İçeriğe geç

PERİLİ EV

Bölüm 1 · 7 dk okuma

PERİLİ EV

Bölüm 1

EVDEKİ ÖLÜMLER

Bu Noel öyküsüne konu olan evle ilk tanışmam, hayaletli öykülerin bilinen koşullarında ya da

alışılagelmiş hayaletli ortamlardan birinde olmadı. Evi gün ışığında, üzerinde güneş parlarken

gördüm. Görünürde, evi korkutucu gösterebilecek rüzgâr, yağmur, şimşek, gök gürültüsü ya da başka

türlü bir tuhaf durum yoktu. Dahası, eve doğruca bir tren istasyonundan gelmiştim. Ev, istasyondan

yaklaşık bir mil uzaklıktaydı ve evin önünde durup geldiğim yola baktığımda, yük treninin vadideki

toprak set boyunca kayarcasına ilerlediğini görebiliyordum. Her şeyin tamamen sıradan olduğunu

söylemeyeceğim, çünkü siz tamamen sıradan biri değilseniz herhangi bir şeyin size sıradan

görünebileceğini pek sanmam. İşte burada kendini beğenmişliğim devreye giriyor, ama evin, herhangi

birine de bana güzel bir sonbahar gününde göründüğü gibi görünebileceğini kabul edebilirim

Bu konuya yaklaşım tarzım buydu.

Kuzeyden Londra’ya doğru yolculuk yaparken, yolda durup eve bakmaya karar verdim. Sağlık

durumum geçici bir süre kırsal kesimde yaşamamı gerektiriyordu. Bunu bilen ve daha önce bu evin

yakınından geçmiş olan bir arkadaşım bana buranın uygun bir yer olduğunu ileri süren bir mektup

yazmıştı.

Gece yarısı trene bindim ve uyuyakaldım, sonra tekrar uyandım ve pencereden kuzey ışıklarını

seyrettim. Sonra tekrar uyuyakaldım ve uyandığımda her zamankine benzer şekilde, sanki hiç

uyumamışım gibi hoşnutsuz bir duyguyla sabah olduğunu fark ettim. Utanarak söylüyorum ki, bu

durumun sebep olduğu sersemliğin de etkisiyle, bütün gece boyunca hiç uyumadığım konusunda

karşımda oturan adamla zorla bahse bile girebilirdim.

Karşımdaki adam bütün gece harıl harıl, hiç bitmeyecekmiş kadar işle uğraşmıştı. Bu mantıksız

davranışına ek olarak (ondan da sadece bu beklenirdi) elinde bir not defteriyle bir kalem, sürekli bir

şeylere kulak kabartıyor ve notlar alıyordu. Önceleri bu sinir bozucu notların trenin sarsıntılarıyla

ilgili olduğunu düşündüm ve eğer bu seslere her kulak kabarttığında gözlerini başımın üzerine

dikmeseydi kendisinin de bir inşaat mühendisi olduğunu varsayarak onu hoş görebilirdim. Şaşı,

yüzünde şaşkın bir ifade olan biriydi ve davranışları giderek tahammül edilemez bir hal almıştı.

Soğuk ve cansız bir sabahtı (güneş henüz yükselmemişti) ve pencereden dışarı bakıp demir rengini

almış doğanın soluk ışıklarını ve benimle yıldızlar arasına, diğer bir deyişle benimle yaşam arasına

çökmüş ağır sisi izlerken, yolculuk arkadaşıma dönüp şöyle dedim:

“Afedersiniz bayım, ama bende farkettiğiniz özel bir şey mi var?” Çünkü, gerçekten de cüretkâr bir

ihtimamla şapkamı ya da saçlarımı inceleyip bir yere not ediyormuş gibiydi.

Şaşı adam gözlerini sanki vagonun arkası yüzlerce mil uzaktaymış gibi odakladığı arkamdaki uzak

noktadan uzaklaştırdı ve değersizliğim karşısında yüce bir acıma duygusu beslermiş gibi şöyle dedi:

“Sizde mi beyefendi? –B.”

“B mi?” diye sordum meraklanarak.

“Sizinle bir meselem yok beyefendi,” diye yanıtladı adam. “Lütfen sesleri dinlememe izin verin

Kısa bir duraksamadan sonra bu sesli harfi telaffuz etti ve not etti.

Başlangıçta biraz korktum, çünkü yanımda bir ekspres delisinin olması ve kondüktörün ortalarda

olmaması ciddi bir durumdur. Ama sonradan, adamın son günlerde Rapper olarak adlandırılan,

(içlerinden bazılarına) çok saygı duyduğum, ama inançlarına katılmadığım bir mezhep üyesi

olabileceği düşüncesi beni rahatlattı. Tam bunu soracaktım ki lafı ağzımdan aldı.

“Eğer sıradan insanlar gibi basit davranmıyorsam,” dedi küçümseyici bir tavırla, “beni bağışlayın.

Geceyi de şimdilerde hep yaptığım gibi ruhsal iletişim içinde geçirdim.”

“Hımm!” dedim oldukça ters bir şekilde.

“Gece görüşmeleri…” diye devam etti adam, defterinden birkaç sayfa çevirerek, “Şu mesajla

başladı: “Kötü arkadaş iyi huyu bozar.”

“Haklısınız,” dedim. “Ama bu düşünce tamamen yeni mi?”

“Ruhlardan yeni geldi,” diye cevap verdi adam.

Sadece o ters tavrımla yine, “Hımmm!” diyebildim ve ruhların ona en son ne söylediklerini sordum.

Adam defterine yazdığı son cümleyi büyük bir ciddiyetle okudu, “Eldeki bir kuş saldaki iki kuştan

daha değerlidir.”

“Gerçekten ben de aynı fikirdeyim,” dedim. “Ama doğrusu, dal değil midir?” diye sordum.

“Bana sal olduğu söylendi,” diye cevapladı adam.

Daha sonra bu özel açıklamanın kendisine Sokrates’in ruhu tarafından gecenin bir yarısı yapıldığını

söyledi. “Dostum, umarım iyisinizdir. Bu yolcu vagonunda iki tane var. Nasılsınız? Burada on yedi

bin dört yüz yetmiş dokuz ruh var, fakat siz onları göremezsiniz. Pisagor burada. Kendisi bunu

söyleme özgürlüğüne sahip değil, ama yolculuktan hoşlandığınızı umuyor. Aynı şekilde Galileo da

bilimsel zekâsıyla aramıza katıldı. ‘Seni gördüğüme sevindim amico. Come sta? Su yeterince

soğuduğunda donar. Addio!’ diyor.” Ayrıca gece boyunca şu olaylar da meydana gelmişti: Piskopos

Butler, ismini “Bubler” olarak telaffuz etmekte ısrar edince yazım ve ahlak kurallarına aykırı

davrandığı ve huysuz biri olduğu gerekçesiyle geldiği yere gönderildi. Kasıtlı bir gizem yarattığı

kuşkusunu uyandıran John Milton, Yitik Cennet’i kendisinin yazdığını inkâr etmiş ve bu şiirin

Grungers ve Scadgingtone adlarında tanınmamış iki kişi tarafından ortaklaşa yazıldığını iddia etmişti.

Ve İngiltere Kralı John’ın yeğeni Prens Arthur, Bayan Trimmer ve İskoç Kraliçesi Mary’nin gözetimi

altında kadife boyamayı öğrendiği yedinci çemberin içinde oldukça rahat olduğunu açıklamıştı.

Bana bu açıklamaları yapan beyefendi farkında mıydı bilmem ama yükselen güneşin görüntüsünü ve

sonsuz evrenin muhteşem düzenini düşünmeye başlamıştım artık ve anlattıklarından sıkıldığımı itiraf

edersem beni bağışlayacağından emindim. Kısacası, bu konudan o kadar çok sıkılmıştım ki, bir

sonraki istasyonda trenden inip bu sıkıcı lafları dinleme yerine gökyüzünün temiz havasını solumak

beni son derece sevindirdi.

Trenden indiğimde dışarıda güzel bir hava vardı. Altın sarısı, kahverengi ve kızıl renkli ağaçlardan

dökülen yaprakların arasında yürür ve etrafımdaki yaradılış harikalarına bakıp bu harikaları ayakta

tutan sağlam, değişmez ve uyumlu yasaları düşünürken, adamın ruhlarla ilgili sohbeti bana budünyanın şimdiye dek gördüğü en sefil yolculuk hikâyesi gibi geldi. Kafamdan bu barbar düşünceler

geçerken, ev görüş alanıma girdi ve evi dikkatlice incelemek için durdum.

Yaklaşık iki dönümlük, insanı hüzünlendirecek derecede bakımsız, kare şeklinde bir bahçenin

ortasında tek başına yükselen bir evdi. II. George döneminden kalmaydı; Georgelar’ın dördünün de

sadık bir hayranı tarafından arzulanabilecek kadar katı, soğuk, ciddi ve zevksiz bir görünümü vardı.

İçinde kimse oturmuyordu, ama son bir iki yıl içinde, yaşanılabilir hale gelmesi için ucuz bir

onarımdan geçmişti. Ucuz diyorum, çünkü onarım sadece yüzeysel yapılmış ve renkleri canlı olsa da

boyası ve sıvası çürüyüp dökülmeye başlamıştı. Bahçe duvarına yaslanmış orantısız bir tahtanın

üstünde evin uygun

koşullarla ve mobilyalı kiraya verileceği yazılıydı. Ev hemen yanındaki ağaçlar nedeniyle gölgede

kalmıştı ve özellikle, ön pencerelerinin önünde oldukça hüzünlü bir hava yaratan, yer seçimi hatalı,

altı uzun kavak ağacı vardı.

Bu evin insanların uzak durduğu bir ev olduğunu anlamak zor değildi. Evden yarım mil ötedeki bir

köy kilisesi kulesinin çevresinde oturan köylülerin de uzak durduğu, hiç kimsenin satın almayacağı bir

evdi bu. Doğal olarak bundan çıkan sonuç, evin perili ev olarak ünlendiğiydi.

Gündüz ve gecenin yirmi dört saatlik zaman diliminin hiçbir bölümü sabahın erken saatleri kadar

özel değildir benim için. Yazları genellikle erken kalkarım ve kahvaltıdan önce günlük işlerimden

birini yapmak için odama çekilir, etrafımdaki sessizlik ve yalnızlıktan da en çok bu anlarda

etkilenirim. Uyuyan tanıdık yüzlerle çevrilmiş olmanın verdiği berbat his bir yana –sevdiğimiz ve

bizi seven insanlar, varlığımızdan tamamıyla habersiz, duygusuz bir halde ve bir gün hepimizin

gideceği o gizemli dünyanın bekleyişi içindedirler– askıya alınmış yaşamlar, dünle kopan bağlar, terk

edilmiş koltuk, kapanmış kitap, ya da yarıda bırakılmış bir iş, hepsi ölümü çağrıştırır bize. Bu anın

sükûneti aslında ölümün sükûnetidir. Renkler ve soğuk aynı çağrışımı yapar. Ev eşyalarının gecenin

karanlığından sabahın aydınlığına çıktıkları anda büründükleri, çok eskilerde kalmış ‘yeni’likleri,

insanların olgunluğun ya da yaşlılığın yıprattığı yüzlerinin ölümle birlikte eski genç görüntüsüne

bürünmesini akla getirir. Dahası, bir keresinde bu saatlerde babamın hayaletini görmüştüm. Canlı ve

iyi görünüyordu. Normalden farklı hiçbir şey yoktu, ama onu gün ışığında, yatağımın yanındaki bir

sandalyede sırtı bana dönük otururken görmüştüm. Elini başına dayamıştı ve uyukluyor mu, yoksa bir

şeye mi üzülüyordu, seçememiştim. Onu orada görmüş olmanın verdiği şaşkınlıkla, önce oturdum,

sonra pozisyonumu değiştirip yataktan uzanarak onu izledim. O hareket etmediği için onunla birkaç

kez konuştum. Hâlâ hareketsiz durmaya devam ettiği için endişelendim ve elimi omzuna koyduğumda,

aynen tahmin ettiğim gibi oldu; orada hiçbir şey yoktu.

Bütün bunlardan ve daha kolay ve açık bir şekilde anlatılamayacak diğer nedenlerden dolayı,

sabahın bu erken saatlerinin, ruhlara en yakın olduğum saatler olduğuna karar verdim. Sabahın erken

saatlerinde benim için her ev az ya da çok perilidir ve perili bir ev sadece bu saatlerde işime yarar.

Kafamda bu terk edilmiş ev düşüncesiyle köye doğru yürüdüm ve küçük hanın sahibini, kapısının

önünü süpürürken buldum. Kahvaltı ısmarladım ve ev konusunu açtım.

“O ev, perili mi?” diye sordum.

Han sahibi bana baktı, başını salladı ve “Bir şey söyleyemem,” diye cevap verdi.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.