İçeriğe geç

Öteki Taraftan Anlatılar

Bölüm 1 · 29 dk okuma

Öteki Taraftan Anlatılar

Bölüm 1

1 - Tavşan

Çocuğun en sevdiği masal ‘’Alice Harikalar Diyarında’’ idi. Hayır Alice’i sevdiği için değildi bu, o tavşanları çok seviyordu. O masalda da birçok tavşan vardı. Gülen tavşanlar, elbise giyen tavşanlar, deli tavşanlar… Doğum gününde en çok istediği hediye bir tavşandı. Ama bunun yerine ona oyuncak bir tavşan aldıklarını gördüğünde sinir krizi geçirip onu paramparça etmişti. Annesinin ve doktor adı verilen kafadan çatlak adamın uydurduğu yalan hayvanlara karşı alerjisi olduğuydu. Dediklerine göre hayvanlarla çok yakınlaşması onun hasta olmasına sebep olurmuş. Hadi oradan! Ama babası diğerleri gibi değildi. Babası onu dinler, onunla oynar, ne isterse yapardı. Keşke ölmeseydi. Aslında çocuk ölümün ne demek olduğunu tam olarak bilmiyordu. Şimdilik tek bildiği insanların gittiği ve bir daha geri gelmediğiydi. Ama sonra teyzesinin söylediğine göre cennet adı verilen bir yerde herkes bir araya geliyormuş. Ama bu kısım biraz karışıktı tabi. Şimdilik böyle şeyleri aklının alamayacağını bilecek kadar zeki bir çocuktu. Bütün bu karmaşa içerisinde emin olduğu tek bir şey vardı o da babasının uzunca bir süre geri gelmeyecek olduğuydu.

Yattığı yataktan kalkıp pencerenin yanına gitti. Perdeleri iki yana doğru sonuna kadar açtı. Dışarıda tipi vardı. Camlar sesi pek geçirmese de korkunç bir hızla esen rüzgarın sesini baca deliğinden duyabiliyordu. Uğursuz bir sesti bu tüylerini diken diken ediyordu. Acaba bu hayaletlerin sesleri miydi? Babasının yaşarken ona okuduğu bir kitapta bununla ilgili bir şeyler duymuştu. Fırtınalı gecelerde evleri basan hayaletler, cinler, gulyabaniler. İçine bir ürperti geldi. İlginç bir çocuktu, böyle şeylere hep ilgi duymuştu. Hem korkuyor hem de bundan garip bir zevk duyuyordu. Ama şimdi bunları düşünmenin sırası değildi. Gece zaten yeterince korkunçtu. Herhangi bir şey olsa – geceleri aklı bir korku filmi matinesi gibi çalışırdı- alt katta televizyonun karşısında uyuyan annesine sesini duyurması biraz zaman alırdı. Başını cama dayayıp iki eliyle gözlerine siper yaptı. Evlerinin bahçesini aydınlatan turuncu renkli lambaların ışığı yerdeki bembeyaz kar örtüsüne çarpıyor geceyi gündüze çeviriyordu. Eğer dışarıda bu kadar rüzgar olmasaydı daha uzakları da görebilirdi. Ama şimdilik tek gördüğü aşağıda yarısına kadar kara batmış bahçe çitleri ve birkaç metre ilerisinde göğe doğru yükselen ağaçlar silsilesiydi. Bu ağaçlar ormanın sınırıydı. Orman buradan sonra başlıyordu. Ucu bucağı yok gibiydi. Gündüzleri güneş ışığını bile içeri sokmayacak kadar yüksek ve gür yapraklı ağaçlar, birbirine karışmış dikenli dallarıyla ormanın dört bir yanını saran çalılıklar, yüksek tepeler, küçük karanlık

mağaralar, topraktaki köstebek delikleri ve tavşan yuvaları. Aslında burası onun yaşındaki bir çocuk için oldukça tehlikeliydi. Kolay kaybolabilirdi. Zaten bu yüzden babası öldüğünden beri ormana hiç gitmemişti. Eskiden babasıyla birlikte ormanı keşfe çıkar akşama kadar geri gelmezlerdi. Yaktıkları ateşin başında pişirdikleri yemekleri yerken babası ona hikayeler anlatırdı. Babasının hikayelerini dinlemeyi çok severdi özellikle tavşanlarla ilgili hikayelerini. Tavşanları gerçekten çok seviyordu. Aptal annesi olmasaydı şu anda odasında küçük bir tavşanla beraber uyuyor olabilirdi.

Babası geçen sene aynı bu gece olduğu gibi karlı bir gecede ölmüştü. Ölmeden önce onunla telefonda konuşmuş ona sürpriz bir hediye aldığını söylemişti. Çocuk o kadar çok sevinmişti ki bütün gece gözünü bile kırpmadan babasının gelmesini beklemişti. Ancak ansızın gelen bir telefonla annesinin bayılması bir olmuştu. Neyse ki o gün yanlarında teyzesi vardı. Ölüm kelimesini ilk olarak onun ağzından duymuştu. Soğuk ve tekinsiz bir kelimeydi bu. Babası bir trafik kazası geçirmişti. Arabadan bir de kutuda duran hafif iri bir tavşan çıkmıştı. Bu babasının ona sürpriz hediyesi olacaktı. Tavşana hiçbir şey olmamıştı. Kazadan sonra çocuğa moral olsun diye tavşanı eve getirmişlerdi ama annesi tavşanı kulaklarından tutup çığlık çığlığa bağırarak pencereden aşağıya fırlatmıştı. Çocuk tavşanın ormana doğru gidişini çaresizce izlemişti. Dediklerine göre kazaya sebep olan -cenazeden günler sonra gizlice annesini dinlerken duymuştu bunu- o tavşanmış. Kutudan çıkıp babasının üstüne zıplamış hatta onu ısırıp kaza yapmasına sebep olmuş. Bu bir kuyruklu yalandı tabi, tavşanlar asla öyle şeyler yapmazlardı. Onlar uysal ve sakin hayvanlardı. Annesi aptal aptal konuşuyordu işte.

Aklına babasının cenazesi geldi. Buz gibi bir gündü. Herkes siyahlar giymiş, sessizliğe bürünmüştü. İmamın beyaz cüppesi rüzgarda dalgalanırken elinde tuttuğu kırmızı kitaptan yüksek sesle dualar okuyordu. Sesi sakin ve dinlendiriciydi. Kulakları yakan kasım rüzgarı söylenen kelimeleri bulutsuz masmavi gökyüzüne uçuruyor oradan yedi kat göğe iletiyordu. Dualar bittikten sonra toprak kazılmaya başlandı. Babasını tabuttan çıkarırlarken akrabaları onu oradan uzaklaştırdı. Annesi daha fazla dayanamayıp yüksek sesle bağırıp çağırmaya başladı. Bir çeşit sinir krizi geçiriyordu. Çocuk akrabalarının elinden kurtulup mezarın başına geldi. Babasının bembeyaz kefeniyle karşılaştığında ise titremeye başladı. Bu titreme saatler boyunca sürdü. Ne gözyaşı döktü, ne yüzünü astı sadece titredi. Ölüm gerçekten ilginç bir şeydi.

Babasının ölümünden sonra annesi çok değişti. Artık çocuğa çok soğuk davranıyordu. Onu yediriyor, giydiriyor yıkıyor ama belirli konular dışında aralarında hiçbir konuşma gerçekleşmiyordu. Sadece yapması ve yapmaması gereken şeyleri söylüyordu. Sanki annesiyle aralarında koca bir duvar örülmüştü. Ucu bucağı olmayan sonsuz karanlık bir duvar. Aslında annesiyle aralarında her zaman bir mesafe vardı. Annesi babasının yaptığı gibi çocukla oyunlar oynamaz şakalaşmazdı. Her zaman evdeki otorite o olmuştu. Ama şimdiki ilişkileri eskisiyle kıyaslanamazdı bile.

Çocuk derin düşünce kuyusundan kendini zorla çıkartıp perdeleri kapattı. Yatma saatini çoktan geçirmişti. Bir an önce uyuması gerekiyordu. Yorganı kaldırıp kendini yatağa attı. Mutlu rüyalar görmek için dua etti. Çünkü bir keresinde kabus adı verilen çok korkunç bir rüya görmüştü. Bunun tekrarlanmasını istemiyordu. Ama sanki odanın bacasından gelen soğuk rüzgarın uğultusuna karışan sesler bunun tam tersi için dua ediyor gibiydi. Çok geçmeden uykuya daldı.

Onu derin uykusundan uyandıran şey aşağı kattaki büyük antika saatin gece yarısı vuruşları oldu. Gözlerini açtığında odanın kapısının ardına kadar açık olduğunu gördü. Anlaşılan annesi gece onu kontrol etmeye gelmişti. Uğursuz rüzgar hala bacadan uğuldamaya devam ediyordu. Soluna döndü ve gözlerini kapadı. Tam yeniden uykuya dalacaktı ki bir ses aniden gözlerini açmasına sebep oldu.

‘’Tık tık.’’

Neydi bu ses? Nereden geliyordu. Galiba sadece bir hayaldi. Gözlerini yeniden kapadı.

‘’Tık tık.’’

İşte yine duymuştu. Ama bu sefer duyup duyamadığından tam olarak emin değildi. Çünkü rüzgar şiddetini arttırmıştı.

‘’Tık tık.’’

Hayır hayır bu kesinlikle hayal değildi. Bu sefer gerçekten duymuştu. Sesin gerçekliği apaçık ortadaydı. Yankıları kulaklarında çınlıyordu. Ve artık şundan da emin olmuştu, ses kesinlikle pencereden geliyordu. Arkasında duran, dışarıdaki soğuk geceden ve içindeki karanlık ve kötülükten onu koruyan o kırılgan cam kapıdan. Ama şimdi de arkasını dönüp pencereye bakmaya korkuyordu. Kafasına üşüşen bin bir karanlık düşünce bin bir korkutucu imge yarattı.

‘’Tık tık.’’

Yorganın içinde yavaşça sağına doğru döndü. Ardından yorganı yavaşça göz hizasından çekti. Pencerenin ardında bir karaltı vardı. Ama ne olduğu tam olarak seçilemiyordu. Uzun boyluydu, pencerenin önündeki mermerde iki büklüm olmuş içeriyi görmeye çalışıyordu. Uzun parmaklarını cama tıklatıyordu.

‘’Tık tık!’’

‘’Tık tık!’’

‘’Tık tık!’’

Bu sefer ki vuruşlar daha şiddetliydi. Sanki dışarıdaki şeyin sabrı tükeniyor bir an önce içeriye girmek istiyordu. Bu bir hırsız mıydı? Oraya nasıl tırmanmıştı? Yoksa başka bir şey miydi? İnsan olmayan tekinsiz bir şey. Kasvetli gecenin uğursuz bir ziyaretçi… Penceredeki şey her ne ise insan olmadığı kesindi. Çocuk bundan kesinlikle emindi. Bu durumda yapması gereken hemen yataktan çıkıp koşarak annesini uyandırmaktı. Ama merakı korkusuna ağır bastı. Hala pencere kapalı olduğuna göre ve dışarıdaki varlık camı tıklatıp açılmasını beklemekten başka bir şey yapmadığına göre -her ne kadar yapmayacağı kesin olmasa da- onu inceleyip ne olduğunu öğrenmek için zamanı vardı. Üstündeki yorganı yavaşça sıyırıp ayaklarını soğuk döşemeyle buluşturdu. Derin bir nefes aldı.

Birinci adım;

Gölge pencerenin önünde ayağa kalkıp başını cama yapıştırdı.

İkinci adım;

Dışarıdaki her ne ise insan kıyafetleri giyiyordu. Ceketinin rüzgarda dalgalanışı açıkça görülüyordu.

Üçüncü adım;

Gölge cama bir tekme attı. Ardından boğuk bir çığlık sesi uğursuz rüzgar uğultusuna karışıp bacadan içeri sızdıktan sonra odada yankılandı. Anlaşılan dışarıdaki şey ayağını incitmişti.

Dördüncü adım;

Dışarıdaki varlığın başının üzerinde bulunan iki uzun şey… Onlar…Onlar kulak mıydı?

Beşinci adım;

Artık dışarıdaki gölgeyle arasında sadece birkaç santimlik cam tabakası vardı. Bu şey, bu dışarıdaki garip varlık, kasvetli geceden gelen uğursuz ziyaretçi… O bir tavşandı. İnsan kıyafetleri giyen üşümüş bir tavşan.

Çocuk bir saniye bile düşünmeden pencereyi açtı. Tavşan öksürerek odanın ortasına kapaklandı. İçeriye buz gibi hava doldu. Bu hava dışarısının soğukluğu muydu yoksa içeriye giren bu garip varlığın uğursuzluğu mu emin olamadı çocuk. Çünkü onu içeride görür görmez pencereyi açtığına pişman olmuştu. Hiç masallardaki gibi değildi bu tavşan. Onda adını koyamadığı garip bir şeyler vardı. Çocuk yavaşça pencereyi kapadı. İçini korku kaplamıştı. Koşarak odadan çıkmak istedi. Annesinin yanına gidip onu uyandırmak. Ama soğuk döşemeye yapışmış ayaklarını ne kadar istese de hareket ettiremedi. Sanki olduğu yere saplanmıştı. Aynı daha önce gördüğü kabustaki gibi. Tavşan ölecekmiş gibi öksürüyordu, bir yandan da döşemeyi yumrukluyordu. Üzerindeki karlar etrafa saçılıp su oldu, ardından buharlaştı. Tavşanın koyu mavi bir ceketi vardı. Ceketinin iki kolunda ve yakalardan başlayıp aşağıya doğru giden düğmelerin hizasında altın renkli işlemeler vardı. Dantel işlemelerine benziyordu ama yakından bakınca garip, dünya dışı, grotesk figürler olduğu anlaşılıyordu. İçinde beyaz bir gömlek boynunda mor renkli bir fular vardı. Tüylerinin rengi griydi. Kulakları upuzundu. Öyle ki arkaya doğru yatırdığı vakit sırtının yarısını kapatırdı. Elleri garip bir biçimde tavşanlarınkine benzemiyordu. Ama uzun parmaklarıyla insan elinden de oldukça uzaktı. Ayakları çocuğu bildiği normal tavşan ayakları gibiydi. Altına giydiği koyu mavi pantolon dizlerinin yarısından itibaren kesilmişti. İplikler sarkıyordu. Bacakları vücuduna oranla çocuğun bildiği normal tavşanlarınkinden uzundu. Tavşan öksürmeyi kesip başını çocuğa çevirdi. Gözleri simsiyahtı. Göz bebekleri yoktu. Yüzünde sinirli bir ifade vardı.

‘’Ne yapıyorsun sen! Neden pencereyi açmadın!’’

Çocuk yutkundu ve ses çıkarabilmek için kendini zorladı.

‘’Açtım ya.’’

‘’Evet ama hemen açmadın. Dışarısı ne kadar soğuk haberin var mı? Ölmek üzereydim!’’

Tavşanın derinden gelen korkutucu bir sesi vardı.

‘’Ben özür dilerim, sadece korktum.’’

‘’Kimden benden mi?’’

Tavşan bir kahkaha attı. Çocuk midesinden boğazına kadar gelen yemek artıklarını geri yutkundu.

‘’Benden korkmana gerek yok. Sana zarar verecek değilim. Ben kimseye zarar vermem. Ben sadece kendi halinde bir tavşanım o kadar.’’

Tavşan odanın köşesindeki tekli koltuğa oturdu. Çocuk hala olduğu yerdeydi.

‘’Peki neden kapıyı çalmadın?’’

‘’Anneni uyandırmak istemedim.’’

‘’Neden?’’

‘’Çünkü beni içeri almazdı. O senin kadar iyi kalpli değil.’’

Çocuk ilk başta bu lafa alınır gibi olsa da tavşanın onu övmesi hoşuna gitti. Hem ayrıca haklıydı da annesi onu asla içeri almazdı. Tavşanlardan nefret ediyordu. Tavşan oturduğu koltukta başını eğip kaşlarını çattı. Çocuğu inceliyordu.

‘’Gözlerin aynı babanın gözleri.’’

‘’Babam mı? Nasıl yani, babam geçen sene öldü sen onu tanıyor musun?’’

‘’Hiç tanımaz olur muyum? Sen benim kim olduğumu sanıyorsun. Ben senin babanın aldığı tavşanım. O beni barınaktan kurtardı. Orayı görmeliydin, iğrenç bir yerdi. Bize sürekli havuç ve marul yediriyorlardı. Akranlarım arasında hiç benim gibi bir tavşan yoktu. Konuşmak nedir bilmezlerdi. Buna rağmen barınağa gelen insanlar sürekli onları alıyorlardı. Buna sinir oluyordum. Yalnızlıktan kafayı yemek üzereydim. Ama tüm umutlarımı kaybettiğim bir anda baban çıkageldi. Elini kafese doğru uzatıp beni işaret etti. İnanabiliyor musun? Beni! Özellikle beni! İçimdeki cevheri görmüş olmalıydı.

Aslında adam sadece kafesi gösterip bir tavşan istediğini söylemişti.

‘’Nasıl yani sen gerçekten o tavşan mısın? Geçen sene kazadan sonra seni eve getirmişlerdi. Ama annem seni kulaklarından tutup -çocuk yanı başındaki pencereyi sanki çok uzaktaymış gibi parmağıyla gösterdi- bu pencereden aşağıya fırlatmıştı. Bende çok üzülmüştüm. Ama sen o zaman çok küçüktün nasıl bu kadar büyüyebildin?’’

‘’Dedim ya ben akranlarım gibi değilim, farklıyım.’’

Çocuk tam bir şey söyleyecekken vazgeçip sustu. Söyleyeceği şeyin tavşanı kızdırıp kızdırmayacağından emin olamamıştı. Muhabbetin gidişatı her ne kadar içini rahatlatsa da temkinli olmakta yarar vardı. Tavşan sözü aldı.

‘’Devam et, konuşsana neden sustun? Ne söyleyeceğini mi unuttun yoksa, yoksa yalan mı söyleyecektin?’’

Tavşan küçük bir çocuğun ağzından laf almaya çalışan bir ruh hastası gibi konuşuyordu.

‘’Şey ben…’’

‘’Evet dinliyorum.’’

‘’Babamı gerçekten ısırdın mı?’’

‘’Isırmak mı? Ben mi? Yok artık!’’

‘’Kaza yapmasına sen sebep olmadın değil mi?’’

‘’Ne! Tabi ki de hayır! Kim söyledi bunu sana?’’

‘’Annem.’’

‘’Annen tabi, başka kim olabilirdi ki!’’

Tavşanın kinayeli konuşmasını çocuk anlamamıştı.

‘’Ah şu insanlar! Ne dedikoducu habis varlıklar! Babanı tabi ki de ısırmadım. Beni o mide bulandırıcı barınaktan kurtaran birine neden böyle bir şey yapayım ki? Kazanın sebebi sadece hava şartlarıydı.’’

Tavşan başını pencereye çevirerek devam etti.

‘’Aynı böyle bir gündü. Soğuk ve karlı. Yollar çok kaygandı. Ben o zamanlar küçük olduğum için bana bir şey olmadı.’’

Bundan sonra birkaç saniyelik bir sessizlik oldu. Rüzgarın uğultusu devam ediyordu. Kulağa boğuk boğuk gelen konuşma sesleri gibiydi. Sanki fırtınada kaybolmuş ruhlar bacanın içinden sızıp çocuğa sesleniyorlardı. Onu uyarmaya çalışıyorlardı. Sessizliği tavşan bozdu.

‘’Ne yani, bana inanmıyor musun? İstersen babana soralım.’’

‘’Babama mı soralım? Nasıl yani? Babam öldü, ölüler konuşmaz ki.’’

‘’Kim söylemiş ölülerle konuşulamayacağını! Ben sürekli konuşuyorum. Hatta yakında yolum mezarlığa düşecek, orada halletmem gereken birkaç işim var. Babanla da bir iki çift laf ederiz elbet.’’

Çocuk güldü. Ölümün ne manaya geldiğini hala tam olarak anlayamamış olsa da, ölülerin konuşamayacağını çok iyi biliyordu. Mezarlıkta gördüğü o hareketsiz kefen geldi aklına. Hayır hayır bu imkansızdı. Tavşan bir deli olmalıydı.

‘’Ya demek öyle’’ dedi tavşan çocuğun düşüncelerini duyarmışçasına ‘’Demek benim bir deli olduğumu düşünüyorsun? İstersen sen de gelir, kendi gözlerinle görürsün.

Çocuk heyecanla atıldı.

‘’Nasıl yani gerçekten babamla konuşabilir miyim?’’

‘’Evet’’ dedi tavşan.

‘’O zaman çağır onu buraya gelsin.’’

‘’Hayır o buraya gelemez, unuttun mu o bir ölü.’’

‘’Ölüyse o zaman nasıl konuşacak?’’

Tavşan derin bir ‘’ah,’’ çekti. Çocuğun bir türlü konuyu anlayamaması canın sıkmıştı.

‘’Bak’’ dedi oturduğu koltukta doğrularak. ‘’İnsanlar doğar, yaşar ve ölür. Ama aslında tam olarak ölmezler. Sadece bedenleri kullanılmaz hale gelir. Ruhlarıysa gömüldükleri mezarlıkta gezinmeye devam eder. Ve benim gibi özel varlıklar onlarla dilediği gibi konuşabilir.’’

Çocuğun kafası iyice karışmıştı. Ne yani babası şimdi gömüldüğü o derin çukurdan çıkıp mezarlıkta mı dolaşıyordu. Nasıl kazabilirdi ki orayı? Hem ruh ne demekti.

‘’Ruh’’ dedi tavşan çocuğun soruyu sormasına bile gerek kalmadan. ‘’İnsan bedeninin içindedir. Beden öldüğündeyse dışarı çıkar. Hiçbir fiziksel kural tanımaz. Gerçek benliktir.’’

‘’Nasıl yani? Hayaletler gibi mi?’’

‘’Evet evet onlar gibi.’’

‘’Babam bir hayalet mi oldu?’’

‘’Evet o artık bir hayalet.’’

Çocuğun tüyleri diken diken oldu. Hayaletlerden çok korkardı. Ve dünyadaki en sevdiği varlık olan babasının hayalet olduğu fikri kanını dondurdu.

‘’Korkma.’’ Dedi tavşan korkutucu sesini şefkatli bir biçimde kullanmaya çalışarak Her hayalet kötü ve korkunç olmaz. Baban gerçekten çok iyi bir insandı. Öldüğündeyse değişen hiçbir şey olmadı. O tanıdığım en iyi hayaletlerden biri. Hem seni de çok özlediğine eminim.’’

‘’Tamam o zaman’’ dedi çocuk ‘’Beni de yanında götür.’’

Tavşanın yüzüne sinsi bir gülümseme oturdu. Az önce karanlıkta seçilemeyen cenaze karası gözleri şimdi koyu yeşil olmuştu.

‘’Lakin’’ dedi tavşan. ‘’Babana gitmeden önce senden yapmanı istediğim bir şey var. Gördüğün gibi dışarıda fırtına var. Her yer kar. Bu yüzden uzun süredir kendime yiyecek bir şeyler bulamıyorum.’’

Çocuk lafa karıştı.

‘’Ben sana getiririm. Bizde çok güzel marullar, havuçlar, lahanalar…’’

Tavşan sertçe tısladı.

‘’Havuç mu, marul mu, lahana mı, sen beni ne sanıyorsun vegan mı? O iğrenç şeyleri yemem ben.’’

‘’Ama sen bir tavşansın. Tavşanlar bunları yer. Ben tavşanlar hakkında her şeyi bilirim.’’

‘’Benim gibi tavşanlar yemez ama! Şimdi beni iyi dinle eğer babana gitmek istiyorsan benim karnımı doyurman lazım. Çünkü kolumu kaldıracak takatim bile kalmadı artık.’’

‘’Tamam ama sen ne yersin ki?’’

‘’Aslında’’ dedi tavşan ‘’Ben bir şey yemem, içerim.’’

‘’Ne içersin peki? Bizde istediğin her türlü meyve suyu var.’’

‘’Hayır, hayır, hayır! Yine başlama! Ben meyve suyu da içmem. Ben sadece kan içerim.’’

Çocuğun gözkapakları istemsizce sonuna kadar açıldı. Kendini bir iki adım geri çekti.

‘’Kan mı?’’

‘’Evet, kan.’’

‘’Neyin kanı peki?’’

‘’İnsan kanı ne olacak?’’

‘’O zaman bunun için hastaneye gitmelisin. Babam bir keresinde ihtiyacı olan birine kan vermek için hastaneye gitmişti. Sen de ihtiyacın olduğunu söylersen iyi kalpli insanlar sana kan verebilir.’’

Tavşan yeniden öfkeli bir biçimde konuştu.

‘’Sana koluma kaldıracak takatim yok diyorum sen bana neler diyorsun! Hastaneymiş! Hastaneye gitmeye kalkarsam yolda açlıktan ölürüm. Hadi gittim diyelim diğer insanlar bana senin davrandığın gibi davranmazlar. Beni yakalayıp kafese kapatırlar. Sonuçta yine ölürüm.’’

‘’Peki’’ dedi çocuk. ‘’Anladım, o zaman ben sana kanımı vereyim. Hemen içersin, karnın doyar ve beraber babama gideriz.’’

Çocuk bir süre düşündü.

‘’Yani babamın hayaletine.’’

‘’Olmaz’’ dedi tavşan.

‘’Çocukların kanını içmem ben. Bana yetişkin kanı lazım. Mesela annenin.’’

‘’Annem mi?’’

‘’Evet annen.’’

‘’İyi de hem anneme gözükmek istemiyorsun hem de onun kanını istiyorsun. Anneme seni gösterip durumunu anlatmadan kanını nasıl alabilirim ki?’’

Tavşan iki elini göğüs hizasında birleştirip koltukta doğruldu. Gözlerini odanın köşesindeki masaya dikti. Masada çocuğun tatilde yapması gereken bir ödev için hazırlanmış malzemeler vardı. Bu malzemelerin arasında büyükçe bir makas pencereden sızan bahçe lambalarının loş ışığıyla parıldıyordu.

‘’Onunla’’ dedi tavşan makası göstererek. ‘’Annenin boğazını keseceksin ve kanını bir tabağa akıtacaksın.’’

‘’Ama… Annem o zaman ölmez mi?’’

‘’Ah şu çocuklar! Ne kadar geniş bir hayal gücünüz var. Hiç insan küçücük bir kesikten ölür mü?’’

Çocuk endişeli bir şekilde konuştu.

‘’Ama mutlaka canı yanacaktır.’’

‘’Evet tabi ki de canı yanacak. Sen hasta olduğunda doktorlar sana iğne yapmadı mı? Canın yanmadı mı? Sonunda ne oldu? Hiçbir şey. Bak sapasağlam karşımda duruyorsun.’’

Çocuk başını öne eğdi.

‘’Ben bunu yapamam. Annemin canını yakamam. Kusura bakma.’’

Tavşan kararlı bir ses tonuyla konuştu.

‘’O zaman ben açlıktan ölürüm sen de babanı bir daha asla göremezsin. Hem ayrıca dürüst ol babanı mı daha çok seviyorsun yoksa anneni mi?’’

Çocuk cevap vermedi.

‘’Ben biliyorum. Babanı daha çok seviyorsun. Baban her zaman seni dinlerdi, seninle oyunlar oynardı, istediklerini yapardı. Ama annen bırak seni dinlemeyi senin yüzüne bile bakmıyor. Hatırlasana babanla ormanı keşfe çıkar beraber oyunlar oynayıp eğlenirdiniz. Birbirinize ormanda yaşayan, insanlar gibi konuşup giyinen hayvanlar hakkında hikayeler anlatırdınız. Annen sana hiç vakit ayırıyor mu?’’

Çocuk üzgün bir tavırla ‘’Hayır,’’ dedi.

‘’Belki senin kafanda büyüttüğün ama ona anca bir toplu iğne batması kadar vereceğin acı seni ona hatırlatır.’’

Çocuk bir süre düşündü. Tavşan sonuna kadar haklıydı. Annesi babası gibi değildi. Ona hiç vakit ayırmıyor, onunla ilgilenmiyordu. Sürekli onu yalnız bırakmasını söylüyor, kendini odaya kapatıp ağlıyordu. Hatta bir keresinde telefonda konuşurken -kimle konuşuyorsa- onun yüzünü bile görmek istemediğini söylemişti. Çünkü çocuğun yüzü ona babasını hatırlatıyormuş. Ama artık yeterse yeterdi. Bunu yapmalıydı. Böylece hem annesine kendini hatırlatacak hem tavşanın karnını doyuracak hem de babasını görüp konuşacaktı.

‘’Tamam,’’ dedi kararlı bir ses tonuyla ‘’Bunu yapacağım.’’

Tavşan sinsice güldü. Gözleri şimdi açık yeşil olmuş karanlıkta parıldıyordu.

‘’O zaman anlaştık. Benim şimdi gitmem lazım ama yarın aynı saatte geleceğim. Sende annenin boğazını kestikten sonra kanını bir tabağa akıt. Tabak yeterince dolunca da onu pencerenin önüne koy. Ben de geldiğimde çabucak içeyim ve hemen babana gidelim.’’

‘’Tavşan ağır adımlarla pencereye doğru yürüdü. Yavaşça pencereyi açtıktan sonra aşağıya atlayıp gecenin ayazında kayboldu. O gittikten sonra odada sadece loş bir ışık ve rüzgarın uğultusu kaldı. Çocuk yatağına yattı ve gözlerini kapadı.

Sabah uyandığında havanın dün geceden pekte farklı olmadığını gördü. Gözlerini ovuşturup yataktan kalktı. Ağır adımlarla merdivenleri indi. Mutfakta annesinin onun için hazırladığı kahvaltıyı gördü. Ama annesi evde yoktu. Kahvaltısını yaparken dün gece olanları düşündü. Tavşanın söylediklerini, babasını yeniden görebilme ihtimalini, onun şimdi bir hayalet olduğu fikrini... Aslında dün gece yaşadıklarını, tavşanla aralarında geçen konuşmaları hemen değil yavaş yavaş hatırlıyordu. Uykunun en derin anında görülen bir rüya gibi ya da gecenin en karanlık anında görülen bir kabus. Kahvaltısını bitirdikten sonra odasına çıktı. Şimdi fırtına durmuş ama kar yağmaya devam ediyordu. Pencereyi açtı ama açmasıyla kapaması bir oldu. Hava buz gibiydi. Gözlerini ormana çevirdi. Tavşan şimdi ne yapıyordu acaba? Bu soğukta çok üşümüş olmalıydı, hem karnı da açtı. ‘’Herhalde uyuyordur,’’ dedi kendi kendine. ‘’Aç hayvanlar yemek bulamayınca uyur.’’ Gözlerini masanın üstündeki makasa dikti. Bunu yapabilecek miydi? Yaptıktan sonra annesinin ona çok kızacağı kesindi. Hatta dayak bile yiyebilirdi. Yavaşça masaya doğru yürüdü. Elini makasa uzattı. Parmak uçları makasın soğuk demiriyle buluştuğunda alt katta açılan kapının sesini duydu. Elini hemen geri çekti. Gelen annesi olmalıydı. Mutfakta yıkanan tabakların sesini duymaya başladı. Yatağına geri döndü ve düşünmeye başladı. Bütün gününü bu şekilde hiçbir şey yapmadan geçirdi, akşam yemeğinden sonra ise istemsizce uykuya daldı.

Gözlerini tekrar açtığında havanın karardığını gördü. ‘’Tavşan,’’ dedi kendi kendine ‘’Geldiğinde ona ne söyleyeceğim?’’ Üstündeki yorganı sıyırıp hızlıca yataktan çıktı. Merdivenleri indiğinde annesinin salonda televizyonun karşısında uyumakta olduğunu gördü. Gözlerini antika saate çevirdi. Saat on olmuştu. Tavşan geçen sefer gece yarısında gelmişti. Hala vakti vardı. Hızlıca odasına çıkıp hiç tereddüt etmeden makası eline aldı. Aceleyle ama ses çıkarmamaya dikkat ederek alt kata geri döndü. Mutfaktan bir kase aldı. Ardından ağır adımlarla salona gidip annesinin başına geldi. Annesi koltukta sırtüstü yatıyordu. Bembeyaz tenine vuran televizyon ışığı boynunu parlatıyordu. Şimdi tam zamanıydı. Makası iki yana doğru açarak bir bıçak gibi elinde tuttu. Diğer elindeyse kase vardı. Elleri titriyordu. Alnından akan terler yanaklarından süzülüp yere damlıyordu. İçinden ‘’Bunu yapmalıyım, bunu yapmalıyım, bunu yapmalıyım,’’ diyor ama bir türlü yapamıyordu. Bunu yapmasına imkan yoktu. Tavşanın sözleri geldi aklına. Sabah bir rüyayı hatırlar gibi hatırladığı geçen gece şimdi tüm gerçekliğiyle kafasının içindeydi. Tavşanın mide bulandırıcı sesi kafasının içinde çınlıyor kafatası duvarlarına çarpıp yankılanıyordu.

‘’Ona bir toplu iğne batması kadar vereceğin acı… Toplu… İğne… Batması… Babanı mı daha çok seviyorsun yoksa anneni mi?... Babanı seviyorsun… Ben biliyorum… Kim demiş ölülerle konuşulamaz diye… Babanı bir daha görmek istiyor musun yoksa istemiyor musun?’’

Elleri titrerken sol gözünün seğirmeye başladığını fark etti. Kalbi davul gibi çarpıyordu. Sesi dayanılmazdı. Sanki basınçtan kulakları patlayacaktı. Kendini tutmasa hüngür hüngür ağlayacaktı. Annesinin gözleri gözkapaklarının altında sağa sola hareket ediyordu. Rüya görüyor olmalıydı. Çocuk makası tutan elini havaya kaldırdı. Artık gözyaşlarına hakim olamıyordu. Annesi derin bir nefes alıp sol tarafına döndü. Çocuk ağlaya ağlaya odasına çıktı. Başını yastığa gömüp saatlerce ağladıktan sonra tekrar uykuya daldı.

Rüyasında elinde bir hırsız feneriyle bahçe çitlerinin önünde ormanın sınırındaydı. Alacakaranlık vaktiydi. Güneş tam olarak batmamış olsa da yaklaşan gece gökyüzündeki bulutları aşıp gök kubbenin sınırına varan ağaçların dallarının arasından saydam bedenlere sahip gölgeler halinde üzerine doğru geliyordu. Etrafta kar yoktu ama hava buz gibiydi. Ormanın içine doğru yürümeye başladı. Sık çalılıkları ve büyük ağaç gövdelerini aşarken içinde izlendiğine dair garip bir his vardı. Büyükçe bir ağaç kovuğunun önünde durdu. Kovuğunun üstüne yarısı küflenmiş ve boyaları dökülmüş halde duran bir tabela çivilenmişti. Tabelada ‘’Tavşanın evine hoş geldiniz,’’ yazıyordu. Kovuğa doğru bir adım atıp hırsız fenerini içine tuttu. Kovuğun içi boştu ama hemen önünde yerde büyük, yuvarlak, demir bir kapak vardı. Kapağın üstünde ‘’Kan hayattır,’’ yazılıydı. Çocuk güçlükle kapağın sapından tutup aşağıya baktı. Bilinmeyen karanlıklara doğru uzanan merdivenleri gördü. Yeraltından esen sıcak hava dalgası burnuna mide bulandırıcı rutubet kokusunu getirdi. Ağır adımlarla merdivenleri inmeye başladı. Beş altı adım attıktan sonra üstündeki kapak büyük bir gürültüyle kapandı. Biraz tedirgin olsa da merakı ağır bastı ve temkinli bir şekilde inmeye devam etti. Bilinmeyen karanlıklara doğru inişi dakikalar boyunca sürdü. Bu bitmek bilmez inişin sonuna geldiğinde karşısında ahşap bir kapı çıktı. Kapının üstünde tavşanın ceketindekilere benzeyen garip, dünya dışı, grotesk işlemeler vardı. Ne olduklarını ya da neyi ifade ettiklerini anlayamıyordu. Kapı kolunu yavaşça aşağıya doğru çekti. Kapı gıcırtılar çıkararak açıldı. Normalde kulağa çok şiddetli gelmeyecek bu ses, çocuğun içinde bulunduğu derin çukurdaki mutlak sessizlik içinde büyük bir gürültü yarattı. Çocuk kendini göze çok hoş gelen bir odada buldu. Odanın içi dört bir yanındaki şamdanlarda yanan mumlarla ve şöminedeki ateşle ışıl ışıldı. Duvarların köşelerini kapıda gördüğü gibi garip işlemeler süslüyordu. Sol tarafta iki ve sağ tarafta iki tane olmak üzere duvarlarda dört tane tablo vardı. Bu tablolar kasvetli doğa manzaraları ve yıkık dökük evleri resmediyordu. Karşısında iki büyük pencere vardı. Perdeler sonuna kadar açılmıştı. Çocuk odanın ortasına doğru ilerlediğinde sağ tarafında duvar rengiyle kamufle olmuş bir kapı daha olduğunu fark etti. Kapı açıldığındaysa mutluluktan gözyaşlarına hakim olamadı. Gelen babasıydı. Koşup boynuna sarıldı.

‘’Babacığım.’’

‘’Oğlum,’’ dedi babası. Ama sesi garip bir biçimde babasının sesi değildi. Tavşanın mide bulandırıcı sesine benziyordu. Çocuk bir an duraksayıp bir iki adım geri çekildi. Babası endişeli bakışlarla boğazını temizleyip birkaç kere öksürdü ve devam etti.

‘’Seni çok özledim oğlum.’’ Sesi şimdi düzelmişti. Çocuk yeniden babasının boynuna sarıldı.

‘’Ben de seni çok özledim baba.’’

Adam çocuğu kucağına alıp şöminenin yanındaki koltuğa oturttu. Kendi de karşısındaki sallanan sandalyeye oturdu.

‘’Baba,’’ dedi çocuk ‘’Sen şimdi hayalet mi oldun?’’

‘’Evet ben artık bir hayaletim.’’

‘’Çocuk üzgün bir biçimde başını öne eğdi.

‘’Merak etme,’’ dedi babası ‘’Bu o kadar kötü bir şey değil.’’

‘’Ama seni çok özledim baba. Annem artık benimle neredeyse hiç konuşmuyor. Yeniden yanımıza gelip bizimle yaşamanı istiyorum.’’

‘’Maalesef,’’ dedi babası ‘’Bu imkansız. Ama bir gün yeniden bir araya geleceğiz.’’

‘’Evet biliyorum, ben de öldüğüm zaman. Peki o zamana kadar ne yapacağım? Sen olmayınca canım çok sıkılıyor.’’

Çocuk ağlayarak koltuktan kalkıp babasının kucağına oturdu. Babası sanki ondan tiksiniyormuş gibi yüzünü geri çekti ama çocuğa belli etmemeye çalıştı.

‘’Senin yanında olmak istiyorum baba, annemi istemiyorum. Ben ölene kadar hiç görüşebilme şansımız yok mu?’’

‘’Aslında var,’’ dedi babası ‘’Tavşanın sözünü dinlersen eğer seni mezarlığa getirip benimle görüştürecek. Ve eğer bir kere gelirsen tavşan seni hep benim yanıma getirir.’’

Çocuk bir an babasının gözlerinin yemyeşil parıldar gibi olduğunu gördü. Ama emin olamadan babasının gözleri eski haline döndü.

‘’Ama baba, ya annemin canı çok yanarsa, ya bana kızıp beni döverse?’’

‘’Öyle bir şey olmayacak. Tavşanın senden tek istediği küçük bir kesik o kadar. Kimseye küçücük bir kesikten bir şey olmaz. Hem tavşana hiç acımıyor musun? Ormanda, soğukta açlıktan ölmek üzere… Dur sana göstereyim.’’

Adam ayağa kalkıp çocuğu sandalyeye bıraktıktan sonra az önce çıktığı kapıdan içeri girdi. Çocuk başını şömineye çevirdi. Bir yandan da yanaklarındaki kurumuş gözyaşlarını siliyordu. Dakikalar geçmesine rağmen babası gelmedi. Ayağa kalkıp kapının yanına gitti. İki kere tıklattı. İçeri seslendi ama cevap gelmedi. Pencerelerden gelen bembeyaz bir ışık bir saniyeliğine çocuğun gözlerini kamaştırdı. Ardından gelen gök gürültüsü camları korkunç bir biçimde titretti. Hemen sonraysa yağmur damlaları odanın camlarını dövmeye başladı. Çocuk şaşırmıştı. Kendi kendine konuştu;

‘’Bu da ne şimdi? Yerin altında yağmur yağmaz ki.’’

Pencereye koşup dışarıya baktı. Burası uçsuz bucaksız bir alandı. Dört bir yana konulmuş büyük spot ışıkları yeryüzünden aşağıya sızan devasa ağaç köklerini aydınlatıyordu. Burası o kadar büyük bir yerdi ki yukarıya doğru baktığında yeryüzünün sınırına doğru oluşmuş bulut kümelerini gördü. Bulutlar durmadan hareket ediyordu. Bazıları toprağı delen büyük ağaç köklerinin etrafını sarıp yeryüzüne çıkıyordu. Arkasındaki kapının açıldığını duydu. İçeriye tavşan kostümü giymiş biri girdi. Çocuk şaşırdı.

‘’Baba?’’

‘’Benim benim,’’ dedi babası maskesini çıkardıktan sonra gülerek ‘’Bak sana kimi getirdim.’’

Kapının arkasından ağır adımlarla çocuğun annesi geldi. Çocuğa gülümsedi. Ama onda bir gariplik vardı. Gülümsemesi hiç gerçekçi değildi. Her hareketinde garip gıcırtılar çıkartıyordu. Babasının yanında durup ona gülümsediğindeyse kulaklarından bir buhar bulutu çıkıp odanın tavanına yükseldi.

‘’Gel gel,’’ dedi babası ‘’Korkmana gerek yok.’’

Çocuk annesinin yanına gidip elini tuttu. Teni yumuşaktı ama kesinlikle insan tenine benzemiyordu. Çocuk endişeli gözlerle yüzünü babasına çevirdi.

‘’O bir robot,’’ dedi babası giydiği tavşan maskesinin altından, kıkırdıyordu. ‘’Ben yaptım, gerçeğini getirecek halim yoktu ya! Bak,’’ adam robotun giydiği kazağı arkasından sıyırdı. Robotun içinde boyutları farklı olmak üzere onlarca çark birbiriyle uyum içinde hareket ediyordu. Bedeninin sol tarafından içinde kırmızı bir sıvı bulunan kalbe benzer bir kap vardı. Hemen altındaki iki küçük pompa cızırtılar çıkararak hareket ediyor kabın içindeki sıvıyı ince saydam borular vasıtasıyla dönmekte olan çarklara akıtıyordu. ‘’Şimdi geç bakalım şu koltuğa.’’

Çocuk koltuğa oturdu. Babası koltuğu pencereye doğru çevirdi. Ardından annesinin taklidi robot aksak adımlarla adamın yanına geldi. Her an düşecekmiş gibi bir hali vardı. Yaptığı her harekette kulaklarından buharlar çıkarıyordu. Çocuk onları meraklı bakışlarla seyrediyordu. Babası kostümünün cebinden büyükçe bir makas çıkardı. Öteki cebinden çıkardığı küçük bir kabıysa robotun ayaklarının dibine koydu. ‘’Bak,’’ dedi şimdi sana bu işi nasıl yapman gerektiğini göstereceğim.’’ Makası havaya kaldırıp robotun boğazına doğru savurdu. Robotun boğazından fışkıran kanlar adamın bembeyaz kostümünü kırmızıya boyadı. Robot dizlerinin üzerine çöküp boğazından akan bütün kanı önündeki kaba boşalttı. Ardından ayağa kalktı. Adam maskesini çıkartıp şöminedeki ateşe doğru fırlattıktan sonra robota döndü ‘’Nasıl canın yandı mı?’’

‘’Hayır’’ dedi robot kendinden emin bir şekilde.

‘’Tamam o zaman gidebilirsin.’’

‘’Robot aksak adımlarla geldiği kapıya yöneldi. Kapı kolunu birkaç denemeden sonra bulup açtıktan sonra içeri girip kapıyı sertçe kapattı. Kapının ardından mekanik cızırtılarla karışık bir cümle duyuldu.

‘’Or…pu…Ço…cu…u.’’

Çocuk bu cümleyi tam anlamasa da robotun ne demek istediğini anladı. Bu küfrü izlediği bir filmde duymuştu. Cümle tamamlandıktan sonra bir çığlık hemen ardından bir patlama sesi geldi. Odanın içinden fırlayan metal parçalardan birkaçı kapıyı delip duvardaki tablolardan birine saplandı. Adam gülümseyerek çocuğa döndü. ‘’Robot yapımından profesyonel değilim, ama işlemi anlamışsındır herhalde.’’ Çocuk anladığını belirterek başını salladı. Adam pencereyi açtı. ‘’Hadi kabı alda pencereye koyalım.’’

Çocuk kan dolu kabı dökmemeye çalışarak pencerenin önündeki mermere koydu. Babası bir ıslık çaldı. Çaldığı ıslık büyük alanda yankılandı. Birkaç saniye sonra alanı aydınlatan spot ışıkları belirli aralıklarla yanıp sönmeye başladı. Havada uçarak onlara yaklaşmakta olan bir şey ışıkların önünden geçiyordu. Yanlarına geldiğindeyse çocuk kusmamak için kendini zor tuttu. Bu gelen yarasa kanatlarına sahip tüysüz bir tavşandı. Teni buruş buruştu. Gözleri kıpkırmızı parlıyordu. Kaptaki kanı büyük bir iştahla içti. Babası gülümseyerek elini çocuğun omzuna attı. ‘’Seninle tekrar görüşeceğiz oğlum, bu basit işi yapar yapmaz beni tekrar göreceksin?’’ Çocuk gülümseyerek babasına sarıldı. ‘’Yapacağım baba ‘’Seni bir daha görebilmek için her şeyi yaparım.’’

‘’Tık tık.’’

Bu ses de neydi böyle?

‘’Tık tık.’’

Yoksa?

‘’Tık tık!’’

‘’Tık tık!’’

‘’Tık tık!’’

Babası endişeli gözlerle çocuğa döndü.

‘’Çabuk buradan gitmelisin, o geldi.’’

‘’Tık tık!’’

‘’Tık tık!’’

‘’Tık tık!’’

Oda sarsılmaya başladı. Tavan eriyip yere doğru akıyordu. Çocuk babasının elini tuttu. ‘’Hadi baba buradan çıkalım.’’

‘’Ben gelemem,’’ dedi babası. ’’Ama sen ne yapman gerektiğini biliyorsun. Hadi çık buradan!’’

‘’Çocuk geldiği kapıya doğru koştu. Kapıyı açtı. Son bir kez arkasına baktı. Babası ona gülümseyerek el sallıyordu.

‘’Ne yapman gerektiğini biliyorsun.’’

Dev tavşan dişleri tavandan ve tabandan odayı delip kapanmaya başladı. Çocuk kapıdan çıkıp merdivenleri düşe kalka çıkıyordu. Fenerini içeride unutmuştu. Gözleri hiçbir şey görmüyordu. Birkaç dakika sonra kafası sert bir şeye çarptı. Onu elleriyle ittirip kaldırdı. Kendini ağaç kovuğunun içinde buldu. Hava hala tam olarak kararmamıştı. Ormanda koştura koştura eve doğru gitti. Evinin önüne geldiğinde ikinci katta pencerenin önünde duran tavşanı gördü. Ona seslendi. Tavşan başını yüz seksen derece arkasına çevirdikten sonra gözleri kıpkırmızı parıldadı. Sırtından çıkan devasa yarasa kanatları ceketini parçaladı. Onları tek bir çırpışıyla çocuğun yanına süzüldü. Çocuk çığlık atarak uyandı.

‘’Tık tık.’’

Tavşan pencerenin önündeydi. Gözleri soğuk camın ardında açık yeşil parlıyordu. Çocuk pencereyi açtı. Soğuk hava terden sırılsıklam olmuş bedenine çarpıp bir şok etkisi yarattı. Tavşan karlı ayaklarını döşemeyle buluşturup birkaç kere silkti. Çocuk pencereyi kapattı.

‘’Bana servisi içeride yapacağını bilmiyordum’’ dedi tavşan. ‘’Aslına bakarsan buna hiç gerek yoktu. Eee tabağım nerede bakalım?’’

Çocuk başını öne eğdi. Tavşanın az önce açık yeşil olan gözleri kırmızı yeşil karışımı garip bir renge büründü.

‘’Yoksa?’’

‘’Evet istediğini yapamadım ama söz yarın gece yapacağım.’’

Şimdi tavşanın gözleri kıpkırmızı parıldıyordu. Sanki gözlerinin içi kan dolmuştu. Çocuk korkuyla geri çekildi. Ardından tavşan kendini döşemeye atıp ağlamaya başladı.

‘’Neden! Neden! Neden! Çok açım. Bir şeyler içmeyeli haftalar oldu. Bana hiç mi acımıyorsun ha?’’

Tavşan bir yandan konuşuyor, bir yandan da ağlıyordu. Ağlaması daha çok eşek anırmasına benziyordu.

‘’Söz veriyorum sana yarın istediğini vereceğim.’’

‘’Yarın olmaz! Ormanda bir gece daha hayatta kalabilir miyim bilmiyorum. Karnım, ah! Karnım!’’

Şimdiyse acımasız bir biçimde karnına yumruklar indiriyordu. Sonra bir an durup başını çocuğa çevirdi.

‘’Nerede o?’’

‘’Ne nerede?’’

‘’Makas.’’

Makas masanın üzerindeydi. Tavşan bir sıçrayışta masanın yanına uçtu. Çocuk bir tavşana bir de kapıya bakıyordu. O kadar çok gürültü olmuştu ki annesinin uyanmasından korkuyordu.

‘’Sen yapmazsan ben yaparım!’’

Çocuk tavşanın önüne geçti.

‘’Hayır! Ben yapacağım! Söz verdim ya! Bir gece daha sabret.’’

‘’Neden bir gece daha bekliyorum, git şimdi yap o zaman!’’

Tavşan makası çocuğa uzattı.

‘’Hayır bu gece olmaz!’’

‘’Neden?’’

‘’Çünkü hazır değilim!’’

Tavşan makası duvara fırlattı. O kadar güçlü fırlatmıştı ki makas duvarı delip olduğu yere dik bir biçimde saplandı.

‘’Hazır değilmiş! Nasıl yapacağını sana gösterdim ya, daha ne bekliyorsun!’’

Çocuk bir an düşündü. Tavşan az önce gördüğü rüyasından mı bahsediyordu?

‘’Sen benim gördüğüm rüyayı nereden biliyorsun?’’

Tavşan lafı geçiştirdi.

‘’Nereden bileyim ben senin gördüğün rüyayı! Yüz kere söyledim sana! Dünyanın en kolay işi! Kimse zarar görmeyecek! Hem sen babanı görmek istemiyor musun?’’

Alt kattan kapı kapanma sesi geldi. İkisi de endişeyle başlarını kapıya çevirdiler. Çocuğun annesi merdivenleri çıkıyordu. Çocuk fısıldayarak konuştu.

‘’Çabuk git buradan, sana kanı yarın vereceğim, söz.’’

‘’Tamam,’’ dedi tavşan ‘’Ama bir gece daha dayanabilir miyim bilmiyorum.’’

Çocuk pencereyi açtı. Tavşan aşağıya zıplayıp gözden kayboldu. Çocuk hemen yatağa koşup yattıktan sonra yorganı başına kadar çekti. Annesi kapıyı açıp başını içeri soktu. Etrafa uzunca bir süre göz gezdirdikten sonraysa aralık bırakıp gitti.

Çocuk sabah gözlerini açtığında dışarıda hala kar yağıyordu. Yataktan kalkar kalkmaz tavşanın dün gece duvara sapladığı makası alıp masaya koydu. Yapacağı işe odaklanmıştı. Sadece onu düşünüyordu. Günün geri kalanı da böyle geçti. Yataktan neredeyse hiç çıkmadı. Tavşanın geçen gün oturduğu koltuğa bakarak düşündü, pencereye bakarak düşündü, masanın üzerindeki makasa bakarak düşündü. Arada bir annesi odasına girip çıktı. Ona bir şeyler söyledi ama hiçbirinde annesinin ne dediğini anlamadı. Annesinin sesi çocuğun kulağına boğuk boğuk geliyordu. Sanki boğulmak üzere olan birinin suyun altından çıkardığı seslere benziyordu.

Sonunda akşam oldu. Çocuk karanlığın ormandaki ağaçların arasından süzülerek gelişini izledi. Kapısı açıldı ve annesi bir kez daha odasına girdi. Ama bu sefer farklıydı. Bu sefer annesinin ne dediğini tam olarak anlayabildi. ‘’Yemek vakti,’’ dedi annesi ‘’Oyalanmadan hemen aşağıya gel.’’ Çocuk annesine hiç bakmadı. Annesi sıkıntı ifadesi olduğunu anladığı bir ses çıkararak odadan çıktı. Çocuğun yüzünde hafif bir gülümseme belirdi. ‘’Zamanı geldi,’’ dedi içinden ‘’Bir daha beni görmezden gelemeyeceksin anne.’’ Masaya doğru gidip makası eline aldı. Oldukça büyük bir makastı bu. Önünde bulanan mukavvaya hızlıca bir darbe vurdu. Makas yeterince keskindi. Makası cebine koyup ağır adımlarla merdivenlerden aşağıya indi. Bütün gün boyunca içinde olan sıkıntı ve heyecanın tamamen gittiğini fark etti. Mutfağa girdiğinde annesinin çoktan masaya oturup çorbasını yudumladığını fark etti. Tarhana çorbasıydı. En nefret ettiği çorba. Mutfaktaki lambanın voltajı düşüktü. Ortamı loş bir ışık aydınlatıyordu. Tüm eşyalar gölgeyle iç içe geçmişti. Babası burada olsaydı eğer ampulü hemen değiştirirdi. Ama onun yokluğunda annesinin bu durumu fark etmediğinden emindi. Çocuk annesinin karşısındaki sandalyeye oturdu. Annesi ağır ağır çorbasını kaşıklıyordu. Geldiğinden beri yüzünü kaldırıp çocuğa bakmamıştı. Kapı ve pencere aralıklarından sızan rüzgarın dışında ev genel olarak sessizdi. Çocuk kaşığı çorbaya daldırıp ağzına götürür gibi yapıyordu ama içmiyordu. Sadece bekliyordu. Annesini dikkatle izleyerek çorbasını bitirmesini bekliyordu. Geçen her bir dakika bir saat gibiydi. Ama sabrın sonu selametti. Beklemeliydi, babasına kavuşmak ve annesine kendisini hatırlatmak için beklemeliydi. Annesi son kaşığı da çorbasına daldırdı. Çorba kasesini eline alıp çocuğun arkasındaki lavaboya gitti. Musluğu açıp tabağı yıkamaya koyuldu. Fırsat bu fırsattı. Bunu değerlendirmeliydi. İşi şimdi bitirmezse bir daha asla yapamazdı. Makası usulca cebinden çıkardı. Keskin tarafları iki yana gelecek şekilde sonuna kadar açıp bir bıçak tutarmış gibi eline aldı. Ayağa kalktı ve masanın üstüne çıktı. Nefesini tuttu ve anda ileriye doğru atıldı. Bundan sonra olan her şey o kadar ani ve hızlı gerçekleşti ki çocuk ne yaptığının farkına bile varamadı. Masadan zıplayıp annesinin sırtına yapıştı ve sağ elinde tuttuğu makası annesinin boğazında düz bir şerit şeklinde savurup kendini yere bıraktı. Annesi çığlık atmaya çalıştı ama tiz çığlığı hırıltılara dönüşerek boğazında takılı kaldı. Boğazından fışkıran kanlar bir şelale gibi etrafa saçılmaya başladı. Arkasını dönüp yerde yatan çocuğa şaşkınlık ve korku dolu gözlerle baktı. Kan şelalesi çocuğu boydan boya yıkadı. Annesi kapıya doğru birkaç adım attı, yanındaki sandalyeye tutunmaya çalışıp onunla birlikte yere düştü. Kadının boğazından hala kan fışkırıyordu. Çocuk ilk başta neye uğradığını şaşırdı. Tavşan basit bir yara olacağını söylemişti. Ama bu hiçte basit bir yaraya benzemiyordu. Yoksa annesi ölecek miydi? Bunun olmasını istememişti. Ama belki de olmazdı. Sonuçta tavşan akıllıydı. Mutlaka bildiği bir şey vardı. Bu düşünceler içindeyken çocuk -belki de refleks olarak- ayağa kalkıp annesin az önce lavaboya koyduğu çorba kasesine baktı. Kase yarısına kadar kanla dolmuştu. Bu tavşan için yeterli olmalıydı. Az gelecek olursa da aza kanaat getirmeliydi. Yoksa nereden bulacaktı bu kadar kanı. Çocuk çorba kasesini ellerinin arasına alıp mutfaktan çıkarken dönüp kan revan içinde yerde yatan annesine baktı. Annesinin gözlerini dehşet ifadesi bürümüştü. ‘’Hala gözleri açık olduğuna göre,’’ dedi kendi kendine ‘’Ölmemiştir. Çünkü ölü insanların gözleri kapalı olur.’’

Merdivenlerden hızlıca çıkarak odasına gitti. Hemen pencereyi açıp içi kan dolu çorba kasesinin mermerin üstüne koydu. Dakikalar dakikaları, saatler saatleri kovaladı. Tavşan gelmedi. Gökyüzünden usulca yağan kar taneleri buz gibi havayı yumuşatmıyordu. Çocuk ise az önce annesinin boğazından üstüne boşalan kanlar kurumuş bir halde tir tir titreyerek beklemeye devam eti. Bekledi, bekledi ve bekledi… Sabahın ilk ışıklarına kadar gözünü bile kırpmadan bekledi. Ama tavşan gelmedi. Aslına bakarsanız çocuk tavşanı hayatı boyunca bir daha hiç görmedi.

Bölüm sonu

1 yorum

  • Tüm gün sohbet edecek arkadaşlar veya kitaplarınıza daha çok okunma, karşılıklı destek ve oy mu arıyorsunuz? O zaman sizi 4k üyeli "YZR İmperial Legion" Discord serverimize bekleriz. Yazarlara destek, 7/24 sesli & yazılı aktif chat, oyun, toplu müzik temelli serverimize dahil olmak için Google'de "YZR İmperial Legion" aratarak Disboard'dan girmeniz yeterlidir. Bu projemiz aslında yazarlara destek içindir ama bunu reklam gibi görüp rahatsız olursanız haber etmeniz yeterlidir. İyi günler.🌸 ✨**Ek Özellikler** * Sohbet, role play, dizi sohbet, toplu sesli chat & müzik, native'lerle dil pratik * Kitaplarınızı karşılıklı okutma veya oylatma sistemi * Oyunlar (LoL, CS-2, Valorant, Minecraft, Gartic, Among Us, Mafya, Vampir Köylü, Köstebek, Doğruluk-Cesaret, Çekilişler) * Code & yazılımcılara destek sistemi, AI botlar, kitap ve resim botları * Davet linki süresiz, istediğiniz zaman katılabilirsiniz!🔗 https://discord.gg/SJtpHRWMFF - süresiz link🖇️