┌──❀*̥˚──◌──◌──❀*̥˚─┐
𝚀𝚞𝚊𝚜𝚒𝚖𝚘𝚍𝚘
└◌───❀*̥˚───◌───❀*̥˚┘
☆
Ama biliyorsun,
sana kendimi gösteremem
☆
"Sen gelmiyor musun?"
Yüzüme gerçekten emin olup olmadığımı tartmaya çalışan gözlerle bakan sınıf başkanına gülümseyerek baktım. Sanki sahiden hiç umrumda değilmiş gibi.
"Hayır." Diye cevap verdim başımı iki yana sallayarak.
Biraz duraksadıysa da ayakkabı bağcıklarını sağlamca çekip bağlamaya devam etti. Topuz yaptığı saçları ensesinden dışarı fırlamıştı. Doğrulup tekrar bana baktığında alnından boynuna kadar terler birikmişti ve az önce koştuğu için nefeslerini hala düzene sokamamıştı. Tek dikişte yarısına kadar boşalttığı matarasını sandalyelerin birine attığı sırt çantasına gelişi güzel sokuşturdu.
"Sen bilirsin ama bu sefer kolay kolay kurtulamayacaksın."
Önüne gelip terli alnına yapışan saçlarını geri itip başını kaldırıp bana baktı.
"Biliyorsun değil mi?"
Üzerinde beden derslerine özel, göğsünde okulun ambleminin olduğu beyaz bir tişört ve siyah bir şort vardı. Beyaz çoraplarından, spor ayakkabılarına kadar her şeyiyle az ilerde etrafı telle çevrili sahadaki gürültücü diğer öğrenciler gibi görünüyordu. Eteğimdeki bakışlarımı sınıf başkanına çevirip sadece öylece yüzüne baktım. Başını iki yana sallayıp başka hiçbir şey söylemeden az sonra koltukların arasından çıkıp merdivenleri ikişer ikişer inerek sahadaki diğer öğrencilerin yanına gitti.
Düdük çaldı ve öğrenciler az önceki gülüşmelerine, oradan oraya koşmalarına son verip beden öğretmeninin karşısında mum gibi sıraya diziliverdiler. Bugün sınav günüydü.
Benim için bu kadardı. Kulaklığımı çıkarıp yavaş yavaş düğümlenmiş kabloları çözdüm ve kulaklığı kulaklarıma yerleştirdiğim gibi çantamı alıp oradan uzaklaştım.
Saat öğlen 12.00'a geliyordu. Hava sıcaktı. Gökyüzü kıpırtısızdı. Küme küme beyaz bulutlar hiç hareket etmiyormuşcasına ağır ağır süzülüyordu. Sırtımdaki siyah, kumaş ceket güneşin tenimde yakıcı bir etki bırakmasına sebep oluyordu. Bu yüzden çok geçmeden ceketi üzerimden çıkarıp koluma astım.
Koridorlardan geçerken kapıları kapalı sınıflardan yükselen boğuk insan sesleri kulağıma anlaşılmaz sözler olarak ulaşıyordu. Bazen öğretmenin sesi yükseliyor, bazen öğrenciler topluca gülüyor, bazense tebeşirin tahta çarpıp sürtünme sesleri tüm bunları bastırıyordu. Dışardaki saçlarımı sıcacık yapıp uykumu getiren sıcaklığın aksine bu dar koridor ve merdivenler soğuktu.
Kapıyı ardımdan kapatıp boş kütüphanede ezberlediğim rafların arasından geçerek kütüphanenin en sondaki, en kuytu köşesindeki ansiklopedi bölümüne ulaşınca durdum. Burası saklanmak ve de dinlenmek için birebirdi. Raflar neredeyse tavana değecek kadar yüksekti. Karşılıklı ansiklopedi dolu iki kocaman raf duvarın arasında oluşmuş dar koridorda uzun bir masa ve etrafını çevreleyen beş- altı tane de sandalye vardı. Çoğunlukla bu sandalyelerden birine oturmak yerine masanın arkasında sırtımı ansiklopedi dolu rafa yaslayıp yere otururdum. Oradan geçen herhangi biriyle karşılaşmak istemezdim. Zaten buraya hiç kimse gelmezdi. Kimse ansiklopedi okumak istemezdi. Buna ben de dahildim.
Yine yere oturup sırtımı arkamdaki rafa yasladım. Çantamı kucağıma alıp ayaklarımı uzattım. Müziğin sesini biraz daha açıp çantamdan çıkardığım defteri kendime çektiğim bir dizime yaslayıp dün gece çizmeye başladığım çizimime yeni şeyler eklemeye başladım.
Çizdim,
çizdim,
çizdim ve berbat ettim.
Bıkkın bir nefesi dışarı vererek düzelteceğim derken düzeltilemeyecek kadar bozduğum çizimime bakıp defteri kapattım. Her iki bacağımı da uzatıp kucağıma aldığım çantaya defterimi ve boya kalemlerimi rastgele attım. Berbat bir gün geçiriyordum. Yine ceza alacaktım. Ve bu sefer diğerleri gibi hafif olacağını sanmıyordum.
Çantamın fermuarını çekerken görüş alanıma bir çift gri konvers girdi. Kaşlarım isteğim dışı havaya kalktı. Son bir senedir beden derslerinde hep buradayım. Sırf kimseler uğramıyor diye. İlk defa bir başkasıyla karşılaşıyordum. Eş zamanlı olarak üzerime birinin gölgesinin düştüğünü hissettim. Elim hâlâ fermuarın soğuk ucundayken başımı kaldırıp ayaklarındaki bakışlarımı karşımda dikilen siyah saçlı, solgun yüzlü çocuğun yüzüne çıkardım. Ve bu yüzü daha önce gördüğümü anımsamıyordum. Bana bakıyordu. Yanı başımdaki masanın etrafında oturacak bir sürü sandalye varken bacaklarımı uzatmış, kucağımda çantamla soğuk zeminde oturuyor olmamı pek önemsiyormuş gibi bir hali yoktu. Üzerinde okul üniformasının kısa kolu beyaz gömleği vardı. En az bir beden büyüktü. Gömleğin eteklerini pantolonunun üzerine bırakmış, bordo kıravatını biraz gevşetmişti. Bir eli cebindeyken öbür elinde göğsüne yasladığı siyah deri kapaklı bir anatomi ansiklopedisi tutuyordu. Saçları yeni uyanmış gibi dağınıktı. Ve yüzü...ah yüzü çok solgundu. Hasta gibi bir hali vardı. Ve bu gözler gördüğüm en hüzünlü gözlerdi.
Sadece kısa bir süre durup baktı ve sonra elindeki ansiklopediyi yanında durduğu kitaplığa dikkatlice yerleştirip rafların önünde yavaşça yürüyerek kitapları incelemeye başladı. Tüm bu süre boyunca tek yaptığım yerimden kalkmadan sessizce onu izlemek oldu. Sonra dikkatini çeken bir başka ansiklopediyi çekip aldı. O , kitabı incelerken hareketsiz duran geniş sırtını izledim. Sonra da aldığı kitabı kolunun altına sıkıştırıp rafların arasında kayboldu.
Tuhaftı.
O gittikten sonra bile hâlâ arkasından boş koridora baktığımı fark ettim. Zil çaldı. Kulaklarıma yavaş yavaş gürültü dolmaya başladığında önüme dönüp kolumdaki saate baktım. Zaman çok çabuk geçmişti. Oturduğum yerden kalkıp eteğimi düzelttim. Önünde durduğum pencereden içeri rüzgar doluyor, ince beyaz perdeler hafif hafif kıpırdanıyordu. Az önce bomboş olan okul bahçesi bir sürü neşeli insanla dolmuştu. Sesler birbirine karışıyor, birileri gülerken birileri heyecanla konuşuyor, topun sekme sesi duyuluyordu. Sonra bunların hepsi birer uğultu halini aldı. Sanırım herkes hayatından memnundu.
Camdaki yansımamla göz göze geldiğimde duraksadım. Güzel olmayan bir yüzdü bu. Gözlerinin feri sönmüştü. Gözbebekleri koyu, göz akları tam beyaz bile değildi, kirli bir beyazdı. Kırmızı çizgiler bu bakışların üzerini örtüyordu. Bu saçlar sağlıksız, kısa kesilmiş üstelik yamuk kesilmiş saçlardı. Daha yarım saat önce taradığım, sabah evden çıkmadan önce iki saat düzleştirmekle uğraşıp kremler sürdüğüm halde yine de dağılmıştı.
Bakışlarımı kaçırıp başımı önüme eğdim. Gözlerim ayağımdaki gri konverslerime takılıp kaldı. Bunlardan başka kimsede yok sanıyordum. Sonra çantamı sırtıma geçirip oradan çıktım.
Bahçe yavaş yavaş boşalmaya başlamıştı. Ama yine de hala evlerine gitmeyi geciktiren grup grup öğrenci vardı. Okulun geniş kapısının önündeki birkaç basamağı yürümeyi unutmuşum gibi duraksaya duraksaya inerken her iki elimi çantamın kollarına dolamış, etrafıma bakınıyordum. Bahçedeki ağaçlara, gülüşüp duran öğrencilere, ellerinde kantinden aldıkları sıcak kahverle bahçede bir yerlere oturmaya hazırlanan iki öğretmenime ve okul bahçesinin duvarının ardından görünen tüm diğer her şeye. Her şey çok fazla hareketliydi. Her yerde canlılık vardı. Sanki her şey, her yer bir insan gibi nefes alıyor, bir insan gibi yaşıyordu. Fakat kendimi bu canlılığa kaptıramayacak kadar yorgun hissediyordum.
Ve birden bire kendimi yerde buldum. Dizlerimin üzerine düştüğüm için ellerim ve bacaklarımda korkunç bir ağrı hissetmiştim. Oradan geçen rastgele bir kız benim yerime ufak bir çığlık atmıştı. Birkaç kişi, az önceki öğretmenler ve kafama topu fırlatıp dengemi kaybetmeme sebep olan uzun boylu çocuk etrafıma toplanmaya başlarken ellerimi kaldırıp kaşlarım çatılarak baktım. Kızarmış avuç içlerime yapışan tozu ve küçük taşları ellerimi hafifçe birbirine vurarak temizlemeye çalıştım.
"Tatlım iyi misin?"
Bunu soran öğretmenlerden biriydi. Yüzünde endişeli bir ifade vardı. Onu başımı sallayarak geçiştirdim. O an canımın acısından çok insanların dikkatinin üzerime toplanmasından ne kadar memnuniyetsiz olduğumu düşünüyordum. Zaten böyle şeyler hep benim başıma gelirdi. Sanki topun koca bahçede kafamdan başka gideceği bir yer kalmamıştı.
Yerden kalkmak için hareketlendiğimde tanımadığım iki kız kalkmama yardım etmek için yanıma yaklaşmışken topu kafama geçiren çocuk koşarak yanımıza geldi. Ne kadar mahçup olduğu yüzünden okunuyordu. Saçları terden ıslanıp alnına yapışmıştı.
"Niye sahada oynamak yerine burada oynuyorsunuz ki?" Dedi etrafıma toplanan kızlardan biri azarlar tonda.
Ama onun pek umrunda olmamıştı. Bakışlarını benden ayırmıyordu. Ellerini hızlıca altındaki sihah şorta silip gerçekten yaptığı şey için üzgün ve suçluluk duyan bir yüzle karşıma dikilip birden iki elime sarılıp beni yerden çekip kaldırdı. O an çiziklerle dolu ellerime sarılan uzun parmakları canımı acıtmıştı.
"Çok üzgünüm, seni görmemiştim."
"Sorun değil."
"Gerçekten istemeden oldu. Çok özür dilerim."
Ona bakmıyodum. Ordaki hiç kimseye bakmıyordum. Hafifçe eğilip eteğimi düzelttim.
"İyi olduğuna emin misin?" Diye sordu yanımdaki öğretmenlerden biri. Bakışları dizlerimdeydi. Sanırım biraz kötü görünüyordular.
"İyim."
Etrafıma toplanan birkaç kişi de gitmişti. Sonra çok durmadan o da gitti. Yerdeki çantamı almak için eğilmeye çalıştığımda kafama topu fırlatan şu çocuk benden önce davranıp çantayı yerden alarak bana uzattı.
"Sağol." Diye mırıldandım cansız çıkan sesimle.
Çantayı ondan almak için elimi uzattığımda vazgeçip onu kendine çekti. Eş zamanlı olarak elindeki bakışlarımı yüzüne çıkardım. Ama o dizlerimdeki yaralara bakıyordu.
"Yaran kötü görünüyor."
Başını kaldırıp yüzüme baktı. Sonra ani bir kararla elini beli belirsiz sırtıma koyup öne atıldı.
"Hadi revire gidelim."
Onunla gitmediğimi fark edince bir iki adımdan sonra durup arkasındaki bana baktı. Biraz şaşırmış biraz da meraklıydı. Yuvarlak, parlak gözleri üzerimdeydi.
"Gerek yok,"
Tekrar yanıma yaklaştı.
"Ama neden? Baksana kanıyor."
"Evde kendim hallederim." Dedim dizlerime doğru eğilerek. Üzerine yapışmış tozları temizlemeye çalıştım ama küçük küçük tozlar yarayı kaplayan kana yapışıp kalmıştı. Vazgeçerek dogrulduğumda beklemeden elimi tutup beni de kendiyle beraber götürdü.
"Ne yapıyorsun?" Diye sordum kaşlarım çatılarak.
"Hey Jungkook!"
O sırada birileri arkamızdan seslenince bana cevap vermek yerine durup arkasına baktı.
"Siz gidin!"
Ona seslenen arkadaşlarının başka bir şey söylemesini beklemeden yine yürümeye devam etti. Sonra bana bakıp konuştu.
"Seni böyle bırakırsam içim rahat etmez, üzgünüm."
Çok geçmeden revirde bir sedyeye oturmuş, dizlerimdeki kanları yavaş yavaş silen hemşireyi izliyordum. Canım birazcık yanınca kaşlarımı çattığımda Jungkook o acıyı kendisi duyuyormuş gibi yüzünü butuşturuyordu.
Hemşire işini bitirip gülümseyerek geri çekildiğinde bir sürü yara bandıyla kaplanmış dizlerime baktım.
"Geçmiş olsun."
Hemşire malzemelerini toplayıp küçük kırmızı renkli ilk yardım çantasına doldurmaya başladığında iki elimi oturduğum sedyeye yaslayıp ayağa kalktım. Hâlâ hareket edince biraz sızlıyordu. Çantamı alıp henüz birkaç adım atmıştım ki Jungkook önüme dikiliverince durmak zorunda kaldım.
"Hadi gidelim." Diye konuştu gülümseyerek.
Ağzımı açıp bir şey söyleyecekken elimdeki çantayı alıp omzuna attı ve arkasını döndü. Ona kızgın değildim. Bilerek yapmamıştı. Yeterince yardım etmişti ve bu kadarı yeterliydi. Ama bunları ona söylemedim. Her kan gördükten sonra olduğu gibi birazcık başım dönüyordu. Beden sınavına katılmamıştım ve büyük ihtimalle ceza alacaktım. Yetmezmiş gibi kafama koca bir basketbol topu yemiştim. Berbat bir gün geçiriyordum ve konuşacak halim yoktu.
Jungkook, önden gittiği için ona yetişebilmem için okulun girişinde biraz bekledi. Diz kapaklarım sızlıyordu, yürümekte biraz zorlanıyodum. Yanına vardığımda bir süre sadece bana öylece baktı.
"Çantamı alabilir miyim?"
Sesim sanki on yıldır konuşmuyormuşum gibi cansız çıkmıştı. Hafifçe öksürerek boğazımı temizlediğimde Jungkook da çantayı omzundan indirip elinde tutuyordu. Sesim niye öyle çıkmıştı ki?
"Bisikletin yok mu?" Diye sordu yüzüme bakarken.
"Otobüsle gideceğim."
"Ah öyle mi?" Dedi elini ensesine götürürken. "Seni birkaç defa okula bisikletle gelirken görmüştüm."
Bunu duyunca kaşlarım elimde olmadan havaya kalkmıştı. Birileri beni görmüş müydü? Ama çok geçmeden onun Jimin'in arkadaşı olduğunu anımsadım. Jimin ile beraber birkaç kez bisikletle okula geldiğimiz olmuştu. Beni Jimin sayesinde tanıyor olmalıydı.
"Neyse, zaten bu şekilde bisikletle gitmenin zor olacağını söyleyecektim. "
Birkaç dakika başka bir şey konuşmadan yürüdükten sonra tekrar durduğunda ben de durup ona bakmıştım. Çantamı bana uzattı. Durağa gelmiştik. Çantayı alıp taktım.
"Teşekkür ederim." Dedim düz bir sesle.
Karşılık olarak gülümsediğinde omzunun üstünden görünen ve yavaş yavaş buraya yaklaşan otobüsteki bakışlarımı yüzüne çevirdim. Dudakları hafifçe kıvrılmış, gözleri ise yüzümdeydi. Gözleri sanki hep yaşlıymış gibi parlıyordu ama o asla üzgün değildi.
Mavi bisikletinin gidonundaki ellerinden birini kaldırıp gülümseyerek konuştu.
"O halde görüşürüz."
Onun gibi gülümseyememiştim. Ama öylece put gibi durup suratına bakarsam bunun kabalık olacağını düşündüm.
"Görüşürüz."
Bunu neden söylemiştim ki?
Çoktan bisikletine binmişti bile. Tekrar gülümseyip pedallara asılarak uzaklaştı. Çok geçmeden önümde duran otobüse binip onun aksi yönünde evime doğru yola çıktım. Seslice iç çekip sırtımı arkaya vererek iyice koltuğa sindim. Yarın çok zor bir gün beni bekliyordu.