Gökkubbe, bir iblisin katran siyahı parmakları arasındaymışcasına kasvetliydi o sabah. Havada fabrika dumanına karışan yoğun yağmur kokusu, çam ağaçlarının çiğ nefesi vardı. Derin bir sessizlik hakimdi sık ağaçlara ve geveze kuşlara sahip olan ormanda. Göğü yarıp geçen gökgürültüleri hariç, kimse sesini çıkarmaya cesaret edemiyordu. Bu keşmekeş şehrin insanları, yüzlerindeki gülümsemeye tezat göğüslerinde bir ağrıyla dolaşıyordu. Sanki ölmeyen birinin yasını tutuyorlardı.
Mavi gökyüzüne düşen siyah mürekkep, sabırsızca yeryüzüne akmayı bekliyordu. Eteklerinde ağır şehirin yasını taşıyan sıradağlar, yorgun ve bir o kadar da ruhsuz bir ressamın tuvalinden fırlamış gibi soluk ve cansızdı. Ufuklarda, alevden gövdesi, ölüm kokan nefesiyle birkaç yılan zikzak çiziyor ve hoyratça kükrüyorlardı. Nemli çam ağaçlarının üzerine düşen yıldırım, ağacı bir hiçmiş gibi yerle yeksan ediyor ve yerine düzeltilemez bir enkaz bırakıyordu. Şehrin yorgun sakinlerinden biri olan genç kız, duyduğu şiddetli sesle oturduğu koltukta iyice siniyor ve sadece fırtınalı havalar için aldığı kulaklığı, kulağını sağır etmek ister gibi derinlere itiyordu.
Farların bile aydınlatamadığı sis tabakası, dev bir örümceğin ördüğü ağ benzeri boşluğa yayılıyordu. Karanlık ormanın içinde, iyi kötü bir şose üzerinde ilerleyen araba, şeytani örümceğin inine gidiyormuş gibi bir his veriyordu.
Ya da bu sadece arka koltukta oturan kızın korkunç hayal gücüydü.
Tüm dünyaya bir düş perdesi ardından bakıyordu. Yüreğini ufalayan, karnını ağrıtan bir sıkıntı vardı içinde. Belli ki evren, tutulan yasa ortak olmasını istiyordu, yine.
Sadece ağlayamayan gökyüzünün karın ağrıları, bundan ibaretti. Fakat genç kız için gökyüzüne hapsedilmiş bir yaratığın yardım çığlıklarıydı. Ya da Tanrının, kirli ruhlara ettiği sitemdi, gözyaşlarıydı. Her ruh için farklı bir açıklaması vardı ama düşünceler dile düştüğünde, fırtına adı verilen bir doğa olayından fazlası olamıyordu.
Genç kız uzun süreli bir düşünce "fırtınasının" ardından, sadece edebiyat insanının kızı olmasının ve bu tür zırvalıkların, istisnasız her vakit içinde olmasının getirdiği bir sıkkınlıkla göz devirirdi. Kendini rahatlatmak adına duygularını küçümserdi; bu kadar edebi olmaya gerek yok, derdi, sadece yağmur ve şimşek.
Terlemiş ellerini kazağına sildi ve dizlerine sarıldı. Müziğin sesini yükseltirken aceleyle gözlerini kapattı. Yüreğinde dolaşan zehire karşın, tek kurtarıcısına sarıldı. Nihayet bulunduğu ortamdan uzaklaşmanın verdiği huzurla kıvrılan düşünceleri, kulağındaki melodinin kesilmesiyle sessizliğe boğuldu. Siyah gözleri kocaman açıldı ve bir anlığına kalbinin ritmi kesintiye uğradı. Korkudan birbirine karışan parmakları, devası küçük elektronik cihazdaymış gibi kulaklıklarına yapıştı. Yara bantlarıyla dolu elleri telefonunun ekranında dans etti ve en sonunda onu gerçek dünyaya döndüren ayrıntının ne olduğunu buldu. Şarjı bitmişti ve onu, gökyüzünü istila eden yıldırımların kükremesinden koruyacak hiçbir şeyi kalmamıştı.
Uzaktan rüzgarın uğultusu ve boğuk köpek sesleri geliyordu. Genç kız korka korka arabanın camından dışarıya baktığında, tersi yöne akan ormanın derinlerinde gezinen birkaç karartı gördü. Zihni tam anlamıyla donmuştu ve gözlerinin ise karanlık şekli bir takım güruhlara benzetip zihnini garip yanılgılarla kandırıyor olması hiç yardımcı olmuyordu. Göğsünden aşağıya ılık bir şeylerin aktığını hissetti. Gözlerini bilinçli olarak kaçırırken bir daha baktığında orada hiçbir şey görmeyeceğini biliyordu.
Şehrin yükseklerine tırmanan yaşlı araba, her virajda zorlanıyor, her tümsekte aksırıyordu. Dağ yolunun üzerine eğilen çıplak ağaçlar, her an bu çelimsiz arabanın güçten düşmesini bekleyen akbabalar gibi görünüyorlardı. Böyle bir arabayla yolda kalmaları işten bile değildi.
Arabanın sağ tarafından gelen tok gıcırtı genç kızı ürküttü. Oturduğu yerde kıpırdanırken oyalanacak bir şey bulmaya çalıştı, zira biraz daha paranoya yapmaya devam ederse babasının millattan önce kalmış arabasıyla geldiği yolu ambulansla dönecekti. Büyük bir titizlikle bileğine dövmesini yaptırdığı isminin etrafını görünmez çizgilerle süslerden, duyduğu yüksek sesle yerinden sıçradı. Ön koltukta oturmuş sessiz sessiz araba süren babasının bir anda bağıra bağıra şiir söylemeye başlaması kesinlikle beklediği bir şey değildi. İçinde büyüyen endişe ve zihnine yığılan düşünceler yüzünden babasının orada olduğunu tamamen unutmuştu.
"Bu mükellef ruhum bana ait değilse,
alsın altın saçlı ölümsüzler canımı.
Peluştan bedenimde yatan derin izleri, sen sil, sen sil Tanrıçam.
Arınsın günahkâr bedenim kutsal sularda, ölene kadar senin için var olayım. Benliğimi ele geçiren iblisin çığlıklarını, sen dindir, sen dindir Tanrıçam..."
Şiire coşkuyla başlayan orta yaşlı adam, garip bir hüzünle bitirdiğinde genç kızın tüm dikkati ona dönmüştü. Babası ince ruhlu bir adamdı. Aniden bağıra bağıra şiir söylemesi veya gereksizce melankoliye bağlaması şaşırtıcı değildi. Genç kız kafasını dağıtmak için bir şeyler bulduğu için mutluydu. Belki biraz konuşmak onu düşünce selinden uzaklaştırırdı.
"Bu hangi parça baba?" Yanağını şoför koltuğuna yaslayarak dikiz aynasından babasının solgun suretine baktı.
"Sence?" Adam garip bir heyecanla sordu.
"Ne mitoslarda ne de edebi metinlerde böylesine hiç yoktan cümleler görmedim. Bana şimdi uydurmuşsun gibi geldi."
"Aslı!" Adam sitem edercesine kızına baktı. "Gerçek şiir, o iki sayfa arasında gördüğün hiçbir duygu katılmaksızın yazılan çirkin satırlardan, sınırlı kafiyelerden ibaret değildir. Tam tersine ruhunun derinliklerinde uyandırdığı histir."
Aslı'nın dudakları alayla kıvrıldı ve sadece babasını kızdırmak amacı güden kelimelerini arka arkaya sıraladı, "Emin misin? Hem öğretilerinle çelişiyorsun, hem de doğaçlama satırlarını savunuyorsun. Hani nerede o sek edebiyatçı?"
"Bu şiir, bir insanın eleştiremeyeceği kadar eski, tarihin derinliklerinden geliyor. Eleştirilerin Tanrıça Dinas'ın duygularını incitebilir."
"Tanrıça Dinas?" Aslı hızlıca mitolojik bilgilerini karıştırdı ve Dinas adında bir Tanrıçaya rastlamadı. "O kim?"
Edebiyatçının gözleri kısıldı, şehir magandası misali hızla ve fütursuzca virajı dönerken, "bazen cahilliğin beni korkutuyor," diyerek kızına sataştı; intikam alıyordu.
Adam bir milim kıpırdamasa bile bu ani dönüşü beklemeyen Aslı, boylu boyunca koltuğa yapıştı. Engebeli arazi yüzünden hâlâ tökezleyen arabaya rağmen kalkmayı başardı. "Meleklerim şahit, burada can güvenliğim yok." Babası bu söylediklerine yürekten gülerken Aslı da ona eşlik etti.
Aslı'nın babası çoğu yönden garip biriydi. Düşüncelerini söylemekten gocunmayan bir adamdı. Açık sözlü olduğu için çok seveni yoktu ama köşe yazarlığı yaptığı gazetenin okurları, onu tanımasalar bile dobra yapısını pek severlerdi. Tertipli, ahlaklı, kurnaz veya içten pazarlıklı olarak tanımlanabilecek olan bu adam, gizemli olmayı seviyordu; rutin hayatına eğlence katmak için büyük yalanlar bile söyleyebiliyordu. Aslı onu olduğu gibi kabul edebiliyordu, çünkü kişisel özellikleri ve zihniyeti bakımından babasından hiçbir farkı yoktu. Hoş, bununla gurur duyardı zaten.
Aslı ise kendini ne kadar ifade etmeye çalışırsa çalışsın insanlar tarafından yanlış anlaşılan biriydi. Dilini iyi kullanırdı ama aykırı düşünceleri yüzünden -babası gibi- pek sevilmezdi. Ya insanların bakış açıları fazla dardı, ya da o fazla düşünüyordu. Aslı'nın aykırılığı içinde bitmiyordu, dışına taşıyordu ve bazen babasını bile geçiyordu. Akranlarından daha uzun, daha zeki, ileri görüşlüydü; dolayısıyla zorbalar için en iyi avlardan biriydi. Hakkını savunamadığından değil, güdümlü biri gibi görünmek kolayına geldiğinden aşağılamaları görmezden gelirdi. Çünkü insanlar sadece olmak istedikleri insanları eleştirirlerdi.
On yedi yaşında olmasına rağmen iki metreden uzundu, işte en büyük aykırılığı da burada başlıyordu. Babasının dış görünüşünden hiçbir özellik almamıştı ve bu akıllara bazı soru işaretleri getiriyordu. Babası yabancı uyruklu, kısa boylu, beyaz bir adam olmasına rağmen; Aslı esmer, fazla uzun boylu (dev olarak adlandırılabilecek kadar), her zerresinde çil barındıran bir kızdı. Kendisiyle barışıktı, fakat insanların bakışları onu düşünmeye itiyordu.
Ona evlatlık şakası yapacak bir kardeşi olmasa bile çocukluğundan beri cami avlusundan alındığını düşünürdü. Bazen ciddi, bazen şakayla karışık babasına bunu sorsa bile hiçbir cevap alamazdı. Gerçi evlatlık olması babasına olan sevgisini değiştireceğinden değil, sadece merak ederdi.
Tuhaf takıntıları, anlamsız korkularıyla Aslı tamamen babasının kopyasıydı. Evlatlık olması hiçbir şeyi değiştirmezdi, bir tane babası vardı; o kişi de önünde oturan ve sessizce yolu izleyen adamdı.
Aslı, babasıyla zamanın nasıl geçtiğini hissedememişti. Camın ardındaki gökyüzü, ayna gibi korkularını yansıtırken bile fark etmemişti aldıkları yolu, bulunduğu atmosferin yoğunluğunu. Hatta bir süre sonra olduğu yerde yayılıp uyuklamaya başlamıştı. Tam olarak uykunun en tatlı noktası olarak adlandırdığı kısımda arabanın hafifçe öne doğru savrulmasıyla gözlerini açtı. Babasının acelesiz tavırlarla aşağıya inişini izledi yarı uyanık gözlerle, birazdan geri bineceğini düşünerek ses çıkarmadı. Babasının bagaja yöneldiğini görünce oflayarak torpido gözüne uzandı, önden gözlüklerini aldı ve biraz tereddüt ederek dışarıya çıktı.
Çıkar çıkmaz yüzüne çarpan soğuk rüzgarla titredi. Gökyüzünde yıldırımlar oynamaya devam ediyordu, havada burun yakan bir koku vardı. Aslı, sanki arabaya yakın olmak onu koruyacakmış gibi elleriyle kendini bile korumaktan aciz makinanın metal derisine tutunarak babasının yanına ilerledi ve ona ne oluyor adlı bakışlarından attı.
"Benzin bitti ve yanımda yakıt yok. Bundan sonrasına yayan devam edeceğiz."
Aslı endişesini yüzüne yansıtmamaya çalışarak sordu, "yolda mı kaldık? Arabayı iteyim mi?"
Babası onun tek başına arabayı itecek kadar güçlü bir çocuk olduğunu biliyordu, ama yüzünde muzip bir gülümsemeyle bu teklifi reddetti. "Sakinleş, Cep Herkülü."
Aslı, okul arkadaşlarının ona fazla güçlü olmasından dolayı taktığı lakabı duyunca gözlerini devirdi. Babası gülerek bagajdan gaz lambası çıkardı ve yaktı. "Beni takip et. Az kaldı zaten."
Aslı onun gizemli hâllerine alışkın olduğundan oflayarak peşine takıldı. "Gaz lambası ne? Hangi çağda yaşıyoruz?"
Babası sessiz kaldı. Adımları, sık ormanın içine daldı ve emin adımlarla ilerledi. Aslı, babasına yakın durdu ve küçük bir çocuk gibi babasının bastığı yerlere basarak onu takip etti, bir yandan da onun ceketine tutunuyordu. Hava soğuktu ve orman, gaz lambası olmadan medeniyetten uzak, karanlık ve izbe bir yer gibi görünüyordu. Baykuş sesleri ve ağaç kakan gürültüleri kulaklarını doldururken Aslı kafasını kaldırıp bir kez bile nereye gittiğine bakmadı; çünkü bakması sadece içindeki rahatsızlığı büyütecekti. Yaptığı işe o kadar odaklanmıştı ki, babası "geldik!" dediğinde gözlerini yerden ayırabilmişti.
İleride, ufuk çizgisi ve karayı ayıran keskin çizgide oyalandı gözleri önce. Sanki işinin ehli bir taş ustasının elinden çıkmış gibi pürüzsüz dik kayalıklar aniden bitiyor, aşağıya inişe geçiyordu. Dik etekleri yoğun sis karşılıyordu. Kayalıkların arasından öbek öbek kırmızı örümcek çiçekleri çıkmıştı. Bu çiçekler sert rüzgarların altında boyunlarını bile bükmeden dimdik duruyorlar, aralarında usulca dolaşan sisin içinde yavaşça salınıyorlardı. Aslı birkaç adım atıp saydam bulutlar ve aralarında oynayan şimşekler arasından şehir ışıklarını seçmeye çalıştı ama hiçbir şey göremedi. Bir uçurumdu, ama dünyanın sonuymuş gibi hissettiriyordu.
"Hiçliğe bakıyormuşum gibi bir his." Aslı kendi kendine mırıldandı. Yalan değildi.
İçine düşen sıkıntının ilk defa bir uçurum görmekten olup olmadığını kestiremiyordu. Arkasına baktığında babasının gözlerini kapattığını, huzurlu bir yüz ifadesiyle boğucu havayı her zerresine kadar içine çektiğini gördü, görünüşe göre burada olmaktan rahatsız olan tek kişi kendisiydi.
İkisinden başka kimse yoktu. İleride siyah bir kedi, orman bekçisinin kulübesi ve ağaçlara dolanmış yırtık polis şeritlerinden başka hiçbir şey yoktu. "Buraya girmek yasak mıydı?" Aslı kırmızı beyaz şeritlerden gözünü ayırmadan sordu. Eğer yasaksa ve yakalanırlarsa kaçma ihtimalleri çok düşüktü. Arabaları bozuktu ve Aslı buradan koşarak kaçabileceklerini sanmıyordu, şehrin zirvesindeydiler.
Babası onun sorusunu duymadı, veya duymazdan geldi. Oysa ki Aslı ondan kurallar ve kanunların insandan insana değişeceği hakkında bir nutuk çekmesini beklerdi. Bunun yerine cebinden sigara paketini çıkardı ve ağır haraketlerle son sigarayı dudaklarının arasına sıkıştırdı. Çakmağın alevi karanlığın içinde ışıldadı, sigaranın ucu alev aldı. Adam dudaklarının arasından zehiri saldı. Kızına baktı, sustu.
Bir şeyler ters gidiyordu.
Aslı ağzını açıp rahatsızlığını dile getirmek üzereyken duyduğu hafif melodiyle kaşları çatıldı. Rüzgar uğuldayarak başının üzerinden geçti ve uçurumu süsleyen kırmızı çiçeklerin dansı hız kazandı. Uzaklardan gelen flüt sesi yükseldi, Aslı'nın etrafını sardı ve sanki ayaklarını ipekten prangalarla uçuruma bağladı.
Aslı kalbini sıkıştıran ağrıya karşı avuç içlerini göğsüne yapıştırdı. Üstündeki kalın monta rağmen üşüyordu ve titriyordu. Nefes almak her saniye daha da imkansız hâle geliyordu. Kanı damarlarını yakarak geçiyor, dışarıya çıkmak için can atıyordu. Aslı bu konuda tecrübeliydi, pek çok kez panik atak geçirmişti; gün içinde defalarca, bir yılda ise sayılamayacak kadar fazla. Psikoloğu ağır ilaçlar vermiş, ona babasından bile daha fazla nasihat vermişti.
O an geldiğinde sakin ol, derin nefes al, ver. Her şey güzel olacak. Cehennem sadece kafanın içinde. Zaman akıyor, Dünya'nın sonuna hâlâ var.
Fakat bu tamamen başka bir şeydi. Atağı ilk defa bu kadar ağır hissediyordu. Kendini yere bırakmak, gözlerini kapatmak ve iyi hissetmek istiyordu.
Aslı yardım istemek adına dudaklarını araladı ama ne nefesi ne sesi duyuldu. Babası sigarasını bir hışımla söndürdü ve boğazını temizledi. Aslı'nın dizlerinin bağı çözüldü ve sonunda yere yığıldı. Elleri, ıslak toprağa değdiği an titredi. Çığlık olduğunu düşündüğü fısıltılarla yardım isterken babası ona iyi olup olmadığını sormak şöyle dursun, bakmadı bile. Adımları onu es geçti, uçurumun önünde durdu ve ufuklara baktı. Seyrek saçları, kabanıyla beraber geriye savruldu. Bir süre daha flüt sesi ve rüzgarın uğultusu hüküm sürdü uçurumun etrafında. Aslı onu tüketen sessiz ızdırabıyla yalnız başınayken babası düşünceleriyle boğuşuyordu. Uçurumun derinlerine bakan gözlerinde keder izleri vardı. Aniden kollarını kaldırdı ve isyan eder gibi gökyüzüne haykırdı. Delirmiş gibi görünüyordu.
"Bu devirde hiçbir şey karşılıksız kalmaz, hiçbir bakış açısı dehşet yaratmaz. Bir kurban sadece karşılıklı olarak verilir ve avcılarla dolu bir bataklıkta dostluklar kurulamaz. Her insan varolduğu yere ait olur. Özünü inkar edemez, değiştiremez." Gök gürledi. Babası birkaç adım geriye sendeledi.
Sonrası anlaşılamayacak kadar karmaşık, fark edilemeyecek kadar hızlı gerçekleşti. Histerik bir gülümseme, iç burkan bir titremeyi takip etti. Bir kukla kadar cansız ve ruhsuz beden, yavaşça ayağa kalktı ve odaksız gözlerini uçurumun önündeki adama dikti. Aslı'nın yanaklarını cayır cayır yakarak süzülen bir damla gözyaşı, rüzgarın etkisiyle düştüğü yerde kurudu. Vücudunu kontrol eden kişinin kendisi olmadığını fark edecek kadar yerindeydi bilinci.
Adımları kırmızı çiçekleri yararak ilerledi. Önündeki kara kütlesi bitene, bulutlar bakış açısını süsleyene dek durmadı. Aklından binbir türlü soru geçerken yüzüne yansıyan tek şey çaresizlikti. Babasının, kötü hissettiğinde onu sakinleştiren derin nefesini duydu sonra. İçinde bir şeylerin ufalanıp gittiğini hissetti. Babası, sanki okul için basit bir tüyo veriyormuş gibi dingin bir sesle konuştu:
"Pelüş kıyamet zihinde başlar, tüm vücuda zehir gibi yayılır."
Kelimeler Aslı'nın bir kulağından girdi, diğerinden çıktı. Zira o an garip bir cümleye değil, açıklamaya ihtiyacı vardı. Burada neler döndüğünü bilmeye hakkı vardı. Fakat kendisinin bile dili dönmezken, karşısındakinden sorulmamış soruların cevabını nasıl isteyebilirdi?
Yıllar boyunca kalem tutmaktan nasır olmuş eller, Aslı'nın kollarına uzandı ve sıkıca kavradı. Onun titreyen ellerini gördü Aslı, puslu gözlerini fark etti. Bunların sadece arabada uyurken yakalandığı hummalı düşlerden birinin olmasını umut ediyordu. Fakat tüm hayatı yalan, sadece bu an gerçek gibi hissettiriyordu.
"Üzgünüm."
Aslı henüz ne olduğunu algılayamamışken kolunu kavrayan ellerin, onu incitmekten korkar gibi geriye ittiğini hissetti. Dengesini kaybetti, adımları boşluğa değer değmez onu yoğun sis karşıladı. Karada görebildiği son şey babasının bedeni ve arkasında onu şarkılar ve danslarla uğurlayan kırmızı çiçekler oldu. Sanki her gün uçurumdan düşüyormuşcasına bir sükunetle gözlerini kapattı ve karanlığın onu kucaklamasına izin verdi.
Onun arkasından bakmaya yüreği el vermeyen adam, diz üstüne çöktü ve nefes verdi. "Bu senin için yeni bir başlangıç, benim için yolun sonu." Gölün üstünde süzülen yaprak kadar hafif ve temkinliydi fısıltısı. Yüzünde buruk bir gülümseme peydah oldu. Kalan gözyaşlarını otuz beş yıllık hayatında tüketmişti; bu yüzdendir ki gülümsemeleri bile buruk olurdu, ağlamaları iç çekişler, çığlıkları fısıltıdan ibaret olurdu.
Buz tutmuş parmak uçları iç cebindeki soğuk metale uzandığında titredi. Uzaktan insan sesleri geliyordu. Ona neden burada olduğunu soracaklardı. Ancak adam korkmuyordu. Bundan sonra ancak tanrıya hesap verebilirdi. Görevini yapmıştı, yolun sonuna gelmişti. Zaman kaybetmeden cebindeki tabancayı çıkarıp şakağına dayadı. Ne kadar hızlı olursa bu kâbus o kadar çabuk biterdi.
Baba yadigarı silahın son kurşununu beynine gönderdiğinde önce bir sızı hissetti, ardından koca bir rahatlama. Bu işkenceyi neden daha önce bitirmediğini, bu rahatlamaya daha önce kavuşması gerektiğini sorgulamak isterdi ama böyle şeyler için zamanı yoktu artık. Kırmızı çiçekler, aralarına yığılan ölü bedenin şakağındaki çirkin yarayı ve elinde sıkıca kavradığı silahı mutlulukla karşıladı ve neredeyse kucakladı.
Ellerinde fenerlerle yaklaşan sıkı giyimli adamlar, uçurumun önünde, çiçeklerin arasında gördükleri bedenle kaskatı kesildiler. Çok geçmeden polis ve ambulans sirenleri kulakları dolduruyordu. Haraketsiz bedenin yanına koşarken bile umut olmadığının farkındalardı. Tüm o karmaşa, herkes ölünün varlığını kabullendiğinde duruldu birden bire. Çamurdan gökkubbe parçalanıp ışık kümeleri ile beraber yağmur damlaları yeryüzünü ıslattı. Mavi gezegeni avucunda tutan iblisin parmakları yavaşça açıldı. Güneş belirdi, uğursuz bulutlar dağıldı.
Uzaklardan gelen rüzgar uğultuyla üzerlerinden geçti. Kırmızı örümcek çiçekleri aheste aheste sallanarak ölüleri ebediyete uğurladı.
Bugünden bile yarının ekranlarını süsleyecek sabah haberlerinin detayları belliydi;
"Ünlü köşeyazarı İhsan Demir cinnet geçirerek önce on altı yaşındaki kızının canına, sonra da kendi canına kıydı."
----
00025 | la mort est le
commencement
kıçı kırık pc'mden, cart curt hata veren word dosyalarımdan yazdığım ilk bölümden, 27 Ağustos cumartesi 2022 tarihinden merhabalar.
tam olarak ne zaman, ne şartlar altında yayınlayacağımdan emin değilim.