"Alo? Sesiniz gelmiyor."
Ya konuşmuyordu muhatap aldığı kişi ya da konuşamıyordu. Bugün bu kaçıncı olmuştu kim bilir. Artık saymayı bırakmıştı zavallı. Bugün ilk defa böyle bir aksaklık olmuştu. Problem hala çözülebilmiş değildi. Tatlı bir dille anlatması, (karşı tarafa sesi gidiyor mu bilmese de) olabildiğince küçük bir problemmiş gibi geçiştirip, bahane uydurup bir başka masa çalışanı arkadaşına bağlaması gerekiyordu arayan kişiyi. Patronu, yaşanan sıkıntıyı diğer çalışanlara söylememesi gerektiğini ve sorun giderilinceye kadar bundan kimsenin haberdar olmamasını istemişti.
Masasına uykusunu alamamış gözlerle geçerken elindeki bardağın kenarlarından taşırdığı sabah kahvesi şimdi kupkuru bir kahverengiye dönmüştü ve klavyesinin yanı başında bir enkazı anımsatıyordu. En az emektar mouse'undaki sol tuş kadar acı çekmişti bu bardak da. Yıllardır kullanıldığından ama asla bir rafa kaldırılmadığından (ki kullanılabilecek onca mükemmel bardak varken bu hiç adil değil) artık alt kısmındaki altın renkli baskılar yok olma yolunda, yeniyken ki hoş görüntüsüne veda etme hazırlığındaydılar. Ağız kısmındaki altın renkli parlak baskılar gözden kaybolalı uzun zaman olmuştu açıkçası. Mat siyah renginin ve kusursuz dokusunun hala bozulmamış olması, yaşını belli etmiyordu. Bu yüzden sahibi tarafından kullanılmaya mahkumdu ve bu zorlu günlerde onu az da olsun ayıltmak için dudaklarına kadar kahve taşıyordu.
Her geçen gün göz altları daha da mı çöküyordu ne? Belki de minik ve geçici bir bunalımdaydı sadece ve aptal yargılara kapılıyordu.
Gencecik yaşında çöküverdiğini, hayatın onu çarptığını, afalladığını, embesil gibi evden işe, işten eve gidişine artık katlanamadığını; giydiği, gördüğü, duyduğu, tanık olduğu, hissettiği, tanıdığı ve iletişime geçtiği her birşeyden (nesne veya insan hepsi dahil) ölesiye tiksiniyormuşçasına yaşamaktan soğuduğunu dile getirip durduğundan dolayı belki de bunlar gerçekten de ciddi bir sorun olmaya başlamıştı onun için. Ya da daha da ciddi bir sorun olmaya başlamıştı da diyebiliriz, kim bilir? Ona sorsanız asla hafife alınamayacak bir simülasyona hapsedildiğini söyleyecektir.
Neyse ki tam dört yıldır grip olmamıştı.
Bazı insanlar halinin vaktinin yerinde olup olmadığını sorduğunda bunu da dahil edip kendini gözlerde mükemmel gösteriyordu. Tam dört yıldır grip bile(!) olmadı ve taş gibi(!) hissediyor. Herşey mükemmel(!) ve yakında Türkiye'ye dönecek(!).
Sanki baştaki hariç hepsi doğru olabilirmiş gibi ama tam tersi olduğu kimin aklına gelebilirdi ki? Alışılmış yalanlardı bunlar, o yüzden simülasyona hapsedilmiş(!) başrolümüz bunları o diğer çirkin ve kırıcı yalanlarla aynı kefeye koymuyordu. Bu yalanlar asiti kaçmış bir gazozu kafana diktiğindeki gibi, ne bir yakıcı tarafı var ne de bir yan etkisi. Zaten kimse onun nasıl olduğunu umursadığından sormuyor halinin vaktinin ne tarafında olduğunu, konuşmak için herhangi bir konu açılmasını istiyorlardı. Bizim ki de Türkiye'ye döneceği yalanını en sona bırakıyordu ki mevzu ordan devam etsin. Bunları konuşmak insana huzur veriyor.
Belki de 7 yıldır uzak kaldığı, ayrı düştüğü vatan millet özleminden kaynaklıdır, bilemeyiz.. Ama mevzunun derinine inmek lazım derim. Milyonlarca Türk ülkesine aşık ve içinde olsa da olmasa da kalpleri hep orada atıyor.
Evet belki yakın zamanda dönmeyecek ama elbet bir gün dönecek değil mi?
Yalnızca biraz sabretmesi ve belki birkaç yılını daha alacak bu süreç boyunca akli melekelerini yitirmemesi gerekiyor o kadar. Ardından geldiği yere, doğduğu boy attığı topraklara kavuşmuş olacak, ki belki de o zaman göz altlarının kusursuz olduğunu farkedecek.
Duyduğu ses ile birlikte telefonu, gözlerini bilgisayarın ekranından ayırmadan açtı ve hızla ahizenin içine içine konuştu. İngilizcesi ve Yunancası, en az Türkçesi kadar iyidi ve bu yüzden iletişim kurduğu pek çok insan onun birçok Yunanı aratmayacak kadar iyi konuştuğunu söylüyordu.
Gelen çağrıyı bir başka ekip arkadaşına bağlayıp ahizeyi kırarcasına indirdiğinde bir çift göz bile çevrilmemişti ona. Burası, çoğu insanın içinde bulunmak istemeyeceği, her an her mevzudan bahsedebilen, her türlü yükseklikte ses tonuna maruz kalan ama buna rağmen hala işlevini yitirmeyen masa başı çalışanlarla dolu bir şirketin iletişim katıydı.
Saatlerin asırlar gibi geçtiği ve göz pınarlarının yanaklarına uygulayacağı ıslak tarifeden kaçınmak için çırpındığı onca zaman diliminden sonra siyah ceketine elini atmış ve bir çırpıda giymişti. Beyaz gömleğinin kumaş pantolonuna bitişik kısmına dökülen kahve de artık görünmüyordu, nitekim yarın çamaşır yıkama günüydü. İş çıkışında, bir hafta boyunca birikmiş olan çamaşırlarını çamaşırhanede yıkayacak, ardından geceyi bulmuş halde eve dönecekti. Belki yatmadan önce boş buz dolabına biraz göz gezdirir de eski günleri hasretle anımsardı tekrardan. Şimdi sadece birkaç şişe su, hafta sonları için kahvaltıda atıştırabileceği iki, bilemedin üç kahvaltılık ve bir o kadar da akşam yemekleri için hazır çorba paketleri bulunuyordu. Bakım ürünlerini saymıyorum, cilt bakım jelleri, maskeler, gua sha taşları ve dahasının ayrı bir bölmesi vardı. Ona yaşadığını hissetiren iki şeyden biriydi o bölme. Hazır çorba yapmak veya bulaşık yıkamak vermiyordu aynı hissi. Bu yüzden takım elbiseleriyle kapışırdı bu ürünler. Burda bu işini zor bile bulmuşken, bu derece geçinebiliyor olması iyiydi aslında. Yaşadığını hissettiren bir diğer şey ise, zamanında yemeyip içmeyip biriktirdiği parayla aldığı takımlardı. Her ne kadar üzerlerine titrese de kahve dökülmesi gibi beklenmedik kazalar baş gösterebiliyor ve kendini çamaşırhanede bulabiliyordu. Ki zaten her halükarda çamaşırhaneye varırdı cumartesi akşamları. Hafta sonu tatilini geçirebilmek ve az da olsun huzur bulabilmek için bir gün öncesinden birçok işini halleder, öyle uykuya dalardı.
Her zaman ki gibi şirket binasının karşısındaki caddede en az dört taksi bekliyordu ve yapılacak el işaretiyle birlikte müşterilerini almak için hazırlardı.
Bu bizi pek de ilgilendirmiyor aslında, çünkü taksiye harcayacak parası olmadığı gibi evinin kirasını da hala ödememişti. Ev sahibi parayı ödemesi için fazlaca sıkıştırıyordu fakat nafile. Burnunun boktan bir türlü çıkamıyor olması bir kenara, ne hayatında biri vardı ne de arayıp konuşabildiği bir ailesi, yakını. Faydasını gördüğü dört insan vardı hayatında yalnızca. Biri yengesi, biri dayısı, biri maaşını veren kişi, diğeri ise ayda bir, taş çatlasın iki kere kapının önüne yemek bırakan kızdı. Çatı katında oturduğu aşevinden getiriyordu yemekleri. Onu birkere arkasından uzaklaşırken görmüştü. O gün Pars işe gitmemişti ve kız ise tam da normal iş çıkışı saatinde yemeği kapının önüne bırakıp uzaklaşmıştı.
Her akşam yatmadan önce penceresinden dışarıdaki havayı koklar ve hemen aşağı katında yapılan yemekleri tahmin etmeye çalışırdı.
Yunan mutfağı çok kafasını karıştırabiliyordu, ama çocukken ki yemek kokularını tatmak hep daha hoştu ona göre. Mantı, mercimek çorbası, tarhana..
Ve.. ve.. ve dahi menemen..
Yengesi yaptığında hep mükemmel kokardı evleri, ayrı bir hoş olurdu yatağından kalkması, ayılması, sofraya kurulması.
Mutfaktaki pembe masa örtüsünü hatırlıyormuş hala, üzerine beyaz ve minicik çiçekler kondurulmuş. Kırıntı döküldüğünde en çok kırıntı yiyen bir top fazla dondurma yeme hakkı kazanabilirmiş..
Dondurmadan nefret ediyormuş, hayatı boyunca tek bir kere yemiş ve onda da bitirmemiş. Hep söylerim, çok tuhaf bir insan diye. Genelde kırıntı yarışmasında kaybedermiş çünkü hırstan manyağa bağlayan özürlü mü özürlü (betimlemelerimiz tamamen başrolümüzün anlatımlarıtla bağlantılıdır) kuzeni kazanmak için ölümüne mücadele veriyormuş. Kaybettiği o nadir anlarda da zaten rakibinin, fazladan bir top hakkını kuzenine veren altın kalpli biri olduğunu tekrar tekrar hatırlatıyormuş bizim fakir. Şimdi kirasını ödeyemiyor, taksiye binemiyor ve onca yolu sırf evine ulaşmak için yürüyor. Biraz sonra da burnunu pencereden çıkartıp arsız arsız koklayacaktı havayı ciğerleri yemek kokusuyla dolup taşana kadar. Elleri cebinde yürürken düşünüyordu da bir yandan..

Bu ay kapısına üç kere yemek bırakılmasına rağmen, hala dördüncü yemeğin konulma ihtimalini bulunduruordu kafasında. Bir ümit vicdanı sızlar dördüncüyü de bırakırdı belki kim bilir?
Gün içinde aklına gelip gidiyor, telepatik yollarla o kişiyle bağlantı kurup hissetmesine ve akşam kapıya yemek bırakmasına neden olmaya çalışıyordu.
Yemeği, mutfak malzemelerini, temizlik malzemelerini bir kenara atıp bakım ürünleri ve çeşitli takım elbiseler almasının ardından bir de acındırıyodu kendisini. Ellerini burnunun altında birleştirip dudaklarına yapıştırıyor ve dirseklerini masasına dayarken gözlerini kapatıyordu ara sıra gün içinde.
Onun için üzülüyorum, kapısına yemek konması için böyleli yöntemlere kalkışması ve hatta her geçen gün bunu daha da fazla yapması artık ümidi kesmeme neden oluyor.
Daha çok aklını meşgul ediyor ve canı o yemeklerden çekip duruyormuş. Unutamıyormuş, keşke o yemekleri bırakan kızla tanışabilseymiş ve teşekkür edebilseymiş. Bir kez olsun yüzünü görüp duyduğu minneti dile getirmeliymiş ama cesaret edemezmiş. Böyle devam etmeliymiş çünkü henüz bu durumdan da memnunmuş. Tanışırsa neler yaşayacağını, hissedeceğini bilmiyormuş. Bu, kapısına artık yemek konmayacağı veya yüz yüze gelmeden önceki zamanlardaki kadar rahat bir şekilde yiyemeyebileceği anlamına da gelebilirmiş.
O yüzden kurulu düzende ısrarcı. Yalnızca daha çok ev yemeği yemek istiyor, aç yattığı da söylenemez elbet fakat sabah vakitlerini yalnızca ofiste aldığı kahve ile idare ediyor olması ikindi vaktine kadar onu fazlaca yoruyor.
İlk günlerde böyle değildi, bu yemekler konusunda nötrdü ve kapısına bırakılsın bırakılmasın, pek de birşey ifade etmiyordu. Yeni yeni gelişen olaylar silsilesinin en büyük kesitidir bu. Önce telefon sıkıntısı ve ardından bu birilerinden beslenme ihtiyacı..
Şimdiye kadar böyle bir sıkıntı olduğuna tanıklık etmemişti ve hatta işitmemişti bile. Diğer çalışanların da anlam verememesi cabası, belki de küçük bir sıkıntıydı ve yarına giderilecekti. Ama o zamana kadar şirketin bir operatörü işini yapamıyor olacaktı.
Nihayet eve vardığında kapının eşiğini boş buldu. Üzerine fazla düşünemeden içeri girmiş kendini girişteki küçük kanepenin üzerine bırakmıştı. Gözlerini açtığında ise güneşin çoktan doğmuş olduğunu farketti.
Hızla üstündekileri çıkarıp yatağının kenarına bıraktı ve dolabından bir diğer takımını almasıyla giymesi bir oldu. Kravatını düzeltirken tek eliyle telefonunun ekranını açmış, yan gözlerle bildirimleri incelemeye başlamıştı bile. Cevapsız dört kadar çağrının bildirim çubuğundaki ürkütücü görüntüsünü inceledi. Dün, onun bu kadar geç kalkmasına neden olacak kadar neyle uğraşmıştı da böyle yorgun düşmüştü? Belki de uzun zaman sonra ilk defa bu kadar dert yanması ve sıkıntılarının omuzlarında ağırlaşıp ağırlaşıp kaldırılamayacak vaziyete gelmesiydi onu bu kadar yoran. Aynaya bakmaya fırsatı bile olmamıştı. Yalnızca kapı girişinde birkaç kere taramış, çeki düzen vermişti siyah saçlarına. Çağrılara dönmekle uğraşmak yerine hemen iş yerinin yolunu tutması gerektiğini düşündü. Belki de telefonunun mazgal kapağına düştüğü yalanını uydurabilirdi böylelikle.
Adımlar adımları kovaladı ve en sonunda ciğerleri sönmüş, vücudu bir metre daha yürümeyi kaldıramayacak vaziyete gelmişti. İş yeri karşısında duruyordu..

Fakat birşeyler yanlıştı..
Kamyonlar getirtilmiş, araçlar yüklenmiş, çalışanlar içeride dışarıda pervane olmuştu.
Keskin hatlara sahip kaşları çatıldı hemen istemsizce. Gözlerini etrafta yaşanan şeylere dikmiş, alelacele davranan telaşlı insanların arasında tanıdık simalar da görüyor olmasının hayra alamet olmadığını anlamıştı. Hemen solundaki arabanın kilidi açıldığında fırlamadan edemedi. Yunancasının düzgünlüğünden eser kalmamıştı ve yüzündeki korku Atina'nın her yerinden görülebilcek kadar derindi.
İş arkadaşı, masasında kullandığı şahsi eşyalarının içinde bulunduğu koliyi arabasının arka koltuklarına sakince bırakırken, Pars'ın seslenişlerine aldırış dahi etmemişti. Zaten gözlerinden yenilgi okunuyordu.
Şoför koltuğuna geçmeden hemen önce elini kapıya koydu ve sonra bu boktan şirketin bir gecede battığını, peşinden de onlarca, hatta yüzlerce çalışanı da batırlıdığını, bir sürü hayatın içinden geçtiğini ve nice insanı işsiz bıraktığını mırıldandı. Ardından da kapının kapatılış sesinin pek de bastırmayı beceremediği okkalı bir küfür duyulmuştu.
Bu o kadar kolay olmamalıydı, bir şirket bir gecede batamazdı. Ki batabiliyor olsa bile nadir yaşanırdı muhtemelen. Daha çalışanların bile şimdi haberi oluyordu..
Ayrıntılı dinlemek istedi yaşananları bu sefer. Mutlaka başka birşey olmuştu da yanlışlık yaşanmış olmalıydı. Bu duydukları doğru olamazdı.
Olmamalıydı..
Böyle aptalca birşeye alet olduğunu düşünmek midesini bulandırıyordu..
Gidip patronunu buldu onca karmaşa arasında. Kulakları uğulduyor ve gözleri dolmasın diye bambaşka bir çaba sarfediyordu. Bulanıklaşan görüntüde yüzleri ayrıştırmak da bir hayli güçtü, insanın boğazında bir yumru hissetmesi kaçınılmazdı.
Sonra öğrendi ki iki gün öncesinden başlamış iflas. Sistemde çökme olmuş ve dahası hat kesiklikleri yaşanmıştı sonuç olarak. Yalnız Pars değildi problemler karşısında susturulan. Buna rağmen altından kalkılamamış, ciddi zarar iflasa neden olmuştu..
Eşya kolisini eline tutuşturmuşlar evine yollamışlardı şimdi. Gözlerinin sulanmasına engel olamıyordu artık. Çenesi kasılıp gevşiyor, dişlerinin arasından nefes alıp verirken omuzları titriyordu.
İnsanın kötü hissettiği anlarda yağmur nasıl olur da o kişiyi bulur, bilir misiniz?
Zamanında bunu bir yerde okumuştum..
Bulutlar ağlarmış o kişi için, utanırmış bazen kendinden de koyu renklere bürünürmüş gökyüzü. Pars, bir buçuk yıl boyunca işsiz kalmıştı da nice çabalarının sonunda elde edebilmişti bu işi. Şimdi tutunduğu ne bir dal vardı ne de bir el. Yaslandığı bir omuz, destek alabileceği bir değnek..
Hiçbir şeyi kalmamıştı.
Ev sahibine mi yakaracaktı bu saatten sonra hayatta kalabilmek için? Kredi borçlarını ve dahasını nasıl ödeyecekti? Neyle beslenecekti? Dolabındaki atıştırmalıklarla bir hafta idare edebilse, 12 gün geciktirdiği kirasını nasıl ödeyecekti? Faturaların gelmesine haftalar değil de günler kalmışken, kalkıp da nereden iş arasındı?
Güzel yüz karnını doyuramıyordu, o işler eskide kalmıştı. Çok sert çakılmıştı bu defa. Başı, ağrının şiddetinden parçalara ayrılmak üzereydi. Saçları, ayakkabısı, gözlüğü ve güç bela taşıdığı kolideki eşyaların her biri sırılsıklam olmuş haldeydi. Bir cesedi andırıyordu duruşu. Vatkaları ceketinin içinde ağırlaşmış, Pars'ın omuzlarında kaldırabileceği yükün kotasını doldurmuştu. Artık hiçbir neden engel değildi ağlamaması için. Gurur namına bir bildiği kalmamıştı. Tüm dilekleri yok olmuştu ansızın. 'Evim' dediği iki odalı (biri tuvalet) koğuşunun önünde durdu. Kucağındaki kutu yarı yolda çoktan parçalanmış, içindeki herşeyi dağıtıvermişti. Geriye ise yalnızca yağmur suyunda yumuşamış birkaç parça kahverengi karton kalmıştı. Tüm öfkesikle sıktı ve binadan aşağı doğru savurdu onları da düşünmeyi bırakmış halde. Bu sert hareketiyle gözlüğü yüzünden fırlayıp yere kapaklanmıştı fakat yağmurun şiddetinde sesi duyulmamıştı bile. Dağılmıştı o da sahibi gibi. Kırık parçalarıyla zeminde, bunalımdaki bir sanatçının sanatını yansıtıyordu. Belki de sanatçısının uyku vakti gelmişti..
Derin bir uykuya dalmalıydı artık belki de. Hiç dalmadığı kadar derin, hiç tatmadığı kadar huzurlu, hiç içinde bulunamadığı kadar sessiz bir uyku diliyordu. Gözleri çatıdan aşağı kaydığında ayakları da hareket etmeye başlamıştı o yöne doğru. Titremesine mani olmaya ve böyle rezil bir hayatı yaşamaya devam edemeyecek kadar yorgun olduğuna inandırmaya çalışıyordu kendisini. Bu kadar zor olmamalıydı bir anlığına tüm kaslarını gevşetip kendini bırakması. Yağmur damlalarının akışına dalıp gitmeliydi artık. Ne diye nefes alıyordu ki?
Uğruna yaşadığı hiçbir şeyi kalmamıştı zaten, yıllardır bu şekilde zavallıca sürünüp duruyordu..
Daha fazla uzatmanın anlamı yoktu. Duygusallığın sırası değildi.
Gözleri kapandığında kirpiğine tutunan göz yaşları yanağına geçiş yapmış, soğuk yağmur damlalarıyla buluşuvermişti. Son bir defa yutkundu kalp atışını dinlerken..
"Faris, kendine iyi bak..
Hala benim hakkımı yiyebilirsin, unutma.."
Ve bedenini kaçınılmaz olana teslim etti.
Devam Ediyor