Kendi horlama sesimle uyandığım yatağın tam ortasında, balmumundan bir heykel gibi duruyordum. Bilincim açılıp uykudan çıkınca acı dolu bir sancı hissettim. Göğsümün üstüne biri kaya oturtmuş ve kırık kaburgalarımı çıtırdatıyormuş gibi canım yandı. Derin bir nefes almak istedim, histerik bir ihtiyaçla kalkıştım fakat alamadım; sanki ciğerlerime bir sürü bıçak bakıyordu. Sonra kırık kaburgalarımı hatırladım ve sanki saatlerdir nefes almamışım gibi öksürdüm. Hay sikeyim! Biri ciğerimi söktü sanki. Acıyla inledim ve olduğum yerden zorlukla doğruldum.
Dün neredeydi bu acı? Kafam neredeydi de hissetmedim bile? Bunu nasıl hissetmedim, onu da hiç anlamadım. Nasıl?
Artık ne kadar derin uyuduysam... Ki bunu yapmayalı çok çok uzun zaman oluyor. Yastıkların hepsi sırtımdan kaymış. Sırtım çarşafa yapışmış ve yorganım çeneme kadar çekilmişti.
İrkilip kalktığım için bir an kaburgalarıma yeniden Derya'nın yumruklarını yediğimi sandım. Acıyla dişlerimin arasından "Hasiktir!" dedim. Panikle yanımdaki yastığı göğsüme bastırdım fakat derin nefesler alamıyordum. Bu yüzden küçük nefesler alarak sakinleşmeyi bekledim; ardından sırtım geriye yaslandı. "Ahhh, sonunda rahatladım," dedim içimden. Yastıkları -itiraf etmek gerekirse biraz zorlukla- sırtıma yerleştirdim. Çok zor bir iş yapmışım da yorulmuşum gibi uyuştum. Kollarım yatağın iki yanına açılmış; çarmıha gerilmiş İsa gibi duruyorum desem yeridir. Ağzımdan çeneme doğru salya akmış! Nasıl uyumuşum böyle... Kabussuz ve derin! En son ne zaman böyle uyudum? Bir dakika... Kabus görmedim! Bu gece kabus görmedim!
KABUS GÖRMEDİM!!!
Hiç uyanmadan uyudum! Tam yattığım yerde akılsız bir sıpa gibi tepinecektim ki kaburgalarım aklıma geldi ve yavaşça tekrar doğruldum.
Aptal aptal sırıtıyordum. Bilseydim dün geceyi daha önce yaşardım. Sonra kaburgalarımın sızlamasını hatırladım ve buna değip değmediğini düşündüm. Tek kelimeyle... Değdi!
Göz ucuyla pencereye baktım. Perdeler çekilmişti, gözüm direkt masanın üstündeki tepsiye döndü. Kalkmış demek ki, perdeleri de Nuray Teyze çekmiş. Öğleni çoktan geçmiş, güneş batmak üzereydi. Bulutlar sanki kana bulanmış. Saat akşamüstü yedi. Bu saate kadar kabussuz, derin bir şekilde uyumuşum. Eğer horlamamı duyacak kadar uykuya kapılmasaydım ya da o yastıklar sırtımdan kaymasaydı, ertesi güne kadar da uyanmazdım. Muhtemelen babam öldüğümü sanırdı. Yaşam biçimim ölüme çok yakın olsa da nefes alabildiğim için hâlâ bu kadar umut doluyum sanırım.
Üzerimdeki yorganı çekerek üstümden attım ve yataktan kalktım. Atletim üstüme yapışmıştı. Sadece birkaç saatliğine o kabuslardan, tuhaf seslerden uzak öylece durdum. Normal bir kız gibi... Eski halimden bile daha normal biri gibi. Yüzümde aptal bir sırıtış vardı, bunu durduramıyordum sanki. Kontrolümde değildi. Aslında bunu istiyormuşum: Böyle normal hissedebilmeyi... Pişmanlık duymadan, vicdanımın hemen üstüme atlamasına müsaade etmeden sadece gülebilmek. Ne kadar ucuz ama ulaşılmazdı. Tüm o zamanlar içinde ilk kez yaşıyorum bunu sanki; öyle bir his ki içime sığmıyor.
Dün gece Araf'ın yanında kendimi böyle hissettim sandım. Normal, değerli, sıradan... Aklımdan geçenler bunlardı. Fakat şimdi hissettiğim, ondan daha üstün bir duyguydu.
Yumuşak yorganı kavrayarak belimi incitmeden doğrulduğumda, sırtım yaslandığım yastıklardan koptu. Üstüme terden yapışan atleti kafamdan çekip çıkarmak istedim ama normalde yaptığım gibi ensemden tutup çekemedim. Kaburgalarımdaki kırıklar sızlayarak, "Hayır, biz hâlâ buradayız," dediler. Hareketsiz yattığım için kaslarımda bir yorgunluk hissediyordum. Biraz da tatlı bir ağrı vardı. Dünkü tempoyu düşününce, şımarık yataktan doğrulabilmem bile bana göre mucize.
Atleti eteklerinden tutup göğsümün altına doğru çektim. Bir kolumu altından geçirip çıkardım, sonra başımı ve diğer kolumu da... Yorgan, çıplak göğüslerimi atletime göre daha kuru bir halde örttü. Terimi aynı atletle silerken gözlerim pencereden yüzüme vuran ışıktaydı. Sanki odamın içine ateş topu düşmüş gibi duvarlar kırmızı ve turuncuydu. Üzerim öylece çıplak kalınca vücudumu bir titreme sardı. Serinledim. Terim soğuyordu belli ki. Bacaklarım yatağın sağından aşağı sarkmıştı. Yorganım ve çarşafım dağılmış, yatağım berbat bir hal almıştı. Yastıkları düzeltmeseydim onlarla beraber küçük bir savaş alanı gibi olurdu bu yatak.
Odam dağınık değildi. Hiçbir zaman dağınık olmazdı. Ben, hayal ettiğim dünyanın aksine o kadar düzenli veya temizlik saplantılı biri değilim. İç çamaşırlarımı çok nadiren ortada bırakırım sadece. Onun dışında bir yerden aldığım bir şeyi asla aynı yere koymayı akıl edemiyorum. Kıyafetlerim hep yerlerde gezerdi eskiden. O kadar marka ve pahalı kıyafetlere bu işkenceyi ederdim. Gerçi... "Temizlik takıntım var, hijyen aşığıyım," deseydim benim gibi bir ruh hastası için ilginç olmazdı muhtemeli. Belki de kafamda o yüzden kendimi öyle hayal ettim. Olsaydı absürt durmazdı ama değilim. Sadece evin emektarı Nuray Teyze işini iyi yapar.
Takıntılarım var tabii ama bunlar düzen ve temizlikle ilgili değil.
Yatağın hemen ucundaki terlikleri giyerek göğsümü kapatan yorganı kaldırdım. Aslında babamın arkadaki korumalarından beri açık pencerelere dikkat etmem gerekirdi ama içeride ışık yok, dışarıdan görüleceğini sanmıyorum. Doğruca banyoya girdim ve bu sefer sıcak bir duş aldım. Suyun altında, kafam kaynayan süt gibi kabarıncaya kadar öylece hareketsizce durup düşünüyordum. Belki de kaçış içindi bu; kıyafetlerini çıkar ve suyun altında saatlerce yıkan. Sabunlan... Kendi pisliğimden arınmak istermiş gibi bir arınma ritüeli! Gergin ya da yorgun olduğumda; beni geren, yoran her şeyden kopmak için böyle küçük detaylarda istemsizce oyalanır oldum. Normalde on dakika süren duştan saatleri bulan duşa geçtim. Gözümü boyamaya çalışıyordum ama içten içe gırtlağıma kadar pisliğin içinde olduğumu biliyordum. Kokusu burnuma bulaşmıştı; alışmıştım o leş amber kokusuna ve kaçmak için çaresizce çırpınıyordum.
Kaslarım gevşeyip kendine gelmiş gibiydi. Üstümdeki ter suyla akıp giderken hâlâ kaburgalarımda ağrı ve morluklarıma kadar sızlamayı hissettim. Ama düzelecek. Harika bir uyku çektim be! Aylar önce böyle bir gün yaşayacağımı bilseydim eğer, Elvan'ı gerçek anlamda becerirdim. Bakıldığı zaman hiçbir zevk bana o anın tadını veremezdi. Böyle düşünüyorum cidden. Dizimi iki omzunun arasına yasladığım ve zinciri dolayarak onu bozduğum anı düşünüyorum da; sıcak su sadece kaslarımı değil duygularımı da gevşetti. Bunu o kaltağa tekrar, tekrar ve tekrar yapardım.
Banyodan çıktığımda saat sekizi bulmuştu. Sweatshirt ve eşofman takımı giydim; dudağımdaki yaraya kremi sürdüm ve aşağı inmeden önce içerinin ne kadar havasız olduğunu fark ettim. Ayaklarım parkerin üzerinde anında yok olan izler bırakarak pencereyi ve balkon kapısını açtım. Kızıl renk odanın içine doldu. İçimde inanılmaz bir his vardı...
Sanki yolumu kaybettiğim o uzun zamandan sonra ilk kez doğruya sapmış gibiyim. Aslında pencereyi açtıktan sonra aşağı inecektim ama gökyüzü o kadar güzeldi ki kendimi balkonun korkuluklarına tutunup onu izlemekten alıkoyamadım.
Küçükken babam arada bir işinden vazgeçer, geceleri benimle bahçedeki koltuklara uzanır, yıldızlara bakardı. "Annen orada," derdi, parmağıyla gösterdiği bir yıldızı işaret ederek. Yıldızlar hep değişirdi. Bir gün sağdaki, bir gün soldaki, bir gün çok aşağıdaki, bazen çok zor fark edilen bir yıldızı gösterirdi. Ona neden durmadan yıldızların değiştiğini sorardım. "Çünkü o gökyüzündeki her bir yıldızda," demişti. O zamanlar yıldızlara bakıp sadece fotoğraflardan yüzünü bildiğim, hiç tanıyamadığım, yüzüne hiç dokunamadığım annemi düşünürdüm. Suçlu hissetmeye o zamandan başlamıştım.
Babamı ben yalnız bıraktım. Annem benim yüzümden öldü... Ben bu kadar zenginliğin içinde hep başkalarının yakasını düzelten annelere imrendim. Kıskandım onları. Dadılarım da yakamı düzeltiyordu ama onlar annem değildi. Derler ki çileği hiç yemezsen tadını bilmezsen canın çilek çekmezmiş.
YALAN!
Annem benim tadını hiç bilmediğim çileğimdir. Onu hiç tatmadım. Sevgisini, öfkesini, neşesini... Fakat yine de onunla ilgili her şeyi istedim. Her şeyi bilmek, hissetmek ve yaşamak...
Büyümüş olmama seviniyorum. Artık onu düşünmeyi bırakmak daha kolay; çünkü artık tek özlemi annesi olan o küçük şımarık kız değilim. Çok büyük hatalar yaptım. Onların bedelini öderken annem bazen aklıma gelmiyor bile. Ya da aslında hep aklımda ama ben bir türlü sıranın ona geçmesine engel oluyorum. Hayal ettiğim annemin benden utanan o bakışlarını görmek istemedim belki de.
Hayal de olsa konu o olunca her şey gerçekten daha çok yakıyordu canımı.
Şimdi gökyüzüne bakarken sadece annemi düşünmüyorum. Esra da var kafamda... Demir parmaklıkları ellerimle daha sıkı kavrarken hafif, küçük bir nefes aldım. Hava ciğerlerimi sanki keserek içeri doldu. Fakat yumduğum gözlerimi açışım sadece beş saniyeden ibaretti. Gözümün önünden gitmiyordu o küçük koyu gözler... Ne kadar zaman geçerse geçsin gözleri, sesi hep aklımda olacak. Babam bunu unutmam için milyonlar ödemiş olsa da... "Tedavi: Hatalarınla yüzleş, ne yaptığının farkına var, kendini sev ve iyileş" saçmalıklarıyla dolu! Ne yaptığımı bilmiyor muydu sanki? O gecenin acıları ne yaptığını bilmeyen bir kız yüzünden mi yaşanmıştı yani? Çocukça mıydı o ödenen bedel? Hayır! Yaptığımı biliyordum, sadece o zaman umurumda değildi, şimdi umurumdaydı. Çünkü benden de bir bedel alınmıştı. Belki de bu yüzden umurumdadır. O acıya dahil olduğum için... Adım gibi biliyorum ki ucu bana değmeseydi umurumda da olmayacaktı. Onu gerçek bir dost gibi görmedim hiç, halbuki öyleydi. Ben onun için öyleydim. Kumsaldaki o gece bunu anladığım geceydi. Bu yüzden kendimle yüzleşemedim. Ortada yüzleşecek bir şey yoktu! Ne yapıldığı bilinerek yaşandı her şey, neyin farkına varacaktım ki! Yine de bir hataydı! Yaşadığımız o acı verici vahşet hataydı, keşke olmasaydı. Ama oldu. Evet, oldu...
Adını aklımdan bile geçirmiyorum yıllardır. Düne kadar aklıma gelişinden bile korkuyordum. Esra'nın adının zihnimden geçişinden bile korkuyordum. Ama sanki hastanede o maket deniz kızına bakarken zihnimde onun adını sakladığım odanın kapısı kırılıp açıldı. Ve onu çok uzun zaman sonra özgür bıraktım. Düşünmüyorum, kaçıyorum ondan. Belki de bu yüzden hâlâ onu kabuslarımda görüyorum. Kendimle yüzleşmediğim gibi, onunla yüzleşmeye de korkuyorum. Suçlu olan ben olduğum için... Kendi suçumu kabullendiğim için...
Gözlerimi kızıl ve mor rengini kuşanmış göğe çevirdim. Oradan bir yerden beni izliyordu. Belki çok üzgündü, belki keder içindeydi. Belki de acı çektiğim, artık hiçbir zaman eski ben olamayacağım için mutluydu. Ben olsam buna sevinirdim sanırım! Bir an sanki beni görüyormuş gibi gözlerimi ufka dikmişken, "Seni geride bırakamam, seninle yaşamayı öğrenmem gerek," dedim. Neden söyledim bunu bilmiyorum. Beni duymayacağını bile bile o duymuş varsaydım. Halbuki onunla konuşmayalı yıllar oldu. "Ben... ben çok..." Devam edemedim. Özür dilemeye yetecek yürek yok bende. Üstelik artık bir şeyi değiştirmez. Onu geri getirmeyecek, bir önemi yok. Artık o şımarık, ilgi aşığı ergen kız değilim... Büyüdüm. Yaşasaydı o da büyüyecekti.
Aşağı inmeden önce yumuşak bir çorap ve ev terliğini ayağıma geçirdim. Merdivenleri indiğimde saat sekizi bulmuştu. Gökyüzü kırmızılığını kaybedip koyu mora dönene kadar öylece onu izledim. Belki de aşağı inmeyi ancak karnımın gurultusuyla akıl edebilmiştim.
Babam salonda oturmuş kahve içiyordu. Nuray teyze yemekleri sofraya dizmiş, sadece misafir ağırladığımızda çıkardığı gümüş seti çıkarmıştı. "Birini mi bekliyoruz?" diye düşündüm.
Kaşlarımı çatarak babama baktım; çok dalgın duruyordu. Derin düşüncelere dalmıştı. Açıkçası dünden sonra delirmiş, kudurmuş bir köpek gibi etrafına saldırır sanıyordum ama çok sakin duruyordu. Ve düşünceli... Onu daha önce hiç böyle görmemiştim. Belki de olanları öğrenmek, hâlâ düzelmediğimi bilmek ona ağır geliyordu. Kendini suçluyor, bunu görebiliyorum. Aldığı kararların vicdan azabını taşımak dün geceden beri ona ağır geliyor olmalıydı. Onu anlıyorum; hatta bu dünyada onu anlayacak biri varsa o kesinlikle benim. Alınan kararların, yapılan yanlışların ve söylenen yalanların ortak bir noktası vardır: Sonuçları çok ağır olur.
Geldiğimi görünce daldığı düşüncelerden sıyrıldı. Bakışları bana dönerken "Canım?" dedi ve koltuğun yanına eliyle vurarak oturmamı işaret etti. "Birini mi bekliyoruz?" diye sordum, gözüm gümüş takımlardaydı. Yanına gittim; o, sırtımı yaslamam için bir yastık koyarken ben de yanına kuruldum. Hafif yatar pozisyonda otururken ıslak saçlarımı umursamadan başımı omzuna yasladım.
"Evet, küçük bir misafir."
"Bugün mü? Cidden mi?" Hiç misafir ağırlayabilecek durumda değildim. Ona öyle mi görünüyordum acaba? Ona kızmak, hatta sinirlenmek istedim fakat bunu yapamadım. Çünkü fark ettim ki bu halimin hiçbir önemi yoktu. Kimsenin beni nasıl gördüğünü ilk kez umursamıyordum. Evet, nedenleri bunlar olabilirdi ya da gelen kişi çok da önemli biri değildi.
"Kim geliyor?" diyerek ona yandan bir bakış atarken sordum. Kahvesinden bir yudum alarak konuyu değiştirmeye çalıştı. Belki de gelen kişi sandığım kadar önemsiz biri değildi.
"Duş mu aldın?" diye sordu ıslak saçlarıma bakıp. Alnımla saçlarımın arasındaki sınıra bir öpücük kondurdu. Sesi tıpkı benimki gibi yorgundu. Ben uyuduğum halde yorgundum, o ise hiç uyumamış gibiydi. Gözleri kan çanağı gibi kızarmıştı; birkaç gece önceki gözlerime benziyordu.
"Evet, uyurken çok terlemişim," diye karşılık verdim. Aslında daha cıvıl cıvıl bir cevap vermek isterdim fakat kafası dalgın olan tek kişi o değildi. "Daha iyi misin? Nasıl hissediyorsun?" diye sordu.
Düşünerek cevap vermedim. Aklımdan ilk geçeni söyledim; dürüsttüm, açıktım, ne hissettiğimi ondan gizlemedim. Çok uzun zamandan sonra ilk kez... "İyiyim..." dedim. Ama içimden, "Hiç olmadığım kadar iyiyim," diyordum. Onun duyduğu ise şuydu: "Biraz ağrım var, nefes alırken içim daralıyor ama toparlanacağım."
"Ona hiç şüphem yok, sen çok güçlü bir kızsın," dediğinde, sesi buna tüm kalbiyle inandığını gösterdi. Düşünceli bir şekilde konuşurken ben o sırada sık ağaçların arasındaki karanlığa bakıyordum.
"Değilim," dedim içimden. Ben güçlü değilim, sadece rol yapıyorum. Kendimden, dönüştüğüm şeyden kaçıyorum. Ben bile kendimden korkuyorum. Karanlıktan, uyumaktan, kafamdaki seslerden, zihnimde kurduğum hayali dünyalardan... Orada bir yerde sıkışıp kalmaktan, küvette biriken sudan bile korkuyorum. Bazen "Fregoli'm olmasa nasıl olurdu?" diyorum kendime. İlk kez "Maladaptive Daydreaming" olduğumu duyduğumda buna inanmamıştım bile. "Asla," demiştim, "kafamdakiler yalan değil." Kabul edememiştim. Sonra saatlerce hayali bir dünyada gezinip hayali olaylarla gerçekleri karıştırmıştım. Ama gerçekti işte. Fregoli sendromu olan, Maladaptive Daydreaming yaşayan bir ruh hastasıyım ve bunu durduramam. Baktığım insanlar sadece "baktığım insanlar" olsa; onları sürekli aynı kişiye dönüştürmesem nasıl olurdu?
Gerçekle yalanı ayırt edemiyorum. Gerçek sandığım her şey yalan, yalan sandığım her şey ise gerçek...
Şimdi karanlık gibi görünen bu sık ağaçların arasına bakarken, Eren’i orada görsem ayırt edebilir miyim? Acaba orada biri var mı? Küçükken perdeleri sonuna kadar çekip ayıcığıma sarıldığım zamanları hatırladım. Bunu yeniden yapmamak için kendimi tuttum. Bir süre babamla aramızda derin bir sessizlik oldu. Ona Elvan’ı sormak istiyorum aslında. Fakat cesaretim yetmedi. Beni terslemesinden ya da azarlamasından korktuğum için değil, sadece ondan kurtulmanın mümkün olmayacağını duymaktan korktum. Bu yüzden hiçbir şey söylemedim.
Ama düşününce Elvan berbat bir doktordu. İyileştirebildiği tek hastası bacaklarını açtığı o çocuktu. Ve bence onun yaşında biri için bu istismar. O hastaydı, onu kullanıyordu. Ondan faydalandığını onları sadece yan yana gören biri bile anlardı. Ve muhtemelen o geri zekâlı bunu aşk sanıyordu. Ben de sütten çıkmış ak kaşık değilim esasında. En başında babama çok kızgındım; iyileşmek istemeyerek kendimi ve onu cezalandırdım. Kendime itiraf edemesem de gerçek hep buydu. O zamanlar değil Elvan, bu işin en iyisi gelse de karşıma bir işe yaramayacaktı. Fakat şimdi... Bununla yaşamayı öğrenmem gerek. Nasıl yapacağımı bilmiyorum. Sonucu umduğum gibi olur mu onu da bilmiyorum. Ama biraz önce uyandığım o sessiz ve müthiş uykuyu yeniden yaşamak istiyorum. Esra'yı hak ettiği gibi hatırlamak, korkmadan düşünmek ve özgür bırakmak istiyorum... Bir yerden başlamalıyım...
"Baba?" derken sesim gergin çıkmıştı. Bunu o da fark etti. Dışarıya bakan gözleri ona dönen gözlerime döndü ve kaşlarını kaldırarak baktı yüzüme. Beni dinliyordu hem de can kulağıyla...
"Dün sana anlattıklarımla ilgili çok düşündüm."
Aslında daha uzun bir cümle kurmayı bekliyordum ama boğazıma bir yumru oturdu sanki. Kelimeleri ardı ardına sıralayamadım. "Sence..." derken dilim yaralı dudağımın üzerinde dolandı ve bakışlarım dalgınlaştı. "Bir gün ben de normal olabilecek miyim? Düzelecek miyim?"
"Sen düzeldin," dedi. Buna inanmadığını ikimiz de biliyorduk. Gergin çıkan sesi ve kaçırdığı bakışları her şeyi ortaya çıkarıyordu. Sırtını koltuğa iyice bastırdığını, kıyafetlerinin koltuğa sürtünüşünden anladım. Derin bir nefes aldı. Sesi çok üzgündü. Ve de inançlı. İnanmadan, körü körüne inanırmış gibi konuşmayı bir şekilde başarıyordu.
"Sen güçlü kızsın. Benim korkaklığıma rağmen cesaretinin de bir sınırı yok. Ve bu benim bir özelliğim değil." Gözlerim ona döndü yavaş ama ani bir kararla. Bu benim bir özelliğim değil? Annem... Kendimi bildim bileli babam asla annemden bahsetmez, onun adını bile anmazdı; ilk kez ondan bahsediyor. Adını anmadan, ona benzeyen bir huyum olduğundan... Ona paramparça halimle baktığımı görüyor mu acaba... Söz konusu yaralarım olduğunda cesaretin kırıntısı kalmıyor içimde aslında.
Gözlerinde hem öfke vardı hem hüzün... Bana mı kızgındı, kendine mi yoksa anneme mi bilmiyorum. Üzerime doğru eğilip çenemi kavrayan parmaklarıyla yüzümü kavradı. Kahve gözleri mi doluyor? Bana öyle geliyor...
"O yaşasaydı, senin cesaretin onun gözünü korkuturdu." Buna kalpten inandığı o kadar gerçekti ki bir an ben de inandım. Bana ilk kez annemden bahsediyor. Küçükken ona annemi sorduğumda hep bir sessizlik olurdu aramızda. Ondan konuşmazdı. Ve bu da annemi hayatımda var olan kara deliğe dönüştürdü. Sır gibi, ulaşılması zor bir bilgiyi andırıyor. Onu delirircesine merak ediyordum. Ama ona asla ulaşamıyorum. Babama yanan gözlerimle baktım. Yutkunmakta zorlanarak boğazımı temizledim.
Yaşasaydı o da benden nefret eder miydi? Ona bunu sormak istediğimi biliyorum. Babam benden nefret etmedi; annemin ölümünün sebebi olmama rağmen. Ama ikimizi de derin bir yalnızlığa mahkûm etti. Cevabını belki o da bilmiyordu. "Onun gurur duyacağı bir çocuk değilim baba. Bunu ikimiz de biliyoruz." Sesimde bir burukluk vardı, buna engel olamadım. Hastaneden sonra benim için bazı şeyler değişti. Artık mış gibi yapmak çok zor geliyor. Rol yapmak artık bana büyük bir yük gibi.
"Böyle konuşma!" Babam çatık kaşlarıyla beni azarladı. Buna gerçekten kızmıştı çünkü o bana çoğunlukla kızmazdı. Çok nadir sinirlendiğini görmüşümdür. Elini sağ omzuma yasladı ve güven verir gibi sımsıkı bir tutuşla sıvazladı. "Sen benim kızımsın! Ve seninle gurur duyması gereken tek kişi benim. Ben de seninle, cesaretinle her zaman gurur duydum." Sanki annem yaşıyormuş da boşanmışlar gibi, onun benimle gurur duyması hiç önemli değilmiş gibi bir tavırla konuştu. Neden böyle hissettim bilmiyorum. Ama onun benimle gurur duymaması babamı kızdıracak bir fikirdi. Dün gece aslında tamamıyla gerçekleri bilseydi, yine aynı fikirde olur muydu? Yine gurur duyar mıydı?
Cevabı biliyorum aslında ama bundan kaçmayı seçtim...
"Ama olanları hayatımdan çıkaramıyorum. Unutmak istiyor muyum? Onu da bilmiyorum... Bir daha hastaneye yatmak istemiyorum. Bunca zaman hiç geçmediler, unutamadım da..." Bakışlarım konuşurken ondan koparak camdan görünen ağaçlardaki karanlığa sabitlendi. Hiçbir şey söylemedi. Çünkü ona anlatacağım daha çok şey olduğunu biliyordu. Ya da ona kendimce aldığım bir kararı söyleyeceğimin farkındaydı...
"Belki de bunlarla yaşamanın bir yolunu bulmalıyım. Konuşacak birine ihtiyacım var. Beni dinleyecek ve bunu nasıl yapabileceğimi öğretecek bir psikolog olabilir."
Şaşkın şaşkın bakıyordur bana. Bunu anladım çünkü onun omzuna yaslanan başım boşluğa düştü. Ve geri çekilip görüş açıma girdi. Bana bakmak için bütün bedenini bana çevirmişti. Bunu istememi beklemiyordu. Gözlerimi kaçırdım. Belki bu çok korkutucuydu ama belki de artık sahte cesaret maddelerinin arkasına saklanmamalıyım. Ben buyum; pisliğiyle, acısıyla, iyiliğiyle, kötülüğüyle buyum. Ona bakmasam bile onu çok iyi tanıyorum... Öte yandan ona bakacak cesareti konuşurken kaybettim. Ondan korkuyorum, onun bana daha önceki o bakışıyla bakma ihtimali aklımdan geçti. Ve korktum. Onu affetmeye çalışırken olur da bir kez daha öyle bakarsa bu sefer kalbim onarılmamak üzere kırılırdı. Onu yine affetmek için bir neden bulurdum ama kalbimin üzerine kapattığım yaraların artık kanı içeride tutup tutamayacağını bilmem.
Ona yine "hastaneye yatayım, beni gene rehabilite etsinler" demiyorum zaten. Ama konuşmak istiyorum, birileri daha bilirse eğer olanları belki özgür hissederim, iyi hissederim. Çok zor bir ihtimal ama belki de kendimi suçlamayı bırakacağım...
Bazıları "geçmiş geçmiştir" der ya; geçmiş hiçbir zaman geçmemiştir. Çünkü o geçmiş dediğimiz şey geçip giderken bizde izler bırakıyor. Ama iyi ama kötü... Bir şekilde üstümüze çamuru atılıyor; lekesi, izi kalıyor işte.
"Pekala..." Derin bir nefes alıp konuştu. "Çok doğru düşünmüşsün, eğer istediğin buysa bu konuyla ilgileneceğim canım. Daha önce ilgilendiğim gibi de olmayacak, için rahat olsun."
Aslında o konuşurken aklımdan bu geçmişti. "Daha önce ilgilendiğin gibi mi?" demiştim içimden. Ama sanki bunu sesle söylemişim ya da o zihnimi okumuşçasına konuşunca içimde bir rahatlama olmadı desem yalan söylemiş olurdum... Bu sefer ona güvenmek için bir nedenim olabilir...
O kahvesini içerken on beş dakika kadar hiç kıpırdamadan durduk. Sonra evin içini zilin sesi doldurdu. Kapıdaki koruma zili çalmış olmalı. Babam hiçbir korumanın evin içine girmesine izin vermiyordu. Çocukluğumdan beri yaptığı bir alışkanlık mı diyeyim buna yoksa takıntı mı karar veremiyorum. Aslında baktığımda babamın normal bir çocuk olmam için ne kadar uğraştığına bakıyorum da, o da bunu çok yanlış yollarla yapmıştı. Etrafımızda hep korumalar vardı. Kaç tane iş adamının evinde bu kadar koruma var ki? Babam bu konuda takıntılı, alışkanlık değil bu.
Ama neden? Evet, evet doğru tahmin; bunun da cevabını bilmiyorum! Belki çok abartıyorum, mahremiyet ve gizlilik onun için sadece derin anlamlar içeriyor da olabilir.
Nuray teyze, iki kez çalınan zilin ardından mutfaktan elini önlüğüne silerek çıktı ve gidip kapıyı açtı. Onun "Buyurun efendim," diyen sesiyle, aslında burada olmayan dalgın düşüncelerimden çıktım. Çünkü başımı babamın omzuna tekrar yasladığımda, iki kez çalan zili umursamayacak kadar doluydu kafam. Sık ağaçlara bakıyordum, o karanlığın hızla çöktüğü boşluklara... Ve tabii aklımda uyumak vardı. Şu an düşündüğüm hâlâ kabussuz uyumamdı.
Başımı babamın omzundan kaldırdım ve kapıya baktım. O sırada babam yerinden kalkıp gelen misafirimizi karşılamıştı. Gözüm bir anlığına kapıdaki kızdan koptu. Başta onu tanıyamadım ve sonra şaşkınlıkla tekrar baktım. Babamın elini sıkan kişi Jaden'dı. Burada ne işi var?
Olduğum yere çivilenmiş gibi yerimden kıpırdayamadım. Şu halimi okuldan birinin görecek olmasına sıçayım ya!
Ya gidip birine anlatırsa ya da başkaları da öğrenirse? Derdim bunlar değildi. Dün koca bir mahallenin ortasında başrollük bir tiyatro oynadım ben. Bana bu sorular faso fiso gelir. Canımı sıkan aslında ona söyleyeceğim yalanı henüz düşünmemiş olmamdı. Üzerinde çalışmadığım bir şeyler sallarsam muhtemelen o yalanı unuturum.
Kurulduğum koltuktan kalkarak babamın yanına kadar yavaş adımlarla, hafif kambur halimle yürüdüm. Doğrulurken zayıf bir inilti de koptu. Üzerime dönen meraklı bakışların farkındayım. Bunu tek fark eden de ben değilim. Nitekim babam Jaden'a dönerek, "Asya küçük bir kaza geçirdi. Biraz rahatsız maalesef," dedi. Gözlerim babama dönüp tekrar Jaden'ın yeşil gözlerine döndü. Ya da ela... Tuhaf bir rengi var irislerinin. Tam anlayamadım rengini... Bakınca hem hayal ettiğimdeki gibi hem de değil. Kafamda kurduğumdan bir tık daha uzun. Yüzü biraz daha keskin, dudakları daha kalın ve kaşları daha kalkık. Kirpikleri çok yoğun, makyajsız üstelik. Cildi mermer gibi parlak, canlı ve ışıl ışıl. Saatlerce cilt bakımı yaptığına bahse girerim. Çenesi çok oval değil. Saçları çikolata kahve gibi, bayağı açık bir ton; kapıdan içeri girerken saç tellerine vuran ışıkta neredeyse sarıya yakın bir parlaklık vardı.
"Müdürü aradım, sana rehber olacak başarılı bir öğrenciden bize yardım edebilir mi diye sordum. İncelik yapıp beni kırmadılar..." Babam ona bakarak konuşuyordu ve buraya geleceğini biliyordu. Bunu o planlamıştı. Çünkü Jaden akademik anlamda umut vaat eden, ışığı parlak bir öğrenciydi. Okulu birincilikle bitireceğine hiç şüphem yok. Ve babam onun beni çalıştırmasını istedi. Sebep? Ders açığımız özel hocalarla kapatılabilirdi. Jaden sadece dersleri çok iyi olan bir öğrenci... Bana öğretmenlik yapabileceğini sanmıyorum. Yani ben uyum sağlayabilir miyim emin değilim.
Elimi uzatarak onu selamladığım sırada çok gergindim. Yüzümdeki yaralara çok derin bakışlar atıyor, her bir mimiğimi saniyeler içinde inceliyordu. Ben sanki inatmış gibi nemrut nemrut baktım suratına. Aslında ona gülümsemem gerekirdi, içten içe istedim de bunu. Ama o da meraklı bakışlarını etrafta gezdirirken elimi sıkmıştı, odak noktası çok ben değildim zaten. O da gergin duruyordu. Onun kafamdaki dostluk-arkadaşlık portresini sevmiştim. Belki de bunun gerçekte yaşanması için biraz güler yüz iyi olabilirdi. Fakat gafil avlandım biraz bu duruma, üstelik şu anki bu halimle ne olacağını bilmediğim bir tepkiyle karşı karşıyaydım. Bunu o da fark etti. Koltuktan kalkıp yanına yürüdüğüm andan beri değişmeyen bakışlarını suratıma sabitledi. Gözleri yavaşça yüzümde, yamuk duruşumda ve yaşlı bir moruk gibi yürümelerimde takılı kalmıştı. Gözleri meraklı, kuşkucu ve şüpheciydi. Çok sert ve donuklardı da...
"Merhaba, hoş geldin. Asya ben."
Elimi sıktı ve "Merhaba memnun oldum, ben de Jaden," gibi ya da türevi bir cümle kurmadan sadece dümdüz suratıma bakarak "Jaden," dedi. Kısa ve öz... Kaşlarımı şaşkınlıkla bir saniye içinde indirip kaldırdım ve ifademi düz tutmaya çalışırken sonraki bir şekilde gülümsedim. Jaden kafamdakinden daha farklı biri galiba. Benzerlikleri olabilir, o bir ihtimal ama daha çok farklılıkları var gibi...
Babama dönüp "Müdür bana ricanızdan bahsetti," dedi. Babamın yüzünde genelde takındığı sevecen ve samimi ifade vardı. İnsanlar onun kızdığında bir ejderhaya dönüştüğünü düşünürdü ama normal hali bir kuzu kadar sıcak ve tatlıdır. Sadece bir tık daha takıntılı koruma içgüdüsüne ve mükemmeliyetçi karaktere sahip. "Kabul etmene gerçekten çok sevindim. Zamanın olmayabileceğini düşündüm aslında. Kabul etmeni istediğimiz kadar reddetmediğin için de mutlu olduk." Babam elimi sırtıma koyarak konuşuyor, sözlerini ikimizin sözleriymiş gibi anlatıyordu. Sanki bunu ikimiz düşünmüşüz gibi...
Ona bakarken en az benim kadar iyi bir yalancı olduğunu fark ettim. Hatta benden bile iyi... Çünkü ben gerçekleri gizlemek için yalan söylerdim. O yalanı yalanla kullanıyordu. Bir anlığına gerçekten onunla karşılıklı oturup bu fikri konuşmuşuz sandım...
Jaden geldiğinden beri ilk kez gülümseyerek babama ve bana bakarken konuştuğunda şaşırmadan edemedim. Vay be!
"İyi bir teklifti. Fizik, kimya ve biyolojide tabanın en yüksek puan ortalaması için kızınıza lahit okumayı bile öğretirim."
Bu kız harbiden hayallerimin ötesinde bir tip. Çok çok açık sözlü. Hiç kıvırmıyor. İnanılmaz düz, donuk ve şeytanlıktan uzak bir mizacı var. Düşündüğümden daha mesafeli, biraz kendine göre korumacı gibi. Bakışları çok soğuk, donuk ve katı duruyor. Pekala, belki de bu hatunla arkadaş olmayız; bana çok benziyor. Hayal ettiğim gibi sanıyordum ama değil, benden bile kontrollü ve mesafeli...
"Jaden'dan gelmesini ben rica ettim canım. Sen toparlanana kadar derslerden geri kalmamak için sana kaçırdığın derslerin notlarını getirecek ve çalışmana yardımcı olacak." Fizik dersinden en yüksek ortalama için bana ders çalıştıracak yani. Ya da onun ironik tabiriyle lahit mi okuyacağız? Jaden dişli bir tip, anladığım kadarıyla. İstediğini almak için tırnaklarını çıkarmaktan çekinmeyecek tiplere benziyordu.
Kaşlarımı gerçekten şaşkınlıkla kaldırırken, "Öyle mi? Zahmet olmasın," dedim. Tek yaptığım mütevazı olup ancak gönüllü davranmaktı. Yüzümde hafif bir tebessümle Jaden'a baktım, ifadesi hiç değişmedi.
"Bir karşılığı var, zahmet olmaz." O kadar düz mantık, sade ve kinayeden uzak konuşuyor ki kendimi yanında aptal gibi hissettim. Sözleri kaba ama tavrı oldukça hanımefendiydi. Jaden iyi bir oyun arkadaşı olacak. "Bu arada geçmiş olsun. Kötü bir kaza atlatmışsın." Konuşurken nedense onun duygudan uzak ve düz bir kağıttan yazıları okuyormuş gibi konuştuğunu düşündüm. Ciddi bir tipti. Bu da onu benden daha güvenilir yapardı.
Ben asla gerçek halimi yeni tanıştığım insanlara sunmam. Rol yaparım. Bazen şımarık zengin çocuğu, bazen dramatik ağlak bir kız, bazen suskun kızı oynarım. Bazen de gecenin bir yarısı psikoloğumu kendi çantasının zincirinde boğabilen biri olurum. Ne olacağımı ben bile bazen kestiremem... Jaden bunu yapabildiğimi, hatta bunları yapabildiğimi bilseydi yine de o fizik ortalaması için buraya gelebilecek biri gibi görünüyor.
Onu sevdim. Ne olduğu belli. Seninle dost olacağız Jaden. Sen dişli bir tipsin. Ben de istediğini almak için her şeyi yapabilecek biri. İyi bir kombinasyon olacak.
"Teşekkür ederim," derken ona gözlerime ulaşan gerçek bir ifadeyle gülümsedim. Gerçek bir gülüştü evet. Ve bunu çok sık yapmam. Babam konuşmaya müdahale edip aramızda köprü görevi görüyordu sanki. "Ayakta kaldık böyle. Sofra hazır, yemeğe geçelim mi?"
Jaden yemeğe kalacağını bilmiyor olmalıydı ki babamın eliyle işaret ettiği sofraya bakarken şaşırdı. Buraya ilk gelişi, evi gördüğünde böyle şaşırmamıştı. Babam da ben de bunu aynı anda fark etmiş gibi onun şaşkın şaşkın sofraya bakışını fark ettik.
"Ne seveceğini bilemedik. Asya her şeyden yapılsın istedi," dediğinde babam, aniden ona baktım. Yüzündeki bütün mimikleri incelerken "Ne zaman istedim?" dedim içimden. Çünkü bunu o kadar gerçekçi söyledi ki bir anlığına gerçek olduğuna ben de inandım. Onun geleceğinden haberim bile yoktu. Babam bana tıpkı yalan söylediğimdeki gibi usta bir oyunculukla bakıyordu. Bu kadar iyi yalan söylenebildiğini bilmiyordum. Peki, bu kadar iyi yalan söylerken benim ona söylediğim yalanları nasıl fark etmedi? Yoksa farkında mıydı? Acaba o da bana yalan söylüyor muydu?
Beynim durgunlaştı sanki ve içime bir kurt düştü. Ya o da benim kadar korkunç şeyler için yalan söyleyebiliyorsa? Ya benden çok daha derin sırlar saklıyorsa? Ah hayır, hayır bu sadece bir paranoya! Öyle olmalı. Peki ya değilse... O zaman ne yapacağım?
Gerildiğimi hissettim. Islak saç diplerime kadar gerildim. Burnumdan aldığım derin nefesler bunun kanıtıydı. Samimiyetten uzak, onu yalancı çıkarmamak için abartılı bir sırıtmaya dönüşen yüzümle, şaşkınlığını sürdürerek bakan Jaden'a baktım. Sanki ne hissettiği çok umurumdaymış gibi.
Ama umurumda... diye geçirdim içimden. Ve kafamdaki o aşina olduğum ses keskin bir kahkaha attı. "Hayır değil," dedi. Gerçek hangisiydi? Umurumda mı yoksa değil mi?
Ona bakarken cevabın "değil" olduğundan emindim.
Aslında gülümsemek istemiyor. Aslında çıkarı olmasa burada olmazdı. Arkadaş olmak istediğim bir gerçek ama o arkadaş olmayı isteyecek mi? İçimdeki his "sanmam" diyor, aklım ise "siktir et, olacak bir başkasını da bulabilirim" diyor. Hangisinin galip geleceğini içten içe merak ediyorum... Onunla arkadaş olacağım ve aynı zamanda babamı yalancı çıkarmamam gerek. Bu yüzden azıcık şeytanlık yapmakta bir sakınca görmedim.
"Ah evet, ben istedim. İnsan her gün evinde başarılı bir okul birincisi ağırlamıyor, sana karşı mahcup olmak istemedim..." İşte gerçek yağcılık böyle yapılır. Onun okul, başarı ve statü takıntısı duruşundan belli oluyor. Bu yüzden yağcılık hoşuna gidecek ilk şeydir. Bu duruşundan bile belli olan sinir bozucu tavrın hoşuma gitmesine sebep oluyor. Jaden'ın gururunun okşandığı ve bu "okul birincisi" sıfatına tav olduğu belliydi. Yüzüne anlık yayılan ve hızla toparladığı hoşnut ifadeden anlaşılıyordu. Çok kontrollü bir tip ama ben istediğimi aldım. Onun dikkatini çektiğimi, yüzündeki o geldiğinden beri çok nadir görünen gülümsemede görünce fark ettim zaten.
"Ben çok teşekkür ederim. Zahmet olmuş. Hiç gerek yoktu aslında. Notları bırakacaktım bugün sadece. Yarın çalışırız diye düşünmüştüm..." Jaden oldukça ılıman bir tonda konuşuyordu şimdi; o kağıttan okuyormuş gibi takındığı düz havası buğulanmıştı biraz. Babam bana "aferin" der gibi baktı. Ona gülümsemeye devam ederken gözlerimi kısıp tekrar açtım. Yapabildiğimin birazı bile değildi bu oyunculuk. Ne kadar korkunç biri olduğumu her geçen gün biraz daha anlıyorum.
İşin kötüsü, bir an geliyor bu beni çok üzüyor. Çünkü hoşlandığım —hadi daha da düşük bir his olduğunu varsayalım— beğendiğim adam bile benim korkunç olduğumu düşünüyordu. Ben de öyle düşünüyorum. Oyunculuğum günden güne gelişiyor, belki kendi kendimi kandırmayı da başarabilirim zamanla...
Ayrıca doğaçlama böyle yapılır işte... Acaba sinema-tiyatro mu okusam ileride? Benden harika bir oyuncu olur. Üstelik kafam kırık ve bir sürü travmam var; ağlamak için çok uğraşmam bile... Ama bu sadece hayalde kalacak, çünkü babam asla izin vermez!
"Evimize ilk gelişin. Asya ile sık sık çalışacaksınız, seni iyi anlamamız ve tanımamız gerek. Hadi sofraya geçelim." Derken babam Jaden'ı önümüzdeki sofraya ilerletti. Ve Jaden bayağı bayağı itiraz etmeye çalıştı. Çok mu alçak gönüllü yoksa insan mı sevmiyor çözemedim. Ama babam insanları tatlı dille ikna etmede iyidir. Nitekim Jaden daha fazla itiraz edemedi. Babam tam bir beyefendi gibi sandalyesini çekti. Jaden de kibarca teşekkür etti. Ben onun sağındaki her zamanki yerime geçerken o tam olarak karşımda ve babamın solundaydı. Babam benim sandalyemi çekmeden ben benimkini çektim ama geriye getiremedim. Çünkü eğilmem gerekiyordu. Neden bilmiyorum, bu harekette canım yanmıştı. Üstelik kaburgalarımı esnetmedim bile. Yüzümü buruşturdum ve ağzımdan kısık bir inilti koptu. "İyi misin tatlım?" diye sordu babam ani bir endişeyle. "İyiyim, sadece sandalyeyi geriye çekemedim," karşılığını verdiğimde babam sandalyeyi iterken sırtıma küçük bir yastık koydu. "Sağ ol baba," dedim rica ederek yerine otururken.
Nuray teyze gerçekten de sofrayı donatmıştı. "Bir kuş sütü eksik" derlerdi ya, aynı öyle. Jaden'ın şaşıracağı kadar vardı. Sarmalar, dolmalar, çorbası, salatası, tatlısı... Babamın en sevdiği yemek fırında soslu bifteği bile yapmıştı. Çeşit çeşit turşu türü... Sofrada kürdan koyacak yer yokmuş gibi doldurmuştu. Babamı zenginlerden ayıran tek şey sanırım yemek kültürü olmalı. Babam elit yemek kültürünü çok sıcak bulmadığını söyler hep. Daha yöresel yemekler görmeyi seviyor; bunda Nuray teyzenin de payı büyük tabii. Nuray teyze tam bir eski usul ve babam yemek konusunda eski usulcüdür.
Yemeğin başında herkes kendi tabağına gömülmüşken Jaden çok istekli değil, çekingen bir tavırla yemek yiyordu. Belki aç değildi ya da ilk kez tanıdığı insanlarla genelde yemek yemiyordu. Muhtemelen ikisi birden. Gözümü ona dikip bakışımı anında hissetmiş gibi yakaladı beni. Normal huyum bu değildi. Ama son birkaç yıldır gözümü bir yere diktim mi gereğinden çok inceliyorum. Bu insanlar için rahatsız edici olabiliyor ve ben nedenini bilmediğim bir şekilde buna son veremiyorum; hatta rahatsız olduklarını gördükçe daha çok yapmak geliyor içimden.
Ona bakmaya devam ettim, gözlerimi üzerinden hiç çekmeden öylece yüzüne baktım. O da bana çok da kararlı olmasa da kaçamak bakışlarla baktı. Meydan okuyor tabii... Hissediyorum.
İri, yuvarlak yeşil gözleri çatık kaşlarının gölgesine sıkıştığında zoraki bir tebessümle suratıma baktı. O da rahatsız oldu; buna içimden kahkahalarla gülmek gelmesine şaşırmadım ama dıştan o kahkahayı atmadım. Seninle çok eğleneceğiz Jaden, bunu görebiliyorum.
"Yemekler damak tadına pek uymadı galiba..." dediğimde bakışlarım ve dudaklarım arasında iki farklı ifade vardı. Gözlerim soğuk, buz gibi donuk bakıyordu ama dudaklarım gülümsüyordu. Bana göre sadece dudaklarım yanaklarımın iki yanına çekilmişti ama insanlar buna gülümsemek diyordu ve bir anlam yüklüyordu. Boğazını öksürerek temizledi.
"Aslında uydu. Ben geleneksel yemeklere daha aşinayım. Farklı bir damak tadım yok tabii. Ama yeni tanıştığım insanlarla genelde yemek yemiyorum." Bu kızınki açık sözlülük mü, patavatsızlık mı yoksa sadece aklına geleni doğrudan dürüstçe söylemek mi bilemedim. Ama beni gıcık etmek yerine bu bilmiş tavrı güldürdü. Gözlerimi kısacak kadar hemde. Gerçek, içten bir gülüştü.
"Zamanla alışırsın tatlım." Tatlım? Bu kelimeyi arkadaş olmak istediğim birine söylemeyeli yıllar oldu sanki. Babam Jaden'ın gerildiğini hissetti, çünkü çok dik oturuyordu. Neden bu kadar gergin onu da anlayamadım.
"Yemeklere mi yoksa size mi?"
"Hangisine alışmak istersin?"
"Tercihimi yemeklerden yana kullanmıyorum," diyerek güldü. Bu "lafı nasıl da soktum" tarzı bir gülüştü. Eğlenceli kız... Kafa dengi. Gülüşünden rahatsız olmuş gibi olduğu yerde kıpırdadı. Babam onun rahatsızlığını fark etti ve doğruca bana baktı. Bu rahatsızlığın sebebine... Kaşlarını kaldırarak yüzüme bakarken gözlerimi kaçırarak uyarıyı aldığımı gösterdim.
"Ee Jaden, üniversitede ne okumayı planlıyorsun?" diyerek aramızda bir anda oluşan sessizliği ve benim rahatsız edici etkimi dağıtmaya çalıştı. Ki kısmen başarılı oldu da. Jaden konu okul olunca bayağı konuşkan, daha samimi davranabiliyordu anladığım kadarıyla. "En tepede hangisi varsa o." Derken Jaden'a kısık gözlerle baktım. Her şeyin en tepesini istiyordu. En iyi okul, en iyi meslek, en iyi notlar, en iyi öğrenci... En tepede, limitin sonunda hangisi varsa ona sahip olmak istiyor, bu çok bariz...
"Bravo, kendine ne kadar güveniyorsun. Hedeflerin çok yükseklerde. Doğru oranda hırs başarı getirir." Babam arkasına yaslanıp ona gerçek anlamda var olan bir hayranlıkla takdir ederken düşündüm. Ben en çok neyim? En çok... Bu üç noktanın yerine ne gelebilir? Kafamda birkaç örnek beliriyor ama cevaplarına korkuyla bakıyorum. Çünkü hiçbiri normal değil.
"Evet, zekama ve kendime güveniyorum."
"Başarılı olacağına hiç şüphem yok."
"Olacağım." Bu konuşma böyle bir babama bir Jaden'a mekik dokurken, tabağına dalmış kafamda o üç noktaya sayısız sıfat yerleştirdim. Hep bir ruh hastasının vereceği cevaplar geliyordu aklıma. Sadece gerçekte öyle olduğum için değil; sanki o aklımdan geçen kelimelerin hepsi yetersiz bir zihin kondisyonundaki kişinin verebileceği cevaplardı.
"Asya?" Adımı duyunca bir anlığına içim ürperdi. İrkildim. Ama kafamdaki düşünceler dağıldı ve yemek masasına geri döndüm. Gözlerimi önümdeki kabaktan yavaşça kaldırıp Jaden'a baktım. Tıpkı benim gibi o da yalandan bir gülüşle konuşuyordu. İrkildiğimi fark etti ve pür dikkat bana bakıyordu. O da çok usta olmasa da bir oyuncu... Ben ona tuhaf ve rahatsız edici geliyorum, bunu fark etmemek için aptal olmak gerekir.
Jaden birkaç dakika öylece yüzüme baktı. Zor bir problemi çözmek ister gibi meraklıydı bakışları. Yüzüme o sahte normallik maddelerinden takmalı, gülümsemeli ve ona birkaç soru da ben sormalıydım. Ama çok yorgun hissediyorum ve dün geceden sonra içimde tuhaf bir değişiklik var. Bunun adı tam olarak ne bilmiyorum. Bu hisse bir isim vermek zor fakat şunu açıkça söyleyebilirim ki; umurumda değil. Onun hakkımda düşüneceklerini çok az umursuyorum.
Dalgın gözlerimi kırpıştırarak oturduğum yerde dikleşme ihtiyacını bastırdım.
"Pardon, dalmışım," dedim.
"Peki ya sen Asya, sen ne okuyacaksın? Bir hedef belirlemen gerek," diye sordu Jaden. Merak etmediğine kalıbımı basarım...
Bir anlığına soru bilmediğim yerden gelince donup kaldım. Daha önce babam gibi mimar olmak istiyordum. Bunun sebebi sadece onun gözüne girebilme çabamdı. Onun istediği o mükemmel evlat olursam benimle daha çok vakit geçirir, en azından doğum günümde yanımda durur diyordum. Ama şimdi ne olmak istediğimi bilmiyorum. Hastayım ben. İyileşmek de istiyorum ama aynı zamanda iyileşmek de istemiyorum... Çünkü yalnız kalmaktan korkuyorum. Ne olmaya karar verebilirim ki? Yalan söylemek dışında iyi olduğum ne var? Matematiğim iyiydi eskiden. İki kere ikiyi bile çarpmayalı çok oldu. Çok iyi çizim yaparım. Hastaneye yatmadan önce hep aynı şeyi çiziyordum. Hep aynı kızı... O kahve rengi küçük gözleri, şimdi düşününce yine aynısını çizerim.
Hızlı kitap okurum. Belki edebiyatçı olurum. Ne işime yarar ki? Babamın işlerinin başına geçecek bir veliahdı olmalı.
"Asya?" Babam bugün beni daldığım düşüncelerimden sık sık çıkartıyor. "Jaden bir soru sordu tatlım." Derken yutkunup Jaden'a baktım. Gerçek anlamda meraklı, kısık gözleriyle bakıyordu bana.
"Ben henüz karar veremedim," dedim gözlerimi tabağıma dikerek.
"Asya bu sene sınava girmeyecek. İsviçre'den sonra buraya alışması için bu yılı değerlendirmeye karar verdik. Mimar olacak, tıpkı benim gibi." Babam benim lafımı hiç duymamış gibi tüm planını Jaden'a anlattı. Benim yerime bir yol çizmiş, ilk kez kontrolü gerçek manada elinde tutuyordu.
Babamın sesi hâlâ kulağımda yankılanıyordu:
"Mimar olacak. Tıpkı benim gibi."
Oldum olası bu "tıpkı benim gibi" kısmından nefret etmişimdir. Tıpkı onun gibi... Soğukkanlı, hesapçı, duygularını birer dekor gibi kullanan biri. Hayır, ben onun gibi olmayacağım. Ama bunu ona söylemek... Cesaret değil, aptallık olurdu.
Jaden'ın yüzüne baktım. Bir anlığına, o da bu sahneyi izlerken benim yerime utanmış gibi geldi. Bana değil de babama acır gibi bakıyordu. O kadar "başarılı" biri için fazla yumuşak bakışlardı bunlar. Hoşuma gitmedi.
"Ne güzel," dedi sonunda; nazik ama ruhsuz bir tonda. "Babanla aynı mesleği paylaşmak büyük şans."
Ah evet... Büyük şans. Kendi kimliğini doğmadan mezara gömmek de öyle olmalı zaten.
Gülümsedim. Zoraki değil bu kez; gerçekten eğlendim.
"Evet, öyle. Özellikle biri senin yerine her kararı verdiğinde hayat çok kolay oluyor."
Masada bir sessizlik oldu. Babam daha önce yerime karar verdiğinde, bir tımarhanede cehennem hayatı yaşıyordum. Nuray teyze kaşığını düşürdü, babamın yüzü taş kesildi. Jaden'ın gözlerinde bir anlığına bir şey parladı; hayret, belki biraz saygı... Ama hemen sonra kayboldu.
Babam gülümsemeye çalıştı, beceremedi.
"Şaka yapıyor tabii," dedi, sanki ben onun küçük, yaramaz kızıymışım gibi.
Şaka yapmıyordum. Ama gülümsedim. Çünkü bazen yalanlar, sessizlikten daha yüksek sesle konuşur.
Yemeğe devam ettik. Çatalımın ucundaki dolmayı izlerken içimde bir düşünce kıvrıldı: Belki de Jaden, babamın söylediği kadar "düzgün" biri değildi. O kadar kontrollü, o kadar dikkatli biri mutlaka bir şey saklıyordur. Bana benzeyen bir şey... Yüzünün arkasında gizlenen kırık bir yer. Kendini göstermek istemeyen ama orada olan bir karanlık.
Çatalımı tabağa bıraktım, başımı yana eğip onu izledim. Jaden fark etti ama bu kez kaçmadı. Bakışlarımız çarpıştı; sessiz bir meydan okuma... O an midemdeki ağırlığın yerini tuhaf bir his aldı. Belki merak, belki başka bir şey. Bu çocuk aptal değil... ki ben de değilim. O yüzden bakışlarının altındaki küçük oyunu fark ettim. Jaden, sandığı kadar soğukkanlı biri değildi. Gözlerinin kenarında beliren o belli belirsiz titreme; korku değil, tetikte olma hâliydi. Sanki biri onu sürekli izliyormuş gibi... Belki de ben izliyordum zaten.
Babam kalkınca masa üzerindeki sessizlik daha da ağırlaştı. Nuray teyze tabakları toplamaya başladığında Jaden bana baktı. Bu kez doğrudan, kaçmadan.
"Baban seni gerçekten çok önemsiyor gibi," dedi. Tonlamasındaki imayı tam anlayamadım ama kulağa sanki "seni anlamıyor ama seviyor" gibi gelmişti.
Omuz silktim. "Önemsemekle sahiplenmeyi karıştırıyor."
Kafasını yana eğdi, beni inceler gibi baktı. Yüzündeki sakinlik, merakla karışık bir yumuşaklığa dönüştü.
"Sanırım seni anlamak kolay değil."
Güldüm. "İyi ki değil. Kolay anlaşılır insanlar çabuk unutulur."
Bu cevabım hoşuna gitti sanırım; dudaklarının kenarında belli belirsiz bir kıvrım belirdi. Ama yine de mesafesini koruyordu. Sanki beni dikkatle ölçüp tartıyordu. Sanki arkadaş olmak için bile bir tür testten geçmem gerekiyordu.
Nuray teyze son tabağı da toplarken babam içeriden seslendi:
"Asya, Jaden'a yukarıyı göster kızım; çalışma odasını. Yarın birlikte çalışacaksınız."
İçimde istemsiz bir direnç yükseldi. Yalnız kalmak istemiyordum ama onunla kalmak da rahatsız ediciydi. Yine de başımla onayladım. Merdivenleri çıkarken Jaden'ın sessiz adımlarını arkamda hissediyordum. Aramızda tuhaf bir enerji vardı; söylenmeyen şeylerin ağırlığı gibi... Odaya girdiğimizde perdeden süzülen akşam ışığı masanın üzerine dağılmıştı. Defterler, eskiz kalemleri, yarım kalmış bir çizim...
Jaden masaya yaklaşıp kâğıtlara baktı. "Çiziyorsun," dedi, gözlerini kâğıttan ayırmadan.
"Arada."
"Bu kadar detayı 'arada' çizen biri, genelde aradan fazlasını yapıyordur."
Kelimeleri özenle seçilmişti. Ne övgüydü ne suçlama. Sadece dikkat...
"Bakmayı mı seviyorsun, anlamayı mı?" dedim.
Bana döndü. "İkisi bazen aynı şeydir."
O an sanki içimdeki pislik kokusunu almış, çöplerimi eşeliyormuş gibi görünüyordu. Bir süre sessiz kaldık. Bu sessizlik, babamla yaşadıklarımdaki gibi rahatsız edici değildi; sadece doluydu. Sanki ikimiz de birbirimizin içinde yankılanan bir boşluğu fark etmiştik ama adını koymuyorduk.
Jaden masada duran çizim kâğıtlarına uzandı. Önce yalnızca merakla baktı, sonra kaşları hafifçe çatıldı. Parmak uçları sayfaların arasında gezindi; her sayfada aynı yüz, aynı küçük silüet.
Aynı kız. Islak saçları omuzlarına yapışmış, gözleri ağlamaklı, cüce bir kız. Koca kafasının yan tarafında kabuk bağlamış yaralar... Dudakları çatlak, yanaklarında kum taneleri. Her çizimde biraz daha gerçek, biraz daha canlı.
Jaden'ın parmakları durdu. "Bu... Hep aynı kişi mi?" diye sordu. Sesi alçalmıştı. Ne yargılayan ne de tam olarak anlayan bir tonda... Daha çok, ciddi anlamda meraklıydı.
Başımı kâğıttaki o küçük siyah çizimlerden kaldıramadım. Çizim kalemimi elimde çevirirken sanki o an konuşmazsam çizimlerin kendisi konuşacakmış gibi hissediyordum. Belki de o çizim, düşündüğümden çok daha gerçekti. Kâğıttaki gözler sanki içime bakıyordu. Islak saçları, ağlamaklı gözleri, yaralı dudakları... Her çizgi bana kendimi hatırlatıyordu. O sadece bir çizim değil; benim parçam, sırrım, aynı zamanda tek korkumdu.
Jaden bana bakarken yüzündeki ifadeden fark ettiğini anladım. Ama ne anladı ki? Belki bir parça merak, belki de sadece bir tuhaflık olarak gördü. İçimde bir gerilim yükseldi; kalbim hızlandı, ellerim hafifçe titredi. Sanki bu çizimler içimdeki acıyı ifşa ediyordu. Jaden de bunu görmüş olabilir miydi? Olabilir de... olmayabilir de...
"Öyle mi?" dedim sonunda. "Daha önce hiç fark etmemiştim."
O kadar acemi ve beceriksizce bir yalandı ki inanamadığını yüzündeki ifadeden anlayabiliyordum.
"Kim o?"
Yutkundum; sanki grip olmuşum gibi boğazım ağrıdı. Kalem ellerimden yere düştü. O an gözlerinde bir gölge belirdi; ani, savunmasız bir şey.
Kısa bir sessizlikten sonra, "Bilmem," dedim. "Sıradan bir çizim işte."
Sıradan ha? Buna götüyle gülecek bir cüce tanıyorum.
"Tekrarı olan bir sıradanlık. İlginç, sence de öyle değil mi?"
Sesi masanın üzerinde yankılandı ve içimde ani bir gerilme yükseldi. O soruya ne söyleyeceğimi, nasıl cevap vereceğimi bilemez hâldeydim. Çizimleri topladım, tıpkı bir suçlunun kanıtlarını saklaması gibi masanın kenarına doğru ittim.
"Bana göre değil," dedim donuk bir sesle. Gözlerimi Jaden'dan kaçırmadan ama bakışlarımı dondurarak söyledim. "Öylesine bir çizim. Sadece eskiz... Sadece denemeler."
Jaden duraksadı, kâğıtlara baktı ama üstelemedi. Parmaklarını çekti. Kâğıtlar masada duruyordu artık ama gözlerinde o eski merak yoktu. Sanki "Tamam, konu kapandı," demek istercesine bakışlarını bana çevirdi.
İçimde bir rahatlama ve aynı zamanda tedirginlik karışımı bir his... Rahatladım çünkü soruyu uzatmamıştı; tedirgin oldum çünkü o bakış hâlâ üzerimdeydi. Ama şimdi kontrol bendeydi.
Odadan birlikte indik. Merdivenlerin sonuna geldiğimizde Jaden çantasını açtı ve bir kitap listesi çıkardı. Sayfaları çevirdi; üzeri notlarla dolu, baştan sona düzenliydi.
"Bunlar benim kendi hazırladığım notlar," dedi; sesi sakin ama gururlu geliyordu. "Kendi çalışma sistemim. Sana da yardımı olur."
Babam yanımızda hafifçe gülümsedi. "Çalışma odasını beğendin mi, Jaden?" diye sordu.
Jaden başını salladı. "Evet, çok sevdim. Çok iyi organize edilmiş."
Ben babamın yanında dururken Jaden'a baktım. Yemekteki gibi değil, daha meraklı ve rahat... Bir ajan gibi ama sınırlarımı koruyarak. Babam listeye bakarken ben Jaden'ın bıraktığı kâğıda hiç bakmadım; zaten babamın o listeyi alacağını biliyordum.
"Eğer isterseniz çok iyi bir kitapçı biliyorum," dedi Jaden. "Adresini paylaşabilirim."
Babamın gözleri parladı, başını salladı. Aklına bir fikir geldiği belliydi; o ifadeyi tanıyordum.
Jaden tam kalkmak üzereyken babam ısrar etti: "Biraz daha otur, çayımızı içeriz."
Ama Jaden nazikçe reddetti: "Teşekkür ederim ama kitapçı kapanmadan gitmem gerek. Yarın için hazırlık yapmalıyım."
Babam fırsatı yakalamış gibi bana döndü: "Tamam o zaman, Asya da seninle gelsin. Kitapları birlikte alırsınız."
İşte o "parlak" fikir! Ne bekliyordum ki?
Jaden karşı çıkmadı ama yüzündeki ifade çok da hoşnut olmadığını söylüyordu. "Olur," dedi sadece. Kısa, kibar ama mesafeli.
Babam ekledi: "Asya, sen de hazırlan. Birlikte gidin, hem hava alırsınız."
İçimde bir panik... "Hazırlanmam biraz uzun sürebilir," dedim kurtulmaya çalışarak.
Ama babam kestirip attı: "Olsun, Jaden bekler. Acele etme. Korumun da sizinle gelecek."
Bir an donakaldım. Korumam mı? "Korumam kim?" diye geçirdim içimden. Küçükken Cengiz abi vardı. Her yere benimle gelirdi. Liseye geçince istemediğimi söyleyip onu göndermiştim. Belki de en büyük pişmanlığımdı; o yanımda olsaydı belki de başıma gelen o şeyler hiç yaşanmazdı.
"Cengiz gelecek. İşine dönmesi için rica ettim, sağ olsun kırmadı."
Cengiz abi adını duyunca içime bir umut doldu. Jaden ise babamın başıma koruma dikmesine şaşırmış gibiydi. Bu durumdan kurtulmak istedim ama kaçış yoktu. Sessizce yukarı çıkıp hazırlandım. İçimden bir ses bu basit gezinin beklenmedik bir şeye dönüşeceğini fısıldıyordu.
Kapıdan çıktığımızda soğuk yüzüme vurdu. Arabanın yanında Cengiz abiyi gördüm. Dik ve dikkatli... Beni görünce yüzü anlık bir değişime uğradı; dağılmış hâlimi görünce üzüldüğünü anladım ama hemen profesyonel maskesini geri taktı.
"Hazır mısınız?" dedi. Jaden'a nazik ama ölçülü bir bakış attı.
"Hazırız," dedim.
Arabaya bindiğimizde içeriye o tanıdık sessizlik doldu.
"Nereye gidiyoruz Asya Hanım?"
"Kitapçıya."
Jaden araya girdi: "Nihmalas Mahallesi yakınında bir yer var."
Cengiz'in direksiyondaki elleri kaskatı kesildi. "Nigrum mu?" dedi. Demek orayı herkes biliyordu, bir tek ben bilmiyordum! "Orası pek tekin değildir. Merkezde daha elit yerler var."
Jaden bana baktı. Bir an duraksadım ama geri adım atmadım. "Sorun değil," dedim Cengiz'e. "Sen varken sıkıntı olmaz."
Cengiz aynadan bana baktı; bakışında hem onay hem de ağır bir sorumluluk vardı. Başını salladı ve yola çıktık. Camdan dışarı bakarken şunu düşündüm: Bazen en büyük dayanak, birinin hiçbir şey sormadan sadece yanında kalmasıydı.