İçeriğe geç

Pusula Gözcüsü

Bölüm 12 · 8 dk okuma

Pusula Gözcüsü

Bölüm 12

Büyük Karar

Bölüme uygun şarkı: Woodkid- Run Boy Run, Ramin Djawadi- Light of the Seven, Hans Zimmer- Cornfield Chase, 2WEI- Crimson Shroud

Kamaraya açılan ağır meşe kapının paslı demir menteşeleri, gecenin sessizliğini bıçak gibi keserek hafifçe gıcırdadı. Odanın içindeki o barut ve deniz tuzu kokulu ağır sessizlik, koridordan gelen ve ahşap zeminlerde ritmik bir yankı bırakan aceleci ayak sesleriyle ortadan ikiye bölündü. Yattığım yerden, dikişlerimin sızısını göz ardı edip başımı yavaşça sesin geldiği o tekinsiz yöne doğru çevirdiğimde, içeriye adeta bir ölüm fermanı taşır gibi giren Vanya'yı gördüm. Hemen onun ardında, adımları birbirine kenetlenmiş bir halde Noah ve Emma belirdi. Noah'ın güçlü kolu, sanki dünyadaki tüm fırtınalardan korumak istercesine büyük bir refleksle Emma'nın narin omuzlarındaydı; onu sımsıkı sarmalamıştı. Emma ise bu koca, karanlık dünyada eğer onu bir an olsun bırakırsa dipsiz bir boşluğa düşecekmiş gibi büyük bir çaresizlik ve sadakatle onun ceketine tutunuyordu.

Onları bu şekilde, ilk kez birer aşık gibi yan yana gördüğüm o ilk saniyede istemsizce nefesimi göğsümde tuttum. Odanın içindeki tüm hava bir nefeste değişmiş, başka bir boyuta evrilmişti. Az önce odada yalnızca benim baygınlığımdan ve Lucien’in varlığından kaynaklanan o hırçın gergin atmosfer, şimdi yeni misafirlerin içeri dolmasıyla birlikte adeta elle tutulabilecek, insanı diri diri boğacak kadar ağırlaşmıştı. Hırçın denizden gelen tuzlu ve yakıcı rüzgâr, kamaraya açılan pencerelerin aralıklarından içeri bir yılan gibi süzülüyor, taş duvarlara asılı duran pirinç şamdanlardaki mum alevlerini delicesine titretiyordu. Tavandan sallanan eski zincirli lambaların yaydığı o soluk, sarı ışıklar ahşap güverte zeminine keskin açılarla vuruyor, odanın kuytu köşelerinde insanı ürperten upuzun, tekinsiz gölgeler oluşturuyordu.

Bakışlarımı, zihnimdeki o şaşkınlık dalgasını bastırmaya çalışarak yavaşça odanın bu yeni misafirleri üzerinde tek tek gezdirdim.

Gözlerim, ilk olarak kaçınılmaz bir şekilde Vanya'ya takıldı ve orada asılı kaldı. Her zamanki gibi, o hırpalanmış bedenine ve taze dikişlerine meydan okurcasına, omurgasından bir ok geçmiş gibi dimdik duruyordu. Duruşunda öyle tekinsiz bir asalet vardı ki, sanki bu gemiye, bu ahşap kamaraya ya da bu dünyaya ait değilmiş gibiydi. Sanki sıradan bir odanın içine, dostlarının yanına değil de binlerce leşin serildiği kanlı bir savaş alanının tam ortasına, ganimetini almaya girmiş gibi hırçın bir edası vardı. Dudaklarının kenarında, insanı çileden çıkaran, o her zamanki tanıdık ve sinir bozucu sırıtış asılı duruyordu. Ama bu ölümcül kadını dikkat çekici ve efsanevi yapan şey hiçbir zaman o kibirli gülümsemesi olmamıştı; onun asıl imzası, doğrudan insanın ruhunu eriten gözleriydi.

O kor gibi parıldayan, kan kırmızısı kızıl gözleri…

Onu zindanda ilk gördüğüm o karanlık gün olduğu gibi, bugün de bu loş ışığın altında bakışları insanın etini kemiğini yarıp en derinindeki sırlarına kadar işliyordu. Bir insanın gözbebekleri nasıl bu kadar hırçın bir ateşi, ölümü ve yıkımı andırabilirdi, korsan zihnimle bunu kavrayamıyordum. Bazen onun sıradan bir ölümlü olmadığına, gözbebeklerinin tam içinde Grakon adasının derinliklerinden çıkarılan o lanetli kor parçalarını taşıdığına gerçekten inanıyordum. O kızıl gözler şimdi odadaki hiç kimseyi umursamadan, doğrudan benim koyu yeşil gözlerime kilitlenmişti. Beni yargılayarak, içimdeki gücü ölçerek ve zihnimdeki o gizli planları sabırla bekleyerek bana bakıyordu. Alev rengindeki o gür kızıl saçları, iki yandan son derece sıkı ve milimetrik bir işçilikle örülmüş, bu örgüler başının çevresinde adeta kanla yıkanmış bir imparatoriçe tacı oluşturmuştu. Lambanın sarı, titrek ışığı altında o kızıl saçları, sanki canlı bir ateşmiş gibi etrafa kıvılcımlar saçarak yanıyormuş gibi görünüyordu.

Bakışlarımı onun bu ezici ağırlığından büyük bir iradeyle ayırıp, hemen arkasındaki Noah'a doğru çevirdim. Onun o devasa, kalıplı boyu nedeniyle, ne kadar kalabalık ya da ne kadar karanlık bir oda olursa olsun gözden kaçması, onu fark etmemek zaten imkansızdı. Uçları hafifçe yıpranmış bordo saçları, omuzlarına kadar dökülüyor ve yüz hatlarını gölgeliyordu. Emma'yı o güçlü göğsüne doğru biraz daha çekmiş, dünyadan saklar gibi sarmalamıştı. Başını hafifçe aşağıya doğru eğmiş, çenesinin sert kısmını ve yanağını onun o sarı saçlarına yaslamıştı. Sergilediği bu koruma hareketi öylesine doğal, öylesine zahmetsiz görünüyordu ki, bunun son birkaç dakikada oluşmuş geçici bir his olmadığını, yılların biriktirdiği bilinçli ve kopmaz bir koruma refleksi olduğunu anlamak benim için hiç de zor olmadı. Noah, Emma'nın o küçük gövdesinin içten içe nasıl korkuyla titrediğini iliklerine kadar hissediyordu. Ve onu sadece varlığıyla, kokusuyla sakinleştirmeye, ona liman olmaya çalışıyordu. Bunu görmek, içimdeki o sert Red Wake duvarlarının arkasında istemsizce, sıcacık küçük bir tebessümün filizlenmesine neden oldu.

Ardından gözlerim, Noah’ın göğsüne sığınmış olan Emma’yı buldu. O an, zindandaki o acımasız anılardan sonra içimde bir yerlerin, en katı korsan dürtülerimin bile eridiğini, yumuşadığını derinden hissettim. Altın sarısı, güneşte yıkanmış gibi duran o parlak saçları omuzlarından aşağıya doğru bir deniz dalgası gibi kıvrılarak dökülüyordu. Normalde tüm güverteye güneş gibi enerji andıran o neşeli, parlak bakışlarında şimdi büyük bir zihinsel karmaşa hakimdi. Yalvath Adası'nın o karanlık zindanından kalan saf bir korku vardı o gözlerde. Dostunu kaybetme korkusunun getirdiği derin bir endişe vardı. Ama tüm bu ağır duyguların, morlukların en alt katmanında, tıpkı Deed Adası’nın hırçın suları gibi inatçı, meydan okuyan gizli bir cesaret de parıldıyordu. İşte tam olarak bu yüzden Emma’yı bu hayattaki tek dostum bellemiştim, onu bu yüzden çok seviyordum. Çünkü o, karşısında ölüm bile dursa korksa bile asla kaçmıyordu. Bacakları tir tir titrese, dikişleri sızlasa bile bir adım olsun geri adım atmıyordu. Dudakları şimdi hafifçe aralanmıştı; sanki zihninden geçen, söylenilmeyi bekleyen yüzlerce sorusu, çok şeyi vardı ama bu kanlı bilinmezin içinde hangi sorudan, hangi dehşetten başlayacağını tam olarak kestiremiyordu.

O sırada, odanın üzerine kâbus gibi çöken, sadece lambanın gıcırtısıyla bölünen o ağır sessizliği, Vanya’nın o jilet gibi keskin sesi bozdu.

"Vay be..." diye mırıldandı.

Ses tonu, odanın duvarlarına çarparak yayılan alaycı, küçümseyen bir tınıya sahipti; hatta fazlasıyla iğneleyiciydi. Kollarını göğsünün üzerinde, korsesinin tam üstünde kibirli bir hareketle birleştirdi. O kor gibi parıldayan kızıl gözlerini önce yatağın içindeki bana, ardından hemen yanımda dikilen o mavi kafalı Lucien’e doğru yavaşça çevirdi.

"Şuna bak hele..." dedi, sesini biraz daha yükselterek. Dudaklarının kenarındaki o sinir bozucu sırıtış daha da büyüdü, yüzüne yayıldı. "Daha dün güvertede birbirinin etini koparan, kılıçlarıyla birbirini saf dışı bırakan o azılı can düşmanları... Şimdi bakıyorum da büyük, tutkulu aşklara dönüşmüş," dedi.

Cümlesinin hemen ardından, odanın tavanında yankılanan kısa, kulak tırmalayan bir kahkaha fırlattı. Ancak o kahkahanın içinde en ufak bir eğlence, neşe ya da samimiyet kırıntısı yoktu; yalnızca insanı aşağılayan, küçümseyen saf bir nefret vardı. Gözlerini tekrar üzerime dikti: "Gerçekten... Hikayeniz fazla ucuz, fazla klasiksiniz," dedi.

Onun bu küstah sözleri üzerine çene kemiğim istemsizce, büyük bir öfkeyle gerildi; dişlerimi birbirine vurdum. Bu kadının, karşısındaki insanı sadece birkaç kelimeyle delirtme, sinir uçlarına dokunma konusunda doğuştan gelen lanet olası bir yeteneği vardı. Ona hak ettiği o sert, kanlı karşılığı vermek üzere tam ağzımı açmıştım ki, Vanya bana o fırsatı bile tanımadan sözü barbarca geri devraldı.

"Sizin bu gemide ne halt yediğiniz, ne yaşadığınız inan zerre kadar umurumda değil, umurumda olmayacak da," dedi. Sesindeki o alaycı ton bir anda yok olmuş, yerini çelik kadar sert, acımasız bir netlik almıştı. "Beni... Ne pahasına olursa olsun o adaya götüreceksiniz, Red Wake."

Bir anlığına durdu, odadaki rüzgarın sesi bile kesildi o saniyede. Kızıl gözleri, bir suikastçının nişan alması gibi doğrudan gözlerimin en derinine saplandı, ruhumu tehdit etti.

"Değil mi, Scarlett?" diye sordu. Bu dudaklarından dökülen şey kesinlikle bir soru değil, aksini düşündüğüm an gemiyi havaya uçuracak kadar net bir emirdi.

İşte tam o kırılma noktasında, içimdeki o dik başlı korsan gururuna yenik düşerek hayatımın belki de en büyük hatasını yaptım. Vanya'nın bu baskısına boyun eğmediğimi kanıtlamak istercesine, dudağımın sağ köşesi yavaşça yukarı doğru kıvrıldı. Alaycı, meydan okuyan buz gibi bir tebessüm belirdi yüzümde. Çok küçük, milimetrik bir mimik hareketiydi bu. Ama efsanevi suikastçı Kızıl Esinti için bu küçük meydan okuma, savaşı başlatmak için fazlasıyla yeterliydi.

Bir sonraki salisede, insan gözünün seçemeyeceği bir hızla hareket etti. Sanki etten kemikten bir kadın değil de, fırtınada kontrolden çıkmış o hırçın rüzgârın ta kendisine dönüşmüştü. Bir an, aramızda birkaç metre mesafe varken ve odanın dip köşesindeyken… Sadece gözümü kırptığım o tek bir salisede, tam karşımda, nefesini yüzümde hissedeceğim kadar yakınımda bitti! Öyle akılalmaz, öyle korkunç bir hızla hareket etmişti ki, arkadaki Emma şokla ve korkuyla derin bir nefes alıp kelimesini boğazında yuttu.

Vanya, burnumun dibinde durmuş, o kor parçalarını andıran gözlerini doğrudan gözlerimin içine dikmiş bana bakıyordu. Boylarımız tamamen, milimetrik olarak eşitti. Bu yüzden aramızdaki bu ölümcül düelloda ne o yukarı bakıyordu ne de ben aşağı bakıyordum; doğrudan, göz hizasında bir meydan okumaydı bu. Doğrudan ruhlarımızın çarpışmasıydı.

"Scarlett..." diye fısıldadı. İsmimi o dolgun dudaklarının arasından çıkarırken, ses tonu bir insanın sesinden çok, avının üzerine atılmaya hazırlanan vahşi bir panterin hırlamasına benziyor, tüylerimi ürpertiyordu. "Şimdi bana net bir cevap ver, Red Wake."

Odanın içindeki herkes, Emma da Noah da nefeslerini tutmuş, tamamen sessizliğe gömülmüştü; çıt çıkmıyordu kamarada. Vanya bakışlarını daha da keskinleştirdi: "Beni o Vespera Adası'na götüreceksiniz... Değil mi?"

Kızıl gözleri, içindeki o gizemli sandığın hırsıyla ve öfkeyle adeta bir alev gibi parıldadı.

Vespera...

Bu lanetli isim, dudaklarından döküldüğü an odanın o sarı ışıklı havasına bırakılmış, ateşlenmeyi bekleyen ölümcül bir barut fıçısı gibi saniyeler içinde her yere yayıldı. İsmi duymasıyla birlikte Emma’nın nefesi tamamen kesildi, göğsü sıkıştı; korkudan iki eli birden hızla ağzına gitti, gözleri dehşetle açıldı. Arkadaki o her zaman sakin kalan Noah’ın bile yüzündeki o tekinsiz ifade, kaslarının gerilmesiyle bir anda tamamen değişti. Çünkü bu odadaki, bu gemideki herkes ama herkes Vespera hakkında aynı korkunç gerçeği çok iyi biliyordu. Vespera, haritalarda yeri bile tam çizilemeyen sıradan, masalsı bir korsan adası değildi. Oraya gitmeye cüret eden gemilerin ve kaptanların çok büyük bir kısmı, bir daha asla ama asla geri dönmemiş, o karanlık sularda yok olup gitmişti.

Ve işte tam bu kırılma noktasında, odadaki gerilim bombası patlamak üzereyken… Odanın diğer ucundan, o derin sessizliği tamamen yırtan net bir boğaz temizleme sesi duyuldu.

Son derece sakin…

Son derece net, tok…

Ve bir o kadar da geri adım atmayacağını haykıran kararlı bir ses tonuydu bu.

Lucien... Benim o hırçın denizlerimi altüst eden tek adam, yani benim Kasırga'm söze giriyordu.

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

13. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.