Karanlık, ölümün huzur verici olması gereken beyaz ışığıyla sona ermişti. Ölüm anımdaki durumumun aksine zihnimin şuan çok net ve parlak olması beni biraz şaşırtmıştı. Beyaz ışığın sonunda bulunduğu bir tünelin içindeydim. Tünelin yan taraflarındaysa çeşitli anılarım oynuyordu.
Ailem... Geride kalanlar için ölüm daha zordur, kaybettiklerini bir daha göremeyecek olan onlardır. Buna rağmen insanlar senin yerine canımı feda ederim dediğinde iyilik yaptıklarını sanarlar. Şuan böyle bir kayıp yaşamamaları için her şeyimi verirdim.
Tünelin sonundaki beyaz ışığa doğru ilerlemem anılarıma, çocukluğuma, aileme dalmamla çok uzadı fakat sona yaklaştığımda beyaz ışığı kan kırmızı rengiyle engelleyen bir yazı gördüm. "BUL ONU"
Anılarımdan birini bulmam gerektiğini düşünerek tam geri dönüyordum ki sanki bütün bu ışığa düşmemişim gibi şehrin puslu havasına gözlerimi açtım.
Rüya gibi bir şeyin beni bu sıkıcı monotonlukta bulması ilginçti. Normalde uykudan uyanınca duyularınızın etrafa alışması zaman alır. Ama uykunun verdiği uyuşmuşluk hissine rağmen tüm duyularım böyle bir rüyayı göremeyeceğimi kanıtlamak istercesine açıktı.
Saate baktığımda hazırlanıp otobüse gitmem gerektiğini hatırladım fakat rüyamdaki (?) gibi teyzemler tarafından aranmam, telefonumun nadir çalması sebebiyle daha çok dehşete düşürmüştü beni. Açtığımda teyzemin ezberlemişçesine rüyamdakiyle aynı olan sözlerini tekrar etmesini istemsizce bekledim,
"Annenler seni bekliyor, hadi acele et de otobüsü kaçırma. Gelince görüşürüz."
diyerek telefonu kapadı. Rüyamı bu kadar ayrıntılı hatırlamam ve teyzemin tıpa tıp aynı olan sözleriyle deja vu yaşamış, hayrete düşmüştüm.
Yatağın ucundaki, tozlu komodinden bir bardak suyu alıp içtikten sonra ailemin yanına gitme planlarımı erteledim. Ailemi arayıp her şeyi anlatmak istesem de basitçe deli muamelesi görüp atla gel denileceğini çok iyi bildiğimden bugün iyi hissetmediğimi, önemli bir şey olmadığını söyleyip kapattım.
Bana ikinci bir şans mı verilmişti yoksa görevi tamamlayınca mı ölecektim. Bu kadar garipliğin aynı anda yaşandığı bir günde yapabileceğim bir şey yoktu. Bu konuyu düşünmek beni derin bir karanlığa sürüklemekten başka hiç bir şey yapmasa da akşama kadar bu konuda makaleler araştırdım. Akşamın sonunda tek bulabildiğim koca bir hiçlik olduğu için bir sonraki cevapsız soruma geçtim. Kimi bulmalıydım?
Nihayetinde bu soru için bir ipucum, yöntemim ya da herhangi bir şeyim yoktu bu yüzden yapabileceğim tek şeyin beklemek olduğuna karar verip diğer şehir restoranlarına kıyasla güzel ve uygun bulduğum, sürekli yediğim restorandan sipariş verdim.
Kurye geldiğinde hâlâ olanları düşünmekten kendimi alamamıştım. Geniş oturma odasından daracık ve uzun koridora geçtim. İlerleyerek sondaki dış kapıyı açtım ve kuryeden siparişimi alarak geldiğim yolu geri döndüm. Yediğim yemeğin tadı gayet güzel olmasına ve sürekli yediğim bir yer olmasına rağmen yemeğin ardından midemdeki ağrı, rüyamdaki acıyla aynı seviyeye ulaştı.
Yine aynı şeyin gerçekleştiğini hissedebiliyordum ama bu acı hâlinde ses dahi çıkaramıyordum. Korkunç çınlamanın ardından televizyonun sesi gitmiş, tekrar o ürkütücü ama içine çeken sessizlik sarmıştı beni. Karanlıkla beraber aydınlığın geleceğini biliyordum ancak tekrar aynı yazıyı görmeyi beklemiyordum. "BUL ONU"
. . .
Önceki gün ile aynı şekilde uyandığımda kafamda olan soruların sayısı artmış, ama çözümlerin sayısı aynı kalmıştı. Fakat bugün de gerçekleşen aynı olaylar (havanın kasvetli hali ve teyzemin arayışı) beni endişelendirmenin yanı sıra sevindirmişti de. Sonuçta üçüncü defa aynı günü yaşıyordum ve yaşadıklarım gerçekti. Yine de delirmediğimi bilmenin rahatlığı farklı sorular arasında kayboldu gitti. Delirsem daha mı iyi olurdu?
Yatak odama yakın olan geniş banyoma neredeyse sürünerek gittim. Aslında amacım duş alıp kendime gelmekti fakat lavabonun üzerindeki geniş aynada kendimi gördüğümde aklıma şu soru geldi : Ya günü erkenden bitirirsem? İntihara aklıma gelen bir anlık düşünceyle karar veremezdim. Bu düzenin intihar ettiğimde bozulup bozulmayacağını bilmiyordum. Fakat bulmam gereken kişi hakkında da en ufak bir bilgi bilmiyordum. Zaten zor olan karar yine beraberinde bir sürü soru daha getiriyordu, nasıl intihar edecektim?
Bu konuyu bir kenara bırakıp bulmam gereken kişiyi düşünmeye başladım. En olası seçenek anılarımdan birindeki bir kişi olmasıydı fakat altıncı hissim bunun yanlış olduğunu söylüyordu. Bu olasılığın üstünde her durduğumda anılarıma dönmemle onların yok olması aklıma geliyordu, sonuçta anılarımdan biri olsa anılarım yok olmazdı. Ama beynim kontrolü kaybetmemek için elinde olan tek seçeneğe var gücüyle tutunuyordu. Saatler sonunda bu işten bir şey çıkmayacağını anlayarak dışarı çıktım.
Sokaklarda amaçsızca gezinirken aklım denemek istemediğim ve zorunda kaldığım son seçeneğe takılmıştı, intihar. Bunu denemek zorunda olduğumu içten içe bilsem de atar damarımı bir bıçakla kesmeye hiç niyetim yoktu. Şehrin korkunç kalabalığını barındırmak için yapılmış sanki sonsuzluğa uzanan evler aklıma pek de yaratıcı olmayan bir fikir getirdi.
Yüksek binalardan birine çıktığımda yere bakarak bu yüksekliğin ölmek için yeterli olup olmadığını ölçmeye çalıştım. Çıkabileceğim en uzun binaya girmek gibi bir niyetim yoktu çünkü ölürken tanımadığım insanlar bile olsa yerdeki toplaşmış kalabalığa bakmak istiyordum. Yalnızlık sevdam gerçekten ölebilecek olmamın verdiği hisle yok olmuş gibiydi. Çok düşünmemem gerektiği aşikârdı çünkü yüksekten atlayarak intihar etmek... Doğrusu haplar içip ölmeyi tercih edebilirdim. Ama bu kadar yalnız ölmeye gerek yoktu.
Yüksek binanın kısa bariyerli kenarlıklarına tutunup havaya baktım. Şu an bulunduğum karamsar durumla birlikte çok hüzünlü bir tablo yaratıyordu. Ve tabloyu şahlandırmak için bariyeri aşarak bu karenin beyaz ışıkla son bulacak karanlık derinliğine hızla inmeye başladım. Hissettiğim rüzgar ve basınç kemiklerimi kırıyormuş gibi bir his yaratırken bulunduğum zamanın benim için yavaşladığı söylenebilirdi. Yerdeki bütün o insanlara baktım, kafalarını kaldırıp uçsuz bucaksız gökyüzündeki küçücük beni görüp ürkenlerin sayısı saliselerle birlikte çoğalıyordu. Bu sırada rüzgarın o korkunç ıslığı da durmaya başlamış, beynime artık alışmaya başladığım uyuşukluk hissi gelmeye başlamıştı bile. Anlaşılan seçtiğim yükseklik sayesinde yere çarpmadan önce basıncın etkisiyle organlarım patlayacaktı. Pekte iyi bir son sayılmazdı doğrusu. Gözlerime aydınlığı içine gizlemiş karanlığım inerken, karınca yuvası gibi toplaşmış büyük insan topluluğu, tıpkı istediğim gibi gördüğüm son şey oldu.
Geldiğim tünel geçen defakilerin aynısıydı, koridorlarda anılarım ve sonundaki beyaz ışık. Ama adımımı atmamla beraber tüm anıların sallanması bir oldu. Tavanın siyahlığı bile üstüme çökecekmiş gibi sallanırken tek yapabildiğim yerin rengiyle aynı renk olan çıkışa var gücümle koşmak oldu. Sonda gördüğüm yazı beni amacıma ne yaklaştırmıştı ne de uzaklaştırmıştı...
"İlkler affedilir, ikinciye şans verilir. Ama eğer ikinci intihar gerçekleşirse ikinci bir kişi de ölür."
Bu sefer uyandığımda sanki intiharımın tüm etkileri geçmemiş gibi bir acıyla uyandım. Baş ağrım aldığım bir dolu ağrı kesicinin etkisiyle yavaş yavaş geçerken düşünebileceğim tek şeyi düşündüm, durumumu. Bu şekilde yıllarca devam etme ihtimaliyle irkildim. Kafayı yememek için elimden geleni yapacak olsam da daha dördüncü günden pes etmeye hiç niyetim yoktu.
Son mesajın uyarısı gayet açıktı ve benim bu bildirinin gerçekliğini test etmeye niyetim yoktu. Şahsen bu döngü bitene kadar, artık ne kadar sürecekse, ölüp acı çekmek gibi bir niyetim de yoktu. Bu yüzden onu bulmalıydım, kim olduğunu dahi bilmediğim kişiyi...


