İçeriğe geç

PARALEL ENKAZ

Bölüm 2 · 14 dk okuma

PARALEL ENKAZ

Bölüm 2

AYNA VE MASKELER

UZAY

Hava karardığında her zaman gittiğimiz mekanda buluşup hep beraber toplanmıştık. Bugünün anlamı aslında sadece Ülkü’nün doğum gününden ibaret değildi. Her birimiz için derin anlamlar taşıyan acı bir gündü ama biz yaşadığımız o günlerin geride kalması ve atlatabileceğimiz en az hasarlarla bu zamana gelebilmek için elimizden gelen tüm çabayı vermiştik.

Ülkü defalarca intihar girişiminde bulunup her şeyi gözden çıkarmıştı. Biz elimizden geldiğince bunu değiştirmek için uğraşmıştık. Tıpkı bugün hep bir araya geldiğimiz ve bu doğum gününü kutluyor olmamız gibi. Kendini yeniden hayata bağlayabilmesi için tüm bu yaşananlarda bir suçu olmadığını kabul etmeliydi. Hepimizin yapmaya çalıştığı gibi. Artık kendimize yüklenmek yerine bize acı veren her anıyla savaşmayı, günü geldiğinde eskisinden bile güçlü olup dimdik ayakta durabilmeyi başaralım istedik.

‘’Aramızdaki en nazik prensesimize özel muhteşem bir pasta hazırladık!’’ Bulut elinde sallayarak getirmek üzere olduğu pastayı masanın üzerine bıraktığında hepimizin bakışları Ülkü'de kilitlenmişti. Yüzünde acıyla karışık bir gülümseme vardı. Sanki gülmeye çalışıyor ama bunun için kendini zorluyor gibiydi.

"Tüm bunları hazırladığınız için hepinize çok teşekkür ederim. Gerçekten beni çok mutlu ettiniz." Bir yandan gülümsese de gözlerinden süzülen yaşı hepimiz fark etmiştik. Ada ise hızlıca onun gözlerinden akan damlaları elleriyle silip "Bugün ağlamak yok, insan kendi doğum gününde mutsuz olmaz dimi?" demişti.

"Ama kendi doğum gününde tüm ailesini kaybettiyse, mutlu olması o zaman tuhaf olmaz mı?" Ülkü bu cümleleri söylerken bile sesinin titremesi aslında ne hissettiğini bize gösteriyordu.

"Haklısın ama konuştuk bunları.. Biz ne kadar üzgün olursak olalım, başımıza gelen şeylerin bizi içine hapsetmesine izin vermeyecektik." Ada'nın ses tonu daha kendinden emin bir tınıdaydı. "Hem ben eminim ki Parla da bizimle olsaydı, o da senin kendini suçlamanı değil mutlu olmanı tercih ederdi."

"Ben sizin kadar olaylara toz pembe tarafından bakamıyorum malesef." Eren uzun süren sessizliğini bozup konuştuğunda her seferinde olduğu gibi ortamdaki farklı fikiri söyleyen kişi olmuştu. "Geçmişi ne çabuk unuttunuz bilmiyorum ama biz o gün Parla'yı arkamızda bıraktık! Biz kaçarken yanımızda olmadığını bile fark etmedik. Kendimizi kandırmak yerine gerçekten olanları yorumlayalım. O kız bizim yüzümüzden öldü..."

"Eren bence tamam artık! Ülkü'yü tanımıyormuş gibi konuşuyorsun. Kızı zaten doğum günlerini kutlamaya zar zor ikna ettik. Sen böyle konuştuğunda kendimizi suçladık diyelim. Elimize ne geçecek? Geçmişi değiştirebilecek miyiz?" Ellerimi göğsümde kavuşturmuşken olaya kendi açımdan yorumumu yapmıştım.

Ne kadar geçmişi kurcalarsak her defasında bizi daha fazla içine çekerdi. Geçmişte yaşanlardan dolayı hepimiz kendimizi eksik hissetmiştik. Aramızda belkide en çok olmayı hak edenlerden biri olan dostumuz şuan yoktu. Biz ise onun öldürüleceğini bildiğimiz halde kurtaramamıştık. Ama kurtarmak için çabalamıştık. Bu bile isteye yaptığımız bir terk ediş değildi. Eğer değiştirme şansımız olsa tekrardan aynı güne dönmek isterdik ama artık yaşanan yaşanmıştı. Geçmişi değiştirmek için istesemde bir şey yapamazdım ama bir dostumuzu kaybettiğimiz gibi, birbirimizi de kaybetmemek bizim elimizdeydi.

"Yine mi başladık bu mevzuya?" Bulut huzursuzca derin bir nefes alıp kaşlarını çatmıştı. "Uzay haklı abi! Geçmiş geçmişte kaldı! Biz elimizden geleni yaptık. O gün o şartlarda başka şansımız yoktu. Önümüze bakmamız gerekiyor."

"Elimizden geleni yaptığımızı mı düşünüyorsun gerçekten Bulut? Bu mu yani kendini teselli etme şeklin?!" Eren bu sözleri söylemesinin hemen ardından siniri bozulmuşcasına gülmüştü.

"Teselli etmiyorum! Ben önümüze bakmayı tercih ediyorum kardeşim. Sanada aynısını tavsiye ederim Eren!" "Sen yok sayınca tüm bu olanlar hiç yaşanmamış olmuyorlar! Kendini bir yalana inandırıp gerçeğin gölgesinde bırakıyorsun o kadar." Eren ve Bulut'un anlaşmazlığından çıkan tartışma ile ortam hiç olmayacak bir günde yine gerildiğinde Ülkü'nün önündeki pastayı hafifçe kenara ittirmesiyle, sandalyesine oturup hıçkırıklarla ağlaması bir olmuştu.

"Aslında ben Eren'e kızmıyorum. Çünkü en azından biriniz yüzüme karşı gerçekten düşündüklerini söyleyebiliyor. Benimde sürekli aklıma Parla geliyor. Onu orada bırakmasaydık. Şuan burada karşımda oturuyor olabilirdi... Bu mumları beraber üfleyebilirdik."

"Ülkü, bugün senin günün. Eğer bu kutlama seni mutsuz edecekse hemen bitirebiliriz. Kendini nasıl rahat edeceksen onu yapalım." Bu teklifi sunup ondan bir onay almak istercesine gözlerinin içine baktığımda Ülkü ise teşekür eder gibi başını hafifce öne eğmişti. "Yok o kadar hazırlık yapmışsınız. Bu pastayı üfleyeceğim ama bunu sanki Parla yanımızdaymış gibi hissedip yapacağım. Onun için mutlu olmayı deneyeceğim."

Geçen senelerde olan doğum günlerinde ise genelde durum Ülkü'nün ruh haline göre değişiyordu. Bazı seneler ufakta olsa bir kutlama ile geçiyor, bazen de tıpkı bugün yaşadığımız gibi her birimiz ayrı bir tarafa savruluyor ve geçmişin yarasını ısrarla deşiyorduk.

Ada masada duran pastanın mumlarını tekrardan yaktığında Ülkü elini kalbine götürüp bir dilek tutmuştu ardından ise mumları üflediğinde hepimize teker teker sıkıca sarılmıştı. "Bu hayatta sahip olduğum en değerli şey sizin bunca zaman yanımda olmanızdı. Her geçen yılda beni mutlu etmek için elinizden geleni yaptığınızı da görüyorum ama benim kabullendiğim bir şey var ki, kaç sene geçerse geçsin ben bu tarihte hep eksik hissedicem."

"Hepimiz eksiğiz ama tüm zorluklara rağmen hep beraber kalmayı başardık. Bundan sonrasında öyle olacak. Gerekirse her doğum gününde sana değerli olduğunu hissettirmek için elimizden gelen her şeyi yapıcaz." Ada'nın sözlerinden hemen sonra da konuyu değiştirmek için Ülkü'ye aldığı hediyeyi uzatmıştı.

"Ve bu da benden sana ufak bir sürpriz diyelim." Önce Ada sonra biz teker teker hediyelerimizi verdiğimizde Bulut pastayı bıçakla dilimlere ayırmaya çalışmıştı ama onu yaparken bile kendine torpil geçip büyük dilimi almayı unutmamıştı. "Bak ya gerçekten çok adaletli bir bölüşme olmuş. Oğlum bir kendine koyduğun kalın dilime bak, birde bizimkilere el insaf gerçekten ya!"

"Bence yeterince yerinde bir dağılım oldu. Sizler zaten çok fazla pasta sevmediğinizi dile getiriyorsunuz. Ama benim açımdan hiç sıkıntı olmazdı, bıraksanız hepsini yiyebilirdim yani."

Bulut kendini savunmaya geçtiğinde ufak bir kahkaha atmıştık. "Biliyoruz canım seni! Geçen gün benim yaptığım kekin tamamını alıp odana saklamışsın. Sabah kalktığımızda her yerde keki aradık senin yüzünden." Ada bunu söyler söylemez hâlâ o anı öfkesini yaşıyor gibi Bulut'un koluna doğru sert bir şekilde paatmıştı. Bulut ise suratını buruşturup acıyla söylenmişti. "Kızım elin ağır diye kaç kere söylememiz gerekiyor sana! Sakladım çünkü sizin huyunuzu bildiğim için. Eren de Uzay da gece kalkıp tüm keki bitiriyorlar sabah bize kalmıyordu. Ben önlemimi almış oldum."

"Bir dahakine bende evde yapılan yemeklerden birini alıp saklıycam. Nasıl bir hismiş görürsün!" Bulut'a doğru sert bir bakış attığımda o ise hiç umrunda değilmiş gibi yemeye başlamıştı bile.

"Eren sen pastadan tatmayacak mısın?" Ülkü'nün sorusuyla Eren yüzündeki memnuniyetsiz ifadeyi değiştirmeden direkt yorumunu yapmıştı. "Benim pek iştahım yok bugün, size afiyet olsun." Eren'in kendince olan doğruları en başta Ülkü'nün kendini kötü hissetmesine sonra da kendini boşu boşuna bizden soyutlamasına neden oluyordu.

Aradan geçen saatlerin ardından ortam iyice yumuşmış ve gerginliğimiz yok denecek kadar aza inmişti. Önümüzdeki tabakları da silip süpürdükten sonra aslında bugün burada olmamız için önemli konulardan birini konuşmaya gelmişti. Daha doğrusu benim onlarla paylaşmak istediğim bir durumu.

"Madem hepimiz burada güzel bir şeyi kutluyoruz bir haberde benden size gelsin istedim."

"Senin genelde anlık verdiğin haberler fazla enteresan şeyler oluyor ama yinede merak ettik." diyen Ada olmuştu. Hafifçe yutkunup söyleyeceğim kelimeleri kafamda netleştirdikten sonra söze girmiştim. "Siz bu konuda bana biraz kızacaksınız niye daha önceden söylemedim diye..." Yavaş yavaş konuya girerken aslında bir anda öfkeyle verecekleri tepkinin önüne geçiyordum.

"Devamı gelecek mi bu konuşmanın? Ne anlatacaksan bir kere söyle de kurtul. Ne diye boş yere gerilim yaratıyorsun?" Bulut'un tepkisinin üzerine gerçekten lafı dolandırmadan anlatmaya karar vermiştim.

"Biliyorsunuz ki iki yıldan beri Melisa ile yolunda giden bir ilişkimiz var. Ve biz bundan sonrası içinde birbirimizi daha sık göreceğimiz, bir arada yaşayabilmemiz için bir karar verdik."

"Ben size en başından demiştim yakında bunların evlilik haberlerini duyarsak şaşırmayalım diye. Alın görün işte! Ne yaptı ne etti senin aklına evliliği soktu dimi o kız?" Bu gelen tepki ise Ada'ya ait olmuştu. Bunca seneden beri bir türlü Melisa'ya alışamamışlardı. Başından beri de ilişkimizi onaylamayan taraftalardı ama ben sorunun birbirlerine karşı ön yargılı olmalarından dolayı oluştuğunu düşünüyordum. Eğer bir şans verseler benim gözlerimdeki Melisa'ya baktığım zaman oluşan ışıltıyı ve onun kalbinde bana olan sevgisini de anlamaları çok zor olmayacaktı.

"Evlenmiyoruz, bu öyle bir şey değil. Biraz sakin olursanız zaten anlatacağım." dediğimde yanımda olan ev anahtarını çıkarıp onlara göstermiştim. "Ayrı bir ev tuttuk... Bundan sonrası için beraber yaşamayı düşünüyoruz." Masadaki herkesin yüz ifadesi bir anda düşmüştü. Sevinip tebrik edeceklerini beklerken onlar ise sanki duvara bakıyormuşcasına boş bir şekilde yüzüme bakıyorlardı. "Bir tepki vermeyi düşünmüyor musunuz? Sanki çok yanlış bir şey yapmışım gibi öylece bakacak mısınız?"

"Ne dememizi bekliyorsun ki tam olarak? Ayrı evi tutmuşsunuz bile çoktan. Hayırlı olsun demekten başka bir şey kalmadı." Duygularını dile getirmekten çekinmediği için gelen ilk sert tepki Bulut'a ait olmuştu.

"Sevdiğim bir insanla ayrı bir eve taşınma ihtimalim neden sizi bu kadar huzursuz etti onu anlamıyorum?" "Çünkü sırf seni bizden uzaklaştırmak o kızın fikirleri bunlar. O aklına girdi hepimiz biliyoruz!" Ada sesini yükselterek konuştuğunda benimde sabrım taşmak üzereydi.

"Ada! Bu benim kendi kararımdı! Tamam bu güne kadar sizlerle yaşadım ve bundan çokta mutluyum ama bu günden sonra da sevdiğim kadınla bir hayat sürmek istiyorum. Bence destek olmanız gereken yerde bir sorun çıkartmktan vazgeçin." Gerçekten onlara karşı ettiğim en net karşı çıkmalarımdan biriydi. Bu zamana kadar çoğu durumda zıt fikirlerde olsak bile orta yolu bulmamız için alttan alan kişi ben olmuştum. Ama şuan durum farklıydı ve söz konusu olan kişi benim kız arkadaşımdı. Ondan hoşlanmasalar bile bu şekilde konuşmalarına müsade edemezdim.

Ülkü benim ne hissettiğimi anlamış olmalı ki bakışlarındaki o ifadeyi yakalamıştım. Konuşmaya başladığında ise sakin kalıp sadece onun söypeyeceklerine odaklanmıştım. "Biz.. Şaşırdık sadece Uzay abi. Sonuçta biz Melisa ile pek anlaşamasakta, onu hepimizden iyi tanıyan sensin. Tabiki de birlikte mutlu olmanızı isteriz. Ben şahsen sevindim. Tabii... Bundan sonra aynı evde yaşayamayacağımız için bir tık buruk hissettim o kadar."

"En azından birinin beni bu konuda desteklemesi iyi hissettirdi. Benimde anlamadığım tam olarak bu Ülkü! Neden ben çok yalnış bir şey yapmışım gibi herkes bana sırt çeviriyor?"

"Sırt çevirmiyoruz Uzay." Eren bakışlarını bende kilitleyip konuşmaya başlamıştı.

"Senin göremediklerini görüyoruz. Buradaki herkes seni o kız hakkında uyardı. Ama sen hiçbirimizi umursamadın. Sana bile fark ettirmeden hepimizi sana kötüleyip seni bizden uzaklaştırmaya çalıştı ve gördüğüm kadarıyla başarılı olmuş görünüyor. "

"Yeter artık! Eğer kararımı desteklemeyecekseniz hiç boşuna nefesinizi de tüketmeyin çünkü karatım kesin ve ben en yakın bir zamanda kendi evime yerleşeceğim. Sizde ne kadar erken alışırsanız o kadar iyi olur." Daha fazla onlara dil dökmek yerine oturduğum yerden hızlıca kalkıp Ülkü'nün saçlarına bir öpücük kondurmuştum.

"Tekrardan doğum günün kutlu olsun abicim. Siz keyfinize bakın! Ben biraz tek kalıp yürüyeceğim."

"Herkes buradayken, bende Ülkü'nün doğum gününü kutlamak istiyorum."

Duyduğum sesle başımı çevirdiğimde olduğum yerde buz kesmiştim. Şuan yaşadığım şey gerçek miydi? Kapı eşiğinin oradan bana bakan kız gözlerini doğrudan bana dikmişti. Omuzlarına geniş dalgalar halinde dökülen koyu kumral saçlara sahipti. Göz rengi bile tıpkı Ülkü ile tıpatıp aynıydı, baştan aşağı sanki karşımda Ülkü'yü görüyor gibiydim.

Tek bir farkla... Bakışları... O bakışlar, tarif edilemez bir kin ve nefretle doluydu. Göz bebekleri küçülmüş, irisleri soğuk birer mermer parçasına dönüşmüştü. O derinlik, yerini sonu gelmez bir düşmanlığa bırakmıştı. ​Yüz hatları gerim gerim gerilmişti. Ülkü'nün sakiliğinden eser yoktu; elmacık kemikleri, yüzüne sert ve keskin bir ifade veren birer kaya gibi çıkıklaşmıştı. Dudakları sımsıkı kenetlenmiş, dümdüz bir çizgi halini almıştı. Ne bir tebessüm, ne de yumuşak bir ifade...

Sadece saf, katıksız bir öfke okunuyordu her çizgisinde. Öylece durmuş, bakışlarıyla bizi yerin dibine sokmak ister gibi bakıyordu.

"Sen... Nasıl? Bu gerçek olamaz dimi?" Ülkü ilk defa hüzünden değil hiç beklemediğimiz bir zamanda gelen ve onu tek mutlu edebilecek şey gerçekleştiği için ağlamaya başlamıştı.

"Parla..." Onun ismi yıllar sonra dudaklarımdan döküldüğünde ilk defa karşımda durduğu için doğrudan gözlerinin içine bakarak konuşuyordum.

"Ölmemişsin! Gerçekten sen yaşıyorsun dimi? Bu bir rüya değil şuan." Ada hem yaşadığı panil hemde mutluluk ile Parla'ya sarılmak için ona doğru yöneldiğinde Parla'nın bakışlarında gram değişme olmamıştı. Aksine refleksle kendini geriye doğru atmıştı. "Yaklaşma sakın! Hepiniz ne kadar iyi yalancılara dönüşmüşsünüz öyle... Az önce mutlulukla doğum günü kutlayan siz değilmişsiniz gibi..."

"Şükürler olsun ki yaşıyorsun! Öldün sanmıştık... Parla biz, her şey için özür dileriz." Eren çok fazla konuşamayıp ne diyeceğini bilememişti. Bulut gözlerini tam Parla'ya doğru kilitleyerek konuşmuştu. "Biz seni bir an bile aklımızdan çıkarmadık! Her saniye sen öldün mü kaldın mı onu düşünmekten kafayı sıyırmak üzere olduk!"

"Siz beni o adamların insafına bıraktıktan sonra bir kez bile ardınıza dönüp bakmadan kaçmayı tercih ettiniz. Hiçbir şeyin umrunuzda olmadığı o kadar belli ki burada oturup kutlama yapıyorsunuz!" Parla'nın gözlerinin içinden her saniye ayrı bir kıvılcım çıkıyordu sanki. Her konuştuğunda kendimi daha da kötü hissediyordum. Bir gün onun tam karşımıza dikilip bizden hesap soracağı anı hiç tahmin bile etmemiştim. Bu yüzden şuan konuşmak istesem ne söyleyeceğimi dahi bilmiyordum. Sanki kelimeler boğazımda dizilip kalacakmış gibi tarifi olmayan bir histi. Gözlerim ister istemez dolmuştu ama yinede güçlü görünmeye çalışarak o an sadece ne düşünüyorsam onları dile getirmiştim Parla'ya; "Biz kaçarken senin olmadığını çok sonra fark ettik. Ardından geri dönmüştük... Ama döndüğümüzde sen orada yoktun, o adamlar yoktu. Biz yetişemedik Parla! Biz küçüktük Parla, korktuk... Yardım çağırmaya bile korktuk o an."

"Uzay... Hâlâ aynı kibirli ton, hala aynı boş bahaneler. "Küçüktük" öyle mi? Ama kaçacak kadar büyüktünüz. Beni o cehennemin ortasında bir "çöp" gibi bırakacak kadar büyüktünüz."

"Bizde böyle olsun istemezdik Parla. Bile isteye seni bırakmazdık. Bunu en iyi sen biliyorsun. Sen bizim kardeşimizdin, hâlâ da öylesin."

"Ben sizlerin hiçbir şeyi değilim! 'kardeşimiz' dediğiniz Parla'yı siz çoktan öldürmüşsünüz bile. Bugün benim de doğum günüm... On beş yıl. Tam on beş yıl boyunca her gece o kapının açılacağını düşündüm. 'Geri gelecekler' dedim. 'Beni burada bırakmazlar' dedim... Ama siz çoktan unutmuşsunuz. Yerime bir "hiçlik" koyup gülmeye devam etmişsiniz. Bundan sonra sizde benim için sadece birer hiçlikten ibaretsiniz!"

Parla yanımızdan gitmek istediğinde onun önüne geçip durdurmak amacıyla bileğinden kavradığımda o ise sertçe beni omuzlarımdan geriye ittirmişti. "Hangi yüzle karşıma geçip beni durdurmaya çalışacaksın Uzay? Ne olacağını sanıyorsunuz gerçekten ya? Sizin bu pişman olup özür dilemeleriniz geçmişi geri getirebilecek mi?"

"En azından bir şeyleri değiştirmek için deneyebiliriz. Sen bize istediğin kadar kız, nefret et ama biz seni unutmadık Parla. Sakın bunu aklından çıkarma."

"Merak etme Uzay. Ben neleri aklımdan çıkarmayacağımı gayet iyi biliyorum. Sizde beni her gördüğünüzde aklından çıkarmayın ki, sizin bir çırpıda unutabildiğiniz o geçmiş benim tek bir saniye bile aklımdan çıkmıyor."

"Nasıl kurtuldun peki Parla? Neden hiçbirimize yaşadığını bile haber vermedin? Senin yaptığın bencillik değil mi peki?" Ben bu soruyu sorduğumda Parla'nın yüz hatları gerilmişti ve sanki her an boğazıma yapışacakmış gibisinden bir kinle bakıyordu.

"Bencillik? Benim yaptığım mı bencillik oluyor? Sen benim yıllarca ne yaşadığımı bile bilmeden karşıma geçip bu şekilde konuşamazsın. Buna hakkın yok!" Ardından bakışlarını benden çekip diğerlerini kısaca süzmüştü. "Hiçbirinizin yok!"

Kapı eşiğinden çıkıp gittiğinde bizde öylece kendi sessizliğimde boğulup gitmiştik. Yıllar sonra öldü bildiğimiz çocukluk arkadaşımız tam karşımıza gelmişti ve biz yıllarca içimizde biriktirdiğimiz pişmanlığı bile ona hissettirememiştik. Ona sormak istediğimiz o kadar fazla soru vardı ki bir toz bulutu gibi hepsi o an uçup gitmiş ve hiçbir şey soramadan öylece durmuştuk. Parla'ya bencilsin dediğimde aslında amacım onu suçlamak değildi ama madem hayattaydı, nefes alıyordu...

Bizden uzaktayken bunca yıl nasıl yaşadığını her şeyden çok merak ediyordum. Belki hislerimi anlık bir öfke ile bir anda söylemiş olsamda hayatta olması, onu yeniden görebilmemiz bile kalbimde ne zamamdır yeri dolmayan bir boşluğu doldurmuştu. Bunun adı pişmanlık mıdır, yoksa geçmişe duyduğum bir özlem midir bilmiyordum.

Tek bildiğim Parla'sız geçen on beş yılımızı ona telafi ettirmek için uğraşacağımız gerçeğiydi. Parla nefret etse bile, ben o altı yaşındaki kız çocuğundan asla nefret edemezdim.

Zaman geçmek bilmiyordu. Eve geldiğimizden beri odamda durduğum her geçen dakika gözlerimi tavana dikip hiçbir şey yapmadan öylece izliyordum. Bir günde hayatımızda olan her şey nasıl bu şekilde karmakarışık bir hale dönebilmişti onu sorguluyordum. Yanımızdan çekip gittiğini hatırladıkça gözümün önünden gitmiyordu. Tam yeniden bulduk derken Parla'ya bir kere bile sarılamadan gitmesine izin vermiştik. Neden peki? Neden tam anlamıyla duygularımızı ona hissettirmek yerine bu şekilde olmasına müsade etmiştik? Ne zaman onu düşünsek kalbimizde bir yanımız acıyordu.

Özlüyordum ama özlemeyi bile kendimde hak göremiyordum. Bu yüzden de bazı zamanlar hiç öyle bir felaket yaşanmamış gibi düşünmeyi tercih ediyordum.

Yataktan kalkıp daha fazla kendi zihnimdekilerle boğulmak istemediğim için odamdan dışarı çıktığımda bir soğuk su içip kendime gelebilmem için mutfağa doğru yönelmiştim. Kapıdan içeri girip ışığı yaktığımda masanın başında oturmuş, ağlamaktan yüzü kıpkırmızı olmuş

Ülkü'yü görmemle kendi yaşadıklarımı bir kenara bırakıp hemen yanındaki sandalyeyi çekip oturmuştum. "Kaç saattir tek başına ağlıyorsun burada?"

"Geldiğimizden beri... Bırak uyumayı onu gördüğüm andan beri kendi içimde nelerle savaşıyorum bir bilsen. Her gün ben onun yaşıyor olma ihtimali için dua ettim ve o karşımdaydı ama benden neftet ediyor gibi bakıyordu yüzüme. En çok bu acıtıyor zaten."

"Belkide bize olan kırgınlığının yansımasıydı sadece. Yaşanan hiçbir şeyi çözmek kolay olmayacak ama yinede onunla konuşmayı deneyeceğiz Ülkü." Deneyecektik ama asıl soru ise Parla'yı eskiden tanıdığımız haliyle görebilecek miydik? Yoksa gözlerimizin içine bakarken gördüğümüz nefret eden haliyle mi kalacaktı?

"Uzay abi ben çok kötü bir insanmışım gibi hissediyorum kendimi. Hani anlattı ya bizim geri dönmemizi beklemiş, bir gün gelip onu kurtaracağımızı düşünmüş. Ama biz onun yaşadığından beri habersizdik." Elleriyle kendi gözünden akan yaşları sildiğinde bende elimden geldiğince ona destek olmak istiyordum ama Ülkü'ye değer verdiğim için onu boş yere umutlandırmak için cümleler sarf edemezdim.

"Eğer o gün seninde yapabeceğin bir şey olsa tek bir an bile beklemez kurtarırdın onu. Bunu çok iyi biliyorum ben. Ama bundan sonrası için ne olacak dersen sana yalan söyleyemem. Bugün gördüğümüz manzaradan sonra eskiye dönebileceğimizi pek zannetmiyorum."

"O benim ikiz kardeşim! Ve bizim yüzümüzden bu halde! Ben ise ne yaptım? Gittim orada pasta üfledim! Kızmakta o kadar haklı ki... Olsun, gerekirse nefret etsin benden hayatı boyunca. Ben onun yaşadığını biliyorum ya o yeter."

En azından yaşadığını biliyorduk. İçimize azda olsa su serpen kısmı buydu. Bu sefer ki görüşümüz onu son görüşümüz olmayacaktı. Bu sefer her nerede yaşıyorsa bulup tekrardan karşılaşacaktık. Sonucu ne olursa olsun Ülkü için tekrardan bizi bir araya getirmenin yollarını arayacaktım.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.