♪ Twilight Star- Shadowboxing Puppets
♪ Buck-Tick- Kagerou
🎡
Yeni Eller
Dünya, üstünde yaşananlara hiç aldırış etmeden yine dönüyordu. Bunca yıldır onu hiçbir güç yörüngesinden alıkoyamamıştı. Bu mavi gökyüzünün bir alçalıp bir yukarı çıkan iki kollu terazisinde gece ile gündüzün yükseliş mücadelesine kimseler engel olamazdı. Dengeler değişiyor ayak basılan her toprakta ancak hiçbir şey asla dengede kalamıyor. Olmuş ve olacaklar her gün dünyanın günlüğüne kaydoluyor. Takvim yaprakları birbirinin üzerinde ağırlık olmaktan vazgeçmiyor. Ne olursa olsun hiç ara vermeyen bir makinenin üzerinde amaçsızca salınmak artık milyonlarca yıllık bir kanun olup çıktı. İnsanlar öyle şeyler yaşıyor ki kendi dünyası durdu zannediyor ama yanılıyor bazen sadece uyuyordu. Yaşamak, bazen sadece uyumak bazen ise uyanmak arasında mekik dokumaktı, sonsuz sessizlik uykusuna kadar katiyen durmuyordu. Yine de birileri bir yerlerde kendi dünyasını durdurup uyuyordu. Uykunun bilinçsizliği ona teselli veriyordu. Yarı ölü yatarken kendini beyninin içine hapsetmiş, olmuş ve olacaklardan habersiz soluklanıyordu. O bazen unutuyor ama ruhu hep hatırlıyordu.
Rüyasında karanlığın içinde birden yanmaya başlayan bir çakmağın imgesi ve sesiyle sıçrayarak uyandı. Gözünü açınca çakmak kayboldu ama çakmağın sesi kısa bir süre daha kulaklarında çınladı. Her zamanki memnuniyetsiz edası üzerindeyken günün ilk söylenmesiyle sabah huysuzluğunu üzerinden atmaya çalıştı:
"Yine mi uyandım ben ya? Yine mi sabah oldu?" dedikten sonra telefonuna isteksizce uzandı. Saati görünce sesi daha gür çıktı. "Yok artık ama ya..." Alarmından beş dakika önce bile uyansa bunu kendine büyük bir kayıp olarak sayıp günboyu bu durumdan yakınırdı. Bir süredir çok sevdiği uykusunu artık uyku ilaçlarına borçluydu. Uyku ona gerçek hayattan kaçış ve rüyalar boyunca hayallerinin içinde gezinme fırsatını veriyordu. Uzun bir süredir aynı kişiyi her gün rüyasında görebildiği için kendiyle bu istikrarı ve rüya kontrolü için gurur duyuyordu. Onunla olan bazı rüyalar kabus olsa bile kısacık yanında olma hissi artık ulaşabildiği tek hazinesiydi.
Bu sefer daha kısık sesle "Bi' insan da sabahın altısında uyanmaz ama yani." Kendi kendine konuşmak en garip alışkanlıklarından biriydi.
Yan duran vücudunu sırt üstü yatacak şekilde döndürdü telefonunu komodine elinden düşürür gibi bıraktı. Gözlerini usulca tekrar yumarken ellerini alnına götürdü. Başında bir sancı kendini göstermek için hazırlanıyordu. Anlaşılan ağrı kesici içmezse bugün de inanılmaz baş ağrılarından birine teslim olacaktı. Alnına batan tırnaklarının çok çabuk uzadığını düşündü. Günlerdir soyulmuş siyah ojesinin rengini değiştirmemişti en iyisi işe gitmeden silmekti. Nasılsa çokça vakti vardı. Hızlıca doğruldu yataktan, bacakları sanki uyuşmuş gibiydi. Elleriyle bacaklarını yatağından aşağı itti. O sırada bordo ojeli uzun tırnaklarını gördü. Bir refleks gibi ellerini burnunun dibine kadar getirdi. Gözlerini tam üç kez kapattı ve açtı. Hiçbir şey değişmedi. Yine aynı eller karşısındaydı. Kendi elleri bugün biraz farklı görünüyordu. Siyah ojelerini silmediğine emindi ayrıca tırnakları bir gecede boy atmıştı. İnce uzun parmaklarıyla hafifçe yanaklarına vurdu. Hala uyuyor olmalıyım dese bile hayal bile edemeyeceği bir rüyayı gerçekten yaşıyordu.
Birkaç dakika yatağında oturmaya devam etti. Alışkın olduğu gibi kendi kendine mırıldanmaya başladı. "Dün gece ben... Ben ne içtim acaba?" Duraksayarak konuşuyordu. İki elini dizlerinin üzerine koydu. "Hayır ya, o kadar kafayı yemedim, henüz. Tabii henüz." Bu lafından sonra yüzüne içten ama alışkın olmadığı bir gülümseme yerleşiverdi.
Beyninin tanımlayamadığı bu yeni elleriyle yüzünü ve gülüşünü gizlemek istedi. Uyanmaya çalışıyordu. Boynuyla bir daire çizdikten sonra kafasını sağa sola salladı. Bu seferde alnına düşen kısa saçları fark etti. Etrafına şüpheyle baktı. Gördüğü her şey yıllardır içinde uyuduğu yatak odasıyla aynıydı. Bir tek kendi buraya uyumsuz ve farklı gelmişti.
Ayağa fırlayıp aynaya bakmaya çalıştı. Ani ayağa kalkışını hafif bir baş dönmesi karşıladı. Uyurken yere düşürdüğü yorganına takılıp yere yapıştı. Son anda elleri ile yüzünü korudu. Canı biraz acımış olsa da umursamadan yerde emekledi. Odasının köşesinde duvara yaslanarak yerde duran kenarı kırık boy aynasının önüne geçti. Dirseklerinin üzerinde yükseldi aynadaki yansımaya bakakaldı. Önce içinden sonra da sesli bir şekilde aynı kelimeyi defalarca tekrarladı. "Hayır!"
Aynaya bakınca kendini görmüyordu. Yeni bir yüzü vardı. Bu masmavi gözlerle ilk defa karşılaştığını düşünmedi ama kendisinin de olmadığı kesindi. Yuvarlak hatlı yüzü küçük burnu ona benziyordu benzemesine ama en nihayetinde o değildi. Omuzlarına zor değen kısa sarı saçlarının üstünde bir kakülü vardı. Küçük omuzlarını ya da incecik belini de tanımadı. Farklı bir bedeni vardı. Bu bedenin üzerinde yine kendine ait olmayan kıyafetler vardı. Üstüne tam oturan pembe bir kazağın altına mor ve gri ekoseli bir etek giyiyordu. Bazı yerleri yırtılmış ince siyah tül çorabına baktı. Ve hayatındaki en stresli kahkaha o an dudaklarının arasından patladı.
"Ben bu değilim." diye tekrarladı. "Bilmeyecek miyim ben kendimi?" Kendinden emindi sakin kalıp çözecekti. Aynada bir sorun vardı.
Dünya garip bir yerdi. Karanlıktı. Ona göre çok karanlıktı. "Eğer dünya benim yapmış olduğum bir resim olsaydı daha çok ışık kullanırdım." der ve gülerdi. Dünya annesinin dediği gibi "Çoğu zaman derin üzüntülerle ve anlaşılamaz bilmecelerle dolu." idi. O, bahsedilen dünyanın yapıtaşlarından ilkini birden fazla kez tecrübe etmişti. Ama onun hesabında karşılaştığı en büyük bilmece hep bu kalacaktı.
Aynadan gözlerini mahcubiyet içinde çekti. O da yetmeyince arkasını dönüp sırtını aynaya yasladı. Aynanın yansıtma gücünü kırmak istedi.
Ellerini kendi üstünde gezdirdi. Üstündeki kıyafetleri şimdilik hatırlamıyor olabilirdi ancak halının kenarında yere fırlatılmış siyah çantasını hemen tanıdı. Dizlerinin üzerindeyken bir çırpıda çantayı ters çevirip içinden çıkanları dikkat etmeden elleriyle iteledi. Kendine ait olmayan elleri titrerken cüzdanının fermuarını güçlükle açtı. Cüzdanından kimliğini usulca çıkardı. Delirmediğinden emin olmak istiyordu. Kimlikteki yüzü ve ismi görünce eski bir tanıdığı selamlar gibi gülümsedi. Bu aynadaki kızı tanımıyordu ancak kimlikteki yüz ile yirmi dört yılını geçirmişti.
Tekrardan aynanın önüne geçip yere oturdu. Bir kimliğine bir aynaya baktı. Kimliği yanağına bastırıp gözlerini aynadaki yabancı mavi gözlere dikti. O gözler yavaşça dolmaya başladı. Sonra kaşlarını çattı. Kakülünü düzeltti ve ayağa kalktı. Sağ işaret parmağını yeni yansımasına doğrulttu ve konuştu. Yansımadan bir cevap bekledi.
"Bu mümkün değil. Bunu çözeceksin. Dün geceden en son ne hatırlıyorum?" dedi. Aslında duyduğu ses de mi farklıydı o da mı ona ait değildi artık bilemiyordu. Yeni gözlerinden yaşlar akarken delirdiğine kanaat getirdi. Kalbi göğüs kafesinden dışarı çıkmak istercesine atıyordu. İki eli başında odasında ileri geri yürürken ayağına bir şey battı. Kafasını eğince çantasından fırlamış olan o pembe çakmağı hemen hatırladı. Başına gelen her şey o an bir film oldu gözlerinde.
18 Saat Önce
Çantası o kadar karışıktı ki çakmağını bulmak için her zaman bir şeyleri eline alırdı. Çantanın arada takılan fermuarını tek seferde çekti. Bir daha siyah çakmak almamaya karar verirken yürüyerek her zaman sigarasını içtiği yere varmıştı. Koyu gri duvarda yeni bir iz çıkaracak olan botunu, sağ dizini kırmak suretiyle duvara yasladı. Güçlükle bulabildiği çakmağı ir türlü yanmıyor, ucundaki ateş çekingen bir edayla devamlı küsüp gidiyordu. "Yansana be sen de!" diye sigara ağzındayken geveledi.
Dudaklarının arasına baya önce aldığı sigarasını anlık bir şans ile ateşle buluşturdu. Yavaşça yanan sigarasından ilk nefesi aldıktan sonra kafasını ve sırtını duvara yasladı. Birkaç saniye gözlerini kapalı tuttuktan sonra saatine baktı. Nazla yanan sigarasının tadı o an her zamankinden daha güzel geldi. İzmarite ulaşınca çakmağıyla birlikte ikisini köşedeki çöpe doğru fırlatıp yürümeye başladı. At kuyruğunu sıkılaştırırken gökyüzünü bir kolaçan etti. Yağmur yağacak gibiydi ama umursamadı. Ona göre yağmur kaçılacak en son şeylerden biriydi. "Şeker misiniz de eriyeceksiniz?" derdi yağmurdan kaçanlara. Gökyüzünden gelen küçük hediyeler her zaman kabul edilmeliydi. Bugün işten eve yürümeye karar verdi.
Şehrin isi ve tozu kıyafetlerine sinecek kadar yürümüştü. Ayakkabı bağcıklarının arasına giren kuru ince yaprağın düşene kadar orada kalmasına izin verdi. Siyah uzun elbisesi yırtmacı rüzgara çaresizce karşı koymaya çalışıyordu. Yanından art arda geçen arabalar çamur sıçramıştı üstüne. Onu tanıyanları şaşırtacak şekilde hiç şikayet etmedi. Kıyafetlerindekiler leke sayılmazdı ona göre. Şehrin parçalarıydılar. Havası tutarsız olsa da bu şehir onun bazı güzel hatıralarının ev sahibiydi. Yalnız kalabalıkların tuhaf birleşimi, eğri büğrü sokaklar, hiçbir zaman aynı boyda devam etmeyen gri evler, eski bir kazak gibi sökülmüş kaldırımlar, kaldırımlarda uçuşan ilanlar... Küçük ama bu soluk ayrıntılar ona evindeymiş gibi hissettiriyordu. Belki de bir yeri sevmek için önce orada geçirilen anılara özlem duymak gerekiyordu. Eskisi gibi soğuk günlerinden de şikayet etmiyordu. Hiçbir soğuk onun kadar soğuk değildi artık. Hiçbir şehir onun içi kadar soğuyamazdı.
Kulaklığına dokunarak müziğin sesini arttırdı. İleride bir park gördü. Bodur ağaçlar üç beş bank ve sarı ışıklı sokak lambaları vardı. O küçük ağaçların arasında biraz oturmaya karar verdi. Bir çekim gücü varmış gibi hızını artırıp parkın kapısından geçti. Tatlı bir rüzgar onu bu köhne tenha yere çağırıyordu. Buraya daha önce gelmemişti ama şu an kesin olarak orada bulunması gerektiğini düşündü. Çıtırdayan yaprakların sesini duymak için kulaklığını çıkardı ve büyük kulaklılığı boynuna sarılı bir fular gibi kaldı. Küçük parkı adımlamaya devam etti. En sevdiği gibi kimseler yoktu.
Girişe en uzak banka oturdu. Hiçbir zaman rahat ettirmeyen banklardan daha farklıydı, yumuşak kumaşları olan bir koltuk gibi hissettirdi. Onu daha öncelerden hatırladığı uzaklarda kalmış huzurlara götüren bankta arkasına yaslandı. Çakmağı olsa bir sigara yakardı. Yağmur yağmaktan bıkmış olmalı ki parka girdiğinde güneşin sarı ışıklarını yerine kısa süreliğine bakması için bıraktı. Kalbinde hissettiği karaltıya bir parça aydınlık geldi. Bu ışık zihnini kamaştırıyordu. Sonra onu, kalbinden hiç çıkmayan onu, bir süre için bile olsa aklından çıkarabildiği bir yer bulmanın hevesi içini hınzırca kapladı. O da biraz nefes almak istiyordu artık. Onu ve denizlerin tüm dalgalarını beyninden silmek istediğini düşündü. Ardından unutmak istediği için kendine kızdı. Hemen vazgeçti bu düşüncesinden. Artık onu eski bir yara izi gibi yüreğinde taşımaktan başka bir şey elinden gelmiyorsa bunu da yine sevgiyle yapardı. Unutmak acıyla hatırlamaktan daha mı zordu zaten. Ses çıkarmadan sadece dudaklarını oynatarak "En aklımdan çıkmış hali bu demek ki." dedi.
Düşüncelerinde dolanırken güneş çoktan batmaya başlamış sarı ışıklar gideli çok olmuştu. Hava iyice kararmıştı. Tatlı bir açlık midesini ziyarete gelmişti. Bir şeyler hazırlamak ve bu misafiri rahatsız etmek için eve gitmesi gerekiyordu. Eve çok az uzaklıkta olmalıydı. Kalkmak için hareket ettiği anda sokağı inleten fren sesiyle yeşil bir vosvos parkın önünde durdu. Dünyanın en tatlı arabası olarak şu an sokak lambasının altında, sanki yapbozun eksik parçası gibi parka ve çevresindeki apartmanlara çok yakıştı. Arabayı pür dikkat seyrederken içinden ufak yapılı kısa sarı saçlı bir kız çıktığını gördü. Buraya doğru geliyordu. Mor eteği siyah deri ceketinin arasından gözüken pembe kazağıyla aşırı şirin bir hali vardı. Çevreyi sokak lambalarından daha çok aydınlatan gülümsemesiyle ona doğru nazik adımlar sıralamaya başladı. Bu kızı bir yerden tanıdığına emindi. Kız elinde tuttuğu torbayı sallayarak ona yaklaşmaya devam etti.
Kız dünyanın en sevimli ses tonlarından biriyle "Selam bebeğim!" derken kocaman bir gülümseye sahipti. Ardından hemen yanına oturdu.
Birkaç saniye ne yapması gerektiğini düşündükten sonra şaşkınlığını gizlemeye çalışarak "Merhaba. Sizi tanıyor muyum ?" dedi. Kaşları yukarı kalkmış şekilde bir cevap bekledi. O ise yavaşça kakülünü düzeltti ve tekrar gülümsedi. "Elbette." dedi ve kıkırdadı. "Ayrıca ben geç kalmadım sen erken gelmişsin bak ona göre." Sonra yine yavaş hareketlerle elindeki bez torbayı yavaşça aralayıp içinden çıkardığı iki tane sandviçten birini özenle kucağına koydu. Diğerini ona uzattı. "Bunları bizim için hazırladım. Acıkmışsındır sen şimdi." dedi kafasını ona çevirmeden kucağındaki sandviçe odaklandı.
Şaşkınlığı bu sefer açıkça yüzünden okunurken sandviçi işaret parmağıyla ona doğru geri iteledi. Kalkmaya yeltenince kaküllü kız kafasını setçe çevirerek dönüp baktı ve onun boş bakışlarına dayanamadı. "Ah!" dedi bir sitemle. "Bak ben senin arkadaşınım. Biraz eski bir arkadaş. Biraz değil hatta baya eski. Eski bir dost diyelim ona filmlerdeki gibi. Ne kadar eski bilemem, belki de bir ömür önce." Şirince göz kırptı.Kelimelerin arasına hiç boşluk bırakmadan sürekli bir yenisini ekliyordu. "Pekiii, bugün de her zaman ki gibi vişne suyu bana şeftali de sanaa" dedi bazı harfleri şımarık bir çocuk gibi uzatarak.
"Çattık ha."diye mırıldandı. Gitmesi gerektiğini söyledi. Sandviç için teşekkür etmeyi unutmadı. Kaküllü kız ise bu sefer sessizliğe gömüldü, sözlerine bir cevap vermedi ancak yüzündeki tatminkar gülümsemeyi sürdürdü. Bir deliye denk geldiğinden emin olan kız hızlıca ayağa kalktı. Çantasını banktan çevik bir şekilde çekip aldı. Kaküllü kız da toparlanıyor sandviçleri geri torbanın içine koyuyordu. Bir adım atınca arkasından küçük bir seslenme nidası geldi. "Hey!" Arkasını döndüğünde kaküllü kız ona pembe bir çakmak uzatıyordu. Kaşları çatıldı. Ateşimin olmadığını nereden biliyor diye sormayı düşündü ancak ağzından sadece kesikce " Sağ-ol" kelimesi döküldü.
Sorgulamadan almak için bir hamle yaptığında işaret parmağı kaküllü kızın işaret parmağına değdi. O an her şey siyaha dönüştü. Kalbi vücudunun tüm duvarlarına çarptı ve sekerek ilk yerini tekrar aldı. Elleri göğsündeyken nefes nefeseydi. Beş altı saniyelik bir körlüğün ardından yeniden parkı gördü. Birtakım farklılıkları ilk anda bile sezdi. Çok farklı bir his tüm vücudunda karıncalanıyordu. Soğuk hava bir anda ısınmış olmalıydı. Ne olduğunu anlamadı. Hafızası gökteki bulutlara uyarak kayıp gitmişti. Düşünmek için her zaman yaptığı gibi bir elini alnına koydu. Diğer eli yumruk halinde avucundaki çakmağı sıkıyordu. Uzun tırnakları kakülüne değdi. O an hiçbir şeyi garipsemedi. Sonra diğer kızı hatırladı. Gözleri anında bankta oturan kızı buldu. O kız kendisiydi. Kendisini dışarıdan görüyordu. Çığlık atacakken banktaki kız üstüne atlayıp bir eliyle ağzını kapattı diğer elini kendi ağzına götürdü, hemşire tarzında bir sus işareti yaptı. Aralarındaki mesafe çok kısaydı. Kendisinin gri renkli badem gözlerinin içine bakıyordu. Artık gri gözlü olan kız ellerini yavaşça aşağı indirdi.
Bir zamanlar kendine ait olan dudaklar aralandı. "Sessiz ol tatlıım!" dedi kendisi ona. Ellerine baktı. Bunlar başka ellerdi, bambaşkaydı. Yeni elleri vardı. Artık korkudan çığlık atacak enerjisi bile kalmamıştı. Yere düşmemek için kendisini banka bıraktı. Üzerinde vosvostan inen kızın kıyafetlerini gördü. "Böyle bir şey olabilir mi? Mümkün mü?" dedi cevap beklemeden. Garip bir rüya olmalıydı. İstemsizce elini bu bilmediği yeni yanağına koydu. Şu an tüm bedeni gizemli bir maceraya, cevapsız bir bilmeceye dönüşmüştü. Ellerini tüm sırları öğrenmek istercesine yüzünde dolaştırıyordu.
Kendi sesini ilk defa dışarıdan duyduğunu anlayarak onu dinlemeye başladı. "Sen bensin. Ben senim. Korkma arkadaşım." Elini tuttu. Şok içerisinde olan kızı süzülür gibi yeşil vosvosuna götürmeye başladı.Kendisini bir hayalet kadar hafif hissediyordu. Ruh gibiydi kendi ruhunu hiç bu kadar özgür hissetmemişti. Ruhu incecik iplerle farklı bir bedene bağlanmıştı.
Az önceki halinden daha canlı duran ağaçların önünden yavaşça geçtiler. Arabaya heyecanla atlarken diğeri de robot hareketlerle yanına geçti. Saçındaki at kuyruğunu açtı. Tokasını bileğine taktıktan sonra kafasını bir sağ bir sol sallayarak fazla uzun olmayan ancak kendinin de olmayan kahverengi saçlarını omuzlarına yerleştirdi. Bir eli direksiyondayken aynadan kendini kontrol etti. Diğer eliyle çenesini tutuyordu. Her saniye neşesi artarken yanındaki kızı hiç umursamıyor gibiydi. Kocaman bir gülümse ile arabayı çalıştırdı.
Kısa saçlarına ve yeni ellerine alışmaya çalışan kız ise halen sessiz ol emrine uyuyordu. Ne düşüneceğini bilmeden arabanın kirli camına bakıyordu. Camdan az da olsa yansıyan farklı yüze bakıyordu. O elleriyle yüzünü kontrol ederken kendi bedenindeki kız çok keyifli bir şekilde araba kullanıyordu. Parmakları direksiyonda ritim tutuyordu. Camdaki yüze daha fazla bakmaya dayanamayıp camı açtı. Gözlerini kapattı. Araba kırmızı ışıkta durdu.
Bir süre sonra gözleri kendiliğinden açılıverdi. Dışarı bakınca bir sahil yolunda ilerlediklerini gördü. Deniz, arabanın sağında tam onun önünde dalgalarının ezgisinde dans ediyordu. Denizin onda anlamı başkaydı, derindi. Onun içinde çok farklı bir denizin dalgaları daima kıyılarına çarpıyordu. Şu an gözünü diktiği ise bambaşka bir denizdi. Koyu lacivert deniz, adını anmak istediği eski bir dost olarak ona sesleniyordu. Bir hortum gibi içine çekiyordu. Ama bu şehirde ne deniz ne sahil vardı. Ne kadar yol almışlardı kaç saat geçmiş olabilirdi bilmiyordu. Üstelik farklı bir şehre gidecekleri kadar olmadığına emindi. Kafasındaki baş ağrısını avuçlarının içine sıkıştırmaya çalışarak iki elini de alnına dayadı. Bu kadar teslimiyet yeterdi. En sonunda konuşmak için cesaretini topladı.
"Sen kimsin?" dedi ve ekledi. "Bana ne zaman açıklama yapacaksın? Allah'ım ben ne yapıyorum yine? Kimsin sen?" Sesi bir çığlıktı. "Cevap versene be! Niye kaçırıyorsun beni?" Rüyanın içinde gibi güçlükle konuşuyordu. Ellini kolunu oynatacak hali yok gibiydi.
"Benim kim olduğumu bilmek istiyorsan bana kendi adınla hitap etmelisin ben de sana öyle yapacağım. Çünkü aslında ben senim sen de ben." Kafasını yavaşça ona çevirdi. "Zamanla hatırlayacaksın sevgili arkadaşım, merak etme. Sen de o da, vakti gelince hatırlayacaksınız." Göz kırptı.
"Sen ne saçmalıyorsun? Kim neyi hatırlayacak?" dedi ve bulduğu ilk aynaya bakıp kendini bir daha kontrol etti.
Sorusuna cevap vermek yerine arabayı birden durdurdu. Öyle güzel bir manzara vardı ki karşılarında. Denizin kokusuyla yıkanmış bir hava arabanın içine esiyordu. Dalgaların sesi gerçek olamayacak kadar güzel geldi onlara. Bir an kendi Deniz'i aklına geldi ve ilk defa onu bir sızıyla hatırlamadığı için sevindi. Saat kaçtı bilmiyordu ama günün en güzel saati bu olmalı diye içinden geçirdi. Direksiyondaki kız dışarı çıkıp çabucak arkadaşının kapısını açtı. Kız hala şoktaydı. O ise farklı bir yüzde yine aynı gülümseye sahipti. Elini tutup onu arabadan çıkardı. Sonra koluna girdi. Tanıdık bir dinginliğin büyüsüne kapıldı. Biraz yürüdüler. Adımlarını aynı anda atıyorlardı. Konuşmuyorlardı, sadece adımlarının sesleri vardı. Kum tanelerinin ayaklarının altındaki tatlı sesi zarif dalga seslerine eşlik ediyordu. Karanlık deniz o kadar güzeldi ki. Şaşkın kız rüyada olduğuna karar verdi. Bu garip mucizeye ayak uydurmalıydı belki de. O an konuşup kurcalamaktan vazgeçti. Onu çevreleyen huşuya teslim oldu.
Yavaşça denize daha çok yaklaştılar. Hala kol kolalardı. Sonra ikisi de aynı anda ufak bir açıyla birbirlerine baktılar. Birbirlerinin yüzünü gördüler. Yanındakinin cıvıl cıvıl gülüşüne diğeri de eşlik etti. Bir sakinlikle doldu içleri. Suyun altında nefessiz kaldıktan sonra hava bulmuş, günlerce susuz kaldıktan sonra su bulmuştu ruhları. O an içlerindeki tüm boşluklar doldu. Tüm hatalarından sıyrıldılar. İşte bu deniz kumsala zevkle çarşaf olduğu gibi dünyadaki tüm sorunları da örtebilirdi. İkisi de buna inandı. Kaküllü kızın parkta dediklerini diğeri hatırladı. Evet arkadaşlardı. Çok yakın arkadaş. Onlar bir bütünün ayrılamaz parçalarıydı. Bunu bir şekilde hissetmişti. Yüzlerini asi dalgaların iyice yükseldiği denize döndüler.
Alnında birden oluşan kaküllerini sürekli düzeltmekten yeni vazgeçen kız biraz uzakta bir dönme dolap gördü. Gözlerini biraz kısınca bulundukları yerden sadece dans eden pembe ve mor ışıklar gibi duruyordu. Hiç konuşmadan oraya gitmeye karar verdiler. Konuşmalarına zaten gerek yoktu.
Koşar gibi yürüyüp denize uzanan iskelenin üzerindeki lunaparka geldiler. Pek çocuk olmayan lunaparktaki tek çocuk onlar gibiydi. Çocuklar kadar enerjiktiler. Lunapark çok sakindi. Neon ışıkların bu kadar güzel göründüğünü hiç düşünmemişlerdi. Gökkuşağı renklerinde değişen ışıkları olan atlıkarıncanın önünden geçtiler. Sallanıp duran gondola ise bakmadılar bile. Onlar pembe mor ışıklı dönme dolaba gidiyorlardı. Diğer oyuncaklar ve insanlar ilgilerini çekmiyordu. Rüyanın en güzel kısmı yaklaşmaktaydı.
Göz alıcı dönme dolabın önünde soluklandılar. Hızlıca aldıkları biletleri verip karşılıklı oturdular. Mükemmel şehre baktılar. Denize, palmiyelere baktılar. Uzaklara baktılar. Dünya o kadar mükemmeldi ki. İnsan ait olduğu kişilerle birlikteyken hayat kusursuzdu. Buna bir daha inandılar. Birbirlerinin yüzüne sırayla vuran bir pembe bir mor ışıkları izlediler. Aralarındaki sessizlik artık büyük bir huzurun eşlikçisiydi. Her şeyin tuhaflığı unutulmuştu sadece ışıklar vardı. Dönme dolapta yükselip alçaldılar. Hayatın değerli bir hediye olduğunu hatırladılar. Defalarca içlerinde yaşadılar bu güzel dönüşü. Hayat tuhaf olduğu kadar da güzeldi. Bunu defalarca birlikte keşfetmişlerdi. Ya da durmadan okşar gibi esen o tatlı rüzgar kulaklarına fısıldıyordu. Kendini acılarından, özlemlerinden özgürleşmiş hissettiler.
Ne kadar zaman sonra bilinmez arabaya döndüklerinde anın büyüsü halen sürüyordu. Damaklarında şirin bir masalın tadı kalmıştı. Yol bitmesin istediler. Kim kimdi artık iyice karışmaya başlamıştı. Nice sonra biri konuştu. "Şu an değil ama kısa zamanda her şeyi anlayacaksın." Diğeri ise ona usulca gülümsedi. Tüm içgüdüleri ona güvenmesini söylerken yavaşça gözlerini bir rüyadan başkasına atlamak için kapattı.
Güneşin yeniden kendini göstermek isteyeceği saatlere çok az kalmıştı. Vosvosun sahibi diğer kızı evine bıraktı. Sarhoş gibi paytak adımlarla arabadan indi. Sahibi kadar tatlı olan araç hiç beklemeden yoluna koyuldu. Apartmanın kapısından geçen yorgun kız anahtarı çantasında, anahtar girişini ise kapıda zar zor bulup kapıyı açtı. Gözleri kapanacak kadar uykulu olduğu geceler yatağının yolunu her zaman ayakları bulurdu bugün de yanılmadan onu başarıyla götürdüler. Keyifle kendini yumuşacık yatağa teslim etti. Vakit şelaleden kendini salıveren bir nehir gibi memnuniyetle akıp geçti. Uyandı.
Sonradan yapması gerekeni hatırladı. O tuhaf parka bir an önce gitmeliydi. Hızlıca çantasına bir şeyler attı. Ne üstünü değiştirdi ne kapısını kilitledi. Boş sokaklarda sadece kazağıyla yürürken üşüdü. Neyse ki ayakkabısını giymeyi başarabilmişti. Yolda değerli bir şeyini kaybetmiş izlenimiyle yürürken bir taksi bulunca şükretti. Şoföre elinden geldiğince yolu tarif etti. Önündeki her arabadan nefret etti. Her kırmızı ışıkta tırnaklarını yedi. Hemen orada olmalıydı. Kalbinin ne kadar hızlı attığını fark etmiyordu bile. Kısa sürede hedefine vardı.
Taksiciye ne kadar para verdiğini umurunda olmadığı için cüzdanından çıkardığı her şeyi verdi ve atlar gibi araçtan indi. "Neyse ki gerçekmiş burası. Kafayı yiyecektim allasen. Hala yemediysem tabi." dedi. Bir iki adım daha atınca siyah beyaz veya gri bir sürü araba içerisinde parlayan yeşil vosvosu gördü. Bu park ve bu araba, gündüz bile loş olan bu şehre sonradan eklenmiş uyumsuz bir parça gibi parlamaktaydı. Renksiz binaların ve yolların içerisinde burası göze batıyordu. Ancak o dünden önce bu büyülü mistik yerin varlığından haberdar bile değildi.
Yaklaşınca arabanın içinde duranın kendisi olduğunu görünce çok sevindi. Kendi bedenini dışarıdan görmenin korkunçluğu giderek azalmıştı. Sürücü kapısının önüne kadar koştu. Direksiyon başındaki kız camı açtı.
"Tekrardan selam !" dedi öpücük atarak. "Ve tekrar görüşmek üzere, İz." Ona dediği gibi kendi adıyla seslenmiş olmalıydı. Kendini tanıtırcasına adına güçlü bir vurgu yaparak kaşlarını muzipçe kaldırdı.
Dışarıda üşüyen kız da "Görüşürüz, Yelda."diye karşılık verdi. O da kendi adını istemeden farklı bir vurguyla söyledi. Yirmi beş yıldır bildiği adını başkasına söylerken dudaklarının kıvrılmasına engel olamadı. Tekrar gelecek misin diye sormak istedi ama başka hiçbir kelimeye fırsat yoktu. O anın içinde sadece gülümseyen iki yüze yer vardı.
İz arabadan kolunu dışarı sarkıttı. Aslında bundan önce Yelda'nın olan elin avcunu ona bir şey sunar gibi yaparak uzattı ve işaret parmağını onu gösterir gibi tuttu. Yelda titreyen sağ işaret parmağını korkakça uzattı. Parmakları birbirine değince büyük bir sessizlik ve karanlık dalgası oluştu. Kısa sürecek bir duyu körlüğü yaşanıyordu. Önce şehrin gürültüsü sonra da koyu renkleri geldi. Yelda'nın gri gözleri görmeye başladığında hemen ellerine baktı. O soyulmuş siyah ojeleri dünyada kimseyi bu kadar mutlu edemezdi. Yeşil vosvosun arkasından baktı. Kafasında sayısız soru işareti ile yalnız kalmıştı. "Bi' bu derdimiz eksikti zaten..." diye olduğu yerde sayıkladı.
Bu defa evine yürümemeye karar verdi. Dün akşamki huzurlu duyguların yerini tatsız endişeler almaya başlamıştı. Havanın soğukluğunu fark ettikçe hemen evde olmak istedi. Her zaman bindiği otobüs şans eseri önünden geçiyorken durdurup bindi. Otobüse binince ilk gördüğü boş koltuğa yıkıldı. Ona neden çok az şey sorduğunu bilmiyordu. Her şeyi sormalıydı. Ne yaşadığını bilmiyordu. Sürekli kafasını iki yana sallıyordu. Delirmiş olmalıydı. Hepsi bir rüya olmalıydı. Uyanmalıydı ya da eve gidip tekrardan uyumalıydı. Ders saatine az kalmıştı. Cevabın ne olacağını umursamadan işe gelemeyeceğini hasta olduğunu hızlıca yazıp sanat evinin müdürüne gönderdi. Zaten yakında hasta olacağı kesindi.
Birden dönme dolabı hatırladı. Kolları çantasına sarılmış kafası otobüsün camına yaslı otururken gözleri yol boyunca o pembe mor ışıkları aradı ama bulamadı.
Pek bir şey bilmese de o an bir tek şeyi biliyordu. Yelda artık her sabah uyandığında önce ellerine bakacaktı.
🎡
Eğer buraya kadar geldiysen beni çok mutlu ettin. Ben de bana göre hazine değerindeki bu birkaç kelimeyi sana emanet ettim. Umarım desteklerini, yıldızlarını esirgemez ve okumaya devam edersin. Her hafta cumartesi günü görüşmek dileğiyle.
Yorumlarını ve teorilerini buraya bırakırsan çok mutlu olur, hevesle okurum.
Dilersen instagramda @reynafern0 adlı hesabı takip edebilirsin.
Beni uzun zamandır bir şeyler paylaşmam için yüreklendiren sevdiklerim en içten teşekkürlerime layıklar.
Reyna'dan sevgilerle...