İçeriğe geç

PARLAYAN MASKELER

Bölüm 2 · 14 dk okuma

PARLAYAN MASKELER

Bölüm 2

Birinci Bölüm: Kraliçe'nin Organizasyonu

"Bazı gerçekler en parlak maskelerin ardında saklıdır."

Balo salonunun girişine kadar uzanan kırmızı halıda hızlı adımlarla ilerlerken Cenk ve Murat’ı gördüm. Tül perdelerle süslediğimiz koridora mumları yerleştirmeye başlamışlardı. “Mumları sakın şimdi yakmayın! Balo başlamadan hemen önce yakılacaklar,” dedim. “Sude içerde mi?”

“Son gördüğümde sahnenin oralardaydı,” dedi Cenk kafasını kaldırıp bana bakarak.

“Tamam sağol,” diyerek salona doğru ilerledim. Salona girdikten sonra ellerimi belime koyarak etrafa bakındım. Sude sahnenin oradaydı, kürsüye çıkmış mikrofonu ve ses sistemini kontrol ediyordu. Hızla yanına gittim. “Her şey tamam mı? Bir sorun olmasını istemiyorum. Her şey mükemmel olmak zorunda!”

“Evet her şey mükemmel,” dedi kahverengi gözlerini kocaman açıp kafasını sallayarak. “Kaç yıldır bu okuldayım, böyle bir organizasyon asla görmedim!”

“Güzel,” dedim kollarımı kavuşturarak. Neredeyse dekorasyonu tamamlanmış olan salona bakıyordum.

“Dün Kaan ne yaptı öyle ya,” dedi Sude bir eliyle mikrofonu kapatarak. “Gerçi iyi de oldu, seni sırtlayıp götürmese sen dün gece burada yatacaktın herhalde,” dedi gülerek.

“Evet, muhtemelen o beni götürmese buradan hiç çıkamayacaktım,” dedim. “Neyse her şey tamamlandığına göre ben artık hazırlanmaya gidiyorum.” Kaşlarımı kaldırdım. “Garsonlar bir saat sonra burada hazır olacaklar değil mi?”

Gülümsedi. “Merak etme Alara, her şey tıpkı senin gibi mükemmel olacak.”

“Son kontrollerimi de yaptığıma göre artık bundan eminim.”

Babamın şoförü arabayı park eder etmez hızla arabadan inip eve koştum. Beyaz renkli mermer merdivenden yukarı, odama çıktım ve kapımı kapatıp hazırlanmaya başladım. Üzerime bugün için özel olarak tasarımcıma diktirdiğim; fuşya renkli, bel kısmından kurdeleli, saten kabarık prenses elbisesini giydim. Şimdi sıra, saç ve makyajdaydı. Alt kattaki salonda beni bekleyen hair stylistimi ve makyözümü odama çağırdım. Ben sandalyeme oturmuş ışıklı aynada kendimi izlerken makyözüm makyajımı, hair stylistim de saçlarımı yapıyordu. Bu balo için sarı-kahve tonlarındaki saçlarımın uçlarını bukle bukle yaptırmaya karar vermiştim. Saçımı ortadan ikiye ayırıp, perçemlerimi ayırdıktan sonra saçımdan iki tutam alarak arkada tel tokayla topladık. Makyaj olarakta doğal bir görünüm istediğim için sadece maskara, eyeliner ve açık pembe renkli gloss sürdük.

Hazırlıklarım bittikten sonra beyaz incilerden oluşan el çantamı alıp alt kata indim. Beyaz kapaklı ayakkabı dolabından; beyaz renkli, önü sivri uçlu ve kapalı olan topuklu ayakkabılarımı aldım. Ayakkabılarımı giydikten sonra kapının hemen yan tarafındaki aynanın karşısına geçtim. Belimden aşağı elbisemin kabarık kısmına doğru üstümü çırptıktan sonra sağa sola döndüm, aynada nasıl gözüktüğüme bakıyordum.

“EF-SA-NE!” dedi makyözüm Esma. Elinde makyaj çantasıyla merdivende durmuş, büyülenmiş bir şekilde bana bakıyordu.

Hair stylistim Eren, merdivenin siyah demir parmaklıklarına yaslanmıştı. “Bugüne kadar pek çok kişiyi davete hazırladım ama senin kadar muhteşem olanını ilk defa görüyorum,” dedi ve eğildi. “Önünüzde saygıyla eğiliyorum kraliçem.”

Onlar gittikten sonra bir süre daha aynada kendime baktım, her şey mükemmel olmalıydı. Annem, babamla birlikte merdivenden aşağı iniyordu. Üstüne hafif yırtmaçlı beyaz renkli askılı ince bir elbise giymişti, doğal sarı saçlarını arkadan topuz yaparak toplamıştı ve boynuna da babamın ona beşinci yıl dönümü hediyesi olarak aldığı elmas kolyeyi takmıştı. Babamsa gri renkli takım elbise giymişti, kravat takmayı pek sevmezdi ama bugün takmıştı. Onun için bu, yaptığın işe saygı duyuyorum demenin başka bir yoluydu.

Babam hızla yanıma geldi ve ellerimi tutarak duygu dolu gözlerle bana baktı. “Çok güzel olmuşsun kızım.”

Annemin yanında tabi ki olmazsa olmazı olan anında fotoğraf çıkartan kamerası da vardı. Duygulandığı için dolan gözlerini sol eliyle silerken, “Poz verinde çekeyim sizi baba kız,” dedi. Sağ elindeki pembe renkli polaroid kamerayı bize doğrulttu. Flashın patlamasıyla kapı zilinin çalması bir oldu. Annem fotoğraf makinesinin çıkarttığı fotoğrafı netleşmesi için hızla sallarken babam kapıyı açtı. Babam kapıyı açtığında Kaan ve Berkcan birbirlerini ittiriyorlardı. Babamı ve beni görünce durdular. “Hoş geldiniz çocuklar!” dedi babam, gülmemeye çalışıyordu.

Berkcan altın sarısı saçlarını parmaklarıyla geriye doğru tarayarak düzeltirken, Kaan da duruşunu düzeltti, elinde tutuğu açık pembe ambalajlı çiçek buketini siyah yelek giydiği göğsüne yaklaştırdı. “Hoş bulduk efendim, Alara’yı almaya gelmiştim.”

Berkcan bir eliyle kravatını gevşetirken sinirle Kaan’a baktı. “Aslında ben almaya gelmiştim, Kaan sonradan geldi!”

Babamın önüne geçtim. “İkinizle de baloda buluşacağımızı sanıyordum,” dedim ve kaşlarımı kaldırdım. “Neden buradasınız?”

Berkcan su yeşil gözlerini kocaman açarak, “Söyledik ya, seni almaya geldik!” dedi ve başıyla arabaları işaret etti. “Hazırsan çıkalım!” Bir elinde de siyah ambalajlı çiçek buketi tutuyordu.

Kaan bir şey söyleyecekken annem araya girdi. “Hadi çocuklar, üçünüz yan yana geçinde birlikte fotoğrafınızı çekeyim!” dedi elindeki polaroid kamerasını sallayarak.

Kaan ve Berkcan aynı anda birbirlerine öfkeyle bakarak içeri girdiler. Kaan koyu kahve renkli gözleriyle gözlerimin içine bakarak elindeki açık pembe ambalajlı çiçek buketini bana uzattı. Kaan’ın uzattığı açık pembe renkli çiçek buketinin içinde açık pembe renkli güller vardı ve bu güllerin tam ortasında bir tane kırmızı renkli gül duruyordu. Güllerin çevresinde de fuşya renkli gelin çiçekleri vardı. Kaan’dan birkaç saniye sonrada, Kaan’a öfkeyle bakmaya devam eden Berkcan bana döndü ve bakışları yumuşayarak elindeki siyah ambalajlı çiçek buketini uzattı. Berkcan’ın uzattığı, ucunda altın rengi detaylar olan siyah ambalajlı çiçek buketi tamamen kırmızı renkli güllerden oluşuyordu.

Ben ikisinin de elinden çiçek buketlerini aldıktan sonra Kaan sağıma, Berkcan da sol tarafıma geçti. Ben elimde çiçek buketlerini tutup gülümserken onlarda elleriyle kibarca belimden tutarak poz verdiler.

Fotoğraf çekildikten sonra el çantamı aldım ve bizimkilerle vedalaşıp dışarı çıktım. Her ne kadar annem kapıyı kapatmayıp bizi arabaya binene kadar izlemek istese de babam sağ olsun kapıyı kapattı.

Omzumun üstünden bakarak kapının tamamen kapanıp kapanmadığını kontrol ettim. Kapandığından emin olduktan sonra çiçek buketlerini sağ kolumun altına alarak sol elimi belime koydum ve önce Kaan’a sonra da Berkcan’a baktım. “Tahmin edeyim, iki araba geldiniz.”

“Evet,” dedi Berkcan, gözlerini kocaman açarak öfkeyle Kaan’a baktı. “Kaan geleceğini söylememişti!”

Kaan kafasını salladı. “Bunun için senden izin almam gerektiğini bilmiyordum!” Kafasını sallarken yüzünün önüne düşen koyu kahverengi saçları da onunla birlikte sağa sola sallanmıştı.

“Çocuklar sakin olun! Bugün sorun istemiyorum. İkinizde beni almaya gelene kadar biriniz Ela’yı almaya gidebilirdiniz,” dedim, derin bir nefes aldım. “Giderken birinizle dönerken de diğerinizle giderim. Hızlıca kendi aranızda düşünüp kararlaştırın,” dedim ve arka arkaya park ettikleri biri siyah diğeri de kırmızı renkli olan arabalarının yanına geçip ellerimde çiçek buketleriyle beklemeye başladım.

Önce konuşarak anlaşmaya çalışsalar da bu girişimleri başarısız olunca taş, kağıt, makas oynayarak beni baloya kimin götüreceğine karar verdiler. Onları beklerken etrafı izlediğim için kimin kazandığını görmemiştim. Berkcan önden ilerliyordu, arabasının anahtarını arabaya doğru tutarak kırmızı renkli lamborghinisinin kilidini açtı. “Atla hadi!” dedi. Demek ki Berkcan kazanmıştı. Gerçi dudağının tek tarafının yukarı kıvrılmasından da onun kazandığı anlaşılıyordu. Sürücü koltuğuna doğru ilerledi, arabasının kapısını yukarı doğru açıp koltuğa oturdu.

Ben, Berkcan’ın arabasına doğru ilerlerken Kaan geldi ve benden önce davranarak arabanın kapısını açtı, bir eliyle kapıdan tutarak arabanın içine doğru eğildi. “İnsan oturmadan önce kapıyı açar! Kız bu elbiseyle tek başına nasıl binecek?”

Elimdeki çiçek buketlerini Kaan’a uzattım. “Teşekkür ederim Kaan,” dedim ve fuşya rengindeki kabarık elbisemi düzelterek arabaya oturdum.

Kaan, binmeme yardımcı olduktan sonra hafifçe içeri eğilerek elindeki çiçek buketlerini bana uzattı. Elindeki çiçek buketlerini aldıktan sonra gülümsedim. “Baloda görüşürüz.”

Koyu kahve gözleriyle gözlerime bakarak gülümsedi. “Balo da görüşürüz Rosa.”

Berkcan iki eli direksiyonda yola bakıyordu. “Kaan’la tartışmaktan söylemeye fırsatım olmadı.” Kafasını hafifçe bana doğru çevirdi. “Çok güzel olmuşsun,” dedi parıldayan gözlerle bana bakarak.

“Teşekkür ederim,” dedim, bir yandan da kucağımdaki çiçek buketlerini inceliyordum. Kaan bir süredir bana Rosa diyordu, şimdi de bana aldığı çiçek buketinin tam ortasına bir tane kırmızı gül yerleştirmişti. Neden tamamı değil de sadece bir tanesi kırmızıydı ki?

Berkcan yola bakarak konuşmaya devam etti. “Bugün için gerçekten, çok emek harcadın Kurdeleli.”

Kafamı kaldırarak Berkcan’a baktım. “Bunun farkında olmana sevindim. Umarım Kaan’la ikiniz bir sorun çıkartmazsınız!” Bu dediğime ben ne kadar inanıyordum orası tartışılırdı tabi.

Baloya vardığımızda arabadan inmeden önce, elbisemle uyumlu, pembe renk üstüne gümüş rengi işlemeleri olan maskemi çantamdan çıkarttım ve pembe renkli iplerini başımın arkasından bağlayarak maskeyi yüzüme taktım. Her gün taktığım parlayan maskemin bu gün gerçeğini takıyordum. Berkcan maskesini takmadan gitmeye çalışsa da siyah renkli maskesini zorla ona taktırdım. Bu esnada Kaan arabasını park etmiş ve beni hiç uğraştırmadan siyah renkli işlemeli maskesini takıp gelmişti.

Elbisemi kabarık eteğinin iki yanından tutarak hafifçe havaya kaldırdım. “Hadi artık içeri girelim!”

Kaan, arabanın koltuğunda duran çiçekleri işaret ederek, “Çiçeklerini yanına almayacak mısın?” diye sordu.

Arabaya dönerek çiçeklere baktım. Birkaç saniye durup düşündükten sonra Kaan’ın getirdiği çiçekleri elime aldım. “Bu elbiseme daha çok uyuyor. İkisini de taşıyamam o yüzden sadece bunu alacağım,” dedim. “Artık içeri girebiliriz!” diyerek hızla balonun girişine doğru ilerledim. Giriş kısmını demir kemerler ekleterek uzattığım mekan girişine gelince durdum. Yeşil renkli çimenlerin üzerinde duran altın rengi işlemeli dikdörtgen aynada kendime baktım. Bir süre kendime göz gezdirdikten sonra aynada biri sağ biri de sol arka tarafımda olacak şekilde duran Berkcan ve Kaan’ın yansımasına baktım. Berkcan saçını düzeltirken Kaan öylece durmuş bekliyordu. Arkamı döndüğümde ikisi de kollarına girmem için kollarını araladı. Önce sağ tarafımdaki Kaan’a sonra da sol tarafımdaki Berkcan’a baktım ve ikisinin de koluna girdim. Hiçbir sorun istemiyordum.

Etrafı, yerlere dizilen mumların aydınlattığı, tül perdelerle süslediğim demir kemerlerden oluşan kısa koridorda ilerleyerek ana koridora ulaştık. Sağ taraftaki balonlarla süslediğimiz fotoğraf köşesinde bir grup kız, beyaz renkli puflara oturmuş fotoğraf çekiliyordu. Salonun iki yana doğru sonuna kadar açık duran koyu kahverengi kapısının önünde karşılama için görevlendirdiğim Doğukan duruyordu. Lacivert renkli takım elbisesiyle uyumlu lacivert renkli maske takmıştı. Beni görünce hızla yanıma geldi. “Her şey harika gidiyor Alara!” dedi heyecanla.

Kaşlarımı kaldırarak gülümsedim. “Evet biliyorum, çünkü ben organize ettim!” dedim ve dişlerim gözükerek tekrar gülümsedim.

Kapının iki yanında duran siyah uzun saksının içindeki beyaz renkli tüylerin yanından geçerek salona girdiğimizde etrafa göz gezdirdim. Avizelerle duvar arasında sarkacak şekilde sabitlediğimiz ve gün ışığı renkli led ışıklarla süslediğimiz beyaz renkli tül perdeler, duvardaki pencereler arasında toplanarak, tam istediğim gibi bir siyah bir altın rengi olacak şekilde kurdelelerle tutturulmuştu. Her şey mükemmeldi.

Kaan ve Berkcan’la birlikte salonun ortalarına doğru ilerleyip en önde bize ayrılan masanın yanına geçtiğimizde, Ela modayı katleden, ışıklı tabela gibi parıldayan turuncu renkli elbisesiyle yanımıza gelip bize selam verdi. Yüzüne beyaz renkli tüylü bir maske takmıştı. Dip boyası gelen sarı saçlarını sağa sola salladı. “Çok güzel olmuşsun Alara!”

“Ihı,” dedim gülümseyerek. “O senin güzelliğin canım.” Gözlerimi kocaman açıp kaşlarımı kaldırdım. “Elbisene bayıldım!”

Sude ayağındaki siyah renkli önü açık topuklularıyla koşturarak hızla yanıma geldiğinde tepeden atkuyruğu yaparak topladığı koyu kahverengi saçları koşuşturmanın etkisiyle hala sağa sola sallanıyordu. Üzerine yeşil renkli, boyu dizlerine kadar uzanan askılı kısa bir elbise giymişti. Elbisesiyle benzer tonlarda dantel işlemeli bir maske takmıştı. “Alara, herkes geldi! Artık konuşma yapmak için sahneye geçebilirsin,” dedi. Konuk listesinin olduğu siyah renkli sekreterliği elinde tutuyordu.

Elimdeki çiçek buketini masaya bıraktım. Sırasıyla önce Berkcan’a sonra da Kaan’a bakarak, “Sahneye kadar hanginiz bana eşlik edeceksiniz?” diye sordum ama kavga çıkacağı belliydi. Gözlerimi devirdim. “Tamam vazgeçtim.” İkisini de baştan aşağı süzdükten sonra işaret parmağımla göstererek, “Seni seçtim Kaan!” dedim.

Kaan gülümseyerek elini uzattı. Elimi zarif bir şekilde elinin üzerine koydum. Kaan’la birlikte sahneye ilerlerken alkış sesleri bize eşlik ediyordu. Sahneye vardığımızda Kaan basamaklardan yukarı çıkmama yardımcı oldu. Elimi kibarca öptükten sonra geri çekilerek sahnenin kenarında beni beklemeye başladı.

Maskemi çıkartıp kürsüye bıraktım ve benimle birlikte maskesini çıkartmaya başlayan davetlilere göz gezdirdim. Herkes maskesini çıkarttıktan sonra düzenlediğim bağış etkinliğiyle ilgili konuşmaya başladım. “Bağış etkinliğimize hepiniz hoş geldiniizz!!”Alkışlar susana kadar bembeyaz dişlerimle gülümseyerek bekledim. “Biliyorsunuz bu baloda yapılan bütün bağışlar ihtiyaç sahibi çocuklara gidecek!” Elimi kalbime koydum, kafamı sallayarak devam ettim. “İşte bu yüzden, bu etkinliği ben düzenlemeliydim. Gecemi gündüzüme kattım ve,” iki elimle salonu gösterdim. “bu harika daveti ortaya çıkarttım!” Herkes tekrar alkışlamaya başladı.

Alkışların ardından “Ama sadece bu kadarla kalamazdım, öyle değil mi?” dedim kaşlarımı kaldırarak. Önümde duran şeffaf kürsüye yumruğumu vurdum. “Ben, Alara Dinçer! Bu çocuklar için elimden gelenin en iyisini yapmalıydım. İşte bu yüzden gecenin sonunda yaptığımız bağış etkinliğinde sizlere çok büyük bir sürprizim olacak!”

Elimle davetliler arasında duran Darüşşafaka yönetim kurulu başkanı Oğuz Güleç’i işaret ettim. “Bu davetimizde bize eşlik eden Darüşşafaka Cemiyeti yönetim kurulu başkanı Oğuz Güleç’i alkışlarla sahneye davet etmek istiyorum,” dedim alkışlamaya başlayarak.

Oğuz Bey alkışlar eşliğinde sahneye çıktığında, “Hoş geldiniz efendim! Bağış etkinliğimize katılma davetimizi geri çevirmediğiniz için teşekkür ederim,” dedim elimi uzatarak.

İki eliyle elimi sıktı. “Ne demek Alaracım, asıl senin gibi genç bir öğrencimiz bu kadar insanı bir arada toplayarak bu denli büyük bir bağış etkinliği düzenlediği için ben teşekkür etmeliyim.”

Hafifçe başımı sağa eğerek gülümsedim. “Mikrofon sizin efendim,” dedim ve geri çekilerek Kaan’ın yanına geçtim.

Oğuz Bey kürsüye geçti ve siyah renkli mikrofonu kendine uygun olacak şekilde ayarladı. “Bugün okulumuzda eğitim görmekte olan kardeşlerim adına buradayım. Hepinizin bildiği gibi Darüşşafaka bir şefkat yuvası. 10-18 yaş arasındaki annesini veya babasını kaybetmiş, ailesinin ekonomik durumu nitelikli eğitime yetmeyen ama başarılı olan çocuklara 8 yıl boyunca çok iyi bir eğitim vermeye çalışan, onları bir cevher gibi işlemek suretiyle kıymetli bir taş haline getirmek için uğraşan bir kuruluş,” dedi ve bana döndü. “Alara gibi genç bir öğrencimizin bu denli ince bir davranışta bulunması ne kadarda gurur verici,” dedi alkışlayarak.

Kaan’da yanımda ellerini sertçe birbirine vurarak alkışlıyordu. Öyle bir alkışlıyordu ki adeta bütün salonun alkış sesini bastırıyordu. Önce Kaan’a sonra da tüm salona bakarak gülümsedim, eteğimi iki yandan tutup hafifçe eğildim. Annem duygulandığı için gözleri dolmuştu, babam ıslık çalmamak için kendini zor tutuyordu.

Alkış sesleri dindikten sonra Oğuz Bey, “Sahneyi tekrardan asıl sahibine bırakayım,” dedi. Böylece Oğuz Bey alkışlar eşliğinde sahneden inerek kendi masasına geçerken ben de tekrar kürsüdeki yerimi aldım.

“Davetimizi başlatmadan önce özellikle teşekkür etmek istediğim biri daha var,” dedim. “Sevgili Belediye Başkanımız Salih Karagöz’e, bu koca mekanı bağış etkinliğinde kullanmamıza izin verdiği için çok teşekkür ederim,” dedim alkışlayarak.

Başkan gülümseyerek herkese selam verdikten sonra devam ettim. “Gelenekselleşmesini istediğim bu etkinliğin, gelenek haline gelecek ilk dansı için herkesi piste alalım lütfen!”

Alkışlar yükselirken, Kaan yanıma gelerek elini bana uzattı. Elini tutarak sahne basamaklarına kadar ilerledim. Basamaklara geldiğimizde Kaan benden önce aşağı inerek inmeme yardımcı oldu. Aşağı indikten sonra gözlerime bakarak, “İlk dansı bana lütfedersin herhalde Rosa,” dedi, hala elimi tutuyordu.

Berkcan koşarak yanımıza geldi. “İlk dansı biz ederiz diye düşünmüştüm.” Koştuğu için sırtına doğru kayan siyah renkli ceketini yakasından tutup düzeltirken Kaan’a baktı. “Sonuçta kraliçe, kralla dans etmeli, değil mi?”

Ela, kahverengi dolgu topuklu terlikleriyle hızla yanımıza geldi. “Berkcan, dans edelim mi?”

“Canım ya,” dedim. “Biz de tam şimdi dansa kalkıyorduk!” Berkcan’a yaklaşarak elimi Berkcan’ın yakasına koydum. “Değil mi Berkcan?”

Berkcan hafifçe öne eğildi. “Önden buyurun kraliçem.”

Kaşlarımı kaldırarak Kaan’a baktım. “Sıra da sen varsın Kaan!” diyip göz kırptım ve Berkcan’ın kravatının ucundan tutup çekerek piste doğru ilerledim.

Çalan waltz eşliğinde hafifçe eğilerek Berkcan’la birbirimizi selamladık. Kollarımı iki yana açarak, bir elimi yere paralel olacak şekilde sol omzuna koydum diğer elimle de elini tutuyordum. Berkcan’ında diğer eli, kolumun hemen alt hizasında, sırtımdaydı. Bir geri, bir ileri gide gide tüm salon bize aitmiş gibi dönüyorduk.

“Şaşırttın beni, bu kadar iyi dans edebildiğini bilmiyordum.”

Gözlerini kapatarak güldü. “Ben de daha ne cevherler var bi bilsen,” dedi ve bir elini kaldırarak beni kendi etrafımda döndürdü. Elimi tekrar omzuna koyduğumda “Ne cevherler varmış bakayım?” diye sordum.

“E, artık onları keşfetmekte sana kalmış kurdeleli,” dedi. Her zaman olduğu gibi dudağının sol tarafı yine yukarı kıvrılmıştı.

Berkcan tekrar elini kaldırarak beni kendi etrafımda döndürdüğünde Kaan’ı gördüm. Tek omzuyla duvara yaslanmış, kristal bardaktaki içeceğini yudumlayarak bizi izliyordu. Tekrar Berkcan’a doğru yaklaştım, iki elle tutuşarak birbirimize yaklaşıp tekrar uzaklaştık. Beni tekrar kendi etrafımda döndürdükten sonra hızla kendine doğru çekti. Başını öne eğdi, parlak yeşil gözleriyle gözlerimin içine bakıyordu.

Bir anda şarkı değişti. Şarkının değişmesiyle birlikte birbirimizden uzaklaştık. Kaan sol taraftaydı, elini uzatmış bana doğru geliyordu. “Güzel danstı Berk,” diyerek Kaan’ın elini tuttum. Kaan beni kendi etrafımda döndürdükten sonra diğer elini belime koydu, daireler çiz çize dans etmeye başladık.

Her şey ama her şey mükemmeldi; ta ki o ana kadar,

“BERKCAN! KAAN!!! NAPIYORSUNUZ OLM!!! AYRILINN!!”

Bağrışma sesleriyle birlikte ne olduğuna bakmak için hızla kafamı çevirdiğimde Berkcan ve Kaan’ı gördüm, birbirlerinin yakasına yapışmışlardı, etraftaki masalara çarparak bir bir yere deviriyorlardı. Masaların üstündeki özenle seçtiğim o cam bardaklar, patır patır yere düşüp kırılıyorlardı. Kaan, iki eliyle Berkcan’ın yakasına yapıştığında onu sert bir şekilde iterek sırtını duvara çarptı. Arkalarında avizelerden duvara, duvardan da yere kadar uzanan perdelerden biri duruyordu. Berkcan’ın ayağı perdeye takılıp kaydı. Kaan düşmemek için perdeden tuttu ve perdeyi de kendiyle birlikte aşağı çekerek yere, Berkcan’ın üstüne düştü. Kaan’ın perdeyi çekmesiyle birlikte perdenin avizeye bağlanmış ucu avizenin kancalarına zarar vermişti. Onca uğraşla getirttiğim avizeyi tutan kancalardan sağ taraftaki kancalar kırılmıştı, avizeyi sadece sol taraftaki iki kanca tutuyordu, onlarda daha fazla taşıyamayacaklardı. Herkes salonu bir bir boşaltırken, Kaan ve Berkcan avizeyi ne hale getirdiklerinden habersiz bir şekilde yerde birbirlerinin üstüne çıkmış birbirlerini yumruklayarak kavga etmeye devam ediyorlardı.

“KAAN!”. “BERKCAN!”

İkisi de durmuyordu. Onlara biraz daha yaklaştım. “YETER! AYRILIN!” diye bağırdığımda kavga etmeyi bıraktılar. “Avize her an düşebilir dışarı çıkın!”

Kaan’ın koyu kahve renkli gözleri kocaman olmuştu. “Alara çabuk çekil oradan!” diye bağırırken Berkcan’ın üstünden kalmış yanıma doğru koşmaya başlamıştı.

Başımı kaldırmamla birlikte yukarıdaki avizenin yere düşmesi bir oldu. Duyduğum son şey Kaan ve Berkcan başta olmak üzere herkesin “ALARAA!!!” diye bağırmasıydı.

Hikaye buraya nasıl mı gelmişti? İşte bunun için hikayeyi biraz geriye sarmamız gerekiyor.

-DEVAM EDECEK-

Bölüm sonu

5 yorum

  • Düşüncem şu ki eğer kraliçe havası verilmeye çalışıldıysa verilmiş ama karakterlerin aralarındaki ilişki net değil ve olaylar hızlı geçilmişti Emeğin için ellerine sağlık

    2Yanıt