Tik tak.
Kafamın içindeki o saatin akrebi ve yelkovanı, her saniye ruhumu biraz daha deşerek ilerliyordu.
Tik tak.
Yalan söylemiştim.
Hem de tüm müzik endüstrisini, hayranlarımı ve en önemlisi, o karanlık bar tuvaletinde, sırtımı fayanslara yaslayıp gözlerinin içindeki o tehlikeli parıltıyla beni mahveden adamı ateşe atacak koca bir yalan.
Tik tak.
Onlara göre yeniden o kusursuz, ulaşılamaz pop prensi bendim.
Herkesin peşinde dolaştığı fakat kimsenin dokunamadığı o temiz çocuk imajına geri dönmüştüm.
Ve bunu yalanlarla yapmak, o gecenin utancını örtbas etmek için en doğru karar gibi gelmişti.
Doğru olmadığını ise geç olduğunda anlayacaktım.
Televizyondaki o büyük röportajda, kameraların karşısında köşeye sıkıştığım an o cümleyi kurmuştum,
"O gece kulübünde V ile yan yana görüldüğümüz doğru... Fakat bar tuvaletinde birlikte bir şeyler yaşadığımız iddiası... İşte bu kesinlikle komik bir yalandan ibaret. Özetlemek gerekirse, kendisi yeraltı rap dünyasından çıkıp popüler olmaya çalışan biri ve sanırım bir süre peşimde dolandı diyebiliriz. Ama aramızda hiçbir şey geçmedi."
Medyanın bana yakıştıracağı o "skandal" etiketinden kaçmak, kendimi temize çıkarmak için yeraltı rapinin dahi kralı Taehyung'u reddedilen, prim yapmaya çalışan takıntılı bir aşık konumuna düşürmüş lüks koltuğumda arkama yaslanmıştım.
Eğer V bir savaş istiyorsa, sokağın kurallarıyla oynayacağını unutarak pimi çekmiştim.
_
"Harika gidiyorsun adamım! Albüm lansmanı için her şey hazır!"
Şirketin CEO'su Marcus, elini önümdeki masaya koyup bana doğru biraz daha yaklaşana kadar dalgınca oturuyordum.
Kafamı ona veremiyordum.
Kulaklarımda hala o televizyon programındaki kendi sesim yankılanıyordu.
"Bir şey mi demiştin?" dedim alık bir ifadeyle, bakışlarımı masadan kaldırarak.
"Evet. İyi olduğuna emin misin? İstersen yeni parçalar üzerindeki çalışmaları sonraya da bırakabiliriz?"
Başımı iki yana salladım ve yüzüme sahte bir stüdyo gülümsemesi yerleştirdim.
"İyiyim, sadece dalmışım. Özür dilerim."
Kafamı toparlamam gerekiyordu. Önümde büyük bir albüm süreci vardı fakat o röportajdan beri içimde büyüyen o tekinsiz hissi söküp atamıyordum.
Taehyung sıradan bir popçu değildi, o, canını sıkan herkesi şarkılarıyla diri diri gömen acımasız bir rapçiydi.
"Hazırda bekleyen beatleri inceledim ve tarzına tam oturacak birkaç parça seçtim."
Marcus başıyla yanındaki yardımcısına bir işaret verdi.
Adam işareti aldığı anda stüdyonun dev hoparlörlerinden sert, ağır ve karanlık bir rap altyapısı, basları kalbimi döverek çalmaya başladı.
Kaşlarımı havaya kaldırdım.
Bu benim tarzım değildi.
Çok daha agresif, çok daha sokak işiydi.
Ve şarkının ilk saniyelerinde yükselen o derin, pürüzlü, hepimizin çok iyi bildiği ses tonu stüdyonun duvarlarında yankılandığında nefesim boğazımda tıkandı.
Bu Taehyung'un yeni diss şarkısıydı.
Şirketim bunu gizli kanallardan sızdırıp bana dinletiyordu.
"Bana kulaklığı verin," dedim sesimin titremesini gizlemeye çalışarak.
Kulaklığı taktım ve şarkıyı en başa aldım.
Sert boom-bap ritimlerinin arkasından Taehyung'un o alaycı, karanlık kıkırdaması yükseldi.
Ardından öyle bir mikrofon başına geçti ki, kelimeleri birer mermi gibi dizmeye başladı,
"Aynaya bak ve o maskenin altındaki yalancıyla karşılaş, küçük pop prensi." diye başladı Taehyung, o yırtıcı ve boğuk rap vokaliyle. "Kameralara benim senin peşinden koştuğumu söylüyorsun. Ama söylesene oğlum, o izbe bar tuvaletinde, kapıyı arkadan kilitlediğimde kim ağlıyordu zevkten? Kim yalvarıyordu o daracık kabinde?"
Saçlarımı geriye doğru taradım.
Avuçlarımın içi anında terle doldu, stüdyonun klimalı havasına rağmen buz kestim.
Taehyung bana kesinlikle acımıyordu.
Pis oynuyordu, sokağın kurallarıyla oynuyordu.
"Kusursuz çocuk, magazin meleği... Ya da sadece arkasını kollamaya çalışan korkak bir fahişe!" Ritim gitgide hızlanıyor, Taehyung kelimelerin üzerine basarak beni tüm sektöre rezil ediyordu. "Annene koş küçük ağlak oğlan, çünkü bu sefer seni benim dilimden hiçbir kontrat kurtaramayacak!"
Taehyung durmuyordu.
Şarkının sözleri o kadar cüretkar, o kadar erotik ve beni aşağılayıcıydı ki, o gece tuvalet lavabosuna tutunuşumu, dudaklarımdan dökülen o kontrolsüz inlemeleri her bir barın, her bir kafiyenin arasına açıkça yerleştirmişti.
"Vay canına Jungkook, ne kadar da cesaretli bir röportaj! Belki de şarkı söylemek yerine oyunculuk yapmalıydın. Altımda nefessiz kalırken bana oynadığın o küçük skeci tüm dünyaya izletmeliydim."
Orospu çocuğu.
Gözlerim doluyor, göğsüm sıkışıyordu.
Taehyung şarkının son köprüsünde sesini alaycı bir ritimle esleterek adeta tepemde dikiliyormuş gibi fısıldadı,
"Küçük bir roleplay... Ben bir suçluyum, sen ise lüks odanın temiz çocuğu. Seni o tuvaletteki tüm yalanların için duvara yaslayacağım. Şimdi diz üstüne çök ve o inandığın pop tanrılarına yalvar. Çünkü sokağın kralı sana asla acımayacak. Bir dakika, ne demiştim o gece kulağına? Ah, evet! Kameraların önündeki o ulaşılamaz çocuk, aslında sadece benim küçüksürtüğüm!"
Şarkı, Taehyung'un o karanlık, nefret ve şehvet dolu nefesiyle ve sert bir bas patlamasıyla son buldu.
Müzik bitti ama kafamın içindeki uğultu bitmedi.
Kulaklığı sertçe çıkarıp masanın üzerine fırlattım.
Kusmam lazımdı.
Midem bulanıyordu.
Kusmalıydım.
Koşarak stüdyonun lavabosuna attım kendimi.
Kabinlerden birine rastgele girip dizlerimin üstüne çöktüm ve midemdeki her şeyi saniyeler içinde boşalttım.
Öğürme sesim boş fayanslarda yankılanırken gözlerimden yaşlar süzülüyordu.
Kimsenin beni bu çaresiz halde görmesini istemiyordum.
O sert laflar, o ritimler zihnimi paramparça etmişti.
"Sırtın o soğuk tuvalet fayanslarındayken bana nasıl yalvardığını anlatayım mı çocuk?"
Yeniden kustum.
"Benim küçük sürtüğüm."
Yeniden ve yeniden.
Bir yerden sonra artık midemde bir şey kalmamıştı, sadece acı bir su ve bitmek bilmeyen bir öğürme dalgası vardı.
En sonunda ellerimi klozetten çektim, buz gibi yere çöküp sırtımı kabinin kapısına verdim.
Kolumun tersiyle dudaklarımdaki ıslaklığı sildim.
Lavabonun o lanet olası endüstriyel kokusu burnuma doldukça boğazımdaki yanma hissi daha da katlanılmaz bir hal alıyordu.
Kafamı arkaya, kabinin kapısına yasladım.
Gözlerimi kapattığım an, sanki o stüdyodaki dev hoparlörler lavabonun içine taşınmış gibi, Taehyung'un o pürüzlü, canavarca sesi fayanslardan sızıp kulak zarlarımı tırmalıyordu.
"...aslında sadece benim küçük sürtüğüm!"
"Kes sesini..." diye fısıldadım kendi kendime. Sesim o kadar zavallı, o kadar çatlaktı ki, televizyondaki o kibirli pop prensinden eser kalmamıştı.
"Kes sesini, kes sesini!"
Taehyung beni sadece sektöre rezil etmekle kalmamıştı, o parlak, spot ışıklarıyla yıkanmış sahnemin altındaki kirli, muhtaç ve çaresiz Jungkook'u tek bir verse ile soyup soğana çevirmişti.
Kimsenin bilmediği, lüks kıyafetlerin altına gizlediğim o zayıf irademi sokağın ortasına fırlatmıştı.
Şarkı piyasaya çıktığı an, o röportajda takındığım o ukala tavır, kariyerimi korumak için inşa ettiğim o kale, başıma yıkılacaktı.
Hayranlarım, Marcus, medya...
Herkes o gece o tuvalette ne olduğunu, her bir inlemeyi ezbere bilecekti.
Dışarıdan bir tıkırtı geldi.
Lavabonun ana kapısı açılmıştı.
"Jungkook? İçeride misin dostum?"
Marcus'un sesiydi.
Endişeli ama bir o kadar da iş bitirici, profesyonel sesi.
Nefesimi tuttum.
Kalbimin göğüs kafesimi zorlayan ritmini onun duymasından korkarak, buz gibi mermer zemine biraz daha sindim.
Şu an kimseyle, özellikle de beni milyon dolarlık bir yatırım olarak gören CEO'mla yüzleşecek durumda değildim.
"Jungkook, şarkıyı dinlediğini biliyorum," dedi Marcus, adımları yavaşça kabinlerin olduğu yöne doğru ilerlerken.
Sesindeki o babacan ama manipülatif ton tüylerimi ürpertti.
"Sakin olmalısın. V'nin tarzı bu. Yeraltından gelen her pislik gibi bel altı vuruyor. Prim yapmaya çalışıyor. Röportajda söylediklerin onu delirtti, hepsi bu. Kimse o iğrenç, uydurma sözlere inanmayacak."
Uydurma mı?
İçimden histerik bir gülüş yükseldi ama dudaklarımı birbirine bastırarak bunu engelledim.
Uydurma değildi.
Taehyung tek bir kelimesinde bile yalan söylememişti.
Sadece gerçeği alıp üzerine bas bas bağıran sert bir ritim giydirmişti.
"Şirketin avukatları şimdiden yayını durdurma kararı için dosyaları hazırlıyor," diye devam etti Marcus, tam benim bulunduğum kabinin önünde durarak.
Kapının altındaki boşluktan pahalı kunduralarının ucunu görebiliyordum.
"O şarkı asla dijital platformlara düşmeyecek, söz veriyorum. Ama senin stüdyoya dönüp o güçlü duruşunu göstermen lazım. Endüstriye kimin patron olduğunu gösterelim, tamam mı?"
"Marcus..." dedim en sonunda, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak.
"Yalnız kalmak istiyorum. Beş dakika. Lütfen."
Kapının arkasından derin bir nefes aldığını duydum.
Kunduralarının mermerde çıkardığı o tok sesle bir adım geri çekildi.
"Pekala. Beş dakika, Jungkook. Araba dışarıda bekliyor. Toparlan ve çıkalım."
Adım sesleri yavaşça uzaklaştı ve lavabonun ağır kapısı kapandı.
Yeniden o ölümcül sessizlikle baş başa kalmıştım.
Ayağa kalkmak için duvardan destek aldım.
Bacaklarım jöle gibiydi. Aynanın karşısına geçip musluğu sonuna kadar açtım.
Avuçlarıma doldurduğum buz gibi suyu defalarca yüzüme çarptım, makyajımın akmasını, o kusursuz maskemin tamamen erimesini umursamadan.
Kafamı kaldırıp aynaya baktığımda gördüğüm adamdan nefret ettim.
Göz altlarım kızarmış, dudaklarım beyazlamıştı.
Taehyung beni yok etmek istemiyordu.
Beni, kendi yarattığı o karanlık labirentin içinde evcilleştirmek istiyordu.
Sokağın kuralları buydu, ya onun dizinin dibine çökecektim ya da beni tüm dünyaya çıplak bırakacaktı.
Aynadaki o darmadağın adama bakarken, musluktan akan suyun sesi lavabodaki tek hayat belirtisiydi.
Yüzümden süzülen damlalar çeneme, oradan da lüks markanın benim için özel diktiği saten gömleğin yakasına damlıyordu.
Temiz çocuk.
Pop prensi.
Hepsi şu an altımdaki mermer zemin kadar soğuk ve sahteydi.
Ceketimin cebinde duran telefonum titredi.
Ekranı açmadım ama onun olduğunu biliyordum.
Taehyung, attığı her adımın, yazdığı her barın bendeki karşılığını çok iyi bilirdi.
O telefonun ekranına baksam, muhtemelen beni daha da dibe çekecek o alaycı mesajlardan birini görecektim.
"Beş dakika," diye fısıldadım aynadaki yansımama.
Marcus'un verdiği süre doluyordu.
Derin bir nefes aldım, göğsümün sıkışmasına izin vermemeye çalışarak lavabonun mermer tezgahına tutundum.
Makyajım akmış, gözlerimin etrafı kızarmıştı ama şu an bunu düşünecek durumda değildim.
Kağıt havlu ünitesinden birkaç parça koparıp yüzümü sertçe kuruladım.
Cildim tahriş olana, o sahte parıltı tamamen silinene kadar sildim.
Ceketimin önünü ilikledim, omuzlarımı dikleştirmeye çalıştım ama içimdeki o yıkıntı, dışarıdaki bu kabuğu taşımakta zorlanıyordu.
Lavabonun ağır metal kapısını itip dışarı çıktım.
Stüdyonun koridoru, içerideki o kaostan uzak, ölümcül bir sakinlik içindeydi.
Marcus, koridorun sonundaki büyük cam bölmenin önünde, telefonu kulağına yaslamış, sert hareketlerle volta atıyordu.
Beni görünce telefonu hemen cebine indirdi ve adımlarını hızlandırarak yanıma geldi.
Gözleri anında yüzümdeki o solgunluğa ve darmadağın olmuş halime kaydı.
Bir anlığına profesyonel maskesi düştü, yerini gerçek bir endişe aldı ama bunu hemen toparladı.
Elini omzuma koydu, parmakları kumaşı sıkıca kavradı.
"Jungkook, berbat görünüyorsun dostum," dedi sesi alçak tutarak.
"Ama medya kapıda. Lansman öncesi iptal etmek ya da ertelemek, o herifin iddialarını doğrulamaktan başka bir işe yaramaz. Şirketin PR ekibi dışarıda bir barikat kurdu. Doğrudan otoparktaki arabaya geçeceğiz."
"Şarkı..." dedim, sesim koridorun akustik duvarlarında kaybolup giderken.
"Marcus, ya sızarsa? Ya avukatlar durduramazsa?"
Marcus'un gözlerinde beliren o hırslı, parayı ve gücü gören ifadeyi yakaladım.
"Sızsa bile ne fark eder? Yeraltı dünyasından bir rapçinin, ülkenin en büyük pop yıldızına attığı asılsız, çirkin bir iftira olarak kalacak. Biz bunu 'yaratıcı kıskançlık' olarak pazarlayacağız. Anlıyor musun? Şimdi sadece dik dur. Başını eğme."
Beni yönlendirmesine izin verdim.
Koridorun sonundaki asansöre binerken kafamın içi hala o ritimle zonkluyordu.
Sokağın kuralları...
Taehyung'un bana öğretmek istediği şey tam olarak buydu.
Marcus'un dünyasındaki kağıtlar, kontratlar ve avukatlar, o karanlık bar tuvaletindeki gerçeği örtmeye yetmiyordu.
Asansör eksi ikinci kattaki kapalı otoparka indiğinde, demir kapıların açılmasıyla birlikte flaş patlamaları ve uğultular koridoru doldurdu.
Magazin muhabirleri bir şekilde otopark girişini de tutmuştu.
"Jungkook Bey! V'nin yeni şarkısının sizinle ilgili olduğu söyleniyor!"
"Röportajdaki açıklamalarınızdan sonra Taehyung'un size savaş açtığı doğru mu?"
"Bar tuvaletindeki iddialar hakkında ne diyeceksiniz?"
Marcus'un korumaları etrafımda etten bir duvar örerken, başımı hafifçe öne eğdim ama kameraların o aç gözlü merceklerinden kaçamadım.
Flaşlar yüzüme vurdukça, kendimi çıplak, podyumda sergilenen bir kurban gibi hissediyordum.
Taehyung'un şarkısındaki o her bir kelime, şu an etrafımda dönen bu kameraların sessiz çığlığı gibiydi.
Siyah, camları filmli lüks aracın kapısı önümde açıldı.
Kendimi adeta koltuğun üzerine bıraktım.
Marcus da hemen yanıma bindi ve kapı büyük bir gürültüyle kapandı.
Dışarıdaki o uğultu, arabanın yalıtımlı camları sayesinde bir anda bıçak gibi kesildi.
Araba otoparktan çıkıp şehrin neon ışıklı caddelerine doğru ilerlerken, sırtımı deri koltuğa yasladım.
Arabanın içindeki o ağır, deri ve pahalı parfüm kokusu genzimi yakıyordu.
Dışarıda akan şehrin neon ışıkları camdan sızıp yüzümde değişken, tekinsiz gölgeler bırakıyordu.
Marcus yanımda hararetle telefonuna dokunuyor, PR ekibine talimatlar yağdırıyordu ama benim için zaman yavaşlamıştı.
Cebimdeki telefon tekrar titredi.
Bu kez kaçamayacağımı bilerek elimi cebime attım.
Ekranı aydınlatan isme baktım.
"V"
Göğsümün ortasına bir öküz oturdu.
Marcus'un hararetli konuşmasını duymayacak kadar derin bir sessizliğe gömülerek mesajı açtım.
Sadece tek bir cümle yazmıştı,
V:
Kameraların ışığı hoşuna gitti mi küçük prens?
Dur daha yeni başladık, sokağın basları o lüks arabanın camlarını patlatana kadar bekle.
Yutkundum.
Boğazımdaki o asitli, acı tat yeniden canlandı.
Taehyung beni izliyordu.
Ya da en azından, şu an ne hâlde olduğumu, korkudan nasıl titrediğimi adım gibi biliyordu.
O, sokağın gölgelerinde büyümüştü; kimin hangi köşede sıkışacağını, hangi hamleyle mat olacağını çok iyi bilirdi.
"Jungkook," Marcus'un sesi beni o karanlık dehlizden çekip çıkardı.
Telefonu hızla ters çevirip dizimin üstüne koydum.
"Lansman alanına yaklaşıyoruz. Orada çok daha büyük bir basın ordusu olacak. Senden tek bir şey istiyorum, Gülümse. O röportajdaki kendinden emin, o ulaşılamaz tavrını takın. Onlara bu iddiaların seni zerre kadar etkilemediğini göster."
"Etkilemediğini..." diye mırıldandım.
Kendi sesim bile bana yabancı geliyordu.
"Evet. Unutma, o sadece çamur atmaya çalışan bir sokak serserisi, sense bu sektörün zirvesisin. Zirvedekiler aşağıya bakmaz."
Marcus arabayı kullanan şoföre dikiz aynasından bir işaret verdi.
Araba, şehrin en lüks lansman salonunun arka kapısına doğru kıvrıldı.
Ama durum Marcus'un tahmin ettiğinden çok daha vahimdi.
Arka kapı bile barikatları aşmaya çalışan hayranlar ve ellerindeki mikrofonları gözüme sokmak için can atan muhabirlerle doluydu.
Araba durdu.
Şoför inip benim kapımı açtığında, içeri dolan uğultu ve bağrışmalar kafamın içindeki o saatin tık tıklarını bastırdı.
"Jungkook Bey! V'nin sızan diss parçası hakkında bir açıklama yapacak mısınız?"
"Sözler doğru mu? O gece kulübünde gerçekten ne oldu?"
Korumaların kolları arasında, Marcus'un 'dik dur' talimatına uyarak başımı kaldırdım.
Sahte, buz gibi bir gülümseme yerleştirdim yüzüme.
Flaşlar ardı ardına patlarken, kırmızı halının üzerindeki adımlarım beni lüks binanın içine, o devasa aynalarla ve şampanya kadehleriyle dolu salona taşıdı.
İçerisi tamamen benim dünyamdı. Parıltı, şıklık, sahte tebrikler ve elitizm.
Ama tam salonun ortasına adım attığımda, müzik sisteminden sorumlu teknik ekibin panik hâlinde sağa sola koşuşturduğunu gördüm.
Salondaki fısıldaşmalar bıçak gibi kesildi.
Herkesin gözü salonun dev ekranlarına kilitlenmişti.
Marcus yanımda donakaldı.
Telefonu elinden düşecek gibi oldu.
Ekranlarda lansman için hazırlanan benim kusursuz tanıtım videom oynamıyordu.
Ekran kapkaranlıktı ve tam ortasında kan kırmızısı renginde tek bir harf parlıyordu.
"V"
Lanet olasıca.
Ve saniyeler sonra, o stüdyoda dinlediğim, ruhumu paramparça eden o sert boom-bap ritmi tüm lansman salonunun son teknoloji ses sisteminden dışarı fırladı.
Baslar o kadar güçlüydü ki, elimdeki kadehi titretti.
Taehyung'un o alaycı, yırtıcı sesi salonda yankılanmaya başladı,
"Aynaya bak ve o parlak maskenin altındaki yalancıyla karşılaş, küçük pop prensi..."
Salondaki yüzlerce insan, sponsorlar, medya patronları, diğer sanatçılar...
Herkes dehşet içinde ekrana ve ardından bana döndü.
Maskem, milyon dolarlık o sahte şatom, Taehyung'un tek bir tetiğe basmasıyla herkesin gözü önünde havaya uçuyordu.
Marcus bağırıyordu, "Kapatın şunu! Kesin elektriği!"
Ama şarkı durmuyordu.
Taehyung, lansmanımı sabote etmişti.
Sistemi hacklemiş, sokağın o kirli gerçeğini benim lüks cennetimin tam ortasına kusmuştu.
Telefonum avcumun içinde bir kez daha titredi.
Ekrandaki bildirime baktım.
V:
Şimdi söyle bakalım pop prensi... Kim kimin peşinden koşmuş? Oyun bitti. Sahne benim, sen ise sadece izleyicisin.
Gözlerim salondaki kalabalığın arasında gezindi.
Herkes fısıldaşıyor, kameralar bana dönüyordu.
Ve tam o sırada, salonun en arkasındaki VIP çıkış kapısının önünde, siyah kapüşonunun altında o tehlikeli, alaycı gözleriyle bana bakan adamı gördüm.
Taehyung oradaydı.
Kendi yarattığı yıkımı, beni duvara yaslayışını canlı canlı izliyordu.
Dudakları hafifçe kıvrıldı, bana doğru küçük bir kadeh kaldırma hareketi yaptı ve karanlığa doğru geri adım atarak gözden kayboldu.
Kafamın içindeki saat durmuştu.
Artık tik taklar yoktu.
Sadece Taehyung'un sesi ve benim bitişimin gürültüsü vardı.