.
1876'da Viyana'ya yeni gelmiş sakin bir kızdım. Belki diğer insanlara karşı güzel, neşeli bir kızdım ben.
Karanlık odamdaki sandalyede oturmuş cama bakıyordum. Karanlık odamı aydınlatan masamdaki bitecek olan tek bir mum ve Viyana'daki caddede olan festivalin ışıklarıydı. Son bir yudumu kalmış olan şarabımı içip sessizce festival ışıklarını seyredip tatlı bir şekilde ölümü bekliyordum.
Ölüm dediğin nedir ki? Ölümden korkmak mı lazım? Ölüm çok mu zor? Ölmek istemek çok mu kötü?
Kafamdaki derin düşüncelerle caddede dans eden, eğlenen ya da sadece Viyana'nın sokaklarından geçen insanları seyrediyordum. Onların hiç derdi yok mu? Acaba benim kadar boşlukta hissediyorlar mıdır?
Bomboş hissediyorum.
Sanki doğduğum andan beridir boşluktayım. Ecelimi bekleyene kadar da boşlukta mı olacağım?
Mutluluk çok mu zor? Mutlu olmak imkansız mıdır? Kapımı çalıp da benim yanıma da uğrayacak mı bu mutluluk?
Her gün aynı şeyler, aynı sahneler, aynı insanlar, aynı bakışlar, aynı duygular, aynı boşluklar.
Oturup her gün bir şeyler seyredip bir şeyler olmasını mı bekleyeceğim? Yapamam. Artık beni düzeltecek şeylere ihtiyacım var. Çok mu düşünüyorum acaba? Her şey hakkında. Çok mu düşünüyoruz? Her şey hakkında.
Belki kaçıp uzaklara gitmek, kaybolmak istiyoruz. Ama kaçacak bir uzaklığımız bile yok.
Umudum artık çok uzaklarda koşsam, kaçsam, gözlerimle her gün arasam bile artık bulamıyorum.
Kafamdaki tüm düşünceler uçup gitmiş, yok olmuş, kaybolmuşlar onları arıyorum yoklar. Nerdesiniz diye sormak isterdim ama bütün kafamı dolduran ve başımı ağrıta
n tek bir düşünce var o da ölüm.