İçeriğe geç

Resurgence •tk•

Bölüm 1 · 13 dk okuma

Resurgence •tk•

Bölüm 1

✵ Uyanış ✵

• • • Resurgence (Yeniden Diriliş) • • • "Ve o eve döndü, on sene önce öldürmeme rağmen." • • • UYARI Bu kurgu içeriğinde bazı okuyucuları rahatsız edebilecek (şiddet, cinayet, kan, cinsellik, cinsel şiddet, madde kullanımı, psikolojik rahatsızlıklar, içsel çatışma ve gerçek dışı yansımalar vb.) unsurlar içermektedir. !toxic lovers, toxic enemies! • • • Bölüm 1 ✵目覚め✵ (Uyanış) • • • O zamanlar on yedi yaşındaydım. Toydum, acemiydim. Lakin toy olmanın bile bahane kabul edemeyeceği yanlışlar yapmıştım geçmişte. Mesela aklıma estikçe, küçükken oyunlar oynadığım sokaklara baktıkça "Ah eskiler..." diyemeyecek; bunu bile kendime çok görecek kadar unutmak istiyordum geçmişi. Çocukluğum güzeldi oysaki. Her küçük erkek çocuğu gibi arkadaşlarımla vakit geçirir, maç yapar, gece geç saatlere kadar saklambaç oynardım. Annem, babam eve gelmeden dönmem için sokağın bir ucundan bağırsa da umursamazdım, top peşinde koşturmaya devam ederdim. Tabii babam dönünce de evde koştururdum can havliyle. Tüm bunlar on yedime kadardı tabi. O yaşa kadar fark etmesem de artık çocuk değildim. Genç olmuştum. Yepyeni duygularla tanışıyordum. Bu duygular mahallenin güzel kızları için değildi tabi. Onlarla bir türlü anlaşamamıştım nedense. O sırada mahalleye yeni bir aile taşınmıştı. Bir kadın vardı, iki de oğlu. Kadının adı Hyeshin'di. Orta yaşlarda olmasına rağmen pek yaşlı duruyordu o zamanlar. Bir de donuktu yüzü ilk taşındıklarında. Yorgun gibiydi her zaman. Bir de oğulları vardı demiştim, değil mi? Küçük oğlu Jimin küçükken çok yaramazdı. Hiç anlaşamazdık. Bizden tamı tamına 6 yaş küçük olmasına rağmen sürekli sürekli aramamıza girmeye çalışırdı. El kadarken bile pek baş kaldıran bir çocuktu. Küçülmüş de büyümüş derlerdi ya, o aynen öyleydi. Ama mahallenin teyzeleri, amcaları çok severdi onu. Neşe saçıyordu her ne kadar tilt olsam da. Şimdinin aksine. Şimdi sessiz sedasız olmuştu. Büyümenin olgunluğu demeyi çok isterdim ama yalan olduğunu bile bile söylemeye dilim varmıyordu pek. Çünkü biliyordum, abisinin kaybı neşesini de kaybettirmişti. Tıpkı bende de olduğu gibi. Bakıyordum da hâlime, 27 yaşındaki bir adama göre boş bir tenekeden farkım yoktu. Ne bir işim vardı, ne bir ilişkim. Eskiden top oynadığım arkadaşlarımla şimdilerde pek de görüştüğümüz söylenemezdi. Yaşıtlarım olmalarına rağmen benim aksime boy boy çocukları vardı hatta. Benim ise, o çocuklardan bir farkım yoktu. Hala annemin babamın üç kuruşuna bakıyordum. Lakin öyle baba parası yiyen serserilerden değildim tabii. Evden çıktığım yoktu. On yedimden beridir, eski hâlimden eser yoktu. Okuduğum lisede parmakla gösterilen birisiyken öyle havalıydım ki, o zamanlar aynada daima bir kusurumu arayıp durduğum için şimdilerde kendime lanetler ediyordum. Kravatını bağlamamak için şekilden şekile giren, kırmızı converse ayakkabılarının bağcıkları hep açık gezen, okulun voleybol takımının kaptanı Kim Taehyung iken bile gerçekten de sivilceli bir ergen olduğuma takılıp duruyordum. Oysaki şimdiki; günde 10 koca ilaca bağımlı, gerçeği hayali ayırt edemeyen Kim Taehyung o ergene hayranlık duyuyordu. Keza o ergenin yeni tattığı duyguları vardı, büyüklüğünün aksine. Aşkı biliyordu. Hem de o zamanın diğer bir parmakla gösterilen ergeni, okul futbol takımının kaptanından. "Taehyung." Havasız, karanlık odamın kapısı tıklatıldığı anda fark ettim odamda olduğumu. Oysaki günlerdir buradaydım. Yatağımın kenarına, sert zemine otururken kalçamın uyuştuğunu bile hissedemez hâle gelmiş gibiydim. Bir dizimi kırmış, bir bacağımı boylu boyunca uzatmışken; bir elim dizimde bekliyor, geçen hafta başladığım kitabı tutması adına diğer bir elime yardım ediyordu. 'Gel' dememe gerek yoktu. Ki annem de bir yanıt beklememişti, adımı seslenirken. Çünkü 'gelme' desem de gelecekti, 'hayır' desem de içecektim yine üç adet ilacı. Ki tahmin ettiğim gibi de olmuştu. Elinde şaşırılmayacak şekilde bir bardak su, diğerinin avucunda ise o üç adet hap vardı. Saat akşam üzeri altı veya yedi olmalıydı. Her zamanki gibi akşam üzeri uykusundan kalkmıştı belli ki; saçı başı dağınık, eli yüzü şişmişti. "İlacını getirdim, annem." İki gündür uyumadığım için mosmor olmuş göz altlarımı ovuşturdum ilk olarak, kendi düşünce aleminden ayrılırken. Ardından bir parmağımı ayraç yaparak, kitabımı kapattım. Dizimdeki elimi, avucum yukarıya bakacak şekilde kaldırdım. Her ne kadar işe yaramadıklarını bilsem de sanki çok muhtaçmış gibi kabul ettim onları. Annem suyu da verdikten sonra kapıya yöneldi. O sırada ben hapları inceliyordum kan çanağına döndüğüne emin olduğum gözlerimle. "Kırmızı, mavi, yeşil. Kırmızı, yeşil, mavi. Yeşil, kırmızı, mavi. Yeşil, mavi, kırmızı. Mavi, kırmızı, yeşil-" "Taehyung, ilacını iç." "Mavi, yeşil, kırmızı." Annemin sinirli, lakin daha çok bıkkın nefesini verişini dinlerken gözlerimi kırpıştırdım. Gözlerimi kaldırdım onun yaşlı gözlerine doğru. "6 olasılık var." Kapıda öyle durmuş ne yaptığımı izlerken, kollarını birbirine sarmaladı yavaşça. Bekliyordu. "Neden duruyorsun? Gitsene." Kaşını kaldırdı. "Neden mı duruyorum? Gideyim de, geçen haftaki gibi ilaçlarını çöpten mi toplayayım?" Kaşlarımı çatarken, dudaklarım öne doğru büzüldü ister istemez. Avucumdaki ilaçlardan kırmızı olanı parmaklarım arasına alırken, bu plastiğin midemde nasıl eriyeceğini düşünüyordum. "Çöpe atmadım bi kere. O'na verdim. Şekerleri seviyor ya hani, ondan." "Kime?" Gözlerimiz tekrardan buluştuğunda onun bu şifreli konuşmama karşın nasıl bıkkın bir merakla bakıyor oluşunu görüyordum. Bu inanılmaz haz vericiydi ki, kıkırdamadan edemedim. Gözlerimizi ayırmadan bakışıyorduk, o sırada dilimi çıkartıyordum ben de. Hapları teker teker yerleştirdim. İlk kırmızıyı, sonra maviyi, en son ise yeşili seçtim. Bir sürü olasılık varken, aklıma ilk geleni yapmak on yedimden kalan bir alışkanlıktı. Suya ihtiyaç duymadan hepsini mideme yollarken, boğazımda takılı kalanları bir bardak suyla yelkenledim. Plastikler nasıl çözünecek bilmiyordum ama annem bir gün bir şeyleri anlamaya çalışırken fena çözülecekti. Kafasını iki yana sallayıp belki de bana lanetler ederken elimdeki bardağı aldı ve odayı terk etti. Terk etti. Yine ve yine terk edildim. Aslında hep bir kabahatın başka bir kabahat nedeniyle işlendiğine inanan biri olmuştum. Ve öyleydi de. Ne zaman bir kabahat olsa, bir başkasından besleniyordu. Mesela ben yaramazlık yaptığım için, annem beni terk etmişti. Okula gitmek yerine o ormana kaçtığım için, okuldan alınmıştım. Ya da bir gece yarısı çalıştığım spor salonundaki tüm futbol toplarını patlattığım için 3 hafta maaşsız çalışmıştım. Ah bir de üstüne 3 hafta sonra da kovulmuştum! Tabi beklenecek şekilde. Ama en büyük örneği neydi benim için biliyor musunuz? O gün yine ilk aklıma geleni yaptığım için onu öldürmüştüm. Aklıma ilk gelen ne ise, onun suçuydu ama. Ben de istememiştim. Beni buna zorlayan oydu. İnat ediyordu. Beni, ah beni çok zor durumda bırakmıştı. Aklıma yine bir kaç anı doluştuğunda kitabımı yere fırlattım ve ellerimi gözlerime götürdüm. Bir kaç senedir ağlayamasam da ellerimi bastırma gereksiniminde bulundum o an. Hıçkırıklarım vardı elbet, burnum akıyordu. Gözlerim hep kızarıktı ama ağlayamıyordum artık. Bu biraz değişikti. Ki şimdi eskiden babam annemi dövdüğünde annemin ağladığını ama gözyaşlarının neden akmadığını düşüyordum. Belki de bu yüzdendi. Çok ağlamaktan bir zaman sonra ağlayamıyorduk belki de. Ya da yaşlanıyor muyduk? Emin değildim. Yaşlanmıyor olsam da düşündükçe yaşlandığıma emindim ama. Zihnim yaşlanıyordu. Bulanıyor, karışıyor, duygularım birbirine giriyordu. Ama düşünmeden de edemiyordum. Mesela o gün de böylesine düşünsem, nasıl olurdu? O'nu başka bir yolla durdurabilsem, ellerini tutsam da, biraz daha sabretmesini istesem. Peki ya o zaman kim sorardı bana, kim öldü kim kaldı, diye? Düşündükçe ölenin ölmediğini, kalanın kalmadığını anlıyordum. "Hamlet'im, ne düşünüyorsun?" Başımı kalırdım yavaşça önümde eğilen oğlanın gözlerine bakmak için. Özledikçe geliyordu ya yanıma, kahroluyordum. Bakıyordum en derinlerine, o bana Hamlet'im dedikçe iç çekiyordum. Çünkü gözler önündeydi. Yine gözlerine aynı bakış, aşık. Gülümsedi yüzümü incelerken, kanlı ellerini gömleğine sildi saçlarımı okşamadan önce. Ama yine de kahve tutamlarım arasına ilişen o yoğun kan kokusunu engelleyememişti. "Ne takıldı yine o güzel aklına?" O böyle konuştukça dolmayan gözlerimin dolmasına, konuşmak için aralanmayan dudaklarımın kış ayazında doğan yavru bir kuş misali tir tir titremesine engel olamıyordum. Avucunun sıcak dokusu yanaklarımı ısıtırken nasıl olur da, gözlerimi yummam, yanaklarımı avuçlarına bastırmazdım? "Kitap okuyorum." Tavşan dişleri serildi bir bir gözlerim önüne. Öyle bir gülümsüyordu ki, sanki hiç başından akan kanlar toz dolu formasını kırmızı boyamıyor, yerleri ıslatmıyor gibiydi. Canı yanmıyor muydu ki? Sormadan edemedim tabii. "Canın yanmıyor mu?" Kafasını iki yana salladı gözlerini yumarken. "Yanmıyor." Önümde dizlerini kırıp otururken ellerini bedenimden çekti, soğuğun içime işlemesini sağlamak ister gibi. "Çok yandı ama şimdi yanmıyor." Ardından elini uzattı ayaklanırken. O sırada da zaten epey gevşek olan kırmızı kravatı yerle buluştu beyaz gömleğinden sıyrılarak. Genç bedenini incelerken gözlerime takıldı kırmızılıklar. Kaşlarımı çattım hemen. "Bin defa dedim ayakkabıyla girme içeri diye, Jungkook. Ayakkabıyla yerlere basmamalısın. Annem çok kızacak." Bir de benim ayakkabılarımı giyiniyordu hâlâ. Zaten eski püsküydü, ve yine bağcıkları açıktı. Ya düşseydi? Kendini hiç düşünmüyordu. Bir şey demeye gerek duymadan bedenimi kaldırdı ve yatağıma oturdu. Demezdi tabii, suçluydu ya biliyordu. "Gel." Yatağımın yanındaki caman doğru dönmüş, ayaklarını da yatak ve duvar arasına bırakmışken elimi dudaklarına götürdü. Ben de çok söylenmeden sokuldum yanına. "Yüz yirmi bir." "Kaldığın sayfa değil mi? Geçen hafta başladın bir de. Eskiden daha hızlı okurdun." İşte bahsettiğim buydu. Dediklerimi anlamak için uğraşıp duran annemin anlayamadığı buydu. Beni anlamıyordu, kelimelere ihtiyaç duyuyordu. Benden bir şeyler bekliyordu, beklememeliydi. Düşünmeliydi, ben düşünüyorsam o da düşünmeliydi. "Evet..." derken başımı kucağımdaki, işaret parmağımı ayracı yaptığı kitabı incelemeye başladım. "Eskiden üstten geçiyordum. Okuyordum ama anlamıyordum işte. Üzerinde düşünmek yorucu geliyordu." Eğik başıma yakınlaşıp omuzuma öpücük kondurdu ve çenesini omzuma yerleştirdi. O koca gözleriyle kaldığım sayfayı incelerken, on yedime yakışır bir oğlan olduğunu hatırlatıyordu bana tekrardan. "Olmak ya da olmamak, bütün mesele bu..." Dudakları arasından tiz bir nefesle beraber bıraktı seçtiği alıntıyı. En dar açıyla başımı ona döndürdüğümde gözlerini gözlerime kaldırdı. "Bunu okurken ne düşündün peki, Hamlet'im?" Kendime olmasa da ona güvendiğim için parmağımı çektim kitap sayfaları üzerinden. Kitabı da kapattım. Kapağında sadece adı yazdığı için incelenecek bir şey bulamamıştım. O nedenle asıl manzaraya döndüm. Elimi kanın birbirine yapıştırdığı saçlarına doğru attım. Anında parmak uçlarımı soğutan kanlar, o gece küreği vurduğum kısımda çoğalırken dudaklarımı büzdüm üzgünce. "Olmak ya da olmamak..." Yanağını öptüm. "Ya gidecektin, ya da gitmeyecektin Jungkook." Elimi geri çektiğimde parmak uçlarımda dağılan dokunun kan olduğuna emin olsam da belirip belirmemek adına verdiği savaş, ilaçlarımın ya altan etki etmeye başladığının bir kanıtıydı belki de. "Gitmeyi seçtim." Kafamı salladım. "Gitmeyi seçtin." Birbirimize öyleye bakarken, aramızda gittiği ilk ana benzer bir sessizlik çöktüğünde tam dudaklarımı aralamıştım ki; aniden dışarıdan duyulan çığlık sesiyle duraksadım. Bir kadın çığlığıydı. Yani pek çığlık da denemezdi ama heyecanlı bir bağırış olduğunu da söyleyebilirdim. Sanki... diye başlamak istiyordum bunu açıklamak için ama nasıl açıklayacağımı bile bilmiyordum. Heyecanlı ve dehşete düşmüş bir ton nasıl bir araya gelirse öyleydi. Yıllardır o günkü gibi çığlıklar duymadığımdan, artık sessizleşmiş sokağımda bu tür bir olaya rastlamak beni meraklandırmadan edememişti. Gözlerim önümdeki camdan dışarıya, tam da sesin geldiği yöne kaydı yavaşça. Fakat gerçekten yavaşça kaymış olsa gerek, her ne olmuşsa bir sürü kişi kalabalık oluşturmuştu bile. Gözlerim titrekçe dolanıyordu camın buğusunun donuklaştırdığı kalabalığın üzerinde. Aniden sol tarafıma saplanan ağır bir his, nedensizce eşraftan yakınım biri adına iki defa çalınan kilise çanı gibi, içimi endişeyle doldurmuştu. Uzun bir süre sonra ilk defa dış dünyayla böyle alışılmışın dışında bir bağ kuruyor olmamdan mıdır, bilinmez, bu beni korkutmadan edememişti. Daha fazla bakamadım oraya doğru. Işık hızıyla iki yöne titrediğini hissedebildiğim gözlerimi oradan hızla kurtardığımda, yanıbaşımda görmek istediğim manzara içimi daha da soğutmuştu. Keza onun gözleri hala oradaydı, hem de benim aksime kargaşayla değil, hayranlıklaydı. Öyle ki kurumuş kanın yol oluşturduğu ince uzun parmaklarını cama yasladı, yüzünü yakınlaştırdı. Koca, bambi gözleri büyüdü. "Baksana..." diye başladı sözlerine. "Beni ne güzel karşılıyorlar." Gözlerinde bir an akıp giden bir ateş gördüm sanki. Kaşlarım çatıldı. Bu da ne demekti, diye düşünemeden, gözlerim yere inip tekrardan ona dönene kadar o göz önünden kaybolmuştu bile. O anda bir şeylerin etki ettiğini anladım. Belki ilaçlar, aniden yükselen duygular, biraz adrenalin ya da ne ara nereden fırladığını bile anlamadığım dopamin... herhangi bir fikrim yoktu. Ama acilen bir nikotine ihtiyacım olduğundan adım kadar emindim. Bana iyi gelmeyen ilaçlarımın üzerine pek de iyi gideceğini düşünmesem de, yatağımdan hızla kalktım. Jungkook dediği için miydi, bilmiyordum ama sadece sözlerinin gerçeklik payı olup olmadığını aklımda tartmak bile kanımın akış hızının artmasına, nefes alış verişlerimin serileşmesine neden olmuştu. "Baksana, beni ne güzel karşılıyorlar." Sözleri zihnimde dolaşırken neresinde ne olduğunu bilmediğim çekmecemde, samanlıkta iğne arar gibi ilaçlarımı arıyordum. Düşünceleri aklımdan uzaklaştırmak zordu. Uzaklaştırmaya çalıştıkça sokaktan gelen o bağırışların arasındaki titrek "Oğlum!" sesini duymam, bunu engellemeye birebirdi o an için. Düşünmemeye çalıştıkça zihnim daha da bulandı sanki. Çekmecemdeki o peri tozlarına dakikalar sonunda ulaşabilmek, o an için deli saçması gibi gözükse de ufak poşetinden kurtarıp dilimle buluşturduğum an o bulanıklığın daha da artması, ama daha da çekilebilir hale gelmesi bir olmuştu. Ellerimi sabahın erken saatlerinde duş almama rağmen hala nemini koruyan saçlarıma attığım sırada, içeriden gelen kapı çarpma sesiyle annemin de meraklı kocakarılar gibi dışarıya çıktığını anlamıştım.  Normalde yapmayacağım bir şey olsa da, hızla kanıma karışan nikotinin etkisinden midir, bilinmez, yavaşça doğruldum tekrardan. Derin, uzun bir nefes verirken ferahlayan ciğerlerime bayram ettiren oksijeni bir çöp gibi atıyordum sanki. Nefes gibi değildi ki. Alınması zorunlu, isteyip istemediğimi sormadan alınan kararlardı. Doğduğumuzdan beridir bağımlı değil miydik zaten? Beni hayata bağlayan tek bağımlılık bu gözle görünmeyen hava değilse, maymun iştahlılık yapıyorsam, aykırı olur muydum ki? Ya da omuzlarımı dikleştirip aykırı davranmayı bıraksam, herkes gibi, erden geçe otlanan bir koyun misali peşlerine takılsam; o aykırılıktan sıyrılmış olur muydum? "Baksana," Bakıyordum. Hissediyordum. "Beni ne güzel karşılıyorlar..." İyi miydi, kötü müydü, neye dayanarak kendinden emin olan adımlarım bana neyi gösterir, hiç bilmiyordum. Ama içimde bir hissin olduğuna emindim. Bir şey olacak ve... olacaktı. Kelimeler kifayetsiz kalıyordu o an için benim için. Lügatımı aratıyordum ama nafileydi. Bir ad koymak ilk defa böylesine zordu. Dış kapıya varmam içimin sıkılmasını sağlasa da, uzun zaman sonra evden çıkmak bir yandan da rahatlamamı sağlamamış değildi. Uyuşmuş kaslarım bayram ediyordu sanki. Hele ki oturmaktan dümdüz olmuş kıçım, varlığını öyle bir hissettiriyordu ki, bir an "Ne zamandır yürümüyorum Tanrı aşkına?" diye düşünmeden edememiştim. Lakin apartmanın dış kapısına dek adımladığım her bir merdivende o uyuşukluğun yavaş yavaş varlığını unutturması bu konuda sızlanmamı engellemişti. Zaten sızlanacak durumda da değildim. Keza aklımda sadece tek bir soru vardı. Sadece o sorunun cevabına sızlanabilirdim. Olabilir mi? Bu imkansızdı, farkındaydım. Ama günde kaç olduğunu bile bilmediği kadar koca hap yutan, hayali gerçeği bile ayırt edemeyen bir insan için imkanın, olanağın ne gibi bir anlamı vardı ki? Düşünüyordum, merak ediyordum ve yapıyordum. Öyle ki pek de uzakta olmayan, biraz önceye nazaran mikroskop altında incelenen durmadan bölünen hücreler gibi git gide kendini yenileyen kalabalık tam da merakına köz atmış gibi getirmişti beni buraya kadar. Hızlı adımlarım toplanan mahalle ve birbirine karışan kargaşalı seslerin dibinde bittiğinde; kulağıma ilişen fısıltıların arasında tanıdık bir sesin duyulmasıyla git gide hızlanmıştı. O sesten bir kaç söz dökülmüyordu, sanki hiç ağlamamış gibi uzun uzadıya ağlayan bir kadın sesiydi bu. Normalde sesleri hatırlamakta epey zorlanan birisi olsam da, aynı tonu on sene önce de duyduğumdan olsa gerek o kadının Hyeshin teyze olduğunu anlayabilmiştim. Bir elimi önüme atmış kalabalığı yara yara merkezine ilerlerken, yanından geçip gittiğim insanların fısıldamalarını, sızlanan mırıldanmalarını duyabiliyordum. Lakin pek de umursadığım söylenemezdi. Keza yıllardır kafamda öyle mırıltılar duyuyordum ki, artık umursamamayı zamanla öğrenmiştim. Duymuyordum bile. Ki duysam da ne duyacağım apaçık belliydi. Ya meraklı gözlerinin manzarasını bozuyorum diye küfür ediyor, ya da uzun bir süredir evden dışarı çıkmadığım için kim olduğumu hatırlamaya çalışıyorlardı. İkincisi pek bir mantıklı olurdu, keza ben bile onları hatırlamıyordum. Hatırımda öyle çok şey vardı ki, önemsiz olanları unutmaya mahkumdum. Geçmişe takılıp kalmaktan önüme bakamaz olmuştum keza. On yedilerini özleyen bir adamdım her halükarda. Ya da on yedilerinde kalmış bir çocuk. Adımları kıyametin merkezini bulunca duraksayan, bir çift kahve gözle karşılaşan bir çocuk. O kahveleri görünce belki de her bir taş yerli yerine oturuyordu o an için. O kollarında ağlayan annesinin boynuna yüzünü gömmüş, kokusunu içine çekerken, kalabalığın sanki bir mucize gerçekleşmiş gibi büyümesi ne de haklıydı. İnsanlar pek meraklılar, diye düşünür, yakınıp dururdum hep. Ama şimdi onlara hak veriyordum. On senedir görmüyorlardı onu ne de olsa. Öldü sanıyorlardı, tıpkı benim gibi. O yaş alan çehresini inceledikçe ağzımda atan kalbim, nabzımı kulaklarımda yankılıyordu. Kulaklarıma ürkünç bir çınlama girmişti imkansız gelen bu manzara karşısında. Sadece beş saniye önce kalabalığı yaran ellerim iki yanıma düşerken, gözlerim doluyordu ne zamandır kuru dururken. Hep korkak bir insan olmuştum ama o an hiç korkmadığım kadar korkuyordum. Annesinden ayrıldığı an, etrafında çember oluşturmuş onca insanın arasından beni bulan gözleri içinde ufak kıvılcımlar barındırdığından mıdır, bilinmez, ne yaptığımı belki de o an anlıyordum. O anda pişman oluyordum. O anda gerçeği ve hayali neyin ayırt ettiğini anlıyordum. O haklıydı, onu ne de güzel karşılıyorlardı. Bunu planlamış mıydı yoksa? Senelerce intikam için mi beklemişti? Gerçekten karşımdaki o muydu ya da? Bilmediğim bir ikizi olabilir miydi? Aklımda binlerce soru vardı. O saniyelerde güneş git gide hoşçakal demeye başlarken ben, peki şimdi ne olacak, diye düşündükçe içimde kıyametleri koparttım. Ve o eve döndü, on sene önce öldürmeme rağmen. • • • bölüm sonu.

Bölüm sonu

1 yorum