Merhaba, uzun zaman oldu. Benim buraya dönmem pek kolay olmadı. Büyük kayıplar yaşadım, büyüdüm. Ve kendimi satırlardan başka bir yerde ifade edemediğimi yanlış anlaşıldığımı fark ettim.
Başlangıç tarihini buraya alabilirim.
Başlangıç saatini de buraya.
Hoş geldiniz, Sapa hepimizin zihninde olan bir yer.
ATİYE/ İSKENDER PAYDAŞ- YETMEZ
LED ZEPPELİN- STAİRWAY TO HEAVEN
*Bu kitap ne olursa yolundan dönmemiş, pusulası puslansa bile mücadelesine devam etmiş; anahtarının doğru kapıyı açacağına inananlara ithaf edilmiştir. Saatinizin durmaması dileğiyle.*
"Bu geceyi burada geçirmek istediğinden emin misin?"
Yasef kaşlarını kaldırıp bana baktı. Dudaklarında yine o alaycı gülümsemesi varken gözlerindeki hüzün avaz avaz kendini belli ediyordu.
"Ne zamandan beri küçük kardeşim kararlarımı sorguluyor?"
Derin bir nefes alıp başımı iki yana salladım. Cevap vermemi beklemeden zor yer bulduğumuz otelin karşısındaki bara girdi. En az otel kadar durumu vahim olan barın içine girer girmez yüzüme çarpan ter ve alkol kokusu yüzümü buruşturmama yetmişti. Yasef'e baktığımda onun da benden pek bir farkı olmadığını anlamıştım.
Kulağıma oldukça tanıdık gelen şarkı, biraz olsun rahatlamamı sağlarken elimle alnıma düşmüş saçlarımı geriye attım. Oturacak yer bulabilmek bile burada bir şanstı resmen. Basık tavanlı, kalitesiz renkli ışıklarla donatılmış, neredeyse adım atacak yer olmayan bir dükkandı resmen burası. Şarkının çaldığı tarafa doğru yürümeye başladım, bir yandan da ara ara olan merdivenlere dikkat etmeye çalışıyordum. Daha bir şeyler içmeden ter içinde kalmıştım, mekânın kokusunun üstüne bir de kendi ter kokum eklenince midem kalkmıştı.
Zor da olsa bir yer bulduktan sonra elimi Yasef'e yerimi belli etmek adına havaya kaldırdım. Yasef başını sallayarak beni gördüğünü belirttikten sonra bar tezgahına yaslanıp derin bir nefes aldım. Sonunda diye mırıldandım, sonunda dinlenebileceğim.
Yasef'in getirdiği birayı alıp başımı sahneden tarafa çevirdim. Yasef'le yaşıt olduğunu tahmin ettiğim kız, üzerindeki kot tulumuyla mikrofonun başında şarkı söylüyordu. Bakışlarındaki tedirginlik, buraya ait olmadığını en az üzerindeki kıyafet kadar belli ediyordu. Bakışları salonu turladı... Turladı... Turladı ve en sonunda bana çok yakın bir yerde durdu. Yasef'in üzerinde.
Başımı belli etmemeye çalışarak Yasef'e çevirdiğimde onun da kızdan farklı olmadığını gördüm. Gözlerindeki dikkat, yorgunluğunu kovmuş; sürekli sallanan dizi durmuştu. Dudaklarının arasına ne ara aldığını bilmediğim sigarasından derin bir nefes aldı. Onları fark ettiğimi belli etmek istemedim, gözlerim yeniden kızla buluştuğunda artık bu tarafa bakmıyordu.
Yasef'in sürekli arabada dinlediği şarkının başlangıcı kulaklarımı doldururken tanışıp tanışmadıklarını düşündüm. Bu kadar tesadüfün bir araya gelebileceğine inanmıyordum çünkü. Daha doğrusu ben, tesadüf olan hiçbir şeye inanmıyordum. Bazı şeylerin olması gerekir, evren de onların olması için bir şans verir. Bu kadar.
"Giderek acı vermez, Alışır hissetmez
Yüreğin yorgun, yolun uzun
Yaşlı düşlerin..."
Yasef'in kalkmak için hareketlendiğini hissettiğim anda dönüp kolunu tuttum. Kaşları havalanırken başımla sahneyi işaret ettim.
"Otur şurada, dinleyelim işte."
Başta itiraz edecek olsa da yeniden ona baktığında ikna olduğunu anlamıştım. O an Yasef için çok üzüldüm içimde bir yerlerde. Neredeyse tüm hayatı benim peşimde koşarak, ailemizi bulmak için yollarda geçmişti. Uzun zamandır yüzünde bu kadar büyük bir hayranlık görmemiştim. Ama biz yarın buradan gidecektik. Ve Yasef belki de bir daha bu kızı göremeyecekti. Bir bardak daha sipariş ederken şarkının yavaş yavaş sonlarına gelmeye başlamıştı.
"Öylece dur inatçı gurur
Aslında bu işte bir yalnızlık var
Öylece dur yalancı gurur
Aslında bu işte bir yalnızlık var"
Kapanmış gözleri yeniden açıldı, onun orada olduğuna emin olmak için Yasef'in olduğu tarafa baktı hemen. Yasef içinde bir yerlerde nasıl burada kalmak istiyorsa, o kız da onun kalmasını ya da bir şeyler olmasını istiyordu. Aralarındaki çekimi ben bile buradan hissediyordum. Onların nasıl olduğunu tahmin bile edemiyordum.
Sahneye iri yapılı bir adam çıkarken kızın kolundan sertçe tuttu. Galiba, aralarında bir şey olduğunu anlayan sadece ben değildim. Şarkı yarıda kalırken Yasef'e kaydı gözlerim. Mekânın kulisine; o kızın gittiği yere bakıyordu. Dudaklarının arasındaki sigaradan derin bir nefes aldı ve küllüğe bastırdı. Ayağa kalktı, gideceğimizi sandığımdan ben de kalktım. Ama adımları hızlıca kulise doğru yöneldi. Onu durdurmak için çok geç kaldığımı ancak kapının kırılma sesinden sonra anlayabilmiştim. İçeriden gelen bağırışların ardından kollarının arasında o kızın baygın bedeniyle çıktı. Soru sormaya vaktimizin olmadığını anlamıştım. Koşarak ben de çıktım onun peşinden.
"Ne yaptın sen ya?"
Benim söylediklerim onun umurunda bil değildi. Otele, kucağında baygın bir kız yokmuş gibi rahat rahat girip asansörün önünde durdu. Şansımıza lobi tamamen boştu, en azından polis çağrılıp içeri atılmaktan kurtulduğumuzu söyleyebilirim. Odanın kapısını hızlıca açtım. Ben ne kadar gerginsem, o bir o kadar rahat gibiydi. Yasef'in nasıl bu kadar sakin kalabildiğini hayatım boyunca anlayamamıştım. Sanki o doğarken sinirlerini almışlardı da o buna karşılık tamamen tepkisiz olmayı öğrenmişti.
"Kızı öldüreceklerdi. Ne yapsaydım, öylece çıkıp gitse miydim?"
Cevap vermek istedim ama biraz daha yükselmiş sesi buna engel oldu. İlk kez bana sesini yükseltiyor oluşunu bir kenara bırakıp onu dinlemeye çalıştım.
"Birkaç saatimiz var. Burayı terk etmek için."
Başımı salladım.
"Araba dışarıda hazır, gidelim."
Başını iki yana salladı.
"Onu da götürmemiz lazım."
Bir dakika, Yasef; yanına fazladan bir çanta bile almayı reddeden Yasef; karşıma geçmiş artık anne ve babamızı üç kişi arayacağımızı mı söylüyordu?
Derin bir nefes aldım. Bir yandan da bunun kız için ne kadar riskli olacağını anlatmaya çalışıyordum. Ama bu onun umurunda gibi gözükmüyordu. Gözünün önünde olduğu sürece her şeyi koruyabileceğine olan aptal inancı ikisini de ölüme götürüyordu. Bu da yetmezmiş gibi benim onları izlememi istiyordu.
"Unut bunu. Hiçbir yere gelmeyeceğim ben."
Konuşmayı bölen yabancı ses ile ikimiz de ona baktık. Kaşının üzerindeki sıyrıktan akan kan yüzünün sağ tarafını bir maske gibi kaplamıştı. Mavi gözleri kısılmış, pencereden direkt vuran güneş ışığına alışmaya çalışıyordu.
Nevresimsiz yataktan zor da olsa kalktı. Eli yaranın üzerindeyken zoraki bir gülümseme kondurdu yüzüne.
"Teşekkür ederim. Gerçekten. Ama bazı insanlar evlerinde kalmalıdır."
Yasef derin bir nefes alıp başını iki yana salladı. Kızla inatlaşmak istediğine gözlerindeki yaramaz ifade ile emin olmuştum. Araya girmek istedim ama Yasef'in ona doğru bir adım atıp aralarındaki mesafeyi kapatmasıyla bu neredeyse imkânsız hale gelmişti.
"Eğer bir evin yoksa kalamazsın."
Yaranın üzerinde olan eli düştü. Yasef, kaba mizacı olan bir adamdı. İyilik yapayım derken acımasız olabiliyordu bazen. Ve şu an onlardan birini yaşıyorduk.
"Nuh, kim bilmiyorum. Eğer evine dönersen seni sapa diye bir yere verecekmiş. Bilmediğim için çok da umursamadım açıkçası..."
Derin bir nefes alıp Yasef'ten bir iki adım uzaklaştı. Yüzüne düşen saçları elleriyle yüzünden uzaklaştırırken harelerine dolmuş olan öfkeyi Yasef'in kahveleriyle buluşturdu.
"Sen ne yaptığını sanıyorsun?"
Yasef cevap vermeden az önce onun yattığı yere bıraktı kendini. Onun bağırışını duymamış gibi yapıyordu. Sakinleştirmek adına kolunu tutmaya çalıştım ama kolunu hızlıca benden uzaklaştırdı.
"Ne yapmamı bekliyorsun şimdi? Hiç bilmediğim, tanımadığım iki adamla yollara mı düşeyim, üstelik nereye olduğunu bilmeden..."
Yasef ne ara kapattığını bilmediğim gözlerini araladı.
"Anne ve babamızı arıyoruz biz. Yol üstünde yardım edebileceğimiz ne kadar insan varsa onlara da yardım ediyoruz..."
Kızın yüzünde alaycı bir gülümseme oluştu.
"Her gördüğün kızı yanına çanta gibi alıp yardım mı ediyorsun, ne bu; vefalı pezevenklik mi?"
Duyduğum kelime ile gözlerim büyürken Yasef alaycı bir kahkaha attı. Onun söyledikleri zırhına çarpıyor sanki hiç söylenmemiş gibi yok oluyordu resmen.
"Yok, genelde odamda oluyorlar... Sabaha kadar yardım ediyorum."
Öksürerek araya girdim.
"Yasef, yeter bence. Kız zaten yeterince şok oldu ve sinirlendi. İzin verelim duş alsın, yemek yesin... Sonra yapacaklarımıza bakarız."
Yasef yattığı yerden doğruldu. Gözleri az öncekinin aksine kıza değmezken parmağıyla onu işaret etti.
"Ben bunun yüzünden canımdan olamam Poyraz,"
"Bir adım var, dağ ayısı. Eva. Çok kısa. E-va."
Yasef onu duymazlıktan gelerek ayağa kalktı. Adının Eva olduğunu öğrendiğim kızın kanı, onun beyaz tişörtünü de yüzü gibi kırmızı yapmıştı. Bu şekilde yola çıkarsak şehirden çıkmadan içeri alınırdık.
"Kıyafet ve yiyecek bir şeyler alıp geliyorum. O zamana kadar kararını versin. Bir de bana insanlık dersi vereceğine nasıl konuşulur onu öğren önce..."
Cebinden çıkardığı fiş ve tükenmez kalemi ona uzattı.
"Neyi kaç beden giyiyorsun yaz. Sana da bir şeyler alalım, üşüyorsun."
Eva beni şaşırtarak itiraz etmedi. Hızlıca fişe bir şeyler karalayıp Yasef'e geri verdi.
Gözleri usulca odanın içindeki banyoya çıkarken benim de çıkmam gerektiğini anladım. Üstelik otelin görevlileri de odayı temizlemek için bizi sıkıştırıp duruyorlardı. Ben çıktığım zaman içeri girmelerinden korktum bir an. Ne olursa olsun Eva'yı biz zor durumda bırakmıştık. Daha da zorlaştırmak istemiyordum her şeyi.
Yasef'in çoktan gitmiş olmasını fırsat bilerek cüzdanını almak için çıkardığı bavulundan bir tişört ve belinde ipi olan siyah bir eşofman çıkardım. O ise başını iki yana sallayıp valizden Yasef'in en sevdiği kot gömleğini aldı.
"Onun yüzünden pijamalarla insan içine çıkmayacağım."
İtiraz edemeden hızlıca banyoya girdi. Bu haline gülmeden edemedim, Yasef ve Eva birbirlerini deli etmeden edemiyordu bunu anlamıştım. Onları kendi haline bırakmaya karar verdim. Nasıl olsa bir yerden sonra mecburen birbirleriyle anlaşmaya başlayacaklardı. Yani öyle umuyordum.
Uzun zamandır yoldaydık, ben kendimi bildim bileli kurulu bir düzenimiz yoktu. Yasef bilgisayar işlerini bildiğinden sürekli anne ve babamızın telefonlarının izini sürüyordu. Her sinyal geldiğinde ne kadar uzak olduğunu umursamadan yola çıkıyorduk, bulamasak bile en azından insanlara yardım etmeye çalışıyorduk. Genelde edemiyorduk ama neyse.
Ben on beş; Yasef on sekiz yaşındayken kaybetmiştik onları. O günü çok net hatırlıyordum, anneme beni erken uyandırmasını söylemiş uyumuştum. Basketbol maçım vardı. Sabah alarmın sesiyle uyandım, anneme neden uyandırmadığını sormak için aşağıya indiğimde Yasef'i elinde araba anahtarı, ayaklarının ucunda ikimizin kıyafetlerinin olduğu bavullar bulmuştum. Ne olduğunu sorduğum halde bana hiçbir şey söylemedi. Ben ve Yasef, altı saat boyunca sessiz sessiz oturduk. Belki dönerler diye bekledik galiba. Bilmiyorum. O an yapılacak en mantıklı şey beklemek gibi gelmişti.
Yasef, altı saatin sonunda sessizce bavulları arabamızın bagajına koydu. Aniden bir şeyleri fark etmiş gibi adımları hızlandı. O günü tüm detaylarıyla hatırlıyordum, korkunç bir şeydi bu. Bana buzdolabındaki yenebilecek daha doğrusu efor sarf etmeden yiyebileceğimiz şeyleri pikniğe giderken kullandığımız buzlu sepete koymamı söyledi. Yukarı çıktı, babamın acil durumlarda kullanmamız gerektiğini söylediği parayı, babamın silahını ve annemin bıraktığı altın takıları aldı. Ben hızlıca söylediklerini yaparken hemen geleceğini söyleyip arabayla nereye olduğunu hala bilmediğim bir yere gitti. Ben, onun yokluğunu fırsat bilerek yukarı çıkıp almak istediklerimi, kumbaramdaki birkaç lirayı sırt çantama koydum. Telefonlarımızı ve şarj aletlerini de tabii. Sonra evin kapısını kilitleyip bir daha gelmemek üzere olduğunu bilmeden çıktık. O günün üzerinden sekiz yıl geçmişti. Benim için sekiz, Yasef için seksen yıl... Çünkü arabayla geri geldiğinde, evden çıkan çocuk değildi. Ve hala da o değildi.
"Poyraz, orada mısın?"
Kapalı olan gözlerim aralanırken Eva'yla karşılaştım. Ne kadardır burada böyle duruyordum bilmiyorum. Ama Eva hazırlanmış, yüzüne pansuman bile yapmıştı. Kan gittikten sonra teninin beyazlığı gözlerini ön plana çıkarmıştı. Bağladığı saçları, yağlı görünümünü kaybettiğinde oldukça canlı duruyordu. Yasef'in kot gömleği üzerine tam oturmadığı için pantolonunun kemerini bağlamıştı. Belinin inceliği ortaya çıkmıştı.
"Tamam. Aşağıya inelim istersen. Konuşalım, ne yapmak istiyorsun karar ver."
Cevap vermeden kapıya yöneldi. Yasef'in ondan neden etkilendiğini anlıyordum. Hareketleri birbirlerine o kadar benziyordu ki karşımda Yasef'in kadın hali duruyor gibi hissediyordum. Hızlı adımlarımla onun oturduğu masaya oturdum. Siparişlerimizi verdikten sonra onu kendi haline bırakmaya karar verdim. Yaşadığı şok, onu gerçekten etkilemişti. Hoş, kimi etkilemezdi?
"Ne olacak şimdi? Peşinizden şehir şehir dolaşıp anne ve babanızı bulmaya mı çalışacağım? Sona işiniz biter, buluruz. Beni aldığınız yere, bu cehenneme bırakıp gidersiniz. Mutlu son, kulağa çok güzel geliyor..."
Cevap vermeme izin vermeden devam etti.
"Eğer salak olsaydım."
Başımı iki yana salladım. Ama o çoktan kararını vermişti. Daha doğrusu ben öyle sanmıştım.
"Kot gömleğim yakışmış,"
Az önceki gergin halini bir kenara bırakıp arkasına yaslandı. Yüzünde oluşan alaycı gülümseme ile mırıldandı.
"Teşekkür ederim."
Benim orada olduğumu unutmuş gibilerdi. Önümdeki kahveden bir yudum alırken onları dinlemeye başladım.
"Bak, aniden hayatına girip böyle şeylere karar vermem konusunda haksızım. Kabul ediyorum. Ama senden özür dileyemem, seni oradan kurtardığım için. Seni öldürmekten bahsediyorlardı, öyle sıradan ölümler de değildi açıkçası. Sapa'ya atalım, açlıktan ölsün. Sapa neresi bilmiyorum ama şuna bak adını duyman bile seni ürkütüyor."
Bize belli etmemeye çalışarak sıktığı yumruklarını gevşetti. Önündeki çay kupasını eline alıp bir yudum aldı. Gözlerindeki öfke gitmişti, Yasef'in söylediklerini dinliyor kendi içinde bir karar vermeye çalışıyordu. Ve ben o an ikna olacağını anlamıştım.
"Anlaşılması zor biriyim bunu da kabul ediyorum. Ama Poyraz'ın hiçbir kötü niyeti yokken ona kızıyorsun. Bir dinle önce. Anne ve babamızı bulduktan sonra seni geri getirip buraya bırakacağımızı düşünüyorsan yanlış düşünüyorsun. Bizi tanımıyorsun, biz kimseyi arkada bırakmayız. Bırakmadık da bugüne kadar. Sadece yardım etmek istiyoruz Eva."
Bir süre sessizce oturdu. Yasef doğru yolda olduğunu anlamış olacak ki devam etti.
"Söz veriyorum. Sen istemediğin sürece hiçbir şey yapmayacaksın. Gittiğimiz yerlerde sana ayrı oda tutacağız, bizimle araştırmak için gelmek zorunda değilsin. Sadece canını onlara teslim etmemen için uğraşıyoruz."
Eva daha fazla konuşmak istememiş olacak ki başını salladı.
"Sana kaç saat verdiler?"
Yasef duraksadı.
"Sen, nasıl..."
"Kendimi bildim bileli onların arasındayım. Kaç saat?"
Yasef cevap vermek yerine ayağa kalktı. Eva da onu sorgulamadan ona uydu. Birbirleriyle nasıl bu kadar çelişip nasıl bu kadar uyumlu olabiliyorlardı? Kendimi bu duruma alıştırmayı bir kenara not ederek ben de ayağa kalktım.
"Valizlerimiz arabada. Hadi gidelim."
Gözlerindeki kaygılı ifade beni şaşırtırken kolundan tutup durmasını sağladım. Eva da ikimizin konuşacağını fark etmiş olacak ki tek başına otoparka doğru yürümeye başladı.
"Ne zamanı, ne oluyor?"
Yasef cevap vermek yerine kolumdan tutup yürümeye başladı. Bir yandan da etraftakileri kontrol ediyordu. Onu yavaşlatmamak adına ben de hızlanmaya başladım. Üstelik Eva orada yalnız başına bizi bekliyordu. Yasef'i endişelendirecek kadar ciddi olan bir durum beni kalp krizi bile geçirtebilirdi. Aklıma o an en son gelmesi gereken bir cümle geldi. Daha bu yola çıkmadan bir hafta önce okulda bir olay olmuştu ve yine ben öğrenmek için çabalamıştım. Müdür yardımcısı, neden bilmiyorum ama tüm merak edenler arasından benim kulağıma eğilip fısıldamıştı: Bilmek lanetlenmektir. Neden herkesin arasında bana söylemişti bilmiyorum ama adamın sorunları olduğunu şimdi şimdi anlıyordum. Hoş, şimdiki hayatımda böyle bir şey yaşasam üzerine düşünmeyeceğim kadar normal karşılardım.
Zaman, bakış açımızı değiştiriyordu. Zamanın ne kadar göreceli olduğunu onunla beraber öğreniyorduk. Ve ben çok acı bir şekilde öğreniyordum.
Yasef cebinden arabanın anahtarını çıkarıp Eva'ya attı. Eva havada yakalarken hangisi olduğunu anlamak için otoparkı süzdü bir süre. Yasef onun bu haline gülerken gri, sedan arabayı gösterdi. İkimize hayli hayli yeten bir arabaydı ama üç kişi bu kadar uzun yolu nasıl bu arabayla gidecektik kestiremiyordum doğrusu.
"Arka koltuğu senin için düzelttim. Gideceğimiz yer buraya çok uzak değil ama yakın da sayılmaz. O yüzden nasıl rahat ediyorsan düzenleyebilirsin."
Eva başını sallayıp gülümsedi. Saatlerdir bir aradaydık ama ilk kez yüzünde öfke olmadan bir ifade görüyordum. Onun her hali ona çok yakışıyordu, öfkesi, sevgisi, neşesi... Yanımızda olduğu için mutluydum açıkçası. En azından artık iş dışında başka bir şeyler de konuşabilecektik.
"Gideceğimiz yer buraya dört beş saat uzaklıkta, molaları falan da katarsak düz hesap altı diyebiliriz."
Başımı sallayıp ön koltuğa bindim. Eva başına aldığı darbelerden de olacak ki yorgun düşmüştü. Başı cama yaslı yarı uyur yarı uyanık bakışlarıyla arabayı inceliyordu. Yasef ön koltukta duran kendi yastığını ve battaniyesini arkaya, Eva'nın uyuyabileceği şekilde yerleştirmişti. Hepimizin ulaşabileceği vites kutusunun altına ve sürücü ve ön koltuğun arasında kalan yerlere içecekler ve atıştırmalıklar koymuştu. Eva'nın gözleri onlara takılıyordu, Yasef bunu fark etmişti. Ona ne kadar utanmasını söylesek de o bunu kolay kolay yapabileceğe benzemiyordu. Bu yüzden bahsetmek istemedik. Nasıl olsa o kendi alır diye düşünüyordum aslında. Yasef ise benim gibi düşünmüyor olacak ki arabayı çalıştırdıktan kısa bir süre sonra acıkmaya başladığını söylemeye başladı. Eva her sesini duyduğunda daha doğrusu açlık konusu açıldığında kendi kendine bir şeyler mırıldanıyor, Yasef'e ters ters bakıyordu. Yasef ise onun bu haliyle eğleniyordu.
"Eva, şuradaki krakerlerden aç da yiyelim ya. Sen arkada rahatsın tabi, benim narin vücudum hem altı saat yolu hem açlığı kaldıramaz be güzelim."
Son kelimeyi duyduktan sonra benim dudaklarım şaşkınlıktan aralanırken Eva'da krakeri Yasef'in üzerine düşürmüştü. Yasef ikimizin de haline gülerken başını iki yana salladı. Eva dikkatinin dağınıklığından yararlanarak krakerlerden bir paketini alıp arkada yemeye başladı. Bununla sonra dalga geçmeyi aklımın bir kenarına not ettim. Güzelim, öyle mi Yasef Efendi...
"Neden bize şehirden çıkmamız için saat verdiler?"
Eva derin bir nefes alıp gözlerini kapattı.
"Ona ait olan bir şeyi çalıyorsun, seni öldürmeden kaçma fırsatı verdi."
Yasef'in çene kasları kasılırken dişlerini sıktığını fark etmiştim. Eva'ya ters bir şey söylemesinden korkuyordum. Daha şehirden bile çıkmadan kavga etmelerini istemiyordum. Üstelik kaç saat verdiler bilmiyorduk, saçma sapan bir şeyden dolayı kimsenin ölmesini istemiyordum.
"O adam kırk yaşından büyüktü Eva. Sen yirmi altı yaşındasın."
Eva başını salladı.
"Kendimi korumayı böyle böyle öğrendim işte."
Şehirden çıktığımızı belirten levha ile derin bir nefes aldım. Eva da başını Yasef'in yastığına koymuş uyuyordu. Yasef başıyla yerdeki laptop çantasını işaret etti. Bu iş yapma zamanımızın geldiğinin habercisiydi.
"Bak şimdi, masaüstüne açtığım sekmede koordinatlar var. Bak bakalım nereye denk geliyor."
Gördüğüm konum ile kaşlarım çatıldı. Bu şehre geldiğimiz konumda duruyordu hala. Bunun bir tuzak olduğunu düşünmeden edemedim. Neden kurulduğunu ve nasıl kurulduğunu bilmediğim bir tuzak.
Eğer kiminle karşı karşıya olduğumuzu bilseydik belki daha hazırlıklı giderdik. Biz hiç bilmediğimiz bir yere, hiç bilmediğimiz bir savaşa girmek için giriyorduk. Birbirimizden başka hiç kimsemiz, hiçbir şeyimiz yoktu. Bana bir şey olsa mesela, Yasef'ten başka kimse gittiğim için üzülmeyecek beni hatırlamayacaktı. Aynı şey Yasef için de geçerliydi.
"Bence gitmemeliyiz."
Başını iki yana salladı.
"Ya bulmamız gereken bir şey varsa?"
Cevap veremedim. Haklı olduğunu ikimiz de biliyorduk. Yasef derin bir nefes verip teybi açtı. Bunun ne demek olduğunu biliyordum. Ne olursa olsun, orada her ne varsa, bakmak için gidiyorduk.
*
"Uyanana kadar beklesek mi?
Yasef'in sorusu benim de yeni daldığım uykumun dağılmasını sağlarken bunun farkında olmadığını anladım. Gözü kulağı tamamen Eva'daydı. Yol boyu dikiz aynasından onu izlediğinin farkında değildim sanki. Onun bu hallerine gülmeden edemedim. Ama ağzıma yumruk yememek için bunu belli etmemeye çalıştım.
"Zaman kaybediyoruz Yasef. Karanlığa kalırsak sıkıntı olur. Uyandıralım."
Yasef'in ona seslenmesini beklemeden kendisi uyanmıştı zaten birkaç dakika sonra. Yasef onu benim uyandırdığımı söylese de onu umursamadım, ben uyandırsaydım zaten söylediğim anda uyanırdı.
"Ben sucuklu tost alacağım, siz?"
"Karışık."
İkisi de aynı anda söyleyince dumura uğramıştım. Ne yani başıma bir Yasef yetmiyordu şimdi de ikincisi mi çıkmıştı? Onların bu hallerine gülümsemekten başka bir şey yapamadım. Arkamı dönüp siparişleri vermek için giderken Yasef'in artık yalnız olmadığını bilmek... Benim için gerçekten çok rahatlatıcı bir şey olduğunu öğrenmemi sağlamıştı. Büfeye siparişleri verdikten sonra bacaklarımdaki uyuşukluğun geçmesi adına bir süre turladım. Eva da benimle aynı düşüncede olacak ki hala üzerinde olan gömleğin ceplerine ellerini koymuş yürüyordu. Onu yalnız bırakmak daha doğrusu Yasef'in çenesini çekmek istemediğimden yanına doğru yürümeye başladım.
Yüzünde alaycı bir gülümseme oluştu. Gözleri ayakkabılarına düşerken ben de kendiminkilere bakıyordum. Karşımda biri böyle bir şey yaptığında istemsizce ben de yapıyordum. Mesela biri saçıyla oynadığında ben de oynuyordum. Sırf bu yüzden Yasef bana ayna diyordu. Sana baktığımda kendimi görüyorum, Poyraz.
"Bir dahakine beni uyandırıp uyandırmamak için tartışırken sessiz olun. Siz ilk konuşmaya başladığınız anda uyanmıştım zaten. Kavga etmeyin diye sesimi çıkarmadım."
Onun söylediklerine gülerken Yasef'in elinde tostlarla bize doğru geldiğini fark ettim. Tostları unutmuştum!
Arabaya yeniden geçerken Yasef telefonda konuşuyordu. Ben kim olduğunu anlayabilmek için elimdeki tostu bırakıp dinlerken Eva oldukça acıkmış olacak ki direkt yemeye başlamıştı.
"Evet, üç kişiyiz. Hayır hanımefendi, üç ayrı oda istemiyorum. Bir tane iki kişilik ve yakınında tek kişilik istiyorum. Evli değilim... Sabır... Hanımefendi bakın yeniden izah ediyorum. İki kişilik oda Poyraz Toker, Yasef Toker için. Soyadlarımız aynı, yani kardeşiz. Diğer oda da Eva Yıldırım için. Bir arkadaşımız."
Eva ufak bir kahkaha atarken tostundan bir büyük ısırık aldı.
"Eva Yıldırım. Abinin zerre espri anlayışı yok."
Eva'ya kendi soyadını sormak yerine ismine asla uyumlu olmayan bir soyisim sallamıştı.
Yasef dikiz aynasından ters ters ona bakarken iyice koltuğa yayıldı. Yasef elimden tostunu aldıktan sonra telefonunu kapattı.
"Eva, bundan sonra otel rezervasyonlarını kendin yapsan nasıl olur? Kardeşimle ya da seninle evli durumuna düşüyorum da."
Eva gülmemek için kendini kasarken ağzındaki lokmayı bitirmeye çalışıyordu. Başını salladı ve bu konuyu daha fazla uzatmadı. Şehirden çıktığımızdan beri o kadar iyi görünüyordu ki... Üzerindeki ölü toprağı gitmiş gibiydi, neşeli bir kız çocuğuna dönüşmüştü. Kısa bir aradan sonra yeniden yola çıktık. Eva bu sefer uyumak yerine ailemizi sorgulamaya başlamıştı. Bu Yasef'in hoşuna gitmediği kadar benim de gitmiyordu.
"Senin ailen nerede peki Eva. Seni böyle bir pisliğin eline nasıl bıraktılar?"
Eva kayıtsız bir edayla omuz silkti.
"Sapa'da."
Refleks olarak Yasef'le göz göze geldik. Saatler önce Eva'yı Sapa denilen yerden kurtarmak için yanımıza almıştık.
"Yani öyle söylüyorlar."
Yasef arabayı kırmızı ışık yüzünden yavaşlatırken dikiz aynasından Eva'ya baktı.
"Nasıl öyle söylüyorlar, kızım bunlar senin annen baban değil mi?"
Eva az önceki umursamaz haline inat öfkeyle bürünmüş gözleriyle karşılık verdi Yasef'in sakin gözlerine.
"Birincisi, ben senin kızın değilim. İkincisi, onları hiç görmedim. Annem ve babam ben yedi yaşındayken benim saatler önce yaptığım gibi kaçmaya çalıştılar. Yakalandılar. Yakalanmazsan kurtulursun oradan, benim olduğum gibi. Senin gördüğün o adam oranın en başını çeken lider. Yani herkes ona Lider diyor. Gerisi klasik dizi konusu, beni Lider almış. Onlar Sapa'ya gitmiş. Onların kaçmalarının bedelini de ben ödedim bir nevi."
Yasef'in kaşları çatıldı.
"Kaçmaya çalışmadın mı?"
Eva'nın gözlerindeki his beni korkutmuştu. Bilmiyordu. Neyden kaçması gerektiğini, neyi kurtarabileceğini bilmiyordu.
"Ne için kaçacaktım? Neyi kurtarabilirdim ki?"
Yasef derin bir nefes alıp başını iki yana salladı.
"Aileni bulabilirdin, yeni bir yerde sıfırdan başlayabilirdin... Bunları neden yapmadın?"
Eva'nın yüzüne buruk bir gülümseme yerleşti.
"Buldum onları zaten."
Olayın heyecanına kapılmıştım, araya girdim. Bu halim onu güldürürken devam etti.
"Beni istemediler. Yani Lider'in yanında kalan ya huyundan ya suyundan dediler ve beni geri verdiler."
Yasef benim aksime duygularını belli etmedi. Gözlerinde yanan ateşin aksine soğuk sesi ile devam etti.
"Sonra?"
Eva gözlerini kapattı. Hatırlamak istemediği bir şey hatırlatılmış gibi bir hali vardı. Dudakları titredi, bir şeyler söylemek için kendini cesaretlendirmeye çalıştığı belliydi.
"Sonrası, kesik kesik hatırlıyorum. Ama iyi şeyler olmadı. Ben de kurtulmak için bir sebep aramamaya başladım. Kabullendim. Acım biter sandım ama... her neyse."
Yasef otelin otoparkına arabayı park ettikten sonra hızlıca arabadan çıktı. Sanki Eva'nın ruhundaki çığlıklar kulaklarımızda yankılanıyordu. Onun acısı hepimizi ele geçirmiş gibiydi. O yüzden daha fazla orada durmak istemedik. Zaten hep böyle olur. Acı zamanı ele geçirmek ister, zaman ondan koşarak uzaklaşır. Sen de zamanın kollarında savurulur durursun.
"Sizin işiniz var galiba..."
Az önce acılarını anlatan o değilmiş gibi gayet normal devam ediyordu. Onun bu haline gülümsemekle yetindim. Bir yandan da başımı sallıyordum.
"Ben de biraz kitapçı gezeceğim. Madem dışarıdayım ve sürekli yollarda olacağım. Kitap alayım."
Yasef başını sallarken bagajdan daha önce hiç görmediğim gri, plastik bavulu çıkardı. Üzerinde de markalı bir sırt çantası vardı.
"Bunlar kısa zamanda toparlayabildiklerim. Odana yerleş, sonra çıkarsın."
Başını sallayıp bavulu ve çantayı aldı. Onu burada yalnız bırakıp bırakmama konusunda emin değildim. Ama benim aksime Yasef oldukça rahattı. Çantaları bagajdan indirdi, tekerlekli olanı sürükleyerek miskin adımlarıyla otelin içine girdi. Neden ayrı ayrı girdiğimizi de anlayamamıştım, en azından odalarımızın yerini bilsek iyi olurdu.
"Merak etme. Onu gideceği yere kadar ben bırakacağım. Zaten gideceğimiz yerler neredeyse yan yana. Hem, yirmi altı yaşında anladığım kadarıyla aklı da yerinde. O yüzden onu sıkmanın anlamı yok."
Haklıydı. Onu neden bu kadar korumak istiyordum bilmiyorum. İçgüdülerine fazlasıyla inanan bir insandım, bu yüzden huzursuz olduğum her şeyi değiştirmek istiyordum. Yasef bu halimi fark etmiş olacak ki derin bir nefes alıp söylenmeye başladı.
"Beni yormak için mi doğdun anlamıyorum ki. Tamam sen odada uyu, ben de Eva'yla gideyim. Sonra onu otele bırakır seni alırım."
Söylediklerine gülümsemeden edemedim. Başımı sallayıp odaya girdim. Yasef'in de girmesini bekliyordum ama çantasını kapıya bırakıp odadan çıktı. Eva'nın aynı koridorda olduğunu tahmin edebiliyordum, biz odaya girerken koridordan aynı anda kapı kapanma sesi gelmişti. Asansörden de çıkan kimse olmadığı için emin olmuştum bir nevi.
Oda şimdiye kadar kaldığımız odalardan çok daha lüks bir odaydı. Normalde kaldığımız odalarda değil buzdolabı, yemek yiyebileceğimiz bir masa bile yoktu. Ama şimdi kaldığım oda girer girmez açılan kliması, neredeyse koca bir salon kadar olan büyüklüğü, yeni değiştirildiği ve temiz olduğu daha görünüşünden belli olan nevresimlerin örtülü olduğu tek kişilik yataktan biraz büyük iki yatak ile insanı mutlu etmeyi başarıyordu. Eşyalarımızı yerleştirmek yerine sıcak bir duş almayı tercih ettim. Zor bir gündü. Daha doğrusu, zor hayatımın en zor günlerinden biriydi.
+
Beyaz, altın yaldızları olan oda kapısını çalıp çalmamak arasında kalmıştım. Onu almaya gelmek için çok mu acele etmiştim? Benim gelmemi isteyeceğinden nasıl emin olabiliyordum hem? Ah Poyraz, ah! Koskoca adamı düşürdüğün hale bak. Poyraz'a döndüğümde kızmayı aklımın bir köşesine not ederken kapıyı iki parmağımla tıklattım. Bir süre ses gelmedi. Müsait olmadığını düşünüp geri dönecekken kapının açılması ile gözlerim elimde olmadan odanın içine kaydı.
Rezervasyon ücretini tamamen hak eden, tek kişilik odasında bile çift kişilik yatak bulunan kelimenin tam anlamıyla mükemmel bir yerdi. Bavulu yatağın bir köşesinde açmış, ortada olan askılıklarla içindekileri yerleştiriyor olmalı. Tabi ben gelip bölmeseydim.
"Poyraz'ın uykusu varmış da. Sen de dışarı çıkacaktın. Eğer istersen beraber gidelim."
Gözleri kısıldı. Dayandığı kapıdan destek alıp duruşunu dikleştirirken başını salladı.
"Yarım saate lobide olurum."
Başımı sallayıp arkamı döndüm. Bir dakika ben az önce yarım saat bekletilmeyi mi kabul etmiştim? Kırmızı ışıkta durmak bile benim için ölümden farksızdı. Şimdi ise yarım saat bir de lobide ne yapacağımı düşünüyordum. Sırf o rahat etsin diye kendimden bu kadar ödün vermek istemiyordum. Bu ben değildim çünkü. Ben olmadan onunla konuşmamın, ona maskelerimi sunmamın ne yararı olabilirdi ikimize de? Her maske bir gün düşer, her maske bir gün arkasındaki sureti açık eder. Ben baştan belli edersem onun böyle bir şansı kalmaz diye düşünüyordum. Bunu kendime bir kez daha hatırlattıktan sonra lobiye oturdum. Gelen garsondan bir kahve rica ederek deri, tekli koltuğa oturdum. Uzun zamandan sonra oturduğum en rahat yerin ev değil de bir otelin lobisi olması zoruma gitmiyor değildi.
Neden annemi ve babamı arıyordum bilmiyordum. Onları bulduğum zaman kabul edeceğimden de emin değildim. Eva'nın onları bulduğumuz zaman ne olacağını sormasıyla kafamda dönmeye başlamıştı bu senaryo.
İki üç günlük bir ayrılıktan bahsetmiyorduk, koskoca on seneden bahsediyorduk. Ben az da olsa çocukluğumu, gençliğimi yaşamıştım. Ama Poyraz... Yanıma on beş yaşında bir çocuk alıp neredeyse tüm ülkeyi, hatta bazen ülke dışındaki yerleri anne ve babamızı bulmak için gezmiştik. Poyraz'ın anne ve babamın sadakatsizliğini anlamaması için çok çabalamıştım. Ama onların Poyraz'ın basketbol maçının -tüm sene hazırlanıp anne ve babama gelmeleri için yalvardığı basketbol maçının- sabahında bizi bırakıp gitmelerini affedemiyordum. Poyraz kendine bahaneler uydurmuş, anı yaşamak bahanesiyle onları affetmişti. Ama ben bunu yapamamıştım. Kimden ilk yaranı alırsan, onu sadece affetmiş gibi yaparsın. Hiçbir zaman tam olarak affedemezsin. İlk yara, ilk kendini kandırma çabası...
Bu yüzden onları bulduğumuz zaman ne tepki vereceğim bilmiyordum. Poyraz'ın onları anne ve babası olduğu için bir şekilde kabul edeceğini biliyordum ama ben onların perde arkasında çevirdikleri oyunları gördükten sonra bunu yapabileceğimi düşünmüyordum. Yüksek ihtimalle Poyraz onlarla yaşamaya başlar, ben yine yollara düşerdim ya da Eva'nın gidip gitmemesine bağlı olarak hayatıma bir yol çizerdim. Belki elli yaşında bir adam olacaktım ama yine de bir günü sadece kendim için yaşayacaktım.
Yanımda hissettiğim beden ile gözlerim aralandı. Benim yaşlarımda, yine benim gibi elinde kahve olan bir adam yanımdaki tekli koltuğa oturmuş kahvesini içiyordu. Tanrı aşkına! En azından oturup oturamayacağını sorabilirdi. Derin bir nefes alıp kolumdaki saate baktım. Daha on beş dakika olmuştu. Eva yukarda bu kadar ne yapıyordu bilmiyorum ama kapısına dayanmama çok az kalmıştı. Gerçekten beklemeyi sevmiyorum.
"Kusura bakmayın sormadan oturdum."
E oturmasaydın birader, lobide yüz tane koltuk var. Şey mi var benim yanımda?
"Ama lobide tek başıma oturmak istemedim. Siz de iyi bir beyefendiye benziyorsunuz."
İyi bir beyefendi? Bunu Poyraz'a anlatmalıydım ve buna en az bir saat gülmeliydik. Başımı sallamakla yetindim. Bu ona yeterli bir cevap olur diye düşünmüştüm. Neyse ki adam yeniden konuşmaya girmeden Eva asansörden indi. Asansör tam karşımda duruyordu, yani daha o beni göremeden ben onu görebilmiştim.
Alıp almamak arasında gidip geldiğim kolyeyi takmıştı. Daha doğrusu kolyeleri. Siyah tişörtünü ve aynı renk kotunu giymişti. Saçlarındaki ıslaklıktan beni neden beklettiğini anlamıştım. Nereden bilmiyorum ama o an kendimi çok özensiz hissettim yanında. Daha aldığım alkolün ve girdiğimiz barın kokusu üzerimdeydi. Sadece başındaki kan bulaştığı için tişörtümü değiştirmiştim. Saçlarının dalgası, ne kadar düzeltmek için uğraşsa da özgürlüğünü ilan etmişti. Sadece önlerini düzeltmeyi başarabilmişti. Hızlıca yerimden kalkıp yanına gittim. Onun da gözleri yanımda oturan adamdaydı, gözlerindeki şüpheyi gördüğümde yalnız olmadığımı anlamıştım.
"Seni çok bekletmemek lazım galiba..."
Başımı salladım.
"Bekletme beni."
Derin bir nefes aldım. Mırıldanarak söylediğim cümleyi duymamıştı sanırım. Zaten duymaması çok daha iyi olmuştu. Birbirimizi yanlış anlamak istemiyordum. Yani ben en azından.
"Şimdi, nereye gidiyoruz?"
Elindeki çantayı omzuna taktı. Otelin karşısında duran kitapçıya yürümeye başladık. Adını her yerde duyurmuş, neredeyse her kitabın bulunabildiği bir yerdi. Omzumla cam kapıyı itekledikten sonra onun geçmesi için beklemeye başladım. Hızlıca bedeni yanımdan geçerken burnuma aşina olmadığım bir koku doldu. Çok yumuşak ama bir o kadar da baskın bir koku. Çok tanıdıktı ama ne olduğunu çıkaramıyordum. Buna çok fazla takılmamaya çalışarak peşinden yürümeye başladım.
Mağaza çok da büyük sayılmazdı, giriş kısmı kitaplar ve elektronik aletlerden oluşuyordu. Arka tarafı ise kırtasiye malzemeleri ve oyuncaklar için ayrılmıştı. Arka tarafın duvarlarına asılmış olan sırt ve spor çantaları dikkatimi çekmişti. Eğer sürekli yoldaysanız, bir yerden sonra bavulun iyisini kötüsünü anlayabilecek seviyeye geliyorsunuz. Eva'ya sırt çantası almaya vaktim olmadığı için Poyraz'ın emektar çantasına koymuştum birkaç eşyasını. Gelmişken iyi bir çanta bulursam hepimize bir tane almaya düşünüyordum. Başka ne zaman böyle yerleri gezmek için zamanımız olur bilmiyordum çünkü.
Eva, döner stantlara konulmuş klasiklerin birkaç tanesini eline almıştı. Klasik okumayı ben de çok severdim. Eskiden yani. Koca bir kütüphane dolusu klasik kitabım vardı. Sonra, onların hepsi çocukluğumla beraber eski evimizde kalmıştı.
"Bunu okudun mu hiç?"
Elindeki kitaba baktım. Neredeyse en sevdiğim kitaplardan biriydi. Uğultulu Tepeler. Gülümseyerek başımı salladım. O ise ona anlatmamı bekliyordu. Hatırlamak için durdum biraz. Çok uzun zaman olmuştu. Hatırladığımdan emin olduğumda onun arkasına geçtim. Bir yandan da döner stanttaki kitaplara bakıyordum. Belki ben de yeniden okumaya başlayabilirdim.
"Aşkın nasıl keskin bir duygu olduğunu anlayabilirsin bu kitaptan. Nefrete ne denli yakın olduğunu. Aslında çok güzeldir, akıcıdır. Ama ben okurken kahramanlarla çok kavga etmiştim..."
Söylediğime gülerken bakışları beni bulmuştu. Farkında değilmiş gibi yaparak Uğultulu Tepeler'in başka bir baskısını aldım.
"Onları anlamaya çalışıyorsun istemsizce. Günahlarını sevaba çevirmek istiyorsun. Taşlanan biri var mesela –ki kitapta bu karakterler çok göreceli. Birinin sevdiğini diğeri hiç sevmiyor.- onu aklamaya çalışıyorsun sonra bir bakıyorsun o çok daha suçlu. Herkes suçlu ama herkes masum. En masumu en suçlu olanı."
Eva cevap vermeden elindeki kitabı koluna ne ara astığını bilmediğim sepete koydu. Ben de itiraz etmedim. Kafasını çevirirken ona bir kapan görevi gören kollarıma saçları yayılmıştı. Hemen saçlarını çekerken özür diledi.
Ona aldırmadan kitaplara bakmaya devam ettim. Onun kollarımdan rahatsız olup olmadığını anlamak için bir yandan da onu kontrol etmeye çalışıyordum ara sıra. Ama o bunu hiç umursamıyor, kitaplara bakmaya devam ediyordu.
"Peki, bunu okudun mu?"
Elinde tuttuğu kitap gülümsememe sebep olmuştu. Okurken en zorluk çektiğim kitaplardan biriydi. Belki yaşım küçük olduğu için belki hiç aylak olmadığım için. Aylak Adam'ı elime aldım. Ona sormadan sepetine koydum. Kaşları çatılmıştı.
"Bunu okuman lazım. Her şey kitabın sonuna doğru çözümleniyor diyebilirim sana. Dünyayı baş kahramanın gözünden, onun travmalarıyla, onun hisleri, düşünceleriyle yaşıyorsun. Bir süreliğine aylak oluyorsun yani. Ama tek onun bakış açısı yok. Önce aylak oluyor, bir şeyler yaşıyorsun hayatında. Sonra karşı taraf oluyorsun Aylak'ın bir şeyler yaşadığı kişi, Aylak ne yapmak istemiş, neden yapmış ama karşı tarafa nasıl geçmiş anlıyorsun."
Meydan okur gibi başka bir kitabı uzattı. Üzgünüm Eva, benim sahamda beni yenmeye çalışıyorsun.
"Fareler ve İnsanlar... Eğer bir çocuğum olsaydı, ona bu kitabı verirdim. Üzerine de bir not düşerdim. On beşinci yaş gününde bunu okumaya başla. Sonra en son sayfasına bir not daha yazardım. Kimseye güvenme benim güzel çocuğum. Yaslandığın en sağlam duvar kendin ol."
Kitabı alıp sepete koydu. Yüzünde ufak bir gülümseme vardı. Sebebini anlayabilmek için eline baktım. Susanna Tamaro/ Kökler Yollar Yitik Benler.
"Konusu ne bunun?"
Gülümseyerek kitabı sepete koydu.
"Bunu okumanı istiyorum... Ama benim sana verdiğim zamanda."
İtiraz etmedim. Merak ediyordum çünkü. Okuma zevklerimizin de üç aşağı beş yukarı aynı olduğunu anladığımdan sesimi çıkarmadım. Nasıl olsa bir gün okumam için verecekti. Yani umarım.
Kitapları sepete koyduktan sonra kırtasiye bölümüne ilerlemeye başladı. Çantaların olduğu tarafı görünce dünyaya yeniden dönmüştüm. Hızlı adımlarımla aramızdaki mesafeyi kapatıp yanında yürümeye başladım. Bir yandan da çantalara bakmaya çalışıyordum. Renkli kalemlerin yanından geçerken adımları yavaşladı; toz pembe, mor ve sarı renkli işaretleme kalemleriyle beraber renkli şerit yapışkanlı kağıtlardan dört tane aldı. Yeniden çantalara doğru yürümeye devam ettik. Az önce konuşan biz değilmişiz gibi davranıyordu sebebini bilmiyordum ya da ben kuruntu yapıyordum.
Çantaların olduğu duvarın önünde durdum. Renk renk ama zerre dayanıklı gözükmeyen çantaları es geçmek için hazırlanıyordum ki hemen yanımda duran spor çantasına kime ait olduğunu tahmin edebildiğim bir el uzandı. Askeri yeşil, dümdüz bir çantaydı. Elimi sürdüğümde görünüşünden çok daha sağlam olduğunu anlamıştım. Yeniden elediğim seçeneklere göz atmak için geriye giderken Eva'nın elindeki çantayı sepete koyduğunu gördüm.
"Bana Poyraz'ın çantasını vermişsin... Özel hayatınıza karışmak hiç istemem ama ön gözünde hiç görmek istemediğim bir şey buldum."
Cevap veremedim. Poyraz'la sürekli beraber durmuyorduk. Bazen birbirimizden uzak kalmak için iki üç gün ayrı takılıyor, sonra yeniden bir araya gelip işe devam ediyorduk. O yüzden ne bulduğunu sormak bile istemedim.
"Sizin çantalar da baya kötü durumda. Bak en başta..."
Hızlı adımları ile onun elindeki çantanın iki katı büyüklüğünde olan siyah spor çantasını uzattı.
"Yarısını elinde taşıyorsun eşyalarının. En azından buna sığarsın."
Onu durdurmadım, bu hali çok hoşuma gitmişti. Yıllar sonra bir annem olmuş gibi hissediyordum. Benim için bir şeyler düşünen, eksiklerimi ben söylemeden fark eden... Yıllardır bu ilgi ve şefkate muhtaç olduğumun farkındaydım. Ama ben bu kadar hazırlıksızken gelmesi, gardımı yerle bir etmeye yetmişti. Yeniden gardımı kaldırmak için uğraşacağımdan emindim. Ama nedense o an ona inanmak istedim. Bir süreliğine de olsa her şeyi kontrol eden kişi ben olmayım, benim yerime birileri düşünsün istedim.
Onun bir küçük boyunun kahverengi olanını da bana uzattı.
"Bu da Poyraz'ın. Çok fazla eşyası dışarıda kalmıyor. Bavulu yetiyor sanırım."
Başımı sallayıp kolundaki sepetle beraber çantayı da aldım. Kasaya gitmek için yürümeye başlamıştım ki kolumdan tutulmam ile duraksadım. Çatık kaşları ile bana bakıyordu. Ne olduğunu anlayabilmek adına kendime baktım. Yanlış bir şey mi yapmıştım.
"Aldıklarımı ben ödeyeceğim..."
Başımı iki yana salladım.
"Öyle bir şey olmayacak."
Başını iki yana salladı.
"Kendime göre alışveriş yaptım ödeyeceğin para az bir para değil."
Başımı iki yana salladım.
"Seni evinden aldım Eva. Ne ara yanına para aldın bilmiyorum ama seni evinden eden benim. İzin ver en azından böyle rahatlatayım kendimi."
İtiraz etmesine izin vermeden kasaya geçtim. O da bu halime sinirlenmiş olacak ki hızlı adımları ile dükkândan çıktı. Kasiyer onun bu haline garip bakışlar atarken çantaları ona doğru iteledim.
"Tek çekim olacak."
+
Bankta oturan bedeninin yanına oturup poşetleri eline verdim. Daha kırtasiye konusunda bu kadar çatışıyorsak Tanrı bilir onu telefon almaya götürdüğümde ne yapacaktı. Umarım beni parçalamadan otele dönebilirdik ama nedense buna hiç inancım yoktu.
"Şimdi seninle bir yere gideceğiz."
Başını salladı.
"Ama bir şey alacağız."
Gözleri yavaş yavaş bana doğru çıkarken yutkundum.
"Telefon gibi bir şey yani... Seni alırken benim telefonumun ekranı gitti. Sana da ulaşabilmem için bir telefon lazım."
Derin bir nefes alıp başını iki yana salladı.
"Ben alacağım telefonu."
Başımı iki yana salladım.
"Öyle bir şey olmayacak çünkü telefonlarımızı ben çoktan almış bulundum."
Gözlerinin saniyedeki ışık hızında büyüdüğüne yemin edebilirim size. Şimdi ona son model olduğunu da açıklamam gerekecekti.
"Yani şöyle, Poyraz telefon sever biraz. Yeni bir modelin çıktığını söyleyip duruyordu ben de al iki tane dedim... Senin böyle bir tepki vereceğini tahmin etmemiştim gerçekten."
Bir süre sessizce durdu. Neden böyle bir tepki verdiğini de anlamıyordum. Ben onun yerinde olsam beni evimden uzaklaştırdığı için daha da kötüsünü yapardım. Ama o sanki kendi isteğiyle gelmiş gibi davranıyordu.
"Bu son tamam mı Yasef? Ben sizin paranızı sömürmek istemiyorum bu şekilde. Kendimi kötü hissediyorum. En azından param bitene kadar kendi ihtiyaçlarımı kendim karşılamama izin ver."
Ona hak veriyordum. Ama bir şekilde de kendimi rahatlatmam gerekiyordu. Yine de ona bundan sonra izin vereceğimi söyledim. Telefonu almak için ayağa kalktığımızda Eva'nın gözleri bir yere takılmıştı. Çok da üzerinde durmak istemediğimden hızlıca kitapçının biraz ilerisindeki telefon mağazasına girdik. Telefonumun kırık ekranının izin verdiği kadarıyla gelen mesajları gösterip telefonu teslim aldım. Kendine bir hat alması için Eva'yı çalışanla yalnız bırakırken ben de müzik uygulamalarını kredi kartıma geçiriyordum.
Poyraz'ın aylardır söylediği uygulamanın yaralarını durmazdan geldim. Sırf Poyraz istiyor diye böyle bir şeye izin veriyordum. Yoksa bana arabamın teybi de yetiyordu yani. Eva'nın yanına oturup işinin bitmesini beklemeye başladım.
"Eva Vural, değil mi efendim?"
Eva başını salladıktan sonra önüne verilen tabletin üzerine elektronik imzasını attı. Hatta dakikalar içinde telefonuna takılırken ikimizin de telefonlarının kurulumu sağlanmıştı. Dükkândan çıkmadan telefonuna benim ve Poyraz'ın numaralarını kaydettim.
"Poyraz uyanmıştır. Seni bırakayım, onunla işlerimizi halletmeye çalışalım."
Başını salladı. Az önceki konuşkan halinden eser yoktu. Telefon yüzünden mi böyle olmuştu? Gözleri sürekli arkada kalan bir noktaya takılıyordu. Ne olduğunu soracak oldum, sonra zaten aramızın sıkıntılı olduğunu bildiğimden vazgeçtim.
Lobide oturan adam hala oradaydı. Biz otele girdiğimizde gözleri bizi bulurken yüzünde hınzır bir gülümseme vardı. Sebebini bilmiyordum, Eva'nın sürekli bir yere bakması; üstelik gözlerinin korku dolu olması, adamın bize bakışları... Burada bir şeyler oluyordu ve ben ne olduğunu anlayamıyordum. Eva'nın neden bir anda bu kadar sessizleştiğini de anlamıyordum.
"Bir sorun mu var?"
Eva asansöre binmeden tek kelime etmedi. Etraftan duyulmasını istemiyor olacak ki alnını omzuma koyup kollarını bana sardı. Yaptığı hareket beni şaşırtsa da bozuntuya vermeden karşılık verdim.
"Bir şeyler oluyor... Yolda evimden birini gördüm sanırım..."
Bu imkansızdı. Yaptığımız anlaşmaya göre ben söylediği saatte onu şehirden çıkaracaktım ve o bunak Eva'nın peşini bırakacaktı. Eva'nın anlattıklarına göre de böyle olmalıydı. Onu ne kadar ağır bir temponun içine soktuğumu düşündüm, yorulduğu için böyle düşünmüş olabilirdi.
"Eva, çok yorulduk. Belki de boş yere kuruntu yapıyoruz."
Başını iki yana salladı.
"Yemin ederim, gördüm Yasef. Nolur bana inan... Ben yeniden o çukura dönmek istemiyorum."
Başımı sallayıp ellerimi saçlarına götürdüm. Biraz sakinleşmesini sağlamak adına saçlarını okşamaya başladım.
"Öyle bir şey olmayacak. Orası arkamızda kaldı, şimdi odana gidip uyuyacaksın. Anlaştık mı?"
İtiraz etmesine izin vermeden odasının kapısını açıp içeri girmesini sağladım. Bir süre dinlenmesi gerekiyordu. Birkaç oda ötedeki odamızın kapısını açmak için kartı kapıya okuttum ama açılmadı. Poyraz'ın telefonunu aramak için telefonumu aldım ama onun da şarjı yok denecek kadar azdı. Kapıya bir kez daha vurdum.
"Geldim! Geldim!"
Poyraz'ın kapının manuel kilidini kilitlemişti. Sebebi soracak oldum ama içeriden gelen kadın sesi ile içeri girmekten vazgeçtim. Hatta bir iki adım geri attım.
"Ya yok artık ya... Altı üstü iki üç saattir yokum. Fırsat bilmişsin."
Poyraz omuzlarını silkmekle yetindi. Ben de el mecbur gerisin geri Eva'nın odasına doğru yürümeye başladım. Otel zaten yeterince pahalıydı, yeniden oda tutmak istemiyordum açıkçası.
Eva'nın kapısını tıklattım, hızlı adım sesleri kapıya doğru gelirken ne açıklama yapacağımı düşünüyordum. Odanın kapısı beklediğimden kısa bir zamanda –ya da ben açıklama bulamadığım için bana kısa gelen bir zamanda- açıldı.
"Poyraz... Sanırım pek müsait değil."
Bir süre öylece yüzüme baktı. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordu ve zaman geçtikçe ben daha çok utanıyordum. Ne olduğunu anladığında kaşları havalandı ve gülmemek için kendini zor tuttuğunu belli eden ifadesi ile kapıdan çekildi.
"Tabi ya gel."
İçerisi beklediğimden çok daha dağınıktı. Sırt çantasını ve bavulunu boşaltmış içindekileri ayırarak yeni aldığımız çantaya yerleştiriyordu. Ben yatağın ucundaki pufa oturup bağdaş kurarken o, sanki ben hiç gelmemişim gibi işini yapmaya devam ediyordu.
"Eva, bir şey soracağım..."
Gözlerini kıyafetlerden ayırmadan başını 'sor' dercesine salladı.
"Eğer ben ailemi bulduktan sonra... Onlarla kalmak istemezsem, benimle yine böyle gezmeyi ister miydin?"
Sabahtan beri başımı ağrıtan soruyu sorup kurtulmuştum sonunda. Kıyafetleri katlamayı bırakmadan hatta hiç duraksamadan cevap verdi.
"Evet."
Kurcalamadım. Verilmiş bir cevabın üzerine gitmek hiçbir zaman hayırlı olmaz, bunu bana tecrübelerim öğretmişti.
"Hem neden kalmak istemiyorsun ki?"
Kaçan benliğimi eline alıp sıkıştırmıştı resmen. Cevap vermeden konuyu kapatabileceğimi de sanmıyordum üstelik.
"Ne kadar gerçekçi olabilir ki? Eva, ben yirmi sekiz yaşıma girdim. On senedir yollardayım. Ne yani şimdi hiçbir şey olmamış gibi onların mutlu aile pozlarına inanacak mıyım?"
Katlamayı bitirdiği kıyafetleri çantanın içine koyup yere attı. Bavulunun fermuarını çekerken bana baktı.
"Başka bir şey daha var."
Kaşlarım çatıldı.
"Ailesi tarafından yaralanmış çocukların bakışlarında hep böyle bir burukluk vardır. Sende de var."
Bavulunu çantanın yanına bırakıp yanıma oturdu. Benim gibi bağdaş kurup sırtını yatağın direklerine verdi. Gözlerindeki ilgi, alışık olduğum bir şey değildi. Onun gözlerindeki kayıtsızlık daha bir iki gündür onunla beraber olmama rağmen gözümde onunla özdeşleşmişti.
"Onların yükünü ne kadardır sırtımda taşıyorum bir bilsen Eva. O kadar yoruldum ki. Bir yere oturup orada kalmak istiyorum. Hayat istediği kadar devam etsin. Ben sadece isleyeyim istiyorum."
Aramızdaki şey her neyse ona tamamen kapılmıştım. Başım sakince dizine düşerken eli saçlarımla buluşmuştu. Yarın sabah iki yabancı gibi olacağımızı biliyordum ama yine de devam etmek istiyordum buna. Bir geceliğine ben çocuk olup avutulmak istiyordum.
"Biliyor musun, hayatımda tek güvendiğim insan sensin. Sanki yanında bana hiçbir şey olmayacak gibi."
Ufak bir kahkaha attım.
"Beni daha iki gündür tanıyorsun."
O da güldü. Elleri yavaşça yanaklarıma yöneldi. Yeni çıkmaya başlamış sakallarımın üzerinde uçları buz tutmuş parmakları dolaşmaya başladı. Gözlerim uzun zamandan sonra elde ettiğim huzurun etkisiyle kapandı. Eva'nın mırıldandığı şarkı iyiden iyiye kendimi bırakmama sebep olmuştu. Uykunun tatlı kollarına kendimi bırakırken onun gitmesinden korktum. Annem gibi ben uyurken çıkıp gidecekmiş gibi hissediyordum. Yanağımda dolaşmayı bırakmış elini sıkıca tuttum. Bilincimin son kırıntılarıyla mırıldandım:
"Bu gece n'olur burada kal."
+
"Abi buldum!"
Eva'nın odasının kapısını çalmadan açtım. İkisinin bir arada olduğunu bildiğimden en kötü uykularından uyandırırım diye düşünmüştüm. Kapıyı açtığımda gördüğüm manzara hiç de öyle olmamıştı. Eva'nın dizinde uyumuş, pardon Eva'nın elini tutmuş uyuyan abim ve yatağın direklerine sırtını vermiş orada uyuklayan Eva'yı bulmuştum. Benim sesimle ikisi de sıçrarken Yasef, Eva'nın elini bırakıp belindeki silahı çıkardı. Eva ise açmaya çalıştığı gözleriyle ona bakıyordu.
"Poyraz, kapı çalma adetin yok mu oğlum senin?"
Ona laf yetiştirmeyi sonraya bırakarak elimdeki fotoğrafı verdim eline. Sabah, Eva'nın odasına gelmek için odadan çıktığımda kapının önünde bulmuştum bunu. Kim neden böyle bir şey yapmıştı bilmiyorum ama birileri anne ve babamın daha yeni çekilmiş bir fotoğrafını bırakmıştı. Arkasında da neresi olduğunu Eva'nın bildiğini yazmıştı.
Yasef, kâğıdı Eva'ya uzattı. Eva sevindiğini belli eden ifadesiyle fotoğrafı aldı. Aldı almasına ama yüzündeki gülümseme fotoğrafı gördüğü anda düştü. Kaşları çatıldı, fotoğrafı birkaç kez kontrol etti. Emin olmak ister gibi bir hali vardı.
Derin bir nefes alıp ayağa kalktı. Gözleri tamamen Yasef'in üzerindeyken mırıldandı.
"Sapa."
Yasef'in yüzünde beliren ifade benim bile canımı yakarken devam etti.
"Onlar Sapa'da. Nasıl gidilebileceğini biliyorum ama..."
Yasef'in katı sesi onu durdurdu. Onunla neredeyse on yıldır her gün beraberdim ama hiç bu kadar boş baktığını görmemiştim.
"Sen biliyordun değil mi? Onların Sapa'da olduğunu biliyordun."
Eva'nın kaşları çatıldı. Onun bunu beklemediği kesindi. Aynı benim gibi. Araya girmeye çalıştım ama elini kaldırarak durmamı işaret etti.
"Yanıma geldin, gururlu kız havaları; beni de ailem hiç sevmedi, çok acı çektim numaraları... Bizi en başından buraya çeken sendin, beni kullandın. Şimdiyse nasıl gidileceğini bile bilmediğim bir yerde ailem var öyle mi Eva?"
Onu sakinleştirmek için hızlıca odadan çıkardım. Bir yandan da ona söylediklerinin haksız olduğunu anlatmaya çalışıyordum. Odaya girdi, kapıyı kilitledi ve uyumak istediğini söyledi. Kapının arkasında onu beklemek yerine Eva'nın yanına gittim. Onun gözlerindeki acıyı görmüştüm, gitmesini engellemeliydim.
Açık olan kapıdan içeri girdiğimde gördüğüm manzara beklediğimden çok daha caz acıtıcıydı. Eva elinde fotoğraf, hala Yasef'in dakikalar önce durduğu yere bakıyordu. Yüzündeki şok ifadesi, dolmuş gözleri... Dayanamayıp ona doğru iki büyük adım attım. Kollarım onu kararken o hiçbir tepki vermedi.
Ne kadar öyle kaldık bilmiyorum. Bizim odanın kapısının sert bir şekilde açılıp Yasef'in Eva'nın adını söyleyen sesiyle ikimiz de sıçramıştık. Eva, refleks olarak kapıdan bir iki adım uzaklaştı. Yasef'in bu yüzü onu ürkütmüştü. Hoş, kim böyle bir şeyden ürkmezdi ki?
Eva'nın önüne geçip Yasef'i yavaşlatmaya çalıştım. Ama bu ona zerre etki etmemişti. Sadece beni kenara itelemekle yetindi. Büyük bir adımda Eva'yla aralarındaki mesafeyi kapattı ve belki de geçen geceden beri yapmak istediği şeyi yaptı. Eva'nın dudaklarına kapandı.
Eva'nın hareketlerine bakıyordum. Herhangi bir karşı çıkma durumuna girerse gerekirse Yasef'in kafasını patlatacak ama ondan uzaklaştıracaktım. Eva, Yasef'in yanağındaki elini tuttuğunda çıkmam gerektiğini anlamıştım. Kapıya doğru yürümeye başladığımda Yasef'ten hiç duymayı beklemediğim bir şey duydum.
"Evinden kurtuldun, beni elde ettin. İstediğin her şeyi aldın Eva Vural. Şimdi her şeyinle bu odada çürü."
bölüm hakkındaki düşünceleriniz neler?
lütfen oy vermeyi ve yorum yapmayı unutmayın.
iletisim: instagram: ceylinbolukisik (henüz aktif kullanmıyorum. ama takip isteklerini onaylıyorum.)