Rhiannon dışında kimseden emir almam."
Büyükanne kartı her zaman iş görürdü, Rhiannon kimsenin gözünün ısırmadığı bilinmeyenlerle dolu bir güçlü. Ceketini giyip kılıcını kınına sokarken zihninden Leia'ya seslendi.
"Bana eşlik edecek misin?"
Leia'nın tadı kaçıktı ve bunun güzel bir anın bölünmesiyle alakalı olmadığının ikisi de farkındaydı.
"Şimdilik hayır, erkek kardeşimle size iyi şanslar. İnanın bana ihtiyacınız olacak."
Levian kapıdan çıkarken iç çekmemek için kendini zor tutmuştu.
"Eninde sonunda yüzleşmeniz gerekecek, bunu biliyorsun değil mi?"
Leia buna acıklı bir şekilde gülmüş, Levian'n beklediğinin aksine kızmamış veya terslememişti. Hatta tavrı Levi'yi biraz arada bırakmıştı.
"Elbette biliyorum ve inan bana, bunun için Albion'a dönmeyi sabırsızlıkla bekliyorum."
Bunu duyan Levian buraya ayak bastıkları andan beri belki de ilk kez evine geri dönmek konusunda eskisi kadar rahat hissetmiyordu.
- Bölüm Sonu •