İçeriğe geç

PETER PAN ve WENDY |J.M. BERRİE|1911

Bölüm 2 · 14 dk okuma

PETER PAN ve WENDY |J.M. BERRİE|1911

Bölüm 2

Bölüm:1 - Peter Ortaya Çıkıyor

BÖLÜM I

PETER ORTAYA ÇIKIYOR

Bütün çocuklar büyür; biri hariç. Çok geçmeden büyüyeceklerini öğrenirler ve Wendy bunu şu şekilde öğrendi. İki yaşındayken bir gün bahçede oynuyordu. Bir çiçek kopardı ve onu annesine götürmek için koştu.

Sanırım o an öylesine sevimli görünüyordu ki Bayan Darling elini kalbinin üzerine koyup şöyle haykırdı:

"Ah, keşke sonsuza dek böyle kalabilsen!"

Bu konu hakkında aralarında geçen tek konuşma buydu; ama o günden sonra Wendy, bir gün büyümesi gerektiğini biliyordu.

İki yaşını geçince bunu her zaman anlarsınız.

İki yaş, sonun başlangıcıdır.

Elbette 14 numaralı evde yaşıyorlardı ve Wendy doğana kadar evin en önemli kişisi annesiydi.

Bayan Darling, romantik bir ruha ve tatlı, hafif alaycı bir gülümsemeye sahip, çok zarif bir kadındı.

Onun romantik zihni, gizemli Doğu'dan gelen, biri diğerinin içine yerleştirilmiş küçücük kutular gibiydi; ne kadarını açarsanız açın, içinde daima bir tane daha bulunurdu. Tatlı, hafif alaycı ağzının sağ köşesinde ise Wendy'nin bir türlü alamadığı bir öpücük vardı; orada öylece duruyordu, apaçık görülebilecek kadar belirgin olduğu hâlde.

PETER PAN VE WENDY

​Bay Darling'in onu nasıl kazandığına gelirsek: O henüz bir küçük kızken hayatındaki erkek çocukları olan pek çok beyefendi, büyüdüklerinde aynı anda ona aşık olduklarını fark etmiş ve hepsi birden evlenme teklif etmek için evine koşmuştu; Bay Darling hariç. O hemen bir faytona atlayıp herkesten önce varmış, böylece onu kapmıştı. Onun her şeyini kazanmıştı; en içteki o gizli kutu ve o öpücük hariç. Bay Darling o kutudan hiç haberdar olmadı, zamanla öpücüğü elde etmeye çalışmaktan da vazgeçti. Wendy bu öpücüğü ancak Napolyon'un alabileceğini düşünürdü; ama ben onun da çabaladığını, ardından öfkeyle kapıyı çarpıp gittiğini hayal edebiliyorum.

​Bay Darling, Wendy'ye her fırsatta annesinin onu sadece sevmekle kalmayıp ona saygı da duyduğunu söyleyerek övünürdü. Kendisi, borsa ve hisse senetlerinden anlayan o derin, bilge adamlardan biriydi. Elbette hiç kimse bunlardan gerçekten anlamazdı ama o anlıyormuş gibi görünmeyi çok iyi becerirdi; sık sık "tahviller yükseldi, hisseler düştü" derdi ki bu, her kadının ona saygı duymasını sağlayacak bir edayla söylenirdi.

​Bayan Darling beyazlar içinde evlenmişti. İlk başlarda ev defterlerini kusursuzca, hatta neredeyse bir oyun oynuyormuş gibi neşeyle tutardı; tek bir brüksel lahanası bile hesaptan kaçmazdı. Fakat zamanla koca koca karnabaharlar hesaptan düşmeye başladı ve onların yerini yüzü olmayan bebek çizimleri aldı. Hesap kitap yapması gereken zamanlarda bu çizimleri karalardı. Bunlar, Bayan Darling'in geleceğe dair tatlı tahminleriydi.

​Önce Wendy geldi dünyaya, sonra John, ardından da Michael.

​Wendy'nin gelişinden sonraki ilk bir iki hafta boyunca onu yanlarında tutup tutamayacakları şüpheliydi; ne de olsa doyurulması gereken bir boğaz daha eklenmişti. Bay Darling onunla inanılmaz derecede gurur duyuyordu ama çok da dürüst ve onurlu bir adamdı. Bayan Darling'in yatağının kenarına oturur, bir yandan eşinin elini tutarken bir yandan da masrafları hesaplardı; Bayan Darling ise ona yalvaran gözlerle bakardı. Kadın, ne olursa olsun bu riski göze almak istiyordu ama bu adamın tarzı değildi; onun tarzı elinde kurşun kalem ve bir parça kağıtla hesap yapmaktı ve eğer kadın kafasını karıştıracak olursa...

PETER İÇERİ SIZIYOR

​...önerilerde bulunarak kafasını karıştıracak olursa, her şeye en baştan başlamak zorunda kalırdı.

​"Lütfen sözümü kesme," diye yalvarırdı eşine. "Bak şimdi, şurada bir pound on yedi şilinim var, ofiste de iki pound altı şilin; ofisteki kahve masrafımı kesebilirim, diyelim ki on şilin, eder iki pound dokuz şilin altı peni; senin on sekiz pound üç şilininle toplarsak eder üç pound dokuz şilin yedi peni; çek defterimdeki beş pound sıfır şilin sıfır peniyi de eklersek sekiz pound dokuz şilin yedi peni eder—o hareket eden de kim?—sekiz pound dokuz şilin yedi peni, elde var yedi—konuşma hayatım—bir de kapıya gelen o adama ödünç verdiğin bir pound var—sessiz ol çocuk—elde var çocuk—işte, yaptın yapacağını! Dokuz pound dokuz şilin yedi peni mi demiştim? Evet, dokuz dokuz yedi demiştim; asıl soru şu: Dokuz pound dokuz şilin yedi peniyle bir yıl idare etmeyi deneyebilir miyiz?"

​"Elbette deneyebiliriz George!" diye haykırdı kadın. Fakat Bayan Darling, Wendy'den yana taraf tutuyordu; oysa ikisi arasında asıl yüce gönüllü olan Bay Darling'di.

​"Kabakulak hastalığını unutma," diye uyardı onu neredeyse tehditkar bir tavırla ve hemen yeniden hesaplara gömüldü. "Kabakulak için bir pound yazdım ama bence otuz şilini bulur—sakın konuşma—kızamık bir pound beş şilin, kızamıkçık yarım guinea, eder iki pound on beş şilin altı peni—parmağını öyle sallayıp durma—boğmaca için de diyelim ki on beş şilin..." Hesap kitap bu şekilde uzayıp gidiyor, her seferinde de toplamda bambaşka bir sonuç çıkıyordu; ama en sonunda Wendy, kabakulak masrafının on iki şilin altı peniye düşürülmesi ve iki farklı kızamık türünün tek bir hastalık sayılmasıyla ucu ucuna da olsa onay almayı başardı.

​Aynı heyecan John için de yaşandı; Michael ise çok daha kıl payı kurtardı. Ama sonuçta her ikisinin de kalmasına karar verildi ve çok geçmeden üçünün, dadıları eşliğinde arka arkaya dizilmiş bir halde Bayan Fulsom’ın anaokuluna doğru gidişini görebilirdiniz.

​Bayan Darling her şeyin tam usulüne uygun olmasını isterdi, Bay Darling ise komşularıyla birebir aynı olma konusunda tam bir tutkuya sahipti; bu yüzden, elbette onların da bir dadısı vardı.

​...çocukların içtiği süt miktarı yüzünden maddi durumları pek parlak olmadığından, bu dadı, Darling'ler onu işe alana kadar kimselere ait olmayan, Nana adında son derece ağırbaşlı bir Newfoundland köpeğiydi. Yine de çocukları her zaman çok önemserdi; Darling'ler onunla, boş zamanlarının çoğunu bebek arabalarının içine dik dik bakarak geçirdiği Kensington Bahçeleri'nde tanışmışlardı. İhmalkar çocuk bakıcıları ondan nefret ederdi; çünkü Nana onları evlerine kadar takip eder ve hanımlarına şikayet ederdi.

​Gerçekten de hazine değerinde bir dadı olduğunu kanıtladı. Banyo saatlerinde ne kadar da titizdi; himayesindekilerden biri gecenin herhangi bir anında en ufak bir ses çıkarsa hemen ayaktaydı. Tabii ki kulübesi çocuk odasındaydı. Bir öksürüğün ne zaman hafife alınmaması gerektiğini ya da ne zaman boğaza yün bir çorap sarılması icap ettiğini anlama konusunda tam bir dahiydi. Son nefesine kadar ravent yaprağı gibi eski usul ilaçlara inandı; mikroplarla ilgili tüm o yeni icat lakırdılara ve benzeri şeylere küçümseyen sesler çıkarıp durdu.

​Çocuklara okula kadar eşlik edişini izlemek tam bir edep dersiydi; uslu durduklarında yanlarında vakur bir şekilde yürür, yoldan saptıklarında ise kafasıyla hafifçe dürterek onları hemen hizaya sokardı. John’un futbol oynadığı günlerde kazağını yanına almayı bir kez bile unutmazdı ve yağmur ihtimaline karşı genellikle ağzında bir şemsiye taşırdı.

​Bayan Fulsom’ın okulunun bodrum katında, dadıların beklediği bir oda vardı. Diğer dadılar sıralara kurulurken Nana yerde yatardı; aralarındaki tek fark buydu. Diğerleri, toplumsal statü olarak kendilerinden aşağıda olduğunu ima edercesine onu görmezden geliyormuş gibi yaparlardı, Nana ise onların bu boş muhabbetlerini hor görürdü. Bayan Darling'in arkadaşlarının çocuk odasını ziyaret etmesinden hiç hoşlanmazdı; ama eğer gelecek olurlarsa, hemen Michael'ın günlük önlüğünü sıyırıp ona mavi işlemeli olanı giydirir, Wendy’nin üstünü başını düzeltir ve koşturup John’un saçına çekidüzen verirdi.

​Hiçbir çocuk odası bundan daha kusursuz bir şekilde idare edilemezdi ve Bay Darling de bunu gayet iyi biliyordu; yine de bazen içten içe huzursuzca, acaba komşular arkalarından dedikodu yapıyor mudur diye düşünmeden edemezdi.

Şehirdeki itibarını da hesaba katması gerekiyordu.

​Nana da onu başka bir açıdan huzursuz ediyordu. Bazen köpeğin kendisine içten içe hayranlık duymadığı hissine kapılırdı. "Sana ne kadar büyük bir hayranlık duyduğunu çok iyi biliyorum George," diyerek onu teselli ederdi Bayan Darling; hemen ardından da çocuklara gizlice kaş göz edip babalarına karşı bilhassa tatlı davranmalarını işaret ederdi. Sonrasında, evin diğer tek hizmetçisi olan Liza'nın da bazen katılmasına izin verilen o şahane danslar başlardı. İşe alınırken bir daha asla on yaşını göremeyeceğine (yani on yaşından büyük olduğuna) yemin etmiş olmasına rağmen, uzun eteği ve hizmetçi kepiyle tam bir cüce gibi görünürdü Liza. O neşeli koşturmacaların coşkusu bir başkaydı! Ama hepsinden neşelisi, kendi etrafında öyle çılgınca piruetler çizen Bayan Darling'di ki, ondan geriye görünen tek şey o meşhur öpücük olurdu; tam o anda üzerine doğru atılsaydınız belki de onu kapabilirdiniz. Peter Pan'in gelişine dek bundan daha sade, daha mutlu bir aile hiç olmamıştı.

​Bayan Darling, Peter adını ilk kez çocuklarının zihinlerine çekidüzen verirken duydu. Çocukları uyuduktan sonra onların zihinlerini karıştırmak, gün içinde sağa sola dağılmış pek çok fikri ve anıyı ait oldukları yerlere güzelce yerleştirerek ertesi sabaha hazırlamak, her iyi annenin her gece yaptığı bir adettir. Eğer uykusuz kalabilseydiniz (ki elbette kalamazsınız) kendi annenizin de bunu yaptığını görür ve onu izlemeyi son derece ilgi çekici bulurdunuz. Bu iş tıpkı çekmeceleri düzenlemeye benzer. Tahminimce onu dizlerinin üzerine çökmüş, zihninizin içindekilerden bazılarının başında muzipçe oyalanırken, bunu dünyada nereden bulup çıkardığınızı merak ederken, kimi tatlı kimi pek de tatlı olmayan keşifler yaparken görebilirdiniz; bazen bir düşünceyi adeta sevimli bir kedi yavrusuymuş gibi yanağına bastırır, bir diğerini ise aceleyle gözden uzak bir yere tıkıştırırdı. Sabah uyandığınızda, gece beraberinde yatağa girdiğiniz o yaramazlıklar ve hırçınlıklar küçücük katlanıp zihninizin en dibine yerleştirilmiş olur; en üstte ise, güzelce havalandırılmış, sabah kuşanmanız için hazır bekleyen o en cici, en güzel düşünceleriniz serilidir.

​Bir haritasını hiç gördünüz mü bilmem...

bir çocuğun zihninin haritasını. Doktorlar bazen vücudunuzun diğer kısımlarının haritalarını çıkarırlar ve kendi haritanız son derece ilgi çekici bir hal alabilir; ama siz bir de onları, sadece karmakarışık olmakla kalmayıp sürekli dönüp duran bir çocuk zihninin haritasını çizmeye çalışırken yakalayın. Üzerinde, tıpkı bir hasta kartındaki ateş tablonuz gibi zikzak çizgiler vardır ve bunlar muhtemelen adadaki yollardır; çünkü Düşler Ülkesi (Neverland) her zaman az çok bir adadır. Şurada burada göz alıcı renk cümbüşleri, açıklarında mercan resifleri ve hırpani görünümlü tekneler, vahşiler ve ıssız inler, çoğunlukla terzilik yapan cüceler, içinden nehir geçen mağaralar, altı ağabeyi olan prensler, hızla çürümeye yüz tutmuş bir kulübe ve gaga burunlu, ufacık bir yaşlı kadın vardır.

​Eğer hepsi bu kadar olsaydı kolay bir harita olurdu; fakat bir de okulun ilk günü, din, babalar, yuvarlak gölet, el işi, cinayetler, idamlar, yönelme durumu (-e hali) alan fiiller, çikolatalı puding günü, diş teli takmak, "doksan dokuz" demek, kendi dişini çektiğin için kazanılan üç peni ve daha nicesi vardır. Bunlar ya adanın bir parçasıdır ya da adanın altından kendini gösteren başka bir haritadır; üstelik hiçbir şey yerinde sabit durmadığı için her şey oldukça kafa karıştırıcıdır.

​Elbette Düşler Ülkeleri kişiden kişiye oldukça değişiklik gösterir. Örneğin John’unkinde, üzerinde flamingoların uçtuğu ve John’un onlara ateş ettiği bir lagün varken; henüz çok küçük olan Michael’ınkinde, üzerinde lagünlerin uçtuğu bir flamingo vardı. John kumsalda ters çevrilmiş bir teknede yaşardı, Michael bir kızılderili çadırında, Wendy ise yaprakların ustalıkla birbirine dikilmesiyle yapılmış bir evde. John’un hiç arkadaşı yoktu, Michael’ın geceleri arkadaşları olurdu, Wendy’nin ise anne babası tarafından terk edilmiş evcil bir kurdu vardı. Yine de genel olarak bakıldığında tüm bu Düşler Ülkeleri arasında bir aile benzerliği mevcuttur; eğer hepsi yan yana uslu uslu dursaydı, tıpkı kardeşler gibi "hepsinin burnu birbirine benziyor" falan diyebilirdiniz. Oyun oynayan çocuklar, bu sihirli kıyılarda küçük teknelerini sonsuza dek karaya yanaştırırlar. Bizler de orada bulunmuştuk; bir daha asla karaya ayak basamayacak olsak da dalgaların sesini hâlâ duyabiliyoruz.

Bütün o nefis adalar içinde Düşler Ülkesi en sıcak, en derli toplu olanıdır; bilirsiniz, öyle bir macerayla diğeri arasında usandırıcı mesafeler olan geniş ve yayılmış bir yer değil, aksine her köşesi tatlı bir telaşla tıklım tıklım doludur. Gündüz vakti sandalyeler ve masa örtüsüyle onun oyununu oynadığınızda hiç de ürkütücü değildir; fakat uykuya dalmadan önceki o iki dakika içinde neredeyse tamamen gerçeğe dönüşür. İşte bu yüzden gece lambaları vardır.

​Bayan Darling, çocuklarının zihinlerinde yaptığı yolculuklarda zaman zaman anlam veremediği şeylerle karşılaşırdı; bunların içinde en kafa karıştırıcı olanı ise kesinlikle "Peter" kelimesiydi. Kendisi hiçbir Peter tanımıyordu, yine de bu isim John ve Michael'ın zihinlerinde şurada burada boy gösteriyor, Wendy'ninkinde ise adeta her köşeye karalanmış durumda bulunuyordu. İsim, diğer tüm kelimelerden daha kalın harflerle öne çıkıyordu ve Bayan Darling ona baktıkça, bu kelimenin garip bir şekilde küstah bir havası olduğunu hissediyordu.

​"Evet, biraz küstah sayılır," diye pişmanlıkla itiraf etti Wendy. Annesi onu sorguya çekmekteydi.

​"Ama kim bu çocuk, canım benim?"

​"O Peter Pan işte anne, bilirsin ya."

​Bayan Darling ilk başta kim olduğunu çıkaramadı; fakat çocukluğuna doğru şöyle bir zihin jimnastiği yapınca, perilerle birlikte yaşadığı söylenen o Peter Pan'i hayal meyal hatırlayıverdi. Onun hakkında tuhaf hikayeler anlatılırdı; mesela çocuklar öldüğünde korkmasınlar diye yolun bir kısmında onlara eşlik ettiği söylenirdi. O zamanlar ona inanmıştı; fakat artık evli ve aklı başında bir kadın olduğundan, böyle birinin gerçekten var olup olmadığından ciddi biçimde şüphe duyuyordu.

​"Hem zaten," dedi Wendy'ye, "şimdiye çoktan büyümüş olması gerekirdi."

​"Ah hayır, hiç de büyümedi," diyerek kendinden emin bir şekilde güvence verdi Wendy, "ve tam benim boyumda." Hem zihnen hem de bedenen kendi akranı olduğunu kastediyordu; bunu nasıl bildiğini kendisi de bilmiyordu, sadece biliyordu işte.

​Bayan Darling bu konuyu Bay Darling’e danıştı ama adam "hadi canım sen de" dercesine bıyık altından gülümsedi. "Yaz bunu bir kenara," dedi, "Nana’nın çocukların kafasına soktuğu saçmalıklardan başka bir şey değil bu; tam bir köpeğin üreteceği cinsten bir fikir işte. Üsteleme, kendi kendine geçip gider."

​Ama geçip gitmedi; üstelik o baş belası çocuk çok geçmeden Bayan Darling’e büyük bir şok yaşattı.

​Çocuklar, hiç istiflerini bozmadan en tuhaf maceraları yaşayıverirler. Örneğin, olay olup bittikten bir hafta sonra, ormandayken ölmüş babalarıyla karşılaştıklarını ve onunla oyun oynadıklarını öylesine, laf arasında söyleyiverirler. Wendy de bir sabah, tam da bu umursamaz tavırla huzursuz edici bir gerçeği ifşa ediverdi. Çocuk odasının zemininde, çocuklar yatağa girerken orada kesinlikle bulunmayan bazı ağaç yaprakları bulunmuştu. Bayan Darling şaşkınlık içinde onlara bakıp anlam vermeye çalışırken, Wendy hoşgörülü bir gülümsemeyle şöyle dedi:

​"Yine şu Peter'dır, eminim!"

​"Ne demek istiyorsun Wendy?"

​"Ayaklarını silmeden girmesi o kadar yaramazca bir davranış ki," dedi Wendy içini çekerek. Son derece tertipli bir çocuktu.

​Son derece olağan bir şeyden bahsediyormuş gibi, Peter’ın bazen geceleri çocuk odasına gelip yatağının ayakucuna oturduğunu ve ona kaval çaldığını sandığını açıkladı. Ne yazık ki hiç uyanamamıştı; bu yüzden bunu nasıl bildiğini kendisi de bilmiyordu, sadece biliyordu işte.

​"Ne kadar boş konuşuyorsun öyle, tatlım benim. Kimse kapıyı çalmadan eve giremez."

​"Bence pencereden giriyor," dedi Wendy.

​"Güzelim benim, orası tam üç kat yukarıda."

​"Yapraklar pencerenin tam dibinde durmuyor muydu anne?"

​Bu tamamen doğruydu; yapraklar gerçekten de pencerenin hemen yakınında bulunmuştu.

PETER İÇERİ SIZIYOR

​Bayan Darling ne düşüneceğini bilemiyordu; çünkü her şey Wendy’ye o kadar doğal geliyordu ki, sadece bir rüya gördüğünü söyleyerek bunu kestirip atmak mümkün değildi.

"Peter bazen gelir ve kavalını çalardı."

​"Çocuğum," diye haykırdı annesi, "neden bana bunu daha önce anlatmadın?"

​"Unutmuşum," dedi Wendy umursamazca. Kahvaltısını etmek için acele ediyordu.

​Oh, şüphesiz rüya görmüş olmalıydı.

​Ama öte yandan, bir de şu yapraklar vardı. Bayan Darling onları dikkatle inceledi; bunlar kurumuş yaprak iskeletleriydi ama kadındı ki, İngiltere'de yetişen hiçbir ağaca ait olmadıklarından emindi. Garip bir ayak izi bulabilmek umuduyla, elinde bir mumla yerde emekleyerek her köşeye dikkatle baktı. Şöminenin bacasını demir maşayla kurcaladı, duvarlara tıklatıp kontrol etti. Pencereden aşağıya, kaldırıma doğru bir şerit metre sarkıttı; tırmanacak tek bir su borusu bile olmayan, tam otuz fitlik (yaklaşık 9 metre) dimdik bir boşluk uzanıyordu aşağıya.

​Kesinlikle Wendy rüya görmüştü.

​PETER PAN VE WENDY

​Ama ertesi gecenin de göstereceği üzere, Wendy rüya görmüyordu; öyle bir gece ki, bu çocukların sıra dışı maceralarının tam anlamıyla başladığı gece olduğu söylenebilirdi.

​Bahsettiğimiz o gece, tüm çocuklar bir kez daha yataklarındaydı. Şans eseri o akşam Nana'nın izin gecesiydi; Bayan Darling onları yıkamış, her biri tek tek annelerinin elini bırakıp uyku ülkesine süzülene dek onlara şarkılar söylemişti.

​Herkes o kadar güvende ve sıcacık görünüyordu ki, kadın az önceki korkularına gülümsedi ve dikiş dikmek için şöminenin yanına huzurla oturdu.

​Michael için bir şeyler dikiyordu; hani şu yaş gününde artık bebek elbiselerinden kurtulup gömlek giymeye başlayan Michael için. Şömine sıcacıktı, çocuk odası üç gece lambasıyla loş bir şekilde aydınlanmıştı ve çok geçmeden dikiş işi Bayan Darling'in kucağına düşüverdi. Sonra başı, ah, o kadar zarifçe öne eğildi ki. Uyuyakalmıştı. Şu dördüne bir bakın hele: Wendy ve Michael orada, John burada, Bayan Darling de şöminenin başında. Aslında dördüncü bir gece lambası daha olmalıydı.

​Uykusunda bir rüya gördü. Düşler Ülkesi'nin (Neverland) çok fazla yakınlaştığını ve oradan yabancı bir çocuğun sıyrılıp içeri sızdığını gördü rüyasında. Bu çocuk onu ürkütmemişti; çünkü onu daha önce çocuğu olmayan pek çok kadının yüzünde görmüş gibi hissetti. Belki de bazı annelerin yüzlerinde de rastlanabilirdi ona. Fakat rüyasında çocuk, Düşler Ülkesi'ni gizleyen o perdeyi yırtmıştı; Bayan Darling de Wendy, John ve Michael'ın o yırtıktan içeri dik dik baktıklarını görüyordu.

​Rüya tek başına önemsiz bir detay olarak kalabilirdi; fakat o rüya görürken çocuk odasının penceresi rüzgarla aniden açılıverdi ve bir çocuk süzülerek yere indi. Ona, odanın içinde canlı bir varlık gibi fır dönen, yumruğunuzdan daha büyük olmayan tuhaf bir ışık eşlik ediyordu; sanırım Bayan Darling'i uyandıran da işte bu ışık olmuştu.

​Kadın bir çığlıkla irkilerek uyandı, çocuğu gördü ve her nasılsa onun Peter Pan olduğunu hemen o an anladı. Eğer siz, ben ya da Wendy orada olsaydık, onun Bayan Darling'in o meşhur öpücüğüne ne kadar çok benzediğini görürdük.

​Kurumuş yaprak iskeletlerine ve ağaçlardan sızan özsularına bürünmüş, dünya tatlısı bir çocuktu; ama onunla ilgili en büyüleyici şey, tüm süt dişlerinin hala eksiksiz yerinde durmasıydı. Kadının bir yetişkin olduğunu görünce, o küçük incilerini ona göstererek dişlerini gıcırdattı.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.