Sessiz kalmakta bazen bir isyanın başlangıcıdır aslında. Bazen dil susar kalp konuşur. Kalbin yüreğe ağır geldiği zamanlarda ise beden bile kilitlenir hale gelir.
Yaşamaktan korkup yaşamak zorunda kalmanın göstergesidir. Hayat da böyle değil midir zaten? Pusulamız yoktur ama doğru yolu bulmamız beklenir. Seçtiğimiz yolun sonuna gelene kadarda aşmamız gereken engeller silesiyle sınanırız.
Gözlerimi açtığımda yavaş yavaş kendime gelebiliyordum. Etrafımdaki kalabalık daha da artmıştı. Herkes ‘iyi misin’ tarzında soruları bana yöneltirken olduğum yerden doğrulmaya çalışmıştım ama başımın tam arkasında duran ve beni düşmemem için destekleyen bir eli fark ettiğimde gözlerimi yavaş bir şekilde yanımda duran kişiye çevirdiğimde Ada ile göz göze gelmiştik. Eli hemen benim başımı destekliyor yüzünde ise korkuyla karışık bir ifade vardı. Hemen yanıbaşında duran kişi ise Eren’di. Bana bakıp telaşlı bir şekilde konuşmuştu. ‘‘Kendini nasıl hissediyorsun? Başın dönüyor mu?’’
Olduğum yerden doğrulduğumda Ada yardım etmek istercesine bana destek olduğunda kısık bir ses tonuyla ona dönüp cevap vermiştim. ‘‘Bırak! İyiyim ben...’’
Ayağa kalkabilmemle etrafımdaki topluluk dağılmaya başlamıştı. Ada ve Eren ise yanımda durmaya devam ediyorlardı. Eren hızlı adımlarla yan tarafta duran satıcının yanına gidip bir su alıp geri döndüğünde bana uzatmıştı. ‘‘Biraz içmek ister misin?’’ sorusunu yönelttiğinde tekrardan yüz ifademi sertleştirip eski halime dönmüştüm. Eren’in uzattığı şişeyi elimle kenara ittirmiştim.
‘‘İstemez su falan! Sizden gelecek yardım hiç olmasa da olur.’’
‘‘Parla bence şuan bize öfke kusmanın yeri değil. Az önceki halini gördük. Ne kadar bizi terslersen tersle seni bu halde bırakıp gidemeyiz.’’ Bu cümleleri kuran kişi Ada’ydı.
Beni bu halde bırakmamak...
Ondan duymak bile gülünç bir durumdu. Bu cümleler Ada’ya çok uzaktı. Bırakıp gitmeyi en iyi bilen kişi onlardı. Şimdi ise vicdanları mı sızlamıştı bana karşı?
‘‘Kendi başımın çaresine bakabiliyorum artık. Birilerinin yanımda durup bana göz kulak olmasına ihtiyacım yok. Ben o yaşları çoktan geçtim.’’
‘‘Yüzümüzü görmek istememekte haklısın Parla. Senin yerinde olmuş olsam benimde içim soğumazdı. En azından şuan seni evine kadar götürmemize izin ver. Güvenli bir yere gittiğini görmeden içimiz rahat etmeyecek.’’
Dudağımın kenarını kıvırıp ‘‘Güvenli bir yer ha?’’ diyerek alaycı bir tebesümle karşılık vermiştim.
'‘Benim için güvenli olmayan tek yer sizin olmadığınız yerdir. O ormanda tek başıma kaldığım gün gibi, bugünde buradan tek başıma evime gidebilirim, size ihtiyacım olacağını sanmıyorum.’’
Ada bu sefer bana bakarken bakışları olduğundan daha farklılaşmış ve kaşlarını çatmıştı. ‘‘Bize bir yabancıymışız gibi davranmak hoşuna gidiyor dimi?’’ ses tonu soğuktu. Her zaman olduğundan daha buz gibi bir hali vardı.
Bende tıpkı onun bana yaklaşma tavrı gibi aynı tondan cevap vermiştim. ‘‘Keşke yabancı olsaydık Ada. Yabancılar insanı yarı yolda bırakmaz, sadece yoluna devam ederler. Siz ise beni o gece karanlığa gömdünüz.’’
‘‘Kimse seni orada bırakmak istemedi.’’ Bu ses ise Eren’e aitti. ‘‘Olanları anlattık sana. İnanmamak, bize sırtını dönmek senin kararındı. Sana saygı duymaktan başka şansımız yoktu ama sende anla artık. Biz senin kötülüğünü istemiyoruz. Bunu bilmen yeterli.’’
Ada’nın aksine Eren’in cümlelerinden anladığım kadarıyla benimle gerçek anlamda empati yapmaya çalışabilen yalnızca oymuş gibiydi. Bu yüzden bu cümleleri benim için anlamlıydı. En azından hatasını kabul eden tek kişiydi aralarında.
‘‘Biz her gün keşke öyle olmasaydı diye düşündük. Tamam belki senin yaşadıklarını bilmeden yorum yapmamamız gerekir ama bizim içinde hiçbir şey kolay olmadı ama bir kere bile bizi dinlemek istemediğin için bunların hiçbirini bilmek istemedin.’’
‘‘Tamda söylediğin gibi Ada. Bilmiyorum ve öğrenmeye de niyetim yok. Sizin dediğiniz ‘keşke’ lafları geçmişi düzeltmiyor. Bu yüzden bence alışın bu duruma. Çünkü sizinle birer yabancı gibi olmaya devam edeceğiz.’’
Bakışlarımı çok kısa bir an sokağın karşısında duran siyah arabaya çevirdiğimde hâlâ orada olup gitmediklerini görmüştüm. Eren ve Ada fark etmesin diye hemen onlara doğru döndüğümde Eren bu saniyelik andan benim baktığım yöne dikkat kesilmişti. ‘‘Niye ısrarla bu tarafa bakıyorlar? Tanıyor musun onları?’’
‘‘Evet tanıyorum.’’ diyerek geçiştirmiştim. Eğer en ufak garipseyecekleri tavır sergilersem o korumalardan şüpheleneceklerdi ve bu olayı kurcalamalarını dahi istemiyordum.
Bu sefer kaşlarını çatıp sorgulayan Ada olmuştu. ‘‘Senin bu tarz insanlarla ne işin olur? Nereden tanıyorsun ki?’’
‘‘Ada sizi ilgilendiren bir durum yok demiştim! Beni rahat bırakırsanız çok mutlu olacağım.’’
Onları ardımda bırakıp yanlarından uzaklaştığımda sokaktan geçen ilk taksiyi çevirip binmiştim. Yola koyulduğumuzda ise arkama dönüp bakmaya bile cesaretim olmadan gideceğim yöne odaklanmıştım.
Belki bu yaptığım bencillik gibi gelebilirdi bu yaptığım. Ben kendimden geçtiğimde yanıma kadar gelip bana destek olmuşlardı. En azından kuru bir teşekkür bile yeterdi ama olmuyordu işte. İçimdeki öfke öylesine sarıp sarmalamıştı ki bedenimi, en ufak olumlu bir davranış bile gösteremiyordum. Gerçi onların samimiyetleri bile sahte geliyordu bana. Sanki her ne yaparlarsa yapsınlar benim tavrım hiç değişmeyecek onları gördüğüm her anda daha da nefret dolu davranışlar sergileyecekmişim gibi bir korkuydu içimdeki.
Bugün kendimi kaybettim dediğim anda tekrardan ayağa kalkmama yardımcı olan insanlar; zamanında beni kendi elleriyle cehennemin içine itmişlerdi.
Bir kez daha güvensem onlara inanmayı denesem bile, ileride bir gün yine ilk zorlukta beni yarı yolda bırakmayacaklarını nereden bilecektim?
**
15 GÜN SONRA
Zaman her şeyin ilacı derler ya doğru olsa gerek. Günler geçtikçe bulunduğun duruma alışmış hatta uyum sağlamaya başlamış hale gelirsin. Benimkisi de onlardan biri gibiydi. Zaman akıp giderken bende onun rüzgarına eşlik etmiştim. Geldiğim günden beri henüz hiçbir planımı devreye koymadan sakince izliyor, kendi hayatımı yaşıyormuş gibi gözüküyordum. Bunca yıl beklemiştim hak ettiklerini yaşamaları için. Şimdi ise her şey kusursuz bir şekilde ilerlerken aceleci davranıp kurduğum tüm bu planı tepetaklak etmekten korkuyordum.
Hata yapma lüksüm yoktu... Yanılma payı, başarısız olma şansımın da olmadığı gibi...
Derinden ilerleyecektim ve kendilerini bir aile gibi sandıkları sahte mutluluklarını en içeriden çökertecektim. Onların da sarsılmalarını, acı çekmelerini görmek biraz olsun içimi ferahlatırdı belki.
Gökyüzü her zamankinin aksine daha fırtınalıydı. Yağmur başta sakin bir şekilde başlamış sonrasında is git gide şiddetini arttırmıştı. Su damlalarının tenimi ıslatması başta huzur veriyor rahatlatıyor gibi görünse de uzun süre bu soğukta ve yağmurun altında kalmak bünyeyi mahvediyordu. Soğuktan titreyen ellerimi ceplerime sokuşturmuştum. Sokaktan ise neredeyse hiç boş taksi geçmiyordu. Zaten ne zaman ihtiyacın olacağı tutar o zaman taksi arama derdi bir eziyet hale gelirdi. Bugünde onlardan birini yaşıyordum. Şu durumdan o kadar rahatsızdım ki kendi kendime söylenerek rahatlamanın bir yolunu bulmuştum.
‘‘Sabah sabah şu halime bak ya! Daha günüm başlamadan bitti resmen.’’
Az ileride duran kırmızı renkte bir arabanın hızını yavaşlatarak benim olduğum yere doğru geldiğini fark etmiştim. Araba tam önümde durmasıyla siyah camlarını indirmişti. Sürücü koltuğunda oturan Uzay beni gördüğünde yağmurdan sırılsıklam hale gelmiş halime bakarak konuşmuştu.
‘‘Salona gidene kadar bu yağmurda yürümek gibi bir planın yok dimi?’’
‘‘Oradan bakınca keyfimden mi yürüyormuş gibi duruyorum?’’
Dudağının kenarıyla gülümsemişti. ‘‘İyi ya madem öyle bin arabaya da beraber gidelim. Sonuç olarak ikimizde aynı yere gidiyoruz.’’
‘‘Teklifin için sağol ama senin arabana binmek gibi bir hata yapmayacağım Uzay. Yağmurda ıslanma fikri bile seninle yapacağım bir yolculuktan daha cazip geliyor.’’
‘‘Farkında değilsin ama bu inadın yüzünden birkaç dakika daha yağmurda kalırsan zatürre olmaya doğru gideceksin.’’ Ses tonundaki kinaye anlaşılmayacak gibi değildi.
‘‘Yağmura alışkınım ben. Her ıslandığımda şemsiye açanlardan değilim. Bu yüzden yürümek sıkıntı olmaz benim için.’’ Kendimden emin bir şekilde bu lafları söylerken bile içimden yağmurun durmasını diliyordum.
Dediklerim yanlış değildi. Normal zamanlarda severdim yağmurlu havaları ama bu şekilde sağanak yağmur ve fırtına varken sevmek hiçte kolay olmuyordu ne yazık ki! İnsanın tek aklından geçen bir an önce gideceği yere varabilmekti.
Yağmurun tenimi ıslatmasına izin verip gururumdan ödün vermeyecektim. Ne olursa olsun Uzay'ın teklifini kabul edemezdim. Bunu yaparsam kendimden taviz vermiş durumuna düşerdim. En çok korktuğum ise düşüncelerimle vermiş olduğum kararların çatışmasıydı.
‘‘Keyfin bilir Parla, ben teklifimi yaptım. Sana iyi yürüyüşler o zaman.’’ Uzay sırıtarak bunu söylediğinde ardından gülümsemesi kaybolmuş ve arabasının camını kapatıp hızla yoluna devam etmişti. Arkasından bakarken verdiğim karardan dolayı gram pişmanlık yaşamamıştım. En ufak bir tereddüt etmeden kendi mantığımı dinleyerek vermiş olduğum kararın arkasında durmuştum.
Araba iyice uzaklaşıp yolun sonunda görüş hizamdan tamamen kaybolduktan sonra ellerimi ceplerimin içine iyice sokuşturup tekrardan hızlı adımlarla yürümeye devam etmiştim.
Dakikalarca yürümemden sonra iş yerime geldiğinde soyunma odasına gidip bir an önce üzerimdekilerden kurtulmamla, daha kuru olan giysilerimi üzerime geçirip saçımı da öte beri bir şekilde topuz olarak toplamıştım. Kendimi hiç olmadığı kadar bitkin hissediyordum. Vücudumu saran üşüme ve sürekli gelen titreme hissini yok saymaya çalışsam da bugünün yorucu temposuna dayanabilecek miyim onu düşünüyordum.
Soyunma odasından çıkmamla kapının önünde çalışma arkadaşlarımdan Gamze ve Uzay ile denk gelmiştim. Onların hemen yanında oldukça yapılı bir cüsseye sahip, Gamze’nin neredeyse iki katı boyunda açık kumral ve dalgalı saçları olan Cem vardı. Onunla da birkaç kez denk gelmiştim. Kendi halinde ama oldukça enerjik biriydi. Konuştuğumuz zamanlarda da oldukça atılgan ve sohbet açmayı seven bir tip olduğu hal ve hareketlerinden rahatça dışa vuruyordu.
Gamze benim suratımı inceledikten sonra gözlerime bakmaz bitkin halim dikkatini çekmiş gibi konuşmuştu. ‘‘Parla yüzün çok solgun görünüyor.’’
‘‘Dün biraz halsizdim zaten. Birde üzerine sabah yağmurda kalınca hastalığı tetikledi biraz.’’ diyerek yorum yaptım. ‘‘Önemli bir şey yok ama hafif bir nezle sadece.’’ ardından cümlemin sonuna bunu eklediğimde ne kadar kötü hissettiğimi onlara göstermemeye çaba sarf ediyordum.
Cem ise ilk defa ciddi bir şekilde konuşup Gamze’ye destek çıkmıştı. ‘‘Sadece bir nezle mi diyorsun? Baksana kızım olduğun yerde zor duruyorsun. Git bir izin falan iste bugünlük.’’
Uzay benim halime bakıp alay edercesine ama yüzünde en ufak gülümseme kırıntısı bile olmadan söze girmişti. ‘‘Yağmurda kalmak senin tercihindi. Ben o kadar uyardım, inatçılık yapmak yerine arabaya binmiş olsaydın beraber gelebilirdik. Yardım kabul etmeyen sensin.’’
O konuştukça ağzından çıkan her laf bana daha çok batıyor ve öfkelendiriyor gibiydi. Bakışlarındaki irite eden ifadeyi gördüğüm her an içten içe ona daha fazla kuruluyordum. Sanki ben onların yardımlarını kabul etmiyorum diye sorunlu olan benmişim gibiydi hareketleri.
Ama ondan daha fazla takıldığım başka bir nokta vardı. Sevgilisi olan biri başkalarına karşı bu yakınlıkta davranması ne kadar normaldi? Hadi Ülkü ve diğerleri ile aynı evde büyümüştü aralarındaki ilişkiyi ben bilemezdim ama bana da kendi arkadaşlarına olan tavırları gibi davranmasını istemiyordum. Çünkü ne arkadaşlarıydım ne de başka bir şeyleri...
Yabancıydım onlar için. Bu durum değişmeyecekti. Dolayısıyla bir yabancıya karşı Uzay’ın tavırları bana anlamsız geliyordu.
‘‘Yol yakındı zaten Uzay. Birlikte gelmemizi gerektirecek bir durum yoktu.’’
‘‘Sen aynen böyle devam et Parla! Bakalım insanları kendinden itmek sana ne kazandıracak?’’
Uzay umursamaz bir şekilde bizim yanımızdan ayrıldığında dediği cümleler kanıma dokunmuştu. Gerçekten tavırları çocukluğundan bu yana hiç değişmemişti. Dünyaya dar gibi gözlükten bakıyor gibi yalnızca kendi açısından düşünüyordu. Sadece kendi doğruları vardı. Eğer kendi doğruları varsa, her şey Uzay’ın kontrolü altında gerçekleşirdi. Bir durum bile ona ters giderse işte o zaman karşısındakini suçlar hale gelirdi. Tam Uzay Tura’ya yakışan bir savunma mekanizmasıydı.
Gamze bile az önce yanımızdan giderken ki tavırlarını anlamsız bulmuş gibi sorgulamıştı. ‘‘Uzay neden böyle sert bir tepki verdi? Siz tanışıyor musunuz ki?’’
‘‘Sizi ne kadar tanıyorsam Uzay’ı da o kadar tanıyorum. Tavırlarının nedenine bende anlam veremedim. İnsanların içini okuyamıyoruz ne yazık ki.’’
"Normalde ters davranan biri değildir. Uzay'ı en iyi ben tanırım burada. Herhalde o bir şeye alındı." Cem arkadaşıni savunmak istercesine bu cümleleri kurmuştu ama durumun ona da enteresan geldiği belliydi.
"Beni ilgilendirmiyor, alındığı bir şey varsa da kendi sorunu." Son sözlerimi söyledikten sonra onlara gülümseyip yanlarından ayrılmıştım.
Salonda çalışma alanlarından birine geldiğimde daha dersim başlayana kadar vaktim olduğunu bildiğimden tıpkı geçen sefer olduğu gibi boş minderlerden birine bırakmıştım kendimi. İçimdeki üşüme hissi git gide daha çok artsa da gözlerimi açık tutup direnmeye çalışıyordum. Başım öyle bir dönüyordu ki, oturmadığım anlarda zemin ayaklarımın altından kayıp gidiyormuş hissi yaratıyordu. Vücudumu saran içeriden alev alev yakan ateşi hissediyordum. İçtiğim ateş düşürücülere rağmen düşmüyor git gide daha artıyordu. Oturduğum yerde dinlenirken bile görüşüm bulanıklaşıyordu.
Tam o sırada spor salonunun müdürü Orkun bey ve hemen yanında onunla bir şey konuşan Uzay’a odaklandım. Uzay bir şeyler anlatıyor, Orkun bey ise kafasını çevirip bana doğru bakıyordu. Çok geçmeden ikisinin de bana doğru yürümeye başlamışlardı.
Orkun beyin gelmesiyle oturduğum yerden ayağa kalkmıştım. Tam karşıma geçtiğinde bana doğru bakarken ‘‘Yüzün bembeyaz olmuş Parla, ne bu halin? Sen bu haldeyken nasıl ders vereceksin bugün?’’
‘‘Sadece biraz hastayım ama merak etmeyin, dersim başlayana kadar toparlarım. Bir kahve içsem kendime gelirim.’’ Son gücümle bire direniyormuş gibi yapmaya devam etmiştim.
‘‘Olmaz öyle şey betin benzin atmış, ayakta duramıyorsun, her yerin titriyor. Bu kadar hastayken çalışmana müsade edemem. Bugünlük izinlisin. Git güzelce dinlenip kendini toparla.’’ Orkun beyin söylediklerinin üzerine direkt kendimi savunmaya ve iyi olduğumu kanıtlamaya çalışmıştım. ‘‘Aslında bir kahve içsem kendime gelirim.’’
Orkun bey itiraz kabul etmeyen bir tavırla başını iki yana salladı. ‘‘Kahveyle olacak iş değil.’’ Ardından Uzay’a dönüp sözlerine devam etti. ‘‘Uzay senin bu saatler arasında dersin yok. Parla’ya eşlik et. Bir hastaneye götür iyi olduğundan emin olana kadar yanından ayrılma.’’
‘‘Siz nasıl isterseniz Orkun bey. Ben ilgilenirim...’’ Uzay bu durumdan memnuniyetle başını sallayıp teklifi kabul ettiğinde korumacı bir tavırla bana dönmüştü.
‘‘Hayır buna gerçekten gerek yok! Kendim gidebilirim.’’
‘‘Benden bu kadar rahatsız olmana gerek yok. Hastaneye kadar götüreceğim o kadar. Sonrasında istemezsen geri dönerim.’’
İtiraz edecek dermanım kalmamıştı. Mecburiyetten Uzay ile hastaneye gitmeyi kabul etmiştim. Çünkü kimse ile tartışacak kendimi anlatacak bile halde değildim. Bunu benim için neden yapmıştı ki? Orkun beye benim hasta olduğumu söyleyip benim için izin almıştı ki?
Salondan çıktığımızda yağmurun şiddeti sabahki hali ile aynıydı. Uzay arabasını bindiğimde ikimizde birbirimizle tek kelime etmeyip kendi sessizliğimize gömülmüştük. Başımı cama yaslamıştım. Motorun sesi ve klimanın serinliği arasında Uzay’ın endişeli bakışlarını üzerimde hissediyordum. Hastaneye doğru sürerken o yolu izliyor, ben ise nefret etmem gereken adamın bana yardım etmesine izin verdiğim için kendime kızıyordum.
‘‘Neden bana yardım ediyorsun?’’ Sorumu sorduğumda Uzay bu sefer bakışlarını benden kaçırmadan doğrudan gözlerimin içine bakmıştı.
‘‘Senin aksine ben senden nefret etmiyorum. Bu yüzden senin o şekilde çalışmana vicdanım el vermezdi.’’
‘‘Senin acımana ihtiyacım yok.’’ Sesim güçlükle çıkmış olsa bile söylediklerimin arkasındaydım.
‘‘Sana yardım etmeye çalışan insanların sana acıdığını mı düşünüyorsun Parla?’’ Bana sorduğu sorudan sonra kısa bir süre duraksayıp ardından da eklemişti. ‘‘Ben seni sadece önemsiyorum. Ha ayrıca eğer inat edip tüm gün ders verseydin eline ne geçecekti merak ediyorum. Olan senin inadına olacaktı.’’
Son cümlesi her ne kadar bana laf sokarcasına olsa da onunla tartışmak bile şuan bana çok zor gelmişti. Bu yüzden ilk defa ona cevap vermemeyi tercih etmiştim.
**
Hastaneye gelip muayene olmamdan sonra serum bağlanmış, birkaç saatliğine acilde bir yatağın üzerine uzanmış, koluma takılı olan serumumun akmasını bekliyordum. Uzay hemen yanımdaki sandalyeye oturmuş, ellerini hemen önünde birbirine kenetlemiş duruyordu. Benim kıpırdanmamdan kendime gelmiş olduğumu görüp endişeyle bana dönüp yanıma doğru yaklaşmıştı.
‘‘Serum takılınca uyuyakaldın bende uykunu bölmek istemedim.’’ Sesi sakin ve naif bir tonda çıkmıştı.
Ateşimi ölçmek istercesine elini alnıma doğru yönelttiğinde tam temas etmek üzereyken durmuştu.
‘‘Ben.. Ateşini ölçmek istedim ama sakınca var mı?’’ Eli bana dokunup dokunmamak arasında ikilemde kalmış gibiydi.
‘‘Şuan daha iyi hissediyorum kendimi. Düşmüştür büyük ihtimalle, ölçmene gerek olduğunu düşünmüyorum.’'
‘‘Sen nasıl istersen Parla.’’
Dokunmamıştı, elini geri aşağı indirdiğinde tamam anlamında başını sallamıştı. Yüz ifadesinden beni yargılar gibi değil de anlıyormuşçasına bir bakışı vardı. Gözbebeklerinin içi yumuşamış, o sert duruşu tamamen son bulmuştu.
Daha önce temastan hoşlanmadığımı dile getirmiştim. Bunun üzerine irdelemeyip benimle karşılıklı konuşmalarında bile bu konuda hassas davranır olmuştu. Bu tavrı benim için kıymetliydi. Çünkü hayattaki keskin çizgilerimden biri de sınır ihlaliydi. Ben izin vermedikçe güvenli alanımın dışında kalırlardı.
‘‘Serumunun bitmesine az kaldı. Bitince beraber çıkarız eğer izin verirsen evine kadar bırakırım.’’
‘‘Sana yeteri kadar zahmet verdim zaten. Beni beklemek zorunda değilsin geri kalanını ben tek başıma halledebilirim.’’ Sözlerime devam ederken onu da ikna etmeye çabalıyordum.
‘‘Serum tam anlamında bitene kadar burada bekleyeceğim. Bittiği zaman giderim söz veriyorum.’’ Bana bakıp içten bir tebessüm ettiğinde yerine geçip tekrardan oturmuştu ama bakışlarını benden ayırmıyordu. Uzay’ın bana olan davranışlarına katlanamadığım anlar olsa bile ilk defa şuan bana bakarken gözleri dolu dolu bakıyordu. Ne bir nefret var ne geçmişle yüz yüze gelme... Sadece bir hastanede ikimiz yan yanaydık.
Garip bir tecrübeydi. Yıllardan sonra ilk defa hastalandığımda baş ucumda birinin beklediğine şahit olmuştum. Ben her şeyi tek başıma halletmek durumunda kaldığımdan başkasının benim için endişelenmesi karşısında ne diyeceğimi nasıl tepki vereceğimi bile bilemeyecek hale gelmiştim.
‘‘Uzay...’’ Bu kelime ağzımdan çıktığında çok kısık bir tondan konuştuğumu fark etmiştim. Tam gözbebeklerin içine bakıp ‘‘Teşekkür ederim.’’ diyerek fısıldamıştım.
Zordu benim için ama bir anda söyleyivermiştim. Ada ve Eren yardım ettiğinde ne kadar zorlansam da teşekkür edemediğim kelime şuan Uzay için dökülmüştü dudaklarımdan.
‘‘Senin sözcük repertuvarında teşekkür gibi kelimeler var mıydı ya?’’ Şaşırmış gibi dudaklarını büzüp konuştuğunda bende gözlerimi devirmekle yetinmiştim. Ardından ise yeniden ciddileşmişti.
‘‘Sen iyi ol da gerisi önemli değil Parla. Yarın kaldığın yerden devam edersin benden nefret etmeye.’’
Ağlamak üzere olsam da dudağımın kenarını kıvırıp ufak bir tebessümle karşılık vermiştim. Nefret ediyordum hâlâ, öfkem yine dinmiş değildi orası ayrı. Ama ben hastanedeyken bana karşı sergilediği davranışlar hiçbir erkekten beklemeyeceğim türdendi.
Benim hasta yatağında olmamı fırsat bilmemiş dokunmak için izin istemişti. Bana karşı şefkatli davranıyordu ama bu şefkatinin nedeni dah önceden de düşündüğüm vicdan azabı mıydı? Özlediği eski günlerdeki Parla mıydı? Bu soruların cevabı bende yoktu.
Her ne kadar bir arkadaşı olup bana yardım ediyor gibi görünse de benim kendimi kötü hissettiğim tek nokta bir kız arkadaşı olduğu halde benimle ilgileniyor olmasıydı. Uzay’ın bana karşı farklı bir gözle bakmadığını biliyordum, keza bende öyle... Ama yine de ben onun sevgilisinin yerinde olsam rahatsız olurdum. Şimdi başka birinin sevgilisi saatlerce benim başımda nöbet tuttuğunda ben bunu anlamsız buluyordum. Kendimi kötü bir şey yapıyormuşum gibi hissetmeme neden olan tek şey buydu.
Ona attığım inceleyici bakışları gözden kaçırmamış olmalı ki söze girmişti. ‘‘Burada durmam sana rahatsızlık veriyormuş gibi hissediyorum. Benden gerçekten bu kadar çok mu nefret ediyorsun?’’
‘‘Üstüne alınma sana özel değil. Hepinize karşı böyleyim. Hem yerimde olsan etmez miydin?’’ Bu sefer soruyu yönelten ben olduğumda Uzay oturduğu koltuğu yanıma doğru çekip bana yaklaşmıştı. Böylesine yakın bir mesafede olduğumuzda yutkunmak zorunda kalmıştım. Gözlerimi kaçırmak istesem de şu mesafeden bunu yapmak pek kolay olmuyordu. Yüz hatlarını detaylıca inceleyebiliyordum. İnceledikçe hafızama daha fazla kazınıyordu.
‘‘Ederdim... Ama sevmekten vazgeçmezdim de.’’
Sevmekten vazgeçmemek... Benim içimde de onlara karşı bir nebze sevgi kalmamıştı. En azından yaşadığıma inandığım duygu buydu. Fazlası yoktu.
‘‘Hatta ne yapardım biliyor musun? Senin yaptığın gibi kaçmazdım. En başından anlatırdım tüm olanları. Çünkü ben dostlarımın her ne yaşamış olursak olalım bana sırtını dönmeyeceğini bilirdim.
Gözümden süzülen ince bir sıvı şeklinde yaşın akmasına izin vermiştim. Belki de çok uzun yıllar sonra ilk defa birinin yanında ağladığım bir an yaşanıyordu. Elimde değildi ama Uzay bu şekilde konuşunca kendime engel olamamıştım.
‘‘Konuşmak kolay, o dostların seni yarı yolda bırakmadılar sonuçta.’’ Dediklerine karşılık tek cümlem bu olmuştu. ‘‘Sen benim yaşadıklarımı yaşamış olsaydın ayakta bile duramazdın.’’
Serumun bitmesiyle tam anlamıyla kendime gelmiş durumdaydım. Taburcu olmamın hemen ardından hastaneden çıkarken Uzay da eline benim montumla çantamı almış taşıyordu. ‘‘Onları elinde taşımak yerine bana verebilirsin. Ateşim de düştü, gördüğün gibi gayet kendimdeyim Uzay.’’
Uzay’a dönüp çantamı vermesi için işaret yaptığımda o ise beni hiç takmadan konuşmaya başlamıştı. ‘‘Alıp götürmeyeceğim eşyalarını korkma. Şuradan geçen ilk taksiyi çevirelim sana teslim edeceğim tekrardan.’’
İnadına taşımaya ısrarcıydı. Derin bir nefes verdim Uzay’la uğraşmak yerine bu sefer ne istiyorsa yapmasına izin vermiştim. Uzay garip bir insandı. İş yerindeyken bana herkesin içinde ters davranıp sırtını dönüp giden ve sonrasında benim için izin isteyen, hastanede saatlerce başımda bekleyen kişi aynıydı, Tuhaf olanda buydu zaten.
Birbirimize bakarken arkadan gelen bir sesle o yöne bakmıştık.
‘‘Parla!’’ Sesin sahibinin Taner olduğunu görmemle içinde bulunduğum anın dışına çıkarak tekrardan kendi asıl benliğimle karşı karşıya gelmek zorunda kalmıştım. Benim katlanmak zorunda olduğum hayatımın büyük sınavlarından biri olan kişi; yine her zamanki rahat halleriyle yanımıza doğru gelmişti.
‘‘Güzelim ne işin var senin hastanede? Bana niye haber vermedin?’’ Elini omzuma koyup bana temas ettiğinde yüzüne tiksintiyle bakmaya devam etmiştim. Hızlı bir hareketle omzumu geriye çektiğimde onun elini de düşürmüştüm.
‘‘Benim burada olduğumu nereden biliyorsun?’’ Bu soruyu ona yönelttiğimde vereceği cevabı zaten tahmin ediyordum. Peşime taktığı adamlarının haber uçurması sonucuydu.
‘‘Biliyorsun ki seninle alakalı hiçbir konuyu kaçırmam ben.’’ Onun gibi saplantılı bir sadistten başka bir cevap beklenemezdi zaten.
Uzay’a dönüp sorgularcasına ‘‘Arkadaş kim?’’ diyerekten sormuştu. ‘‘Seni ilgilendirmez kim olduğu!’’ Uzay’ı savunduğum nadir anlardan biriydi bu.
Taner de umursamaz bir bakış atıp ‘‘Haklısın, kim olduğunun pek bir önemi yok. Sen arabaya bin de biz baş başa konuşalım.’’
Söylediğine alayla güldüğümde onu ciddiye bile almamıştım. ‘‘Seninle bir yere geleceğimi kim söyledi Taner?’’
Taner’in gelmesiyle benim gerildiğimi Uzay fark etmiş olmalı ki bakışları değişmişti. Ardından da gayet ciddi bir tavırla kaşlarını çatıp Taner’e dönmüştü.
‘‘Beni boşver de sen Parla’nın nesi oluyorsun da ona emir vermeyi kendinde hak buluyorsun?’’
Uzay, Taner’e doğru bir adım ilerleyip onun tam önünde dikildiğinde refleksle Uzay’ın koluna dokunarak konuşmuştum. ‘‘Uzay bu benim meselem. Lütfen sen buna karışma.’’
‘‘Ben sadece basit bir soru sordum. Çünkü her kim olursa olsun bir kadına emir verircesine konuşması bana doğru gelmiyor.’’
Bir kez daha hak vermiştim bu konuşmasına. Aklı olan herkes Taner’in sağlıklı bir insan olmadığını görebilirdi. Uzay da bunu fark edenlerden biri daha olmuştu. Taner her zaman olduğu sinir bozan gülümsemesiyle önce bana sonra Uzay’a uzun uzun bakmıştı. ‘‘Uzay sensin demek? İsmini Parla’dan çok duymuştum. Hani şu onu ölüme terk edip giden arkadaşlarından birisin..’’
Uzay’ın bunu bilmesini garip karşılarcasına söze girmişti. ‘‘Ona geçmişini anlatacak kadar yakından mı tanıyorsun?’’
Taner kendini övmek istercesine abartarak ‘‘Sizin ölüme terk ettiğiniz kızı yeniden hayata geri döndüren biriyim.'' demişti.
Hayata döndürmek ve Taner aynı cümlede geçmesi bile ironik geliyordu gözüme. O olsa olsa hayattan koparmayı bilirdi.
Cebindeki silaha eli gittiğinde gözlerini benim üzerime kilitleyip korkutmak istercesine konuşmuştu. ‘‘Biz artık arabaya geçelim diyorum.. Yeterince konuşarak zaman harcadık zaten. Değil mi güzelim?’’
Silahını kavrayan ellerini Uzay da görmüştü hemen ardından reaksiyon vermeden önce benim vereceğim tepkiye bakmıştı. Bakışlarım buz kesmişti. Çünkü vücudum gerçek anlamda bir kez daha titremişti ama bu sefer soğuktan değil korkudandı. Yapabileceği şeyleri ben bile kestiremiyordum. Bana saplantılı bir zaafı olduğu için tüm öfkesini Uzay’a zarar vererek çıkartırdı am bunun olmasına da ben müsaade edemezdim. Onlarla geçmişte yaşadıklarımın hesaplaşmasını ben yaşayacaktım. Bir ders verilmesi gerekiyorsa zamanında ben verecektim. Bir başkasının benim adıma onlara zarar vermesi benim yararıma olmazdı.
Uzay sert bir şekilde Taner’in kolunu sıktığında öfkeden gözleri yerinden çıkacak gibiydi. ‘‘Sen önce o belindekini bırakta kızla öyle konuş! Parla’nın seninle geldiği yok. Bin arabana bas git!’’
‘‘Sen bana borçlu olduklarını unutuyorsun galiba Parla. Benim sürekli sana hatırlatmam mı gerekecek?’’ Taner tam olarak benim ona boyun eğip istediklerini koşulsuzca yapmamı bekliyordu. Açık tehdidinden bu anlaşılıyordu ama bir kere onun istediğini yaparsam bunun ardı arkasının kesilmeyeceğini biliyordum.
En iyi bildiğim şeylerden birini yaptım. Yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirip ona döndüm. ‘‘Ben unutmuyorum da sana galiba benim nasıl biri olduğumu hatırlatmam gerekiyor.’’ Derin bir nefes verip bakışlarımla belindeki tabancayı işaret ettim. ‘‘Beni silahla korkutabileceğini mi düşündün? Eğer cesaretin varsa çıkarıp sıkacaksın o silahı.’’ Durdum ve onun kendini daha da berbat hissetmesi için cümleme devam ettim. ‘’Gerçi, beni vurmak senin işine gelmez sen beni yaşatarak öldürmenin tarafındasın.’’
Uzay sözlerimden etkilenmiş ama diğer yandan da benim adıma endişeleniyor gibi bir hale bürünmüştü. ‘‘Seni ne kadar zamandan beri rahatsız ediyor bu herif?’’
‘’Uzay bence sende bugün olması gerektiğinden fazla şeyi öğrendin. Daha fazlasını bilmen senin içinde iyi olmaz.’’ Uzay’ın elinde tuttuğu eşyalarımı alıp buraya doğru gelen taksiye durması için işaret yapmıştım. Taksi tam önüme durduğunda Taner’e son bir kez bakıp bende kartları açık oynamıştım.
‘‘Sende karşıma bir kez daha çıkmaya cesaret edersen tavrım bu kadar sakin kalmaz.’’
Taksinin kapısını açıp bindiğimde yola koyulmuştuk. Onları ardımda bırakırken bugün yaşananları düşünüyordum. Aynı zamanda zihnimdeki düşünceler dur durak bilmiyordu. Ben bugün kendimden taviz vermek zorunda kalmıştım. Birinin yanında gardımı düşürüp ağlamıştım ve aynı kişinin geçmişimle ilgili öğrenmesi gerekenden fazla şeyleri bilmesine sebep olmuştum. Uzay artık birinin beni rahatsız ettiğini biliyordu. Endişelendiğim şey ise bunları sorgulamamasıydı. Eğer sorgular ve bu konunun üzerine düşerse Taner bu sefer onu tehdit olarak algıladığından Uzay’ı takıntı haline getirir zarar vermeden durmazdı.
Eğer geçmişte yaşananlardan dolayı bir hesap sorulacaksa o hesabı sormak ban düşerdi. Bende tüm bunları her birine ayrı ayrı kendim yaşatacaktım.