5SOS- Ghost Of You
Purple Hearts Street, Bölüm-1
Bir şehir kadar kalabalıktır bazılarının yanlızlığı -Cahit Zarifoğlu
O parlak , güneşli günün akşamı bazılarımız için pek de güzel sonlanmamıştı.
"Alo? Alo?"
"Alo? Beni duyuyor musunuz?" dedi karşı taraf, duyamayan tarafa.
Her ne kadar güzel de başlasak güne,
"Jungkook, senden ayrılıyorum…"
kimimiz kırılarak girerdik evlerimize.
Tıpkı Jimin'in tek başına yaşadığı evinden içeri girdiği gibi. Soğuk bir oda ve ruhsuz duvarlar karşılardı bizi.
"Tekrar, selam.."
Göz yaşlarımızı tutmaya çalışırken, yemeğimizi ısıtırdık bir şekilde ve sonra iştahsızca yerdik, ertesi güne devam edebilecek güç kazanmak için sadece.
"Sen gördüğüm.. En şerefsiz insansın!" Diye bağırırdı bir kırık kalp diğerine.
Ne var ki, bir tek yatağımız bizi kırık kalbimizle de kabul ederdi. Çoğu insanın yapamayacağı şekilde üstelik. Yastığımız göz yaşlarımızla onu ıslatacağımızı bilir, yorganımız hüznümüzü anlayışla karşılayarak daha çok sarardı bizi.
"If I can dream long enough, you'd tell me I'd be just fine." Jin durmaksızın dinlediği müziğe ağlayarak eşlik ederken düşmesin diye kulaklığını tutarak yastığından başını hafifçe kaldırdı şakağına damlayan göz yaşını silmek için.
Kulağımızdaki müzik aslında, bizimle aynı acıları paylaştığını ama sonunda geçeceğini söylerdi. Yani yalan söylerdi.
"Seni asla bırakmayacağım, söz veriyorum…"
"Yalan söylemeyi kes budala!" Sümkürük sesinden sonra tekrar aynı öfkeyle bağırdı Jimin ekrana doğru, "Bir daha ve bir daha bırakacağını biliyorum… hep öyle olur zaten."
Bir gecede avunurduk bazılarımız, bazılarımız da avunamazdık, kırgınlığımızda boğulurduk.
"Sizi dinliyorum." Dedi, sonunda geçtiği cam kenarında karşı tarafı duyan Hoseok. Bir saniye sonra duymamış olmayı dileyeceğini bilemeden üstelik.
"Üzülerek söylüyorum ki, Dongsun, öldü…"
Çünkü ilk kez kalp kırıkları olmuşsa bir insanın, bilemezdi ki nasıl kırıldığını, sonra onları toplamaya kalkardı ama bilemezdi ellerinin yara bere içinde kalacağını.
"Neden.. Neden ki? Ben.. bir şey mi yaptım… sana, seni kırdım mı yoksa, fark etmeden?"
"Hayır Jungkook, hayır sadece.." Herkes onları izliyorken, söylemek zordu ama gerçek şu ki,
Sadece, siz birbiriniz için yaratılmamış olurdunuz. Farklı dünyaların insanları ve kaderi birlikte yazılmamış yine de birbirinin karşısına çıkmış iki şanssız insan. Büyük hikaye, ama mutsuz son. Ve bolca kalp kırıklığı. Bir geceye sığamayacak kadar çok kalp kırıklığı.
-----
"Bugün ne kadar çok kalbi kırılan insan varmış öyle.."
"Bir de bana sor," Dedi Morchie mor zarfları tuttuğu elini beline yaslayıp gerinirken. "Sabahtan beri bunlarla uğraşıyorum. Belime ağrılar girdi."
"Senin belin ağrıyamaz aptal, sen bir hayaletsin." Qimaris onu yalanlamakta gecikmedi.
"Ya, buna sen mi karar veriyorsun?"
"Hayır, biyoloji veriyor."
"Biyoloji mi? O da ne?"
"Morchie, zırvalamayı kes de şunları bir an önce bitirelim. Geç kalırsak bu sefer içeri alınmayacağız."
Morchie, tıpkı onun gibi bir hayalet olan arkadaşı Qimaris'e hak verip elindeki zarflara göz attı, "Pekala, şuna bir bakalım.. Irene Park.. Ha? Tanrım, aldatılma mı!"
Qimaris ona kızdı, "İnsanların özelinden uzak dur!" Bundan hiç hoşlanmıyordu ve Morchie bunu çok fazla yapıyordu.
"Üzgünüm, afedersin.. Ama bu, çok alçakça! İnsanları asla anlamıyorum."
"Ne yalan söyleyeyim, bende. Her neyse, Bakalım bu kız nerelerdeymiş. Hey, buraya çok yakın."
"Bakayım, harika! Beni burada bekle, bunu teslim edip geliyorum." Morchie konumu görür görmez uçarak yerinden fırladı, Qimaris'in diyecekleri vardı halbuki,
"Dikkatli ol, seni farketmesine izin verme!"Qimaris onun arkasından seslense bile, Morchie çoktan yer yüzüne inmeye başlamış ve ondan uzaklaşmıştı. Derin bir nefes almadan edemedi, "Zırva.. dinlemedi bile.."
O gece, kırılmış kalplerden biri olan olan Irene, avuçlarında toplanan siniri saçlarının arasına sokup sertçe çekiştirmekle dindirmeye çalışıyordu.
"Senden öyle nefret ediyorum ki, yüzünü bile görmeye tahammülüm yok!"
Arkasını dönüp öfkeli adımlarla gidecekken, arkasından seslendiğini duydu,
"Irene, bekle!" Yalandan yapılan bir serzeniş, hadi diyelim Irene beklese devamı gelmeyecek bir konuşmanın başlangıcı. Irene bunu biliyordu.
"Neyi bekle?!" ona sırf bağırmak, içindeki kini biraz daha kusmak ve aptal olduğunu söylemek için dönmüştü, "Neyi, bekleyeyim Taehyung? Beni bir kez daha aldatmanı mı?"
"Hayır, Tanrım, bir dinle-" Irene daha fazla sabredemeyecekti.
"Sakın peşimden gelme ve karşıma da çıkayım deme!" Titreyen parmağını Taehyung'a doğru sallarken, bir yandan da dönüp gitmeye hazırdı, sadece söyleyecek son bir sözü vardı, "Çünkü sana bakınca ne kadar aptal olduğumu hatırlamak istemiyorum."
Sonra ardına bile bakmadan çekip gitti. Arkasında bir enkaz bırakmadığını bilmekse, ona daha çok acı veriyordu. Çünkü Taehyung, bir kız onu bıraktı diye acı çekecek biri değildi. Taehyung bu sözlerinden, gitmesinden, ona kızmasından da ders çıkaracak biri değildi. Taehyung kızlarla sadece eğlenir, ilerisini düşünmezdi. Kalp kırar ama kırıldı mı diye dönüp bakmazdı çünkü kendisinden başkasını önemsemezdi. Bu duygular, ona sıkıcı gelirdi, Irene onun için sıkıcı bir kızdan fazlası değildi. En çok da kendisine kızıyordu ya, Tanrı şahit. Bile bile kendini ateşe atmayacak kadar akıllı bir kız olmasına rağmen, aşık olmuştu bir kere. Görseydi annesi bu hallerini, üzüntüsünden kahrolurdu ama onunla uzun zamandır konuşmuyordu bile. Halbuki ne kadar ihtiyacı vardı şimdi omzuna yatıp ağlamaya. Her şeyin geçeceğini söylemesine, ne kadar da ihtiyacı vardı, bir eliyle sırtını okşarken, diğeriyle göz yaşlarını silmesine.
Irene akıllı ve güçlü bir kızdı ama bugün bütün gardları alaşağı olmuştu. O bugün üzgün ve kalbi kırılmış bir kızdan ibaretti. Sokak lambalarının turuncu ışığıyla aydınlatılmış sokakta, evinin yolunda yürürken, göz yaşları birer birer dökülüyordu ve elleri yaşları durdurmaya yetmiyordu. Çantasını kontrol etti ama bir peçete bile bulamadı orada. Ağlaması daha da şiddetlendi, bir lambanın altında durup, ellerini yüzüne kapadı ve yavaşça yere çöktü, Tanrım, bu nasıl acı böyle, kurtar beni..
Nereden uçtuğu bilinmez, bir yerlerden gelip dizlerinin önüne bırakılan zarfı avuçlarını yüzünden çektiğinde fark etmişti. Irene Park… Üzerinde italic puntolarla yazan buydu. Zarf mor bir kalple mühürlenmişti. Morchie, zarfı dizlerinin önüne bıraktıktan sonra biraz geriye gidip onu izlemeye başladı, zarfı almasını bekliyordu. Irene elini uzatıp zarfı aldığında, sonunda gidebilirdi. Arkasını döndüğünde sokak lambasıyla karşılaştığından içinden geçmek zorunda kalınca sokak lambası titreşti ancak Irene o anki duygusal doluluk ve karmaşık duygular yüzünden bunu fark etmedi. Neydi bu zarf, o öylesine bir yerdeyken onu nereden bulup da gelmişti? İçinde ne vardı ve üstünde neden, ismi yazılıydı? Bir davetiyeye benziyordu ama hatırladığı kadarıyla tanıdığı kimse evlenmiyordu..
Zarfın mühürünü açıp kapağını kaldırdı. İçindeki kağıdı çıkardığında ve kağıdı gördüğünde kaşları çatılmıştı. Mor Kalpler Sokağı ..mı? Daha önce hiç böyle bir yer duymamıştı.
Kağıdı okumaya devam ettiğinde gördükleri onu şaşırttı,
Özlediğiniz kişiler, burada gerçek bedenlerde karşınıza çıkar.
Bu da ne demek oluyordu?
Öbür yanda, kırılan bir oğlanın yavaşlayan kalbi duruyordu sahil kenarında. 1 aylarını doldurduğu sevgilisi için günlerce uykusuz kalmak pahasına yaptığı portresini ellerinde tutuyordu ancak parmak uçlarında o ilk heyecanı kalmamıştı, umutsuzluğun getirdiği bir gevşeklik vardı. O kadar değersizleşmişti ki bir anda, biraz daha bıraksa parmaklarından kayıp çamurlu yere düşecek, biri koşarak gelip elinden alıp kaçsa, peşinden koşmayacaktı. Aşık olduğu kadın, ondan öylecene ayrılıyordu.
"Üzgünüm," Demişti gitmeden önce.
Üzgün müydü? Neden üzgündü ki, üzgün olması gereken Jungkook değil miydi? Niye o üzülüyormuş gibi yapıyordu? Jungkook bundan hiç hoşlanmadı ama bir şey demek istemedi., doğrusu, ne diyeceğini de pek bilmiyordu. Etrafındaki kalabalığı da hatırlayınca, durumu daha da kötüleştirdi sanki. Eşyalarını burada, böylece bırakıp, koşarak evine gitmek, annesi görmesin diye odasının kapısını kapatıp yatağına atmak istiyordu kendini. Yatağının en uzak ama en güvende hissettiği köşesine gidip, çiçeklerine sarılıp, ağlamak istiyordu.
"Gerçekten üzgünüm Jungkook." Gerçekten üzgün olmamasına rağmen, üzgün olduğunu söyleyip, portresine bile bakmadan gitti. Jungkook o anda, değer verilmediğini anladı kendisine. Çok geç olmuştu ancak o bunu iyi saklamıştı.
Üzgün müsün? Benim kadar olabilir misin? Senin, açtığında beni hatırlatacak şarkıların, uykularını kaçıracak anıların var mı?
Herkesin içinde, rezil olmak onu öyle utandırıyordu ki, lise anıları aklına geliyordu. Ve bu onu daha da savunmasız hissettirmişti.
Üzüntüsüne engel olamadan onun gidişini izledi ancak çok geçmeden, dönüp tuvallerine ilerledi ve elindeki resmi, arkası dönük şekilde bıraktı. Az önce olanları seyreden insanlar, şimdi yaklaşıp Jungkook'un omzunu sıvazlıyor, teselli sözcükleri edip gidiyorlardı. Hepsine buruk bir gülümsemeyle karşılık vermekten başka bir şey yapmadı. Rahat rahat üzülebilmek için herkesin gitmesini bekledi ama öyle kalabalık olmuştu ki, insanların gitmeleri beş dakikalarını almıştı. Bu kalabalık resimlerini sergilediğinde bile olmamıştı. Hatta biri gitmeden önce, sırf acıdığı için tuvallerinden birini satın almak istemiş, parasını ödemiş, ancak tuvali almadan gitmişti. Ona sadaka mı vermişti cidden? Ondan bir kızın ayrılması, sadaka vermek için geçerli bir sebep miydi? Jungkook daha da kötü hissetmekten alıkoyamadı kendini. Utanç içinde boğuluyordu. Bir an önce eşyalarını toparladı. Tuvallerini üst üste dizdi ve boyalarını ve fırçalarını rastgele çantasına yerleştirdi. Yalnızca o kızın portresini dokunmadan öylece çamurlu yerde bıraktı, sonra hissiz adımlarla evinin yolunu tuttu.
Bu sırada, Jimin izlediği aşk filmini ağlamaktan yorulduğu için yarıda bırakıp, kendini banyoya atmıştı. Sanki birileri onu duyabilecekmiş gibi banyonun kapısını sertçe kapatmıştı ama kimse duymadı. Kimse yoktu.. Ne hayatında, ne evinde, ne kalbinde… Hiç kimse. Sorun da buydu, bu yüzden aptalca diyeceği aşk filmlerinde bile, bu kadar ağlıyordu..
Jimin hayatı boyunca kimseyi sevmemişti. Çünkü kimse onu sevmemişti daha önce. Ondan hoşlanma belirtisi bile gösteren olmamıştı. Bazen kalbi öyle bir ihtiyaçla doluyordu ki, buna dayanamayıp, can vereceğini zannediyordu. Sevgisizlikten çok yorulmuştu artık. Kimsenin onu sevmemesine katlanamıyordu. Suçu kendinde aramadan da edemiyordu, acaba bende mi bir sorun var, çok mu çirkinim, çok mu kiloluyum, kimse beni yanına yakıştırmıyor mu, diye sorular sorup, bütün gün beyninin etini yiyordu. İş yerinde, evde, öğle yemeğinde, tuvalette ve hatta şu anda, film izlerken bile tek düşündüğü buydu. Yalnızlığı o kadar kalabalıktı ki, artık içinde kaybolmuş haldeydi.
Jimin bir avm'de sıkıcı bulduğu bir işte çalışıyordu, sabah aynı saatte işe gidip akşam yine aynı saatte döndüğü kırtasiye ürünleri satan bir dükkanda çalışan bir satış elemanıydı. Dünya üzerinde sadece bir noktadan ibaret, basit biriydi. Dikkat çekici hiçbir özelliği yoktu ona göre. Bu yüzden mi, kimse onu sevmiyordu? Daha iyi özellikleri olsa, onu sevecek birileri de çıkar mıydı? Belki… Belki de iş arkadaşı Suzy gibi olsaydı, her gün ondan hoşlanan birini bulabilirdi. Nasıl olsa o çok sevecen ve dışa dönük biriydi ve görenlerin başını döndürecek kadar güzeldi. Jimin'de ne vardı ki? Tombul yanaklar, kırık bir diş, fit olmayan bir vücut.. İnsanların gözlerine bile bakamıyordu.
Kalbindeki bu yanlızlığı kaldıramıyordu artık, birini istiyordu orada. Ona sadece ikisini anlatan şarkılar gönderecek, onu gülümsetecek, sımsıkı sarılıp, sıcacık hissettirecek.. Gözlerine sonsuza kadar bakıp, ona yıldızları vaat edecek, Bu kişi öyle biri olsundu ki, gecelerini uykudan daha anlamlı kılsındı hatta bu yüzden onu düşünmekten uyuyamasındı.. Jimin'in birine ihtiyacı vardı, ihtiyacı olduğunda hep yanında olacak ve ondan hiç usanmayacak, birine ihtiyacı vardı.
Birden kendi düşüncelerine güldü.. Böyle birini bulman imkansız dedi kendi kendine.. Sen kimsin de, seni düşünmekten uykusuz kalsınlar? Ayrıca, tanrım, sen bile kendinden usanmışken, hangi insan senden usanmadan seni sevebilir ki? Gülüşleri arttı, sonra daha da arttı, histeri krizine girmiş gibi aynanın karşısına geçmiş gülüyordu kendi kendine. Az önce deli gibi ağlarken, şimdi deli gibi gülüyordu.. Kafasını kaldırıp yansımasına baktı. Acınası haldesin, Jimin.
Kimse, seni, istemediğin şekilde bile olsa, sevmeyecek.
Kimse seni seviyormuş gibi bile yapmayacak ama sen buna bile muhtaçsın.
Öyle bir haldesin ki, bir kedi gelip sana aşık olsa, onu kabul edeceksin.
Yazık.
Keşke olmasaydın.
Sarı saçlı, kehribar gözlü çocuk, Jimin, kendine en büyük kötülüğü yaptığını bilmeden kendini böyle cezalandırırken, odasının içine bırakılan mor renkli zarftan bir haberdi. Morchie, zarfı görünmeden bırakmaya özen göstererek bıraktı ancak o sırada bilgisayar ekranında açık olan film sahnesi dikkatini çekmiş olacak ki, biraz oyalandığında, Jimin nihayet banyodan dışarı çıkıyordu. Tam o esnada, Qimaris, Morchie'yi çekip çıkardı.
"Hey, beklesene filme bakıyordum. Devam edecek şimdi!"
"Şapşallaşmasana aptal! Bırakmamız gereken onca zarf var."
"Beş dakika durup dinlenmeye bile vaktimiz yok mu.. Bu işten sıkılmaya başladım."
"İstediğin kadar sıkıl, mecbur olduğunu biliyorsun. Gidelim hadi."
Qimaris durmadan onu çekiştirirken, Morchie onu durdurdu, "Dur, zarfı görecek mi diye kontrol etmemiz lazım." Morchie işte bu konuda haklıydı. Mor Kalpli Zarf, özel bir ağaçtan yapılan bir zarftı ve yalnızca kalbi gerçekten kırılmış olanlar görebiliyordu. Qimaris de onun doğru söylediğini bilerek durdu. Jimin'se zarfı çoktan eline almış, incelemeye başlamıştı. "Sence gelecek mi dersin?"
Qimaris omuz silkti. Sonra usulca yaklaşıp, camdan Jimin'i daha yakından izlemeye başladılar. Zarfın arkasını ve önünü inceledikten sonra etrafa bakındığını gördüğünde Morchie sanki yakalanmış gibi ağacın arkasına uçup saklandı. Qimaris onun bu şapşallıklarından bıksa bile, öte yandan sevimli geliyordu ama bunu ona asla belli etmiyordu. Sadece başını iki yana sallayıp göz devirdi ve onu tekrar yanına çekti. "Sanki bizi görüyomuş gibi baktı, sen de fark ettin mi? Acaba o da mı bir hayalet?" Qimaris onun bu tatlılığına karşılık yanağının içini ısırıp ters ters söylendi, "Saçmalamayı kes."
Jimin şişen gözlerini zorlukla aralayıp görebiliyordu bu yüzden üzerinde yazan ismi görmesi zamanını almıştı. Kaşlarını çattı, üzerinde isminin yazdığı, mor bir zarf mı? Birden bire nereden çıkmıştı bu? Odasına girmeden önce etrafa pek dikkat etmediği için zaten orada olup olmadığını hatırlayabiliyor sayılmazdı ama, az önceden beri orada mı duruyordu bu? Daha da ürkütücü olan, evine biri girmiş olabilir miydi? Jimin dikkat eksikliğini bildiğinden dolayı, kapıyı açık unutup işe gitmiş olabileceğinden dolayı da endişe etmemiş değildi.
Yine de zarfın içini açmadan edemedi. Sonuçta zararsız bir zarftı. Mührü kırıp zarfı açtı ve içindeki kağıdı çıkarıp katlarını ayırdı. İlk anda gözlerine çarpan yazı, kalbinin teklemesine sebep olmuştu,
Çiçekler açar elbet, mühim olan beklemektir.
Jungkook nihayet evine ulaşmıştı. Bir kolunun altında tuvallerini tutarken, diğer eliyle zile bastı ve annesinin onu karşılamasını yüzündeki hüznü saklayarak bekledi. Kapı açıldıktan sonra, hiçbir şey demeden hızla odasına adımladı. Annesinin ardından seslenişlerini bile duymazdan geldi. Odasına girer girmez, tuvallerini duvara yaslı şekilde bırakıp çantasını da çıkardı ve yere attı. Sonra koşarak penceresinin önüne dizdiği günebakanlarını kucaklayıp yatağına zıpladı tek hamlede. Dolu dolu olmuş gözlerindeki yaşlar, patır patır dökülmeye basladı o andan sonra.
"Bunu neden yaptı?" diye serzenişte bulundu kucağındaki çiçeklere doğru. "Ben onu hala severken, benden ayrılması haksızlık, değil mi?"
Elbette ona cevap veren olmadı. Ama ona göre bu haksızlıktı. Kendini haksızlığa uğramış hissediyordu. Yarım bırakılmış ve söz hakkı verilmemiş. Sanki bir tek o seviyordu, peki ya Jungkook'un duyguları ne olacakı? Onun duyguları bitti diye, Jungkook'unki de bitmek mi zorundaydı?
Çiçekleriyle dertleşmeye devam ederken, Qimaris onu dışarıdan seyrediyordu. Kaşlarını çatarak öne eğildi, "Ne yapıyor bu insan? Çiçeklerle mi konuşuyor gerçekten?"
"İnsanları anlamak zor demiştim." Morchie bilmiş bir edayla konuştuğunda Qimaris buna sadece göz devirdi.
Jungkook bir süre sonra sadece çiçeklerine sarılıp ağlamaya başlayınca, ikisi de sabırsızca nefes verdiler.
Qimaris dayanamadı, "Zarfı neden görmüyor?"
"Sana oraya koymayalım dedim, değil mi? Çiçeklerin yanına koymamız gerekiyordu."
"Tanrı aşkına, masasının üzerinde apaçık duruyor, odana girdiğinde ilk önce masana bakmaz mısın?"
"Ağlayacaksam ve göz yaşlarımla da çiçekleri sulamak istiyorsam, hayır."
Çünkü Jungkook şu an tam olarak bunu yapıyordu. Başını günebakan'ın toprağına gömmüş, içli içli ağlıyordu. Qimaris dayanamayıp tekrar içeri girdi ve masanın üzerindeki zarfı aldı. Onu koymak için daha iyi bir yer ararken Jungkook burnunu silmek için gözlerini aralamış, odaya bakınmaya başlamıştı. Yaşlı gözleri o anda havada asılı zarfı görmüş ve Qimaris de onun gözlerinin açık olduğunu fark edip paniklediğinde, zarfı olduğu yere bıraktığı gibi dışarı uçmuştu.
"Aferin sana, panik oldun!" Morchie azarlar gibi bağırdığında Qimaris camdan çıkıyordu. Suçluluk duygusuyla fısıldadı,
"Üzgünüm, gözlerini açmasını beklemiyordum."
"Her neyse, sorun değil, zarfı gördü en azından.."
"Evet, artık gidebiliriz.."
"Aslında, ceza yemeyeceğimizi bilsem, onunla biraz eğlenirdim." Bu fikir elbette Morchie'ye aitti.
"Saçmalama, iyi bir fikir değil!"
"Evet evet, her neyse. Çok sıkıcısın. Şunları bitirelim de gidelim artık."
Bu sırada Jungkook havada aniden belirip yere düşen zarfı gördüğünde ağlaması da durmuştu. Elindeki saksıyı yavaşça yerine bırakıp, aynı yavaşlıkla ayaklarını yatağından sarkıttı ve parmak uçlarındaki zarfa baktı. Nereden çıkmıştı bu bir anda? İçeri birisi mi girmişti? Muhtemelen masasında duruyordu ve rüzgarla havalanmış olmalıydı.. Ama kim bunu masasına bırakmıştı? Belki de annesinin söylemeye çalıştığı da buydu. Ona da öyle davrandığı için huzursuz hissediyordu zaten, daha sonra gidip özür dileyecekti ama önce şu zarfa bakmalıydı. Önemsiz bir şeyse, görmezden gelirdi. Ama önce içindeki merakı dindirmeliydi.
Zarfa uzanıp eline aldı. Üzerinde ismi yazıyordu. Hogwarts kabul mektubu gibi bir şey olma ihtimali ne kadar diye düşünmeden edemiyordu doğrusu. Sahi hogwarts olsaydı kabul mektubunu bir .. Li baykuşun getirmesi gerekirdi ve mektup da mor renk değil krem olurdu. Mor renkli bir zarf olması onu nedensizce mutlu etmişti çünkü mor en sevdiği renkti. Sonra mavi ve sonra pembeyi çok severdi. Sarı ve turuncuyu da seviyordu. Aslında renk ayırt etmiyordu ama mordan aşırı derecede memnun kalmıştı. Zarfa dokunarak mührüne kadar ilerletti parmaklarını, sonra tık hareketiyle mührü kırdı. Jungkook hala üzgündü ve yüzü yaşlarının izleri ve kızarıklıklarla doluydu ama bu ses sebepsizce güldürdü onu. Zarfı açtığında içinden çıkan mektubu eline aldı ve yusyuvarlak olmuş şaşkın ve meraklı gözlerle okumaya başladı.
Sevgili Jungkook,
Seni Mor kalpler sokağında görmekten mutluluk duyacağız.
Mor Kalpler Sokağı, mutlu insanların yaşadığı, mutlu bir yer. Mutsuzluğa ve acıya yer yok.
Unutma,
Ait olmadığın bir şeye, sahip de olmazsın. Burası, ait olduğun yer. O kişiyi burada bulacaksın.
Saat 9'da kalkacak Seul treni seni bekliyor olacak.
Mail kutunu kontrol etmeyi unutma.
Sevgilerle, Mor Kalpler Sokağı Senatosu
Jungkook ilk başta tepki veremedi. Adını hayatında ilk defa duyduğu bir yere davet ediliyordu ve bu mektubu da pek anlamış sayılmazdı. Mor kalpler sokağı diye bir yer vardı ve.. Orası mutlu insanların olduğu, mutlu bir yerdi? Yani bir bakıma, harikalar diyarı gibi bir yer oluyordu.. Ayrıca, ait olduğun yer derken, neyi kastetmişti ve o kişi kimdi? Aklında onlarca soru, küçük sevimli, mor renkli evler ve ağaçlar, menekşe bahçeleri ve mor renkli sevimli şeyler dönüp dururken şaşkınca bakmayı sürdürüyordu ve Morchie-Qimaris ikilisi Jungkook'un penceresindeki çiçeklerin arkasında saklanmış, onu seyrediyorlardı ve hareketlerini yorumluyorlardı,
"Bence daveti kabul etmeyecek." Diye fikrini sundu Qimaris. Jungkook'un konfor alanına düşkün biri olduğunu düşündü.
"Bence edecek, var mısın iddia'ya?" Morchie ona bunu söylerken serçe parmağını uzattığında, Qimaris bunu oldukça tuhaf karşıladı,
"İddia mı? O da ne?"
"İnsanların oynadıkları bir oyun. Bir şey üzerine iki farklı seçenekle karşılıklı yarışa girerler. Kaybeden kazanana ödeme yapar." Morchie parmağını salladı, "Sen de parmağını uzat hadi!"
"Ödeme ne?" Dedi yavaşça parmağını uzaıp onunkine dolarken,
"Bir gün boyunca, bütün mektupları tek başına dağıtmak." Morchie, Qimaris'in çok da üzerinde durmayacağı sinsi bir gülümsemeyle söyledi bunu.
Bunun üzerine Qimaris gözlerini kısıp arkadaşına bakarak düşündü ve sonunda kabul etti. Morchie içinden attiği kahkalarla ve kazanacak olmanın verdiği keyifle önüne dönüp Jungkook'a baktığında onun hala şaşkın şaşkın mektuba baktığını gördü,
"Çok şaşırdı, hey, Jungkook, ağzını kapa sinek girecek."Morchie ona nefesini üfledi ve yüzüne doğru bir esinti yarattı. Jungkook yüzüne çarpan esintiyle irkilip kendine geldi ve pencereye baktı. Şaşkınlığını atlatabilmiş değildi. Bir saat önce onu terk eden sevgilisini bile düşünmüyordu artık. Bu gizemli mor mektup bütün ilgisini toplamıştı. Morchie'nin yaptığı esinti yüzünden dışarının çok estiğini zannederek penceresini kapamak için mektubu yatağına bırakıp yerinden kalktı ve penceresine ilerlemeye başladı. Qimaris ve Morchie Jungkook'un bu hareketiyle gerilemeye başladılar. Jungkook penceresinin önüne gelene kadar onların arasında bir yere baktı ve penceresini kapatıp perdesini çekti. Perdenin arkasından bile olsa yatağına oturup sırtını başlığa yaslayarak daha rahat bir konumda mektubu tekrar eline aldığı görünüyordu. Hayaletlerin de artık gitme vakti yaklaşıyordu. Acele etseler, iyi olacaktı.
"Sırada kim var?" dedi Morchie. Qimaris ekranını kontrol edip sıradakini buldu,
"Seok Jin."
"Yine mi? Bu çocuğun neden her sene kalbi kırık?"
"Bilmiyor musun? Seok Jin platonik aşık."
"Eee, ne olmuş? Karşılık bulamıyorsan üstesinden gelirsin olur biter."
"Biz anlayamayız ama aşk insanlar için çok karmaşık ve zor. Ayrıca, bildiğim kadarıyla aşık olduğu kişi Mor Kalpler sokağında yaşıyor."
"Vay canına , onca zaman görmediği halde, ona hala aşık kalabiliyor mu?" Morchie buna gerçekten şaşırıyordu. "İnsanlar kafayı yemiş olmalı. Kendi istekleriyle acıya göz yumuyorlar."
"Gevezelik etmeyi bırak da işimizi bitirelim."
"Ne oldu, sen de mi aşıksın yoksa?"
Kesinlike Qimaris'in beklediği bir soru değildi o yüzden Morchie'ye baksa bile bir süre cevap veremedi. En sonunda ona bir cevap için beklentiyle bakan Morchie'yi her zamanki cevaplarından biriyle cevapladı, "Morchie, b-biz aşık olamayız."
"Biliyorum. Tanrı'ya şükür, olamıyoruz. Aşk acısı çektiğim için o güzel yemeklerden kendimi mahrum etme hatasında bulunmak istemezdim."
Qimaris yine sabır diliyordu, "Zaten yiyemiyorsun?"
"Evet ama onlar yiyebiliyor! Yiyebilecekleri yerde sırf aşık oldukları için yemek yemiyorlar. Hele ağlayıp zırlayıp onu yemem bunu yemem triplerine girmeleri yok mu! Ne aptallar ama. Bir günlüğüne yer değiştirseydik de görselerdi günlerini."
"Her neyse, yolu hatırlıyor musun?"
Morchie, Seokjin'i çok iyi tanırdı, "Ezberledim sayılır. Önden gidiyorum, peşimden gelirsin."
Qimaris dediği gibi onu takip etmeye başladı. Yıldızların parıl parıl parladığı bir gökyüzü altında, Yüksek binaların arasından, elektrik direklerinin etrafından, ağaç kavuklarından bile geçerek, Seokjin'in evine vardılar. Gözlerden uzak, iki katlı, havuzlu-bahçeli bir evdi. Bahçesinin etrafını ören yüksek duvarları vardı. Havuzunun kenarında şezlonglar ve onların baş ucunda ise birer adet şemsiye kapalı halde duruyordu. Morchie geldiklerinden beri saklayamadığı heyecanıyla hemen bahçeye indi ve havuza dalıp, hiç ıslanmadan çıktı.Qimaris onun burayı çok sevdiğini biliyordu bu yüzden eğlebncesine pek ses çıkarmadan, uzaktan onu izliyordu. Denizden çıkan Morchie gidip şezlonga uzandı ama bunu yaparken hızını alamayıp arkasındaki şemsiyeye çarpmış ve devirmişti. Bu bahçede büyük bir gürültü yaratırken, Qimaris bu yaşadıklarından isyan edercesine başını geriye atıp inledi. Bir sorun çıkarmasa olmuyordu.
Bu esnada, yatağında uzanmış, dünyanın en hüzünlü şarkılarından bir liste yapıp akıttığı göz yaşları eşliğinde dinleyen Jin, iki kulağı da takılı olmasına ve yüksek sesle dinlemesine rağmen dışarıdaki gürültüyü duymuştu. Ne kadar yüksek sesle müzik dinlerse dinlesin, Qimaris ve Morchie geldiklerini belli etmenin bir yolunu buluyorlardı.
Jin onların burada olduğunu anlamasının yanısıra, neden burada olduklarını da bildiğinden, kulaklıklarını kulağından koparırcasına çekip bir kenara attı ve yatağından zıplayarak kalktı. Arka bahçeye bakan penceresine koşup, boşluğa doğru bağırdı,
"Qimaris, Morchie!" Bahçede görünürde kimse yoktu, ama Seok Jin, sanki oradalarmış gibi bağırıyordu, "Siz misiniz?"
Tam o anda, Qimaris üzerlerindeki görünmezlik kalkanını kaldırdı ve kendilerini insanlara görünür kıldı. Qimaris kendi adına şanslıydı, yalnızca binaya yaklaşmak üzere uçuyordu ama Morchie, devirdiği şemsiyeyi kaldıracağım derken debelenip dururken görünür olmuştu. Üstüne üstlük onu kaldıramayınca tekrar devrildi ve bu sefer şemsiyenin ayakları şezlongun sırtına gelip onu havalandırdı ve bir gıcırtı daha duyuldu. Jin bu sese yüzünü buruşturup kulaklarını tıkadıktan sonra, Morchie artık görünür olduğunu fark edene dek halini bozmadı. Daha sonrasında, Morchie de Qimaris gibi, her şeyi başta olması gerektiği gibi bırakıp Qimaris'İn yanına çıktı.
"Merhaba Jin." Morchie mahçup olmuş görünüyordu, "Gürültü için kusura bakma."
"Sorun değil." "Burada olduğunuza göre, vakit geldi mi?"
"Evet.." Qimaris uçarak penceredeki Jin'e yaklaştı ve elindeki zarfı uzattı, "Sokaktaki tüm çalışma bitti ve tamamen yenilendi. Ve.. Davetliler de belli oldu tabi.."
Jin davetiyeyi açıp bakma gereği duymadı, içinde ne yazdığını, nereye davet edildiğini, ne yapması gerektiğini çok iyi biliyordu. Üç seneden beri aynı davetiyeyi alıyordu ve her senenin üç aynını da orada geçirmişti.
"Zarfı açmayacak mısın?"
"Gerek yok, ne yazdığını biliyorum."
"Davetiyeler yenilendi. Bunu kimseye söyleme ama.. Artık davetiyelerde, gelecekteki kaderiniz de yazıyormuş."
"Nasıl yani?"
Qimaris bunu Jin'e söyleyen Morchie'ye kötü bir bakış atıp, daha fazla onu konuşturmamak adına araya girdi,
"Sadece, oku ve öyle karar ver demek istiyor. Belki artık oraya gelmek istemeyebilirsin."
"Neden, oraya gelmek istemeyeyim ki?" "Ona bir şey mi oldu?"
"Hayır.. Ama," "Jin, sence de oraya gitmek senin için doğru karar mı?"
"Elbette!" "Ben.. Onu seviyorum. Ne olursa olsun, onu görmek hakkım."
"Ama o seni sevmiyor, değil mi?" Bunu duyan Jin, bu gerçeği bilmenin verdiği hüzünlü yükle omuzlarını düşürürken Qimaris sabırla gözlerini yumdu, Morchie'nin bu patavatsızlığından nefret ediyordu.
"Morchie, Şu mektubu al ve sahibine götür. Ve beni orada bekle, tamam mı?"
"Tamam ama-"
"Morchie, hadi."
Morchie istemeye istemeye de olsa, Qimaris'in onun eline tutuşturduğu zarfı aldı ve gökyüzüne doğru havalandı. Artık yalnız kalan Qimaris ve Jin, morchie'nin ardından bakmayı bırakıp birbirilerine döndüler,
"Pekala, onu yolladım çünkü gerçekten başıma ağrılar girdi. Biraz benden uzak dursa iyi olur."
Jin tekrar üzgün moduna geri dönmeden kıkırdayıp, elindeki zarfa baktı, "Morchie'nin dedikleri, içinde kaderimizin yazdığı, bu doğru mu?"
"Ne kadar doğru bilmiyorum, içlerini görmemiz yasak ama mektupların ilk defa senato tarafından yazıldığını düşünürsek, doğru olabilir."
Jin ağlamaktan şişmiş gözlerini kaldırıp Qimaris'e baktı, gözleri istemsizce tekrar dolmuştu. Qimaris onu daha önce de birkaç kez böyle görmüştü. Jin belki de Mor Kalpler sokağındaki gelmiş geçmiş en talihsiz kişiydi. Üç sene önce Morchie'nin anlattığına göre, zarfları dağıtırken tam Jin'in evine geldiklerinde, Jin intihar etmek üzereydi bu yüzden Morchie evde hayalet numarası yapıp, onu korkutmuş ve o gece intihar etmesine engel olmuştu. Ve ilk defa kendini bir insana göstermişti. Bu yüzden Jin ve Morchie birbirilerini çok severlerdi. Qimaris'de Jin'i severdi ve bazen de ona acırdı. Kırık kalbini onarmak için geldiği Mor Kalpler Sokağında bile, herkes bir şekilde mutlu olmanın yolunu bulmuşken, o imkansız birine aşık olmuş ve karşılıksız aşk hastalığına yakalanmıştı. Tüm sokak sakinleri, Jin'in bu karşılıksız aşkını biliyordu, Mor kalpler sokağının en popüler kişisi olabilirdi ama insanlar da ona acıyordu. Qimaris onun bir daha bu duruma düşmesini istemiyordu, bu yüzden onu uyarmak istemişti. Şansları olduğuna inanmıyordu.
Qimaris gitmeden önce son bir kez uayrdı onu, "Pekala, dediğim gibi, mektubu oku ve kararını tekrar düşün. Belki de her şeyi unutmak ve kendi yoluna gitmek, en iyisidir…"
Qimaris gökyüzüne yükselirken, Jin içeri geçmiş ve yatağına oturmuştu. Zarfı açıp içindeki mektubu çıkardıktan sonra, ne kadar korksa da yazanları okumaya başladı,
Sevgili Seok Jin
Geçtiğimiz diğer yıllar gibi, seni burada görmekten mutluluk duyacağımızı söylemek isteriz.
Mor kalpler sokağında, mevsimlerden bahar olduğunu söylemeliyiz. Unutma,
Baharda kışı, kışın da baharı özler insan. Ne uzaksa onu özler. Kavuşmak şart mı? Bazı şeyler yokken güzel.
Saat 9'da kalkan Seul treni, seni bekliyor olacak.
Sevgilerle, Mor Kalpler Senatosu
Bu esnada Jin'in evinden ayrılan Qimaris, son mektubu bırakmak üzere giden Morchie'nin peşinden uçarak konumu kontrol etmişti. Fazla uzakta olmadığını fark edince hzıını arttırdı ve bir an önce varmanın yoluna baktı. Bariyerin kapanmasına çok az zaman kalmıştı.
Konuma vardığında buranın küçük bir apartman olduğunu gördü. Etrafında çeşitli bitkilerin olduğu bir giriş katıydı gitmesi gereken. Ama içeri girdiğinde kimseyi göremedi. Odaları dolaşsa bile, bomboş evden başka bir şey yoktu. Morchhie'yle haberleşmek için dijital ekranı açtığı sırada, arka taraftan gelen ağlama sesini duydu.
Qimaris ne olduğuna bakmak için hızla arkaya gitti ve binanı duvarından geçerek dışarı çıktı. Morchie elindeki zarfı iki elini önünde birleştirip tutmuş halde öylece havada dururken, Qimaris'i fark ettiğinde, ona döndü. Gözlerinde hüzün vardı. Ona yaklaşıp elindeki mektubu aldığı sırada, mektupta yazan isim değişti. Tam olarak karşılaştığı manzara ise, berbattı. Genç bir erkek, orta yaşlarında bir kadının -muhtemelen annesinin- kanlar içinde kalmış ölü bedenine başını yaslamış, ağlıyordu.