Bu hikâye şiddet, kaçırılma, zorla alıkonma, ölüm, travmatik olaylar ve cinsel içerikli sahneler içermektedir. Bazı sahneler okuyucular için duygusal olarak zorlayıcı veya tetikleyici olabilir. Bu nedenle, okumaya başlamadan önce içeriğin size iyi gelip gelmeyeceğini değerlendirmenizi önemle rica ederim.
LET THE WORLD BURN – Chris Grey
Gangsta – Kehlani
Lost in the Fire – The Weeknd
♡
"Elimdeki zincirlere rağmen, özgürlüğe olan inancımı hiç kaybetmedim."
1| Zincirlerin Kırılışı
Refia Soykan
Gecenin koyu sessizliği içinde gözlerimi açtım. Yatakta doğruldum, kalbim hızlı atıyordu... ama bu kez korkudan değil, heyecandan. İçimde tarif edemediğim bir kıpırtı vardı. Yarın... yarın benim nikâhım vardı.
Beyaz elbisemi düşündüm. Masaların üzerindeki çiçekleri... Ve beni orada bekleyecek adamı. Sevdiğim adamı. Mutlu olmam gerekirdi, öyle değil mi? Yeni bir hayata adım atacaktım. Yepyeni bir başlangıca...
Ama içimde, bastıramadığım bir ses vardı. Sessizce fısıldayan, huzursuz bir tınıyla kulağıma sızan bir ses: Her şey göründüğü gibi değil...
Sabah erkenden uyandım. İçimde tuhaf bir mutlulukla birlikte ince bir gerginlik geziniyordu. Ailemi çok genç yaşta kaybetmiştim, toparlanmam kolay olmamıştı. Ama başarmıştım. Hayat beni erken olgunlaştırmıştı.
Bugün... her şeyi geride bırakacak, yeni bir sayfa açacaktım. En azından öyle umuyordum.
Berkay, düğün için kuaförü benim yanıma getireceğini söylemişti. Gereksiz masraflardan hoşlanmazdım ama onun ısrarına karşı koyamamıştım. Her zaman en iyisini istediğini bilirdim ama gösterişli şeyler... bana göre değildi.
Taksiyle sade nikâh salonuna vardım. İçeri adımımı attığım anda, güler yüzlü bir kadın beni karşıladı.
"Hoş geldiniz," dedi tatlı bir gülümsemeyle. "Gelin hanımımız siz olmalısınız. Buyurun, sizi şöyle alalım."
Kibarca gülümsedim. "Teşekkür ederim. Biraz heyecanlıyım sanırım."
"Bu en güzel heyecan," dedi enerjik bir sesle. "Emin olun harika görüneceksiniz. Nasıl bir saç modeli düşünüyorsunuz?"
Aynaya baktım, saç uçlarımı parmaklarımla taradım. "Doğal ve sade bir şey... Çok gösterişli şeyler bana göre değil."
Kadın başını sallayarak onayladı. "O hâlde güzelliğinizi ortaya çıkaran sade bir model yapalım. Makyaj için ne düşünüyorsunuz?"
"Hafif bir şey yeterli... Abartılı olmasın lütfen."
O sırada saçlarımı dalgalandırmaya başlamıştı. "Gelinliğiniz nasıl peki? Ona uygun bir model tasarlayalım."
"Sade. İnce dantel detaylı, kabarık değil," dedim usulca.
"Çok güzel. Duvak kullanacak mısınız?"
"Hayır."
Göz ucuyla bana baktı. "Damatla ilk buluşmanız nasıldı?"
Bir an duraksadım. Hafifçe gülümsedim. "Hızlı oldu. Berkay kibar biridir."
Kadın göz kırpar gibi gülerek, "Peki ama romantik mi?" diye sordu.
Bakışlarımı kaçırdım. "Sanırım öyle."
Saçlarıma son dokunuşlarını yaparken aynaya baktım. Zaman hızlı geçiyordu. Derin bir nefes aldım. Artık o an yaklaşmıştı.
Gelinliğimi giydim ve eteklerimi hafifçe kaldırarak içeri doğru yürümeye başladım.
Kalbim hızla atıyordu. Her adımımda içimdeki duygu yoğunluğu nefesimi kesiyordu. Bugün, hayatımın en önemli günüydü.
Büyük kapılar açıldığında içeri adım attım. Gözlerim hemen onu aradı. Berkay... Salonun önünde beni bekliyordu. Saçları düzgünce taranmış, üzerine tam oturan takım elbisesiyle her zamanki gibi düzenli ve kontrollü görünüyordu.
Bakışları üzerime kaydı. Hafif bir gülümsemeyle fısıldadı, "Çok güzelsin."
Utangaç bir tebessümle karşılık verdim. "Sen de oldukça şıksın."
"Hazır mısın?" diye sordu.
Gözlerimi kaçırıp sonra tekrar ona baktım. Başımı hafifçe salladım. "Hazırım."
Ama içimde tanımlayamadığım bir his vardı. Derin, yoğun ve karanlık bir his...
Berkay'ın elini tuttum. "Beni takip et," dedi.
Birlikte ilerlemeye başladık. Her adımda, geçmişin ağırlığından biraz daha uzaklaşıyor gibiydim. Onun yanımda olması bana güç veriyordu.
Nikâh masasındaki sandalyeye oturduğumda kalbim deli gibi çarpıyordu. Berkay büyük, gösterişli bir düğün istemişti ama ben... Ben sadece onunla baş başa kalmak istemiştim. Gösterişin, harcanan paraların hiçbir anlamı yoktu. Ben sadece, biz olmak istiyordum.
Nikâh memuru konuşmaya başladı: "Sayın Refia Soykan, Berkay Korkmaz'ı eşiniz olarak kabul ediyor musunuz?"
Gülümsedim. "Evet."
Berkay'ın elini sımsıkı tuttum. Kalbimle evet diyordum.
"Sayın Berkay Korkmaz, Refia Soykan'ı eşiniz olarak kabul ediyor musunuz?"
Berkay cevap vermek için elini masaya koymuştu ki...
Kapı ansızın sert bir şekilde çarptı.
Salon buz gibi kesildi. Herkesin başı o yöne döndü.
"Ne oluyor?" dedi Berkay, gözleri kısılmış, sesi diken dikendi.
Kapıdan içeri giren adamlar, düğünün havasını bir anda kana bulayacak karanlığı beraberlerinde taşıyorlardı. Silahlar... Bakışlar... Ölüm...
Adamın biri, doğrudan Berkay'a doğrulttu silahı. "Kızdan uzaklaş!"
Berkay dişlerini sıkarak cevap verdi. "Ne saçmalıyorsunuz?"
Ardından içeriye biri daha girdi. Onun gelişi, diğerlerinden farklıydı. Siyah takım elbisesi, soğuk ve sert yüzüyle adeta donmuş bir lider gibi yürüyordu. Bakışları hükmediyordu. Konuşmasına gerek bile yoktu.
Ben nefesimi tuttum. Bu adam kimdi?
"Bu düğün olmayacak," dedi adam. Sesi derinden, buyurgan. "Ya şimdi defolur gidersiniz... ya da olacaklardan ben sorumlu değilim."
Berkay hiddetlendi. "Ne demek bu? Biz nişanlıyız! O benim karım olacak!"
Adam bir adım daha attı. Gözleri karanlık, sesi buz gibi: "Eğer yaşamaya devam etmek istiyorsan, ondan uzaklaş. Ve bir daha ona 'karım' deme."
"Sen kim oluyorsun da onunla böyle konuşuyorsun?" diye gürledim.
"Refia, sen karışma," dedi Berkay, elini hafifçe kaldırarak beni durdurmaya çalıştı. Sesi ciddi ve endişeliydi.
Adam, o buz gibi gözleriyle Berkay'a döndü. "Sana söylediklerimi duydun çocuk," dedi karanlık bir tonda. "Şimdi uzaklaş ondan."
"Asıl siz uzaklaşın buradan!" diye bağırdı Berkay. "O birazdan benim karım olacak!"
Adamın yüzü bir taş gibi ifadesizdi. "Sana bir daha ona 'karım' deme demiştim," dedi.
Her şey bir anda değişti. O kadar hızlı oldu ki, neredeyse ne olduğunu anlamadım. Silahın namlusu, Berkay'a doğrultulmuştu. Gözlerimin önünde her şey donmuş gibi hissettim.
Bir saniye bile tereddüt etmeden, tetiği çekti. Berkay'ın alnından sıçrayan kan, gözlerimin önünde yavaşça aşağıya süzüldü. Gözlerindeki şaşkınlık, korku ve sonrasında gelen acı, kalbimi paramparça etti.
Bir adım bile atamadan yere doğru devrildi. Gözleri çoktan boşluğa dönmüştü. Vücudu, betona çarpan ağır bir çuval gibi yere yığıldı. Gürültü salonda yankılandı. Sessizlik onu takip etti.
"BERKAY!" diye haykırdım. Sesim çırpınan bir kuş gibi boşlukta savruldu. Dizlerimin üzerine çöktüm. Ellerim titreyerek yere yığılan bedenine uzandı ama dokunamadım. Kan... parmaklarımın ucuna kadar gelen o sıcaklık... her şey gerçekti. Bu bir kabus değildi.
O anda arkamdan bir ses yükseldi. Kalın, kayıtsız bir erkek sesi: "Bu nikah memuru ne olacak?"
Bir başka ses cevapladı. Daha genç, ama aynı derecede soğuk: "Depoya alalım mı? Yoksa bırakalım mı? Korkudan konuşamaz gibi duruyor zaten."
Gözlerim dolmuştu. Tam başımı kaldıracakken—
Bir el daha ateşlendi. Kulaklarım çınladı.
Nikah memuru, bir anda yere yığıldı. Ağzı açık, gözleri yuvalarından çıkmış gibi. O da gitmişti. İkinci kez... bir hayat, gözlerimin önünde söndü.
Bir adam öne atıldı. Sesi, öfkeyle karışık bir sitem taşıyordu: "Adamın ne suçu vardı Kaan?"
Cevap yine aynı kayıtsızlıktaydı. "Hiç kimse masum değildir. Hem... gerçek bir memur bile değildi. Para karşılığı kendini satmış biri."
"Bundan emin misin?"
"Kontrol ettirdim. Adamlarımız doğruladı."
Bedenim buz kesmişti. Ne ağlayabiliyor, ne de kaçabiliyordum. Bir parça ben, o anda donmuştu.
"Tamam şimdi ne yapacağız?" dedi kalın sesli adam.
Sonra, içlerinden biri, diğerlerinden farklı olan, bir adım öne çıktı. "Ben kızı alacağım," dedi. Sesi tok ve sakindi, ama o sakinlik tehditkârdı.
Bana doğru yürümeye başladı. Elinde silah. Adımları yankı gibi salonda çınlıyordu.
Sadece birkaç adım... ama her adımda içimde bir şey kırıldı.
"UZAK DUR!" diye bağırdım, sesi çatlamış bir çığlık gibi. "UZAK DUR BENDEN!"
Nefesim boğazımda düğümlendi. Gözyaşlarım istemsizce yanaklarıma aktı. "Bir adım daha atarsan, avazım çıktığı kadar bağırırım! Etrafta kim varsa buraya toplarım!"
Adam durdu. Bir an, bakışlarımız buluştu. Gözlerinde... tanıdık bir karanlık vardı. Ama kimdi bu adam? Neden bunu yapıyordu?
"Refia—" dedi, sesi sanki beni tanıyormuş gibi garip bir ton taşıyordu.
Ama cümlesini bitiremedi. Aniden, kafamın arkasında bir acı patladı. Sert, sarsıcı, kör edici bir darbe. Nefesim kesildi. Oda dönmeye başladı. Dizlerimin bağı çözüldü.
Yere yığılırken gördüğüm son şey, Berkay'ın kanlı bedeninden sonra... o adamın yüzüydü. Soğuk. Sakindi. Ve korkutucu bir şekilde kararlı.
Alaz Korolov
Refia'nın bedeni yere düşmeden önce hızla kollarımı uzattım. Yumuşak bir refleksle onu göğsüme çektim. Teninin soğukluğu, bedeninin kontrolsüzce gevşemesi... baygındı. Nefesi vardı, ama zayıftı.
Başımı çevirdim ve gözlerim öfkeyle Kaan'a kilitlendi. İçimde yükselen öfkeyi bastıramadım. Dudaklarım sıkılıydı, ellerim yumruk halindeydi.
"SEN GERİZEKALI MISIN LAN?" diye bağırdım. Sesim salonun duvarlarında yankılandı "NİYE KIZIN KAFASINA VURUYORSUN APTAL?"
Kaan gözlerini kaçırdı. "Abi—"
"Bir daha ona elini sürersen, kardeşim falan demem. Anladın mı?"
Sözlerim soğuktu, ama içinde donmuş bir tehdit saklıydı.
Kaan geri adım attı, sesi alçaldı. "Tamam... tamam, sakin ol. Gerçekten dediğini yapacaktı. Bağırıp herkesi başımıza toplayacaktı. Aklıma başka bir şey gelmedi."
"Toplasaydı," dedim, gözlerinin içine bakarak, "hepsini öldürür, çıkar giderdik Kaan."
Sustum. Bir nefes daha aldım. Sonra onun üstüne bir cümle daha ekledim: "Sakın... bir daha Refia'ya dokunma."
Kaan geri çekildi. "Tamam. Bir an önce çıkalım buradan."
Hızla vücudunu kucakladım ve sadece birkaç adımda, salonun kapısından dışarı çıkmaya başladım. Onun için ne gerekiyorsa, o an her şeyi yapacak kadar hazırım.
Refia'nın sessizliği, kulaklarımda patlayan bir çınlama gibiydi. Bir kaç saat sonra Türkiye sınırlarından çok uzakta olacaktık.
Araba yolculuğumuz boyunca, Refia'nın vücudu hala ellerimdeydi. Hala baygındı, umarım gerizekalı kardeşim yüzünden beyin sarsıntısı falan geçirmiyordur.
Jetin bulunduğu özel piste vardıktan sonra, görevliler hiçbir soruya yanıt vermeden hemen harekete geçtiler. Refia'yı nazikçe taşırken, arabadan inip jetin merdivenlerine doğru adım attık.
"Nereye gidiyoruz?" diye sordu Kaan arkamdan.
"Rusya'ya dönüyoruz," dedim. Sesim netti, tartışmaya kapalı.
Jetin içinde motorların uğultusu dışında tek bir ses yoktu. Refia'yı büyük deri koltuğa nazikçe yatırdım. Başını yastığa yerleştirirken parmaklarım istemsizce saçlarına dokundu. Her şey durmuş gibiydi. Herkes ve her şey sessizdi. Sadece onun uyanmasını bekliyordum.
Adamlarım koltuklarına oturmuştu. Konuşmadan. Zaten gereksiz konuşmanın cezasını bilirlerdi.
Jet, piste temasını kesip gökyüzüne yükseldiğinde, Refia'ya son bir kez daha baktım. Uyuyordu. Ya da hâlâ baygındı. Sessizliği, içimde bir düğüm gibi büyüyordu.
Yaklaşık bir saat geçti.
Gözlerim bir an bile ondan uzaklaşmadı. Nefes alışverişi düzenli ama derindi. Ve sonra... küçük bir kıpırtı. Dudakları hafifçe aralandı. Kaşları titredi. Bir mırıldanma gibi... hafif, kısık, bastırılmış bir ses...
Ve sonra gözlerini açtı.
Refia koltukta doğrulurken gözlerim hemen ona kaydı. Elini başına götürdü, parmaklarıyla şakaklarını ovalayarak ağrıyı bastırmaya çalışıyordu. Kafasını tutuşundan belliydi; acı içindeydi.
Kaan'a doğru eğildim, sesimi yalnızca onun duyabileceği bir öfkeyle sıktım. "Eğer beyin sarsıntısı geçirdiyse, sana ne yapacağımı biliyorsun, değil mi?"
Kaan irkildi. "Bir şey olmamıştır," dedi aceleyle.
Soğuk bir nefes verdim. "Kendi iyiliğin için... ona dua etsen iyi edersin, Kaan."
O sırada Refia'nın kısık sesi jetin uğultusunu delip geçti: "Siktir... başım neden bu kadar ağrıyor?"
"Yavaş ol," dedim. Ona doğru uzandım. Yardım etmek... saçmalık. Ama içimde bir şey, kontrolsüzce ona yaklaşmak istedi. Parmaklarım neredeyse eline değecekti ki—
Birden elime vurdu. Gözlerinde öfke parlıyordu.
"Siktir git!" diye bağırdı.
Refleksiyle koltuğunda geri çekildi. Hızlıydı. Dişliydi.
"Refia—" dedim, ama sözüm ağzımda kesildi.
"Adımı o pis ağzına alma!"
Cümlesi, içime çarpan bir tokat gibiydi. Henüz toparlanamadan Kaan, yerinden keyifle sırıtarak araya girdi:
"Devochka okazalas' zubastoy."
Kız dişli çıktı.
Dişlerimi sıktım. Gözlerimi ona dikerek, Rusça'nın en keskin tehdidiyle konuştum:
"Yesli ty ne zamolchish', ya vyrvu tebe yazyk."
Sesini kesmezsen dilini koparırım.
"Okey, ya promolchal," dedi hızla.
Tamam, sustum.
Refia'nın bakışları hemen bana döndü. Şaşkındı. Anlamaya çalışıyordu.
"Ne?" dedi. Ardından daha da yükseldi sesi: "Aranızda konuşmayın! Ne söyleyecekseniz Türkçe söyleyin!"
"Sakin ol," dedim.
"Bu lanet uçaktan derhal inmek istiyorum!"
Kaan, yüzünde umursamaz bir ifadeyle devreye girdi: "Birazdan ineceğiz zaten. Rusya'ya varmak üzereyiz."
"Ne diyorsun sen be?" diye bağırdı Refia. "Ne Rusyası?!"
Sabır sınırımın ucundaydım. Ona değil, Kaan'a dönerek gözlerimi daralttım: "Kak tol'ko samolet prizemlitsya na vzletnuyu polosu, begi ot menya, ya vyrvu tvoy yazyk s kornyami, Kaan."
Uçak piste iner inmez kaç benden, o dilini kökünden koparacağım Kaan.
Refia, adeta alev almış gibiydi. "Asla seninle Rusya'ya gelmiyorum!" dedi.
Yüzüme tükürür gibi devam etti: "Müstakbel kocamı öldürdün sen!"
"Kocam deme o adama," dedim. Sesim sertti, ama içimde bir şey kırıldı o an.
"Benden ne istiyorsun ha?" diye haykırdı. "Beni de mi öldüreceksin?!"
"Sana zarar vermeyeceğim."
Sözüm bittiği gibi yüzüme öfkeyle kesti: "Ya öyle mi?! O zaman Berkay'ı neden öldürdün ha?! Hayatımın aşkını elimden aldın!"
Kalbimin bir köşesini o cümleyle parçaladı. Hayatımın aşkı...
İçimdeki tüm sakinlik yerle bir oldu. Sözleri... her biri sırtıma saplanan birer bıçaktı. Dişlerimi sıktım. Dudağım titredi. Ellerim, gerginlikten beyazladı. Parmaklarımın uçları soğudu.
"Sus," dedim.
Ama o susturulamazdı.
"Niye susayım?" dedi. "Doğru olan bu değil mi?! Öldürmedin mi?!"
Bakışlarımı ondan kaçırmadım. Soğuk, net bir sesle konuştum: "Sebebini öğreneceksin. Zamanı geldiğinde."
Refia Soykan
Yaklaşık yarım saat sonra, araba yavaşladı.
Camdan dışarı baktığımda devasa bir malikaneyle karşılaştım. Tıpkı bir film karesi gibi... büyüleyici ama karanlık. Ürkütücü güzelliğiyle içine çeken, ama bir o kadar da dışlayan bir yapıydı bu. Duvarlar yüksekti. Demir parmaklıklar, dikenli teller... her şey dışarıdan geleni değil, içeriden çıkmak isteyeni durdurmak için yapılmış gibiydi.
Motor sustuğunda sessizlik daha da yoğunlaştı. Alaz hiçbir şey söylemeden kapıyı açtı, ardından beni kolumdan tuttu ve dışarı çıkmamı sağladı. Dokunuşu sertti ama kontrollü. Karşı koydum.
"Bırak kolumu," dedim, tükürür gibi.
Bana döndü, gözleri derin bir karanlık taşıyordu. En ufak bir tereddüt bile yoktu yüzünde.
"Her yerde adamlarım var, Refia," dedi. "İstesen bile buradan kaçamazsın. Kaçmayı başarırsan bile... Rusya'nın her köşesinde seni bulurum. Benden habersiz bu ülkeden çıkman imkânsız."
Sesi sertti ama tehditkâr değildi. Bu bir uyarı değil, bildiri gibiydi. Gerçek. Soğuk bir gerçekle karşı karşıyaydım.
İçimde biriken öfkeyi dudaklarımı ısırarak bastırmaya çalıştım. Korktuğumu göstermemeliydim. Onun gözünde daha fazla zaaf yaratmak istemiyordum. Ama içimden geçen, patlamaya hazır bir volkan gibiydi.
Ben kimsenin esiri olamazdım. Ama şu an... tam da öyle hissediyordum.
Neden ben? Neden özellikle ben?
İçeriye adım attığımda, istemsizce duraksadım. Gözlerim çevreyi süzerken genişledi. Salon... büyük demek yetersiz kalır. Lüks, soğuk zarafetle yoğrulmuştu. Kristal avizeler, koyu tonlu halılar, taş duvarlara gömülü loş ışıklar... nefesim boğazımda düğümlendi bir an.
Ama etkilenmeye gelmemiştim.
Elbisemin üzerinde hâlâ Berkay'ın kurumuş kanı vardı. Kumaş tenime yapışmıştı, metalik koku midemi bulandırıyordu. Gözlerim yanıyor, bedenim titriyordu ama bu adamın karşısında zayıf görünmeyecektim.
Tam o sırada, ince adımlarla yaklaşan genç bir kız fark ettim. Onun gelişi ortamdaki donukluğu kırmıştı. Gözleri merakla üzerime kilitlendi. Ne düşündüğünü okuyamıyordum.
"Getirmişsin gerçekten de," dedi kıza ait olan ses.
Adam başını yana çevirmeden yanıtladı. "Dediğimi yaparım, biliyorsun."
Aralarındaki ilişkiyi çözmeye çalışırken kızın bakışları üzerimde gezindi. Gözleri kan lekelerinde durduğunda yüzü buruştu. O an... bir şey hissettim. Rahatsız oldu. Benden değil, bu halde olmamdan.
"Seni buraya kadar bu hâlde mi getirdiler?" diye sordu. Sesi yumuşaktı, ama içinde öfke ve endişe taşıyordu.
Şaşırdım. Gerçekten... tedirgin oldum. Burada kimsenin bana merhamet göstermesi beklenmezdi. Hele ki bu adamın çevresindeki biri... Neden umursasın ki?
"Önemli değil," dedi adam. "Hayatta. Ve burada kalacak."
Kız ona sert bir bakış attı. Ardından yeniden bana döndü, bu sefer daha ısrarcı bir tonda konuştu. "Yine de... üzerine bir şeyler alamadınız mı?"
Başını çevirdi, gözlerini adama dikti. "Üstelik burada havanın ne kadar soğuk olduğunu biliyorsun abi."
Abi mi? Onun bir kız kardeşi vardı demek. Ve o kız kardeş... beni bu halde gördüğünde endişelenmişti.
"Neyse ki benim kıyafetlerim ona uyabilir," dedi genç kız, yan gözle bana bakarak. "Ona birkaç parça vereceğim."
Sözleri kulağıma hafifçe çarptı ama içimde büyük bir dalga yarattı. Gözlerimi kıstım. Neden bu kadar yardımsever davranıyordu? Beni burada tutan adamın kardeşiydi o. Normalde... benden nefret etmesi gerekmez miydi? En azından küçümsemesi. Veya hiç ilgilenmemesi.
Buradaki herkes gibi... o da beni düşman olarak görmeliydi.
"Elbette," dedi adam, sesi yumuşaktı ama yüzündeki gülümseme, gerilimle örtülmüştü "Misafirimize yakışır bir şekilde ağırlamalıyız, değil mi?"
Kız, ona yan gözle kısa ve sert bir bakış attı. Adamın yüzüne bakarken içinde büyüyen öfkeyi bastırıyor gibiydi. Ama cevap vermedi. Bunun yerine bana dönüp, daha kararlı bir tonda: "Gel benimle," dedi.
Sözlerine uymaktan başka seçeneğim yoktu. Eline birkaç kıyafet aldı, ardından geniş taş koridorlardan beni geçirdi. Malikanenin içi, dışı kadar ürkütücüydü. Sessiz... ama bastırılmış bir geçmişle dolu gibiydi. Her köşe, bir sır saklıyor gibiydi.
Bir odanın önünde durdu. Kapıyı açarken elinin hafifçe titrediğini fark ettim. Ama yüzü hâlâ sakindi, hatta neredeyse ifadesizdi. Onun da içinde başka fırtınalar dönüyor olmalıydı.
"Burası senin odan," dedi yumuşak bir sesle. "İçeride giyinebilirsin."
İçeri adım attım. Oda büyüktü, ama abartısız. Soğuk ama düzenli. Duvarları gri tonlarında, perdeler koyu renkli. Ne fazla kişisel, ne de tamamen ilgisiz. Sadece... beni tutmak için tasarlanmıştı. Bir mahkûmun şık hücresi gibi.
Kız bir an durdu. Bana baktı. Dudakları aralandı ama söylemek istediklerini yuttu. Gözlerini kaçırdı.
"Akşam yemeğine kadar iyi dinlen," dedi kısaca.
Kapı kapandı.
Bir süre kıyafetlere dokunmadan oturdum. Sonra üzerimdeki parçalanmış elbiseyi çıkardım, yeni kıyafetleri üzerime geçirdim. Ne bedenime ne ruhuma uyuyorlardı. Ama en azından daha temiz hissediyordum.
Banyoya girip yüzümü yıkadım. Soğuk su tenime çarptığında, o anda gerçeklik biraz daha netleşti. Ama zihnim hâlâ kaosun içindeydi. Ne kadar yıkansam da, üzerimdeki kanın izleri içimden silinmiyordu.
Yatağa uzandım. Tavanın ortasında dairesel bir desen vardı, gözüm ona takılı kaldı. Ama aslında hiçbir şeyi görmüyordum. Sadece düşünüyordum. Ve düşünmek... nefes almaktan bile zordu.
Berkay...
Gözlerimi kapattım. Yine oradaydım. Nikâh masasının önünde. Elini tutuyordum. "Hazır mısın?" diyordu. Hazırdım. Ama ölüm için değil.
"Eğer bunları benim yüzümden yaşadıysan..." dedim kendi kendime, içim acıyla kasılırken "kendimi asla affetmeyeceğim sevgilim."
Sonra bir şey kırıldı içimde. "Ve bu şerefsizlerden de intikamını alacağım!"
Sözlerim içimde yankılandı. Boğazım düğümlendi. Kalbim sanki bir taş gibi ağırlaştı. Nefes almak zorlaştı. Gözyaşlarımı bastırmak için dişlerimi sıktım. O an öfke, korku ve çaresizlik birbirine karıştı. Ruhumun üzerine bir perde çekildi sanki.
Birkaç saat geçmişti. Sessizliğin içinde yattım. Uyuyamadım.
Sonra... kapı hafifçe aralandı. Işık koridordan içeri sızdı. Kız tekrar içeri girdi. Sesi nazikti ama yumuşak değildi. Sanki beni hâlâ tam anlamıyla nasıl karşılayacağını bilmiyor gibiydi.
"Yemek hazır," dedi. "İnebiliriz."
Bir an gözlerine baktım. Sonra usulca ayağa kalktım. Yemek, o kadar uzun süren suskunluklardan sonra neredeyse bir varlık gibi çağırıyordu beni.
Ve ben... bu sessizliğin içinden, hayatta olduğumu yeniden hatırlamak için yürümeye başladım.
Kızın peşinden aşağıya inerken, malikanenin ihtişamı gözlerimin önünde yeniden canlandı. Her köşede altın varaklarla bezenmiş duvarlar, tavandan sarkan devasa avize parıldıyordu. Sanki bambaşka bir dünyaya adım atmış gibiydim; lüks ve görkemin içinde kaybolmuş bir yabancı.
Geniş yemek salonuna girdik. Uzun masanın üzerinde özenle hazırlanmış yemekler, zarif detaylarla süslenmiş tabaklar vardı. Bu manzara bir yandan huzur veriyor, bir yandan içimde beliren tedirginliği katlıyordu.
Kız, gülümseyerek bana uygun bir yer gösterdi. "Oturalım," dedi.
Tam o sırada salona başka biri daha girdi. Yüzünde nadir gördüğüm bir ifade vardı.
"Bir kere de yüzün gülsün, Alaz," dedi kız, hafifçe alaycı bir sesle.
'Demek adı Alazmış' diye geçirdim içimden.
Alaz soğukkanlılığını koruyarak karşılık verdi: "Gülecek bir nedenim mi var?"
İçimde bir yerde, bu gergin havada adeta donup kalmıştım. Gözlerim Alaz'ın sakin ama etkileyici duruşunda takılı kaldı. Ne yapmam gerektiğine karar veremiyordum.
Yemek boyunca aklımda bir sürü soru yankılanıyordu. Kimdi bu insanlar? Neden buradaydım? Alaz neler biliyordu? Onun asıl amacı neydi? Ve en önemlisi, Berkay'ı neden öldürmüştü? Soru sormak zayıflık göstergesiydi bu ortamda. Zayıf olmaksa ölümcül olabilirdi.
Herkes teker teker odalarına çekilirken, Alaz yerinden kalkmadı. Göz göze geldik.
"Baş başa kaldığımıza göre artık bana bazı cevaplar vermelisin," dedim cesaretimi toplayarak.
Alaz, ağır ağır cevap verdi: "Ne bilmek istiyorsun?"
"Mesela nişanlımı neden öldürdüğünü?"
Derin bir nefes aldı ve usulca, kararlı bir sesle karşılık verdi: "Bunun zamanı gelmedi."
"Zamanının ne zaman geleceğine sen mi karar veriyorsun?"
"Burası benim malikanem, moya krasavitsa."
Güzelim.
"Ve beni buraya zorla getirdin."
"Doğru."
Kızgınlığım artıyor, içimdeki öfke taşmaya başlıyordu. "Siktir, benimle dalga geçiyorsun" "Daha fazla burada kalmayacağım!"
Kapının açık olduğunu fark ettiğim anda tüm dikkatim oraya kaydı. İçimde korku ve umut karışımı bir his yükseldi. Bir an bile tereddüt etmeden, cesaretimi toplayıp kapıya doğru koştum.
"Yebat!" diye bağırdı arkamdan Alaz.
Siktir.
Rusça garip kelimeler geveledi. Ne dediğini anlamadım, umursamadım bile. Adımlarımı hızlandırdım; kalbim göğsümden fırlayacak gibiydi. Soğuk hava yüzüme çarptı, ciğerlerime çektiğim her nefes, kaçışımı gerçeğe dönüştüren küçük bir zafer gibiydi.
Üzerimdeki ince kıyafetler soğuğu hissettirmeye yetmiyordu ama bunu düşünmeye zamanım yoktu. Adrenalinin damarlarımda yayılışı, üşümeyi aklımdan bile çıkarıyordu.
'Kurtar kendini!' diye geçirdim içimden, kendi kendime bağırdım.
Arkadan öfkeli bir ses yükseldi: "Refia, dur!"
Ama ben daha da hızlandım. "Siktir git!" diye karşılık verdim nefes nefese.
Ses tekrar yankılandı: "Gel buraya! Sana söyledim, benden kaçamazsın!"
"Git dedim! Bırak beni!" diye haykırdım.
Adımlarımı hızlandırmaya çalıştım, ancak arkamda benden çok daha uzun biri vardı, neredeyse 15 santim farkla. Zorlanıyordum ama pes etmedim.
Tam özgürlüğüme kavuşacakken, güçlü bir el bileğimi kavradı. Parmaklarımın ucundayken, o el beni acımasızca geriye çekti. Arkama döndüm ve Alaz'ın keskin, öfkeden kısılmış gözleriyle karşılaştım.
"Buradan öylece çıkabileceğini mi sandın?" dedi sesi tehditkâr, soğuk.
"Bırak beni!" dedim, kolumu çekiştirmeye başladım. Sert dokunuş acıtıyordu ama umursamadım.
Tırnaklarımı bileğine geçirdim, onu ittim ama yerinden kıpırdamadı. "BIRAK DEDİM!" diye haykırdım.
Kaçmaya çalıştıkça parmaklarının sıkılığı daha da arttı. "BENDE SANA RAHAT DUR DEDİM, REFiA!" diye bağırdı Alaz, sesi kabardıkça kabarıyordu.
"Bak, canını yakmak istemiyorum ama beni zorlamayı bırakmıyorsun," dedi, gözlerinde karanlık bir tehdit vardı.
"Beni kaçırdın!" diye haykırdım, tüm öfkemle. "Hayatımı mahvettin ve benden sessiz kalmamı mı bekliyorsun?"
"SANA NEDEN İTAAT EDECEKMİŞİM?"
"RUH HASTASININ TEKİSİN!"
Gözleri kısıldı, bakışları karanlık ve ölümcül bir tehlike saçıyordu. "Sessiz kalmak senin için daha iyi olur, Refia," dedi tehditkar bir fısıltıyla.
"Bırak dedim!" diye karşılık verdim, sesi titreyerek ama kararlılıkla.
Ona vurmak istedim ama elimi bile kaldırmadan, bileklerim hızla kavranıp başımın üzerine sabitlendi. Beni kendine doğru sertçe çektiğinde dengemi kaybettim; birlikte karın üzerine yuvarlandık. Soğuk kar yüzüme, boynuma, ellerime değiyordu ama içimde yanan öfkeyi asla bastıramıyordu.
"Kalk üstümden!" diye haykırdım. Sesim, gecenin sessizliğini yarıp geçti ama o kıpırdamadı bile.
"Bağırmaya devam edebilirsin," dedi alaycı bir sesle, "Kimse seni duymayacak."
Ellerimi kurtarıp göğsüne bastırarak onu itmeye çalıştım, ama karşımdaki duvar kadar sertti "Siktir! Neden bu kadar inatçısın?" dedi öfkelenerek. "Sana zarar vermek gibi bir niyetim yok."
"Hayatımı mahvettin, daha ne kadar zarar verebilirsin bana?" dedim, gözlerim ateşler içinde. "Daha ne yapacaksın ki? Tek ailemi elimden aldın! Nişanlımı öldürdün!"
"Beni sinirlendirmene izin vermeyeceğim, Refia," diye cevap verdi kararlı bir sesle, "Çileden çıkmayacağım."
"Berkay'ı öldürdün," dedim, sesi kısılarak.
"O seni hak etmiyordu!" dedi öfkeyle. "Sen benimsin, Refia. Bunu ne kadar erken anlarsan, senin için o kadar iyi olur."
"Senden nefret ediyorum!" diye haykırdım.
"İstediğin kadar benden nefret et, moya krasavitsa," dedi umursamazca. "Benden nefret etmek için bir ömür boyu yanımda olacaksın."
Üzerimden kalktı. Sert zeminden doğrulmaya çalıştım, tam ayağa kalkıp kaçmaya yeltenirken, arkamdan ansızın güçlü bir el ağzıma bir bez bastırdı.
Nefes almaya çalıştığım anda, burnuma keskin, bayıltıcı bir koku doldu. Vücudum aniden ağırlaştı, göz kapaklarım istemsizce kapandı. Bacaklarım boşaldı, gözlerim karardı ve bilincimi yitirdim.
Alaz Korolov
Adamlarımdan birine göz ucuyla işaret vermiştim Refia'yı tutmaya çalışırken. O da tereddütsüz emrimi yerine getirdi. Kollarımın arasına düşerken hala kaçmaya çalışıyormuş gibi görünüyordu, ama gücü kalmamıştı. Güçsüzce bileğimi kavradı, ama tutuşu zayıftı. Birkaç saniye içinde tamamen bilincini kaybetti.
Yavaşça onu kollarıma aldım. Karların içinde daha fazla kalamazdı, üşürdü. Bunu kendisi istemese de korumak zorundaydım.
"Tamam, sen gidebilirsin," dedim.
"Tamamdır efendim," diye yanıt verdi adam.
"Birkaç tane adam ayarla, odasının kapısında nöbet tutacaklar. Tekrar kaçmaya kalkışırsa bana haber verecekler. Anladın mı?"
"Tamam, hemen ayarlıyorum efendim."
Hala kaçabileceğini sanıyordu. Ama burası Rusya'ydı. Ve ben buradayken kaçması imkansızdı.
Onu odasına çıkartıp yatağa yatırdım. Üzerindekiler kir içindeydi; bunu böyle bırakmak istemedim. Ne kadar inatçı olursa olsun, hasta düşmesini istemezdim. Yatağın kenarına oturup kısa bir an onu izledim. Derin nefesler alıyordu, yüzü hâlâ huzursuzdu.
Kaşları hafifçe çatılmıştı, sanki uykusunda bile savaşmaya devam ediyordu.
'Üzerindekiler ıslak. Ya hasta olursa?' diye düşündüm. "Ama üzerindekileri ben değiştiremem."
Tam o sırada Eda içeri girdi, sanki sesimi duymuş da yardıma gelmiş gibi. İçeri adımını attığında gözleri hemen Refia'ya kaydı, yüzünde endişeli bir ifade vardı.
"Ne yaptın kıza Alaz?" dedi şaşkınlıkla.
"Kendi kendine başına bela açtı. Kaçmaya çalıştı, bende onu durdurdum," dedim.
Eda kollarını göğsünde bağladı, sorgulayıcı bakışlarını üzerime dikti. "O mu başına bela açtı, yoksa sen mi onun başına bela oldun acaba?" dedi alaycı bir tonda.
Gözlerimi kıstım. "Onun iyiliği için buraya getirdim."
Eda kısa bir kahkaha attı. "Bunun farkında mı?"
Başımı iki yana salladım. "Henüz değil."
Eda iç çekerek yatağa yaklaştı. "Ona zarar verecek bir şey yapma, sakın."
"Ona asla isteyerek zarar vermeyeceğimi biliyorsun. Kimse ona dokunmayacak."
"İyi, hadi sen çık artık. Ben de kızın üzerini değiştireyim, üşütmesin."
"Tamam, yardıma ihtiyacın olursa beni çağır."
"Tamam."
Refia Soykan
Saatler sonra gözlerimi zorla araladım. Kafamı kaldırdığımda vücudumda tuhaf bir ağırlık hissettim. Odanın duvarlarında, sabahın ilk ışıkları titrek bir şekilde süzülüyordu; ama her şey yanlış gibiydi. Bir an nerede olduğumu anlamakta zorlandım.
"Siktir ya yine aynı yerde miyim?" diye geçirdim içimden, isyanla karışık bir sitem dudaklarımda.
Odanın havası ağır, soğuk ve boğucuydu. Başımı çevirdiğimde, orada oturan Alaz'ı gördüm. Kalbim yerinden fırlayacak gibi attı. Yavaşça doğrulmaya çalıştım; vücudum uyuşmuş gibiydi ama irademi zorlayarak kendimi yataktan kaldırdım.
Alaz gözlerini açtı ve bana baktı. Gözlerindeki sertlik hâlâ aynıydı ama içinde tuhaf bir şeyler vardı.
"Günaydın," dedi.
Geri çekilmek, ondan uzaklaşmak istedim. Ama yapamadım. Sağ bileğime baktığımda, soğuk metalin sertliğini hissettim. Evet, gerçekten beni yatağa kelepçelemişti.
"Bu da ne demek oluyor?" diye bağırdım, öfke içimi yakıyordu. "Her şeyi tek tek mi yapacaksın?" "Yatağa kelepçelemek ne demek?"
"Ruh hastası!" diye devam ettim, kelimelerim havada yankılanıyordu.
Bir anlık öfkeyle kelepçeyi zorlamaya başladım, ama sadece acı katlanarak arttı. Kollarım titriyordu, metalin soğukluğu ciğerlerime kadar işliyordu. Ama ben acıyı hissetmeyi reddediyordum.
"Çöz şunu!" diye haykırdım.
Her çekişimde kelepçe bileğimi daha da sıktı, acı katlandı ama ben direniyordum. "Siktir!"
"Ne istiyorsun benden?"
Bileğimi kavradığında, vücudum sarsıldı. Güçlü elleriyle beni yatağa mıhladı. Bileğimi hareket ettirmeme izin vermedi.
Elimi ondan kurtarmaya çalıştım ama o öyle güçlüydü ki direnmek neredeyse imkansızdı.
"Çöz beni!" diye haykırdım. Sesim ne kadar sert ve kararlıysa, içinde bulunduğum durum o kadar acizdi. Ama pes etmeye niyetim yoktu; ne olursa olsun buradan uzaklaşacaktım.
Alaz, sakin ama sert bir sesle cevap verdi: "Akıllandığını görene kadar, kelepçeyi sadece ihtiyaçların için açacaklar."
"Ne?" diye sormaya fırsat kalmadan, ekledi: "Tekrarlatma. Duydun."
"Şerefsiz," diye homurdandım.
Hiçbir şey demeden üzerimden kalktı ve kapıya doğru yöneldi. Yüzünde zafer kazanmış bir gülümseme vardı.
"Piç!" diye bağırdım arkasından.
3 gün sonra...
Gerçekten de tam 72 saattir böyleydim. Kelepçem sadece ihtiyaçlarım için açılıyordu; yemek, su... Basit şeylerle sınanıyordum.
'Orospu çocuğu!' diye içimden geçirdim.
Bir süre sonra Alaz'ın kız kardeşi odaya girdi. Gözlerimdeki öfkeyi hemen fark etmişti. Odaya adımını attığı anda yüzünde hafif bir merhamet ifadesi belirdi ama yapabilecekleri sınırlıydı.
Tepsiyi masaya koyarken bana bakarak konuştu: "Yemek getirdim."
"Artık bu evdeki yemekleri yemek istemiyorum," dedim kararlı bir sesle.
Ama o, "Ama dün akşam da yemedin," diye karşılık verdi.
"Bu sabah, bu akşam ve kelepçe açılana kadar her gün," dedim. "Artık bir şey yemeyeceğim."
Kız endişeyle, "Ama yemezsen—" diye başladı.
"Ne olur?" diye kestirip attım. "Ölür müyüm? Eminim burada bu halde olmaktan daha iyi bir seçenek."
O, üzgün bir ifadeyle, "Öyle demek istemedim," dedi.
"O nerede?" diye sordum. "Neden gelmiyor buraya? Eserini görmekten zevk alacağını düşünüyordum."
Kız, "Bir kaç gündür işlerle meşgul, ama istersen ona söylerim yanına gelir," diye yanıtladı.
Alaz'ın içinde kırılganlıklar olduğunu fark etmeliydim. Her ne kadar sert bir adam olsa da içindeki zaafları kullanabileceğimi hissettim.
Eğer bu planımı doğru uygularsam, kelepçemin bana getirdiği o acı verici sınırlamadan kurtulabilirdim. Onu manipüle etmeyi deneyecektim.
"İyi olur," dedim.
Kız mahcup bir ifadeyle kapıya doğru ilerledi. Kapıdan çıkmadan önce arkasına dönüp bana son bir kez baktı.
"Bu arada ben Eda," dedi hafifçe gülümseyerek. "Buraya geldiğinden beri sana ismimi söylemediğimi fark ettim."
Ben de karşılık verdim, "Memnun olduğumu söylemek isterdim ama bu şartlarda pek mümkün değil."
Anlayışla başını salladı. "Anlıyorum," dedi. "Ben gideyim, abim geldiğinde buraya uğramasını söylerim."
"Tamam," dedim.
Eda odadan çıktı ve geride, günlerdir olduğu gibi, yine yalnızlık kaldı. Beni burada hapseden bu adamların yakın çevresiyle aradaki mesafe giderek daralıyordu.
Alaz Korolov
Saatler sonra.
İşlerimi halledip geldiğimden beri çalışma odamdaydım. Gün boyunca çözülmesi gereken birçok meseleyle uğraşmıştım. Şimdi ise bir an için her şeyin hızla geçip gittiğini fark ettim. Refia'yı gözümün önünden bir türlü atamıyordum.
"Odaklan," diye kendime fısıldadım.
Saatlerce düşündüm; ona ne kadar yaklaşabileceğimi, hangi adımı atmam gerektiğini tarttım. Ama bu hiç de kolay olmayacaktı. Onu istediğim gibi kontrol altına almak, önündeki tüm engelleri aşmak... kolay iş değildi.
İyi biri olduğumu söyleyemem. Çoğu kişinin korktuğu yerlerde buluyorum kendimi. Başkalarını kontrol edip manipüle etmekten çarpık bir haz aldığım da doğru. Ama beni değiştirebilecek tek kişi varsa o da Refia'ydı...
O sırada kapı aralandı ve Eda içeri girdi.
"Ne oldu?" diye sordum.
"Bu sabah Refia'ya yemek götürdüm, ama yemedi," dedi. "Dün gece de götürdüğümde yememişti," diye ekledi.
"Ve seninle konuşmak istiyormuş."
"Neden onun odasına gittin?" "Kimsenin benim iznim olmadan onun odasına girmeyeceğini söylemiştim," dedim sertçe.
Eda tereddüt etti ama bir şey söyledi: "Adamlarının ona yemek getirdiğinde, onu güzel bir pijamanın içinde görmeleri senin için sorun olmaz mıydı? Eğer öyleyse bundan sonra adamların girebilir."
Kelimeler mideme yumruk gibi çarptı. Bu düşünce o kadar iğrençti ki, karşı konulamaz bir öfke dalgası içimde yükseldi.
"Hayır, tabii ki olmaz!" diye çıkıştım.
Eda hafifçe gülümsedi, "Ben de öyle düşünmüştüm abi."
"Ne konuşmak istiyormuş?" diye sordum merakla.
"Bilmiyorum," dedi. "Ama onu bu kadar uzun süre kelepçelemiş olman... saçmalık," diye ekledi.
"Tamam, sen gidebilirsin. Birazdan onun yanına uğrarım," dedim.
"İyi,"
Eda odadan çıktıktan sonra birkaç derin nefes alarak sakinleşmeye çalıştım. Üzerime ve saçıma bir el attım, biraz daha düzgün görünmeye gayret ettim.
Refia Soykan
Odamın kapısı önce hafifçe tıklatıldı, ardından yavaşça açıldı. İçeriye giren silueti hemen tanıdım; Alaz'dı.
"Benimle konuşmak istemişsin," dedi sessizce.
Üzerimde patlamaya hazır bir volkan gibi öfke birikti ama derin bir nefes alarak kendimi kontrol etmeye çalıştım. "Doğru, istedim," dedim.
Alaz, yatağın kenarına oturdu, gözlerini benden ayırmadan dikkatle izlemeye başladı. "Seni dinliyorum," dedi.
Meraklı bakışlarının içinde bir şeyler vardı. Ben de gözlerimi bilerek doldurdum ve ağlamaklı bir ifadeyle ona baktım.
"Beni kaçırdın, hapsettin ve her şeyimi kontrol ediyorsun," sesim titriyordu. "Ama bu kadarı fazla değil mi?"
Bir an duraksadım. Gözlerimden süzülen yaşları silmedim. Onun sert ve soğuk hali önemli değildi artık; hislerim onu kontrol ediyordu. Biraz daha yaklaştım ama elimdeki kelepçe beni engelliyordu. Başımı hafifçe eğdim.
"Sadece... neden? Gerçekten anlamıyorum," dedim, sesimdeki titremeyi gizlemeye çalışarak.
"Burada, kapanda sıkışmış gibiyim. Ne zaman bir ihtiyacım olsa, izin almak zorundayım. Bunun bana yaptığına bak... Doğal ihtiyaçlarımı gidermek için bile izin almak aşağılayıcı."
O evdeki aşağılayıcı tek şey bu değildi ama sustum. "Bir insan bu kadarını gerçekten hak eder mi?" diye fısıldadım.
Alaz, "Ben... Böyle hissettiğini bilmiyordum," dedi.
"Bağlı olan ben olduğum için anlamaman normal," dedim.
Elini yanağıma doğru uzattı. Dokunuşu soğuk bir ürperti bıraktı. 'Çok garip biri,' diye geçirdim içimden.
"Üzülme, tamam seni çözerim," dedi. "Sonuçta kapıda adamlar duruyor, camdan atlayacak halin yok ya," ekledi.
Var.
"Doğru, hem çok yüksekteyiz. İstesem de atlayamam," dedim hafifçe gülümseyerek.
"Hiçbir şey yemediğini duydum," dedi.
"Bu esarette nasıl iştahım olabilir ki? Canım istemiyor," diye karşılık verdim.
"Yemek yemezsen bünyen zayıflar, hastalanırsın," diye uyardı.
"Umurunda mı ki?" diye sordum.
"Sandığından daha çok," dedi gözleri masaya kayarken. Soğuyan yemekleri fark etti. "Bunlar soğumuştur, yenisini getiririm," dedi.
Başımı yavaşça salladım. "Tamam,"
Kısa süre sonra Alaz elinde yeni, sıcak bir tepsiyle geri döndü. Tepsiyi yatağın üzerine nazikçe bıraktıktan sonra gözlerini bana çevirdi. Anahtarı cebinden çıkardı ve kelepçeyi çözdü.
Bileğimdeki acı hemen hissedildi; uzun süreli baskının ardından özgür kalmak rahatlatıcıydı, ama ağrısı da vardı. Bileğimi ovalarken derin bir nefes aldım.
"Çok mu acıyor?" diye sordu Alaz.
Bileğimi avucunun arasına aldı ve nazikçe ovalamaya başladı. "Hayır," dedim.
Bileğimi elinden kurtardım. "Acıktım."
"Tamam, ye sen."
Yemeği yerken ara sıra Alaz'ın bana gülümseyerek baktığını fark ettim. Göz teması kurmamaya özen gösterdim; aramızdaki o soğuk, görünmez duvarı korumaya çalışıyordum.
Yemek bitince yataktan kalktım. "Nereye gidiyorsun?" diye sordu Alaz.
"Duş alacağım. Rahatlamaya ihtiyacım var," dedim. "Bu 72 saat benim için çok zor geçti."
Bir an duraksadı, sonra hafifçe başını sallayarak sessizce onayladı. "Tamam. Ben, gideyim o zaman."
"Tamam,"
Yavaşça hareket ederek duşa doğru yürüdüm. İçeri girip kapıyı kapattığımda, kapıdan çıkan Alaz'ın sesini duydum. 'Sonunda gitti,' diye düşündüm içimden.
İçimdeki gerilim giderek artıyordu, ama kendi alanımda kalmak, en azından geçici olarak bana iyi geliyordu. Su altında biraz rahatlamayı umuyordum.
Duştan sonra kendimi biraz daha sakin hissettim. Odaya çıkıp dolaba göz attım, Eda'nın bana getirdiği kıyafetleri aradım. Üzerimi değiştirdikten sonra pencereye doğru ilerledim.
Camdan dışarı baktım; acaba buradan atlarsam ölür müyüm? Belki ölmem, ama kesinlikle bir yerlerimi kırardım. "Tamam, risk almak gerekir," dedim kendime.
"Belki de çarşafları birbirine bağlayıp aşağı uzatırsam zarar görmeden inebilirim. Ama şimdi yapamam, aşağıda adamlar var. Yarın şansımı deneyeceğim."
Ertesi akşam
Hava kararmıştı ve ben yine aynı monoton günü geride bırakıyordum. Üzerime bulabildiğim en kalın giysileri geçirdim. Sabah çarşafları birbirine bağlamıştım. Gözlerimle odayı tarayarak her şeyi kontrol ettim.
Fakat asıl zorluk, aşağı inmekti. Alt kattaki adamlar her hareketimi izliyordu. Kaçmak ne kadar mümkün olurdu, bilmiyordum. Ama bir fırsat, bir anlık boşluk... Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım.
"Başaracağım ve bu lanet yerden kurtulacağım," dedim kararlılıkla.
Yavaşça pencereye yaklaşarak dışarı baktım. Aşağıda her şey kararmıştı, odaların ışıkları birer birer sönüyordu. Bu anı kaçırmak istemiyordum; karanlık bana avantaj sağlayacak, dikkatlerin dağılacağı bir an olacaktı.
Çarşaflardan oluşturduğum halatı dikkatlice pencereye sarkıttım. Ellerim terliyordu. Her adımımı, her hareketimi dikkatle hesaplamalıydım. Aşağı inmek kolay olmayacaktı, ama bu fırsat bir daha gelmeyebilirdi.
Eğer yakalanırsam, muhtemelen bir daha asla gün yüzü göremeyecektim. Ama eğer kaçabilirsem özgür olacaktım. Çarşafın ucundan tutunarak, korkuyla ama aynı zamanda kararlılıkla aşağıya doğru kaymaya başladım.
Her inişte kalbim boğazıma dayanıyordu. Düşebilirim diye düşündüm, ama başka seçeneğim yoktu. "Eğer düşersem... Hayır, düşmeyeceğim," diye kendimi temin ettim.
Sonunda yere inip etrafıma baktım. Bir anlık nefes alma fırsatı buldum. Yavaşça ayağa kalktım. Vücudum titriyordu ama bu, özgürlüğün verdiği titremeydi.
"Siktir! Kurtuldum!" diye fısıldadım şaşkınlıkla.
Hızlıca etrafı kolaçan ederek ormana doğru dikkatlice adım attım. Ayaklarım yere hızla vuruyordu, kalbim deli gibi atıyordu. Soğuk hava yüzümü keserken karanlık ormanın içine doğru koştum.
"KURTULDUM!" diye haykırdım içimden.
Arkamı dönüp bakmadım bile. Sadece daha hızlı koşmalıydım. Ciğerlerim yanıyor, bacaklarım titriyordu ama duramazdım. Kaçmak zorundaydım.
"Özgürüm!" diye kahkahalarla gülümsedim.
Bölüm sonu...