Masanın üzerindeki dosyalar, önümdeki bilgisayar ekranında açık olan bütçe tabloları ve şantiyelerden gelen ardı arkası kesilmeyen faturalar... Yoğun, boğucu ve kafamı kaldırmama izin vermeyen günlerden biriydi. Şirketin büyüme sancıları muhasebe olarak en çok benim omuzlarıma biniyordu ama şikayetçi değildim. Çalışmak, kafamın içindeki o yasaklı düşüncelerden kaçmak için her zaman en güvenli sığınağımdı.
Tam bir faturanın tutarını sisteme girerken ofisimin kapısı hafifçe tıklandı.
"Girin," dedim gözümü ekrandan ayırmadan.
Kapı açıldı ama içeriye tek bir kişi değil, odayı anında ısıtan tanıdık bir enerji girdi. Başımı kaldırdığımda kapı eşiğinde onları gördüm. Jin ve Namjoon yan yana duruyorlardı. Ve gözlerim, gayriihtiyari bir refleksle ilk olarak aşağıya kaydı.
Parmakları birbirine sıkıca kenetlenmişti. Namjoon'un büyük, güven veren eli, Jin'in zarif elini tamamen kavramıştı. Öyle doğal, öyle yılların getirdiği bir alışkanlıkla tutuyorlardı ki birbirlerini, sanki dünyadaki en doğru şey buydu.
Göğsüme saplanan o tanıdık, ince sızıyı görmezden gelmeye çalışarak hemen bakışlarımı yukarı kaydırdım ve yüzüme profesyonel gülümsememi takındım.
"Hadi Hoseok, yemeğe gidiyoruz," dedi Jin neşeyle. "Bugün öğle arasını biraz uzatalım dedik, yeni bir yer açılmış."
"Ben... Şey," dedim, önümdeki evrak yığınını işaret ederek. "Çok teşekkür ederim ama gerçekten çok işim var. Bu bütçe raporlarını akşama kadar yetiştirmem gerekiyor. Ben gelmeyeyim, siz gidin lütfen."
Aslında niyetim sadece iş yetiştirmek değildi. O yemek masasında, karşılarında oturup aralarındaki o kusursuz uyumu izlerken boğazımdan tek bir lokmanın bile geçmeyeceğini çok iyi biliyordum.
"Olmaz öyle şey," diyerek araya girdi Namjoon. Adım atıp masama doğru yaklaştı. O her zamanki korumacı, düşünceli ses tonuyla yüzüme baktı. "Aç aç çalışılmaz, Hoseok. Hem senin hasta olmanı hiç istemeyiz. Sen bu şirketin kalbisin, bize lazımsın."
Senin hasta olmanı istemeyiz...
Söylediği o sıradan, insani cümle içimde fırtınalar kopardı. Benim sağlığımı düşünüyor oluşu, o gamzeli yüzüyle bana endişeyle bakışı... İçimdeki tüm savunma mekanizmalarını saniyeler içinde yerle bir etmeye yetti. Zaten ona karşı ne zaman bir savunma hattı kurmaya kalksam, tek bir cümlesiyle darmadağın oluyordum.
"Peki," dedim usulca. "Ceketimi alıp geliyorum."
Derin bir nefes alıp ayağa kalktım. Kendime bir kez daha itiraf ettim: Ben bu dünyada pek çok şeye karşı durabilirdim ama Namjoon'un o ses tonuna ve gözlerine hiçbir zaman "hayır" diyemezdim.
Restorana geçtiğimizde, şık ama yorucu olmayan, hafif loş bir masaya oturduk. Jin her zamanki enerjisiyle hemen menüyü açtı, Namjoon ise ceketini sandalyesinin arkasına asıp derin bir nefes aldı. Ben ise aramızdaki o görünmez ama aşılmaz sınırı korumak adına, masanın tam karşı ucundaki yerimi aldım.
Garson suları doldururken Jin heyecanla parmağını menünün bir noktasına koydu.
"Aaa, risotto varmış! Deneyelim mi, ne dersiniz?"
"Olmaz," dedim. Sesim, kendi kontrolümün dışında, bir refleks gibi aniden ve beklenenden biraz daha sert çıkmıştı.
İkisi de şaşkınlıkla bana döndü. Jin merakla tek kaşını kaldırdı. Hemen ses tonumu yumuşatarak, masanın üzerindeki menüyü işaret ettim.
"Yani... Şey için söyledim.... İçindekiler kısmında deniz mahsulü yazıyor. Mürekkep balığı mürekkebi ve karides varmış içinde."
Jin'in gözleri şaşkınlıkla açıldı, elini hemen ağzına götürdü.
"Ah!" dedi, yüzünde suçluluk dolu bir ifadeyle. "Tamamen gözümden kaçmış!"
Hemen yanındaki Namjoon'a döndü, elini onun koluna koyarak mahcup bir sesle fısıldadı: "Çok üzgünüm sevgilim... Gerçekten görmedim. Az kalsın alerjin nüksedecekti, hastanelik olacaktın yine."
Namjoon hafifçe güldü, Jin'in elini okşayarak onu teselli etti. "Önemli değil güzelim, olur öyle."
Ardından başını kaldırdı ve doğrudan bana baktı. O derin, kahverengi gözlerin hedefi olduğum her saniye benim için nefes almak biraz daha zorlaşıyordu. Yüzündeki o minnettar, sıcacık gülümsemeyle bana baktı ve konuştu:
"Neyse ki iyilik meleğimiz yanımızda."
İyilik meleğimiz...
Bu kelime göğsümün sol tarafında hem sıcacık bir bahar rüzgarı estirdi hem de keskin bir cam kırığı gibi battı. Onun gözünde sadece bendim işte; onları koruyan, kollayan, her şeye yetişen o sadık asistan, o kusursuz "iyilik meleği".
Namjoon'un deniz mahsullerine olan ölümcül alerjisini, üniversite yıllarında kantinde kahvesini yudumlarken yediği bir sandviç yüzünden nasıl nefessiz kaldığını anlattığı o tek bir eski konuşmadan aklıma kazımıştım. O bunu yıllar önce bir kez, öylesine anlatmıştı. Ama benim kalbim, ona dair hiçbir detayı unutmamak üzere programlanmıştı.
Jin bile bazen dalgınlıkla unutabiliyordu ama ben... Ben onun canını acıtacak tek bir toz tanesine bile müsaade edemezdim.
"Rica ederim," dedim, boğazımdaki o tanıdık burukluğu tatlı bir gülümsemeyle gizleyerek. "Benim görevim bu."
Görevimdi. Onu uzaktan sevmek, canının yanmasını engellemek ve günün sonunda sadece bir "melek" olarak kalıp kendi karanlığıma geri dönmek... Benim bu hayattaki en güzel ve en acı görevimdi.
"Neyse ki iyilik meleğimiz yanımızda."
O kelime dudaklarından döküldüğü an, restorandaki tüm uğultu kesildi, zaman yavaşladı ve dünya sadece onun o gamzeli gülüşünden ibaret kaldı.
İyilik meleğimiz...
İçimdeki o hüzünlü çocuk, bu benzetmeye sarıldı. Namjoon'un ağzından çıkan tek bir sıfat bile beni günlerce yaşatabilirdi. Onun gözünde sıradan, görünmez bir asistan değildim; o beni koruyucu bir güç olarak görüyordu. Bu düşünce, göğsümün sol tarafına tarifi imkansız, tatlı bir sıcaklık yaydı.
Gülümseyip menüme geri dönerken kafamın içindeki o yasak odanın kapısı hafifçe aralandı. Kendime engel olamadım. Düşüncelerimin ucu bucağı olmayan o derin vadide kaybolmama izin verdim.
Namjoon'un meleği olmak...
Onun koruyucusu, onun her anını kollayan o görünmez el olmak bile içimi bu kadar titretirken; onun bir şeyi olmak kim bilir nasıl bir histir diye düşündüm. Sadece iş arkadaşı ya da asistanı değil... Onun sığınağı, onun her gün uyandığında yüzünü döndüğü o ilk ışık olmak...
Mesela onun sevgilisi olmak. Akşamları eve yorgun argın döndüğünde başını omzuma yaslayışı, rüyasında adımı fısıldayışı, canı sıkkınken sadece benim sesimle sakinleşmesi... "Hoseok" derken sesinin o sadece bana özel, o en savunmasız, en şefkatli tona bürünmesi nasıl bir histir acaba?
Bir kerecik olsun, o büyük, sıcak elleriyle benim elimi de Jin'in elini tuttuğu o aynı doğal, sarsılmaz güvenle tutsa... Yüreğim o sevginin ağırlığını taşıyabilir miydi? Yoksa oracıkta, o sevginin büyüklüğünden küle mi dönerdim?
"Hoseok? Ne yiyeceğine karar verdin mi?"
Jin'in yumuşak sesi beni o tatlı, tehlikeli rüyadan çekip çıkardı. Bir anlığına daldığım o derin uçurumdan hızla yukarı tırmandım.
"Ah, evet," dedim alelacele menüyü kapatırken. "Ben sebzeli noodle alacağım."
Kendime gelmeliydim. Ben onun dünyasında sadece bir melektim. Gökyüzünde, çok uzakta duran ve onun hayatına değen kötülükleri engellemek için sessizce kanat çırpan bir gölge. Ve bu gölge, onun bi
r gün bile canının yanmaması için kendi ışığından vazgeçmeye her an hazırdı.