(Selamlar sevgili okuyucularım, nasılsınız?? ben çok iyiyimm. kitap hakkında eksik veya yanlış olduğunu düşündüğünüz şeyler olursa lütfen yorumlarda belirtin. ve istediğiniz birşey olursaa birde sahnelerde verdiğiniz tepkileri de yorumlarsanız beni çok çok mutlu edersiniiz sizi seviyorum öpüldünüzzz🫶🏼🩷)
...
Kahvaltıdan sonra biraz uyumak için odama geçmiştim.
Gözlerimi açtığımda birkaç saniye boyunca nerede olduğumu hatırlamaya çalıştım.
Tavan.
Altın işlemeler.
Devasa yatak.
İpek perdeler.
Sonra gerçekler birer birer geri geldi.
Prenses.
Saray.
Lucien.
Yarık.
Kehanetler.
Siyah defter.
...
Ve dersler.
Bir anda doğruldum.
"Hayır."
Kapının yanında duran Evelyn başını çevirdi.
"Efendim?"
"Bir şey değil."
Yastığa tekrar düştüm.
"Hayatımın son güzel günlerini anıyorum."
Evelyn gülmeye başladı.
Son birkaç gündür onu güldürmenin ne kadar kolay olduğunu fark etmiştim.
Ya da belki benim hayatım gerçekten dışarıdan komik görünüyordu.
Bu ihtimal hoşuma gitmemişti.
"Majesteleri, hazırlanmanız gerekiyor."
Elinde açık krem rengi ve mavi detaylarla süslenmiş sade ama zarif bir elbise vardı.
Öncekilere göre oldukça hafif görünüyordu.
"En azından bugün üzerime bir perde takmayacaksınız."
"Emin misiniz?"
"Evelyn."
"Şaka yapıyorum."
"Hayır yapmıyorsun."
İkimiz de güldük.
---
Hazırlanma süreci tamamlandıktan sonra aynanın karşısında kendime baktım.
Saçlarım yarı toplu bırakılmıştı.
Elbisenin mavi işlemeleri ışıkta hafifçe parlıyordu.
İlk günlere göre kendimi çok daha rahat hissediyordum.
En azından artık yürürken eteğime basmıyordum.
Bu da bir gelişmeydi.
Tam o sırada kapı çalındı.
Evelyn hemen düzeldi.
"Majesteleri."
"Bu ciddi ses tonunu hiç sevmiyorum."
Kapı açıldı.
İçeri bir kadın girdi.
Yaklaşık yirmilerinin sonlarında görünüyordu.
Kumral saçları kusursuz şekilde toplanmıştı.
Duruşu o kadar düzgündü ki omurgasının cetvelle çizildiğinden şüphelenebilirdim.
Üzerindeki koyu lacivert elbise oldukça sade olmasına rağmen son derece şıktı.
Kadın hafifçe eğildi.
"Prenses Lina."
"Evet?"
"Ben Rosanne Runet."
Bir an bekledi.
Sonra devam etti.
"Runet ailesinin tek kızıyım."
"Kraliyet ailesine bağlı ailelerden biri."
"Ve son on yıldır saray eğitmeni olarak görev yapıyorum."
Bir anda içimde kötü hisler oluşmaya başladı.
Rosanne devam etti.
"Prens Lucien dahil olmak üzere birçok soyluya eğitim verdim."
Tamam.
Şimdi daha da korkuyordum.
Karşımda yürüyen bir disiplin kitabı vardı.
---
İlk ders saray adabıydı.
Ve hayatımın en uzun üç saatiydi.
Rosanne odanın ortasında duruyordu.
Ben ise masanın başında oturuyordum.
"Düklerle görüşürken..."
"Tamam."
"..."
"..."
"Devam edeceğim."
"Özür dilerim."
Bir saat sonra...
"Bir markiz ile konuşurken..."
"Yine panik yapmıyoruz."
Rosanne gözlerini kırpıştırdı.
"Hayır."
İki saat sonra...
"Bir kral ile görüşürken..."
"Bu kez panik yapıyoruz."
"Hayır."
"Biraz?"
"Hayır."
"Çok az?"
"Hayır."
Üçüncü saatin sonunda ruhum bedenimi terk etmeye hazırlanıyordu.
Ama işkence henüz bitmemişti.
Çünkü yemek kuralları başlamıştı.
Kaşıklar.
Çatallar.
Bardaklar.
Tabaklar.
Oturuş şekilleri.
Bakış açıları.
Nefes alış verişleri.
Tamam sonuncusu yoktu ama olsa şaşırmazdım.
"Dirsek masaya konulmaz."
"Ya ruhsal dirsekler?"
Rosanne birkaç saniye bana baktı.
Sonra ilk kez hafifçe gülümsedi.
"Bunun cevabını bilmiyorum."
Zafer.
Küçük ama önemli bir zafer.
---
Sonunda ders bitti.
Rosanne notlarını topladı.
Ben ise özgürlüğünü kazanmış bir mahkûm gibi hissediyordum.
Kapıya yönelirken durdu.
"Yarın dans dersine başlayacağız."
Ben donup kaldım.
"Affedersiniz?"
"Dans."
"Ben yere düşme konusunda daha başarılıyım."
"Onu da düzelteceğiz."
Sonra hiçbir şey olmamış gibi çıktı.
Kapı kapandı.
Ben ise tavana baktım.
"Evelyn."
"Evet Majesteleri?"
"Kaçmak için çok mu geç?"
"Biraz."
---
Öğleden sonra kendimi saray bahçesine attım.
Bugünkü mücadeleden sonra temiz havaya ihtiyacım vardı.
Bahçe her zamanki gibi güzeldi.
Rüzgâr hafif esiyordu.
Çiçeklerin kokusu havaya karışıyordu.
Uzakta kuş sesleri duyuluyordu.
Kendime bir fincan çay aldım.
Ve yalnız kalmanın tadını çıkarmaya çalıştım.
"Rosanne seni ağlattı mı?"
Başımı kaldırdım.
Lucien.
Elinde bir dosya vardı.
Üzerinde siyah bir üniforma bulunuyordu.
Omuzlarından aşağı inen gümüş işlemeler güneş ışığında hafifçe parlıyordu.
Bu adamın neden sürekli bu kadar düzgün görünmek zorunda olduğunu gerçekten anlamıyordum.
"Henüz değil."
Karşımdaki sandalyeye oturdu.
"Dersler nasıl geçti?"
"Üç saat boyunca hangi çatalla ne yenir onu öğrendim."
"Faydalı."
"Hayır."
"Oldukça faydalı."
"Hayır."
Bu kez gerçekten güldü.
Ve istemeden ben de gülümsedim.
Bir süre daha sohbet ettik.
Rosanne'nin yıllar önce onu da eğittiğini öğrendim.
Bu bilgi bana tuhaf bir rahatlama verdi.
Demek ki yalnız değildim.
---
Çaylarımız bittikten sonra bahçede yürümeye başladık.
Yollar bizi sarayın arka tarafındaki göle götürdü.
Burası diğer bölümlere göre daha sessizdi.
Ağaçların gölgeleri suyun üzerine düşüyordu.
Rüzgâr gölün yüzeyinde küçük halkalar oluşturuyordu.
Bir süre konuşmadan yürüdük.

Ama bu sessizlik rahatsız edici değildi.
Tam tersine...
Huzurluydu.
Sonra dikkatimi bir şey çekti.
Gölün yüzeyinde açmış garip bir çiçek.
Gümüş renkli yaprakları vardı.
Merkez kısmı ise koyu mavi ışık saçıyor gibiydi.
"Bu da ne?"
İstemsizce yaklaştım.
Çiçek gerçekten büyüleyiciydi.
Biraz daha eğildim.
Daha yakından görmek istiyordum.
"Majesteleri."
Lucien'in sesi arkamdan geldi.
Ama ben hâlâ çiçeğe bakıyordum.
Bir adım daha attım.
Ve o anda dengemin bozulduğunu hissettim.
Gölün içine düşeceğimi düşündüm.
Ama düşmedim.
Çünkü güçlü bir kol belime sarıldı.
Bir anda geriye çekildim.
Nefesim kesildi.
Ve bir saniye sonra Lucien'in kollarının arasında olduğumu fark ettim.
Zaman durmuş gibiydi.
Bir elim göğsüne dayanmıştı.
Yüzlerimiz birbirine beklediğimden çok daha yakındı.

Çok yakın.
Ve ilk kez gerçekten ona baktım.
Gözleri...
Sandığım kadar açık mavi değildi.
Bu kadar yakından bakınca neredeyse gece kadar koyu olduklarını fark ettim.
Kirpikleri şaşırtıcı derecede uzundu.
Ve sol gözünün altında...
Daha önce hiç fark etmediğim küçük bir ben vardı.
Nedense gözüm ona takılı kaldı.
Sonra istemsizce biraz daha aşağı baktım.
Ve...
Bakışlarım dudaklarına kaydı.
Kalbim bir anda hızlandı.
Hayır.
Hızlandı değil.
Çıldırdı.
Lucien de hareket etmiyordu.
Hâlâ belimden tutuyordu.
Bakışları üzerimdeydi.
İlk kez onun da ne söyleyeceğini bilemediğini düşündüm.
Rüzgâr saçlarımızın arasından geçti.
Gölün yüzeyinde küçük halkalar oluştu.
Ve birkaç saniye boyunca hiçbirimiz konuşmadık.
Sonra Lucien boğazını temizledi.
"Majesteleri..."
Sesi normalden daha düşüktü.
"Bence gölün içine düşmeniz diplomatik bir kriz yaratabilirdi."
Bir an ona baktım.
Sonra istemsizce güldüm.
"Bu kadar mı?"
"Muhtemelen."
"Ben burada romantik bir kurtarılma sahnesi yaşıyorum."
"Ben ise olası bir felaketi önledim."
"Ne kadar duygusuz bir cevap."
Dudaklarının köşesi hafifçe kıvrıldı.
Ama bu kez gözlerini ilk kaçıran oydu.
Bu nedense beni daha da utandırdı.
Yavaşça geri çekildim.
O da elini belimden çekti.
Yürümeye devam ettik.
Ama artık hiçbir şey eskisi gibi hissettirmiyordu.
Ve bütün yol boyunca aklımda yalnızca tek bir soru vardı.
Neden kalbim böyle hızlı atıyor?
Bölüm Sonu 💙👑🌿✨
BU NEDİR YAA ALLAHİM ERİDİM BİTTİM KİZLAR ŞU SAHNEYİ YAZARKEN!!!

