İçeriğe geç

ORMANCI

Bölüm 2 · 17 dk okuma

ORMANCI

Bölüm 2

𖣂 ORMANCI | I

YENİ KURGUMA HOŞ GELDİNİZ.

ORMANCI'NIN İLK BÖLÜMÜYLE KARŞINIZDAYIM...

BAŞLAMA TARİHİNİZİ BURAYA YAZABİLİRSİNİZ ♡

OY VE YORUMLARINIZI EKSİK ETMEYİN SİZLERİ SEVİYORUM.

...

Её пронзительные зелёные глаза сияли, словно изумруды.

Delici yeşil gözleri zümrütler gibi parlıyordu.

...

Yer: Rusya - Moskova

Saat: 19.39

Genç kadın, Rusya'nın iliklere işleyen soğuğunu umursayacak hâlde değildi. Daha rahat koşabilmek için beyaz elbisesinin iki yanını avuçlarının içine toplamış, kumaşın eteklerini dizlerinin üzerine kadar kaldırarak ormanın derinliklerine doğru ilerlemeye devam ediyordu. Soğuk hava çıplak tenini kesiyor, sert rüzgâr yüzüne çarptıkça nefesini daha da düzensizleştiriyordu ama durmaya cesaret edemiyordu.

Attığı neredeyse her birkaç adımda bir başını omzunun üzerinden geriye çeviriyor, karanlığın arasında peşindeki adamlara ait bir gölge ya da hareket görmeye çalışıyordu. Ancak koşarken sallanan dallar, gecenin içinde birbirine karışan ağaç gövdeleri ve kendi korkusuyla büyüttüğü gölgeler dışında hiçbir şey seçemiyordu.

Yine de bu, peşini bıraktıkları anlamına gelmezdi.

Bunu düşünmek bile adımlarını hızlandırmasına yetiyordu.

Nefesi çoktan kontrolünden çıkmıştı. Göğsü hızla inip kalkıyor, ciğerlerine çektiği her buz gibi hava boğazını yakarak içine doluyordu. Kalbi öylesine hızlı atıyordu ki bir süre sonra ayak sesleriyle kalbinin gürültüsünü birbirinden ayıramaz hâle gelmişti. Ciğerleri yanıyor, kaburgalarının arasına keskin bir sancı saplanıyordu. Yine de koşmaya devam etti.

Durursa yakalanacağını biliyordu.

Ne kadar zamandır koştuğuna dair hiçbir fikri yoktu. Dakikalar mı geçmişti, yoksa saatler mi, kestiremiyordu. Zaman, korkunun içinde anlamını yitirmişti. Bildiği tek şey, başlangıçta çevresini belli belirsiz aydınlatan gün ışığının artık tamamen kaybolmuş olduğuydu.

Ormanın üzerine gece çökmüştü.

Ağaçların tepelerinde birbirine dolanan kalın dallar, gökyüzünü neredeyse bütünüyle kapatıyor; ay ışığının dahi toprağa ulaşmasına izin vermiyordu. Etrafındaki dünya koyu lacivert ve siyahın birbirine karıştığı şekilsiz bir karanlığa dönüşmüştü.

Genç kadın sonunda dayanamayarak yavaşladı.

Arkasına baktı.

Kimse yoktu.

Bir süre olduğu yerde kalıp gözlerini karanlığa dikti. Göğsü hâlâ şiddetle inip kalkarken kulaklarını olabildiğince açmaya çalıştı. Dalların arasından geçen rüzgârın uğultusu dışında herhangi bir koşma sesi, insan sesi ya da peşinden gelen ayak sesleri duymuyordu.

Onları atlatmış olabilir miydi?

Peşindeki adamlar izini kaybetmişti.

Bu düşünce birkaç saniyeliğine içine belli belirsiz bir rahatlama yaydı. Omuzlarındaki gerginlik çok az da olsa gevşedi. Fakat bu rahatlama uzun sürmedi.

Çünkü artık önünde başka bir gerçek vardı.

Genç kadın ağır ağır çevresine baktığında birbirinin aynısı gibi görünen yüzlerce ağacın arasında yapayalnız olduğunu fark etti. Geldiği yönü bilmiyordu. Hangi tarafa giderse ormanın dışına çıkacağını bilmiyordu. Çevresinde yol gösterecek tek bir ışık, patika ya da insan izi yoktu. Kaçmayı başarmıştı belki ama şimdi uçsuz bucaksız bir ormanda kaybolmuştu.

Tam o sırada uzaktan gelen uzun ve ürpertici bir uluma sesi gecenin sessizliğini yardı.

Genç kadın olduğu yerde donup kaldı. Omurgasından aşağı buz gibi bir ürperti indi. Gözleri istemsizce sesin geldiği yöne kayarken parmakları elbisesinin kumaşına daha sıkı kenetlendi. Birkaç saniye boyunca nefes almaya dahi cesaret edemedi.

Ardından—

Pat!

Ve hemen arkasından ikinci bir silah sesi duyuldu.

Pat!

Genç kadın korkuyla nefesini içine çekti.

Kalbi bir anda göğsüne vurmuştu.

Silah sesleri düşündüğünden çok daha yakından gelmişti. Ağaçların arasında yankılanarak çoğalmış olsa bile mesafenin fazla olmadığını anlayabiliyordu. Dudakları aralandı fakat boğazından hiçbir ses çıkmadı.

Beni buldular mı?

İlk düşündüğü şey buydu.

Peşindeki adamlar yeniden izini mi bulmuştu?

Bedeni kaçması gerektiğini haykırıyordu. Buradan uzaklaşmalı, mümkün olduğunca hızlı koşmalıydı. Fakat zihninin verdiği emre artık bedeni cevap vermiyordu.

Ormana girmeden hemen önce, adamlardan daha hızlı kaçabilmek için ayağındaki topuklu ayakkabılardan kurtulmuştu. O an bunu düşünmeden yapmıştı. Çıplak ayakla çok daha rahat koşabileceğini sanmıştı.

Fakat şimdi bunun bedelini ödüyordu.

Ayak tabanları kesiklerle doluydu.

Toprağın üzerindeki sert dallar, sivri taşlar ve donmuş zeminin altında saklanan küçük parçalar derisini defalarca yarmıştı. Bazı kesiklerin üzerine bastığında ayağının altından yukarı doğru keskin bir acı yükseliyor, bacağına kadar ulaşıyordu. Soğuktan uyuşan parmaklarıysa artık neredeyse kendisine ait değilmiş gibi hissediliyordu.

Bacakları da farklı durumda değildi.

Saatlerdir koşuyormuşçasına ağırlaşmış, dizleri her adımda titremeye başlamıştı. Baldırları kasılıyor, vücudu dinlenmesi için adeta yalvarıyordu.

Genç kadın dişlerini sıktı, koşamayacaktı ama burada da kalamazdı. Geri dönmek ise seçenek bile değildi. Geldiği yöne yönelmesi, peşindeki adamlarla yeniden karşılaşma riskini göze almak demekti. Bunu yapamazdı.

Bir kez daha silah seslerinin geldiği tarafa baktı.

Gitmek istediği son yön orasıydı.

Fakat önündeki sık ağaçlar ve karanlık, başka bir istikamette ilerlemesini neredeyse imkânsız hâle getiriyordu. Üstelik bulunduğu yerde kalmak, kim tarafından ateş edildiğini öğrenemeden av hâline gelmekten başka bir işe yaramayacaktı. Bu yüzden korkusunu bastırmaya çalışarak adım attı.

Yavaşça.

Temkinli bir şekilde.

Silahların tam olarak geldiği noktaya yönelmiyor, mümkün olduğunca o bölgenin çevresinden geçmeye çalışıyordu. Her birkaç adımda bir durup karanlığı dinliyor, en küçük dal çıtırtısında bile irkilerek başını o tarafa çeviriyordu.

Artık neyin kendisini beklediğini bilmiyordu. Bildiği tek şey, geri dönemeyeceğiydi. Bu yüzden yaralı ayaklarının acısına rağmen ilerlemeye devam etti.

Beyaz elbisesinin eteklerini hâlâ sıkı sıkıya avuçlarının arasında tutuyor, çıplak ve yaralı ayaklarıyla ormanın içinde ağır ağır ilerliyordu. Attığı her adım, ayak tabanlarındaki kesiklerin yeniden sızlamasına neden oluyor fakat genç kadın acıyı bastırıp yoluna devam etmeye çalışıyordu.

Tam o sırada—

Pat!

Bir silah sesi daha ormanın sessizliğini parçaladı, genç kadın olduğu yerde irkilerek durdu. Kurşunun sesi ağaçların arasında yankılanıp uzaklara kadar yayılırken mavi gözleri telaşla çevresini taradı. Kalbi yeniden hızlanmış, az önce bastırmaya çalıştığı korku bir anda bütün bedenini ele geçirmişti.

Sonra onu gördü.

Kendisinden yalnızca birkaç metre uzakta, ağaçların arasında duran bir geyik vardı. Hayvanın başı yukarı kalkmış, kulakları tetikteydi. O da silah sesinden en az genç kadın kadar ürkmüş görünüyordu. Birkaç saniye boyunca ikisi de kıpırdamadı. Geyiğin iri, karanlık gözleri genç kadına çevrilirken genç kadın da ne yapacağını bilemeden ona baktı.

Ardından hayvan ani bir hareketle ürküp onun bulunduğu yöne doğru atıldı, genç kadın ise korkuyla bir adım geriledi. Tam o anda ikinci bir silah sesi duyuldu. Her şey birkaç saniye içinde olup bitti.

Geyiğin bedeni havada sendeledi. Genç kadın hayvanın tüylerinin arasından yayılan kanı gördüğü anda nefesi boğazında düğümlendi. Geyik birkaç adım daha atmaya çalıştı fakat bacakları onu taşımadı. Büyük bedeni ağır bir gürültüyle toprağa yığıldı.

Genç kadın dehşetle ona baktı hayvan hâlâ ölmemişti. Göğsü düzensizce inip kalkıyor, bacakları toprağın üzerinde belli belirsiz hareket ediyordu.

Genç kadın ancak o an yalnız olmadığını kesin olarak anladı ama bu kez aklına ilk gelen, peşindeki adamlar olmadı.

Bir avcı...

Silahların sahibi bir avcı olmalıydı.

Bu düşünce, içinde hiç beklemediği bir umut kıvılcımının yanmasına neden oldu. Normal şartlarda karşısındaki insanın bir hayvanı vurduğunu görse muhtemelen öfkelenecek, yaptığının hesabını sormaktan geri durmayacaktı. Fakat içinde bulunduğu durumda ne geyiği vuran kurşunu ne de avlanmanın doğruluğunu düşünebilecek hâldeydi. Şu anda tek düşündüğü şey yardım bulmuş olabileceğiydi.

Bir avcıysa ormanı biliyordu.

Buradan nasıl çıkacağını biliyor olmalıydı. Belki yakınlarda bir evi, kulübesi ya da arabası vardı. Belki ona yol gösterebilir, hatta peşindeki adamlardan uzaklaşmasına yardım edebilirdi. Genç kadının içine küçücük de olsa bir umut doldu. Tam ağacın arkasından çıkmayı düşündüğü sırada kuru dalların üzerinde ezilen ağır ayak sesleri duyuldu.

Bir adım.

Ardından bir başkası.

Genç kadın düşünmeden en yakınındaki kalın ağacın arkasına çekildi. Sırtını sert gövdeye yaslarken elini ağzına götürüp nefesini olabildiğince sessiz tutmaya çalıştı. Birkaç saniye önce yardım istemek için ortaya çıkmayı düşünürken şimdi neden saklandığını kendisi bile bilmiyordu. Belki de korku artık içgüdülerini ele geçirmişti.

Başını ağacın kenarından dikkatlice uzattı. Bir adam karanlığın arasından çıkıp yerde yatan geyiğe doğru ilerliyordu. Genç kadının gözleri istemsizce onun üzerinde gezindi.

Tahmin ettiği gibi avcıya benziyordu. Üzerinde askeri desenli kalın bir pantolon ve aynı tonlarda, soğuğa uygun ağır bir kaban vardı. Başına geçirdiği koyu renk berenin altında yüzünün büyük bir kısmı gölgede kaldığından, genç kadın adamın nasıl göründüğünü tam olarak seçemiyordu.

Fakat görmesine gerek olmayan bir şey vardı.

Adam iriydi.

Hem de uzaktan bile fark edilecek kadar... Uzun boyu ve geniş omuzları, kalın kabanına rağmen kendisini belli ediyordu. Ağaçların arasında yürürken çevresindeki her şey olduğundan daha küçük görünüyordu. Attığı ağır ve kararlı adımların altında kuru dallar kırılıyor, çıkardıkları ses gecenin sessizliğinde gereğinden fazla yüksek duyuluyordu.

Genç kadın farkında olmadan ağacın arkasına biraz daha çekildi. Adam geyiğin yanına vardığında eğildi. Yerde can çekişen hayvana birkaç saniye baktı, sonra belinden bıçağını çıkardı.

Genç kadının kaşları hafifçe çatıldı, ne yapacağını anlaması uzun sürmedi. Adam, en ufak bir tereddüt göstermeden geyiğin başını geriye çekti ve tek, kesin bir hareketle boğazını kesti.

Genç kadının nefesi kesildi. Bakışlarını çevirmek istedi ama çeviremedi. Adamın eli bir an bile titrememişti, hareketinde ne telaş ne de kararsızlık vardı. Sanki bunu yüzlerce kez yapmış gibi sakin, alışkın ve son derece kontrollüydü. Bıçağını temizlerken yüzünde herhangi bir ifade olup olmadığını genç kadın bulunduğu yerden göremiyordu fakat bedenindeki soğukkanlılık bile içine çöken umudun yavaş yavaş yerini huzursuzluğa bırakmasına yetmişti.

Birkaç dakika önce ortaya çıkıp ondan yardım istemeyi düşünüyordu. Şimdiyse ağacın arkasından çıkmak konusunda eskisi kadar emin değildi. Adam doğruldu, ardından geyiğin bedenine doğru eğildi ve genç kadının ne yaptığını anlamasına fırsat kalmadan hayvanı kavrayıp tek hamlede omzunun üzerine aldı. Genç kadının dudakları şaşkınlıkla hafifçe aralandı. Gözleri önce geyiğin iri bedenine, ardından adamın omuzlarına kaydı.

Hayvanın ağırlığı hiç de az görünmüyordu. Belki yüz kiloya yakındı. Fakat adam onu kaldırırken zorlanmamış, dengesini sağlamak için ikinci bir hamle yapmaya bile ihtiyaç duymamıştı. Sanki omzuna aldığı şey bir geyik değil de sıradan bir çuvaldı.

Genç kadın yutkundu, adamın güçlü olduğunu anlamak zaten zor değildi. Geniş sırtı, kalın kolları ve devasa sayılabilecek bedeni bunu açıkça gösteriyordu. Fakat az önce yaptığı hareket, genç kadının tahmin ettiğinden çok daha kuvvetli olduğunu ortaya koymuştu.

Geyiği omzunda taşıyarak yürümeye başladığında kuru toprak ağır botlarının altında eziliyor, dallar çatırdıyordu. Genç kadın ağacın arkasında sessizce onu izledi.

Adamın her adımı ağırdı.

Kararlıydı.

Öyle ki gecenin ortasında, sessizliğe gömülmüş ormanın içinde ilerlerken genç kadına sanki bastığı her yerde toprak hafifçe titriyormuş gibi geliyordu.

Adam, geyiği omzuna attıktan sonra ormanın derinliklerine doğru ilerlemeye başladığında genç kadın bir süre olduğu yerde kaldı. İçindeki tereddüt, peşinden gitmemesi gerektiğini söylüyordu. Bu adam hakkında hiçbir şey bilmiyordu; kim olduğunu, nasıl biri olduğunu, gerçekten yalnızca bir avcı olup olmadığını bile bilmiyordu. Fakat yanında hiçbir şeyi yoktu. Çantası arabada kalmış, telefonu ve ihtiyacı olabilecek her şey onunla birlikte geride kalmıştı. Üstelik nerede olduğunu dahi bilmiyordu. Bu ormandan kendi başına çıkma ihtimali giderek daha da imkânsız görünürken önünde yürüyen adam, şu anda sahip olduğu tek seçenekti.

Belki yaptığı şey hiç mantıklı değildi. Tanımadığı, iri yarı ve elindeki bıçakla bir geyiğin boğazını hiç tereddüt etmeden kesebilen bir adamı gizlice takip etmek aklı başında herhangi bir insanın yapacağı son şey olabilirdi. O da kendisine zarar verebilirdi. Hatta belki peşinden kaçtığı adamlardan çok daha tehlikeliydi. Fakat genç kadın artık seçeneklerini mantıklı ya da mantıksız diye ayırabilecek durumda değildi. Gece ilerledikçe Rusya'nın dondurucu soğuğu daha da sertleşiyordu; ince beyaz elbisesi onu korumaya yetmiyor, çıplak ayaklarıysa çoktan hissizleşmeye başlıyordu. Bu geceyi ormanın ortasında geçirirse sabaha kadar dayanıp dayanamayacağını bile bilmiyordu. Bu yüzden derin bir nefes aldı ve adamla arasına belli bir mesafe koyarak sessizce peşinden ilerlemeye başladı.

Adam önde, genç kadın ise birkaç metre gerisinde uzun süre ormanın içinde yürüdüler. Adam bir kez bile arkasına dönmüyor, sanki karanlığın içinde nereye gideceğini ezbere biliyormuş gibi ağaçların arasından tereddütsüzce ilerliyordu. Genç kadınsa varlığını belli etmemek için elinden geleni yapıyor, bastığı her dal parçasında çıkan en küçük çıtırtıda dahi kalbi göğsüne vuruyordu. Bir yandan adamı gözden kaybetmemeye çalışırken diğer yandan kendisini fark etmemesi için mesafesini koruyordu. Ne kadar yürüdüklerini kestiremese de sonunda ağaçların arasından belli belirsiz sarı bir ışık gördüğünde adımları yavaşladı. Birkaç metre daha ilerlediğinde karşısına taştan yapılmış küçük bir kulübe çıktı. Kulübenin bacasından koyu dumanlar yükseliyor, pencerelerinden süzülen sıcak ışık karanlığın ortasında neredeyse davetkâr görünüyordu.

Demek burada yaşıyordu.

Bu düşünce genç kadının içine yeniden umut doldurdu. Eğer bu adam bu kadar ıssız bir ormanın ortasında yaşıyorsa çevreyi avucunun içi gibi biliyor olmalıydı. Hangi yolun nereye çıktığını, en yakın yerleşim yerinin nerede olduğunu mutlaka biliyordu. Belki bir arabası bile vardı. Genç kadın ilk kez gerçekten buradan kurtulabileceğini düşünürken adam kulübenin önünde durdu ve omzundaki geyiği hiç zorlanmadan sertçe yere bıraktı. Hayvanın ağır bedeni donmuş toprağa tok bir sesle çarptı. Ardından adam, arkasına dahi bakmadan kulübenin kapısını açıp içeri girdi.

Genç kadın birkaç saniye bekledi. Adamın yeniden dışarı çıkmadığından emin olduktan sonra sessiz adımlarla taş kulübeye yaklaştı. Kulübenin sıcaklığı henüz ona ulaşmıyordu ama içeriden sızan ışık bile saatlerdir içinde bulunduğu karanlıktan sonra güven verici gelmişti. Yerde yatan geyiğe bakmamaya çalışarak ilerledi fakat gözleri istemeden hayvana kaydı. Geyiğin başı yana düşmüş, gözleri hâlâ açık kalmıştı. Birkaç dakika önce canlı olan o iri gözlerde şimdi hiçbir şey yoktu. Genç kadının yüzü istemsizce buruştu; midesinin içinde rahatsız edici bir kasılma hissetti ve bakışlarını hemen başka yöne çevirdi.

Geyiğin kesilmiş boğazından hâlâ ağır ağır süzülen kan karın üzerinde koyu bir leke hâlinde yayılıyordu. Karanlıkta fark edemeyen genç kadın bir adım attığında çıplak ayağının altında beklemediği ılık ve kaygan bir şey hissetti. Mavi gözleri hızla aşağı indi. Ayağının kenarı kana bulanmıştı, irkilerek nefesini çekti ve refleksle geriye doğru bir adım attı.

Fakat sırtı bir şeye çarptı.

Sert, sıcak ve kıpırdamayan bir şeye.

Genç kadının bütün bedeni bir anda gerildi. Kalbi öylesine sert çarptı ki birkaç saniyeliğine nefesi kesildi. Yavaşça başını çevirdiğinde karşısında bir ağaç gövdesi görmeyi ummuştu belki ama arkasında duran şey bir ağaç değildi.

Adam tam arkasındaydı.

Genç kadın korkuyla olduğu yerde dondu. Aralarında neredeyse hiç mesafe yoktu. Ormanda uzaktan gördüğünde bile iri olduğunu düşündüğü adam, şimdi bu kadar yakındayken çok daha heybetli görünüyordu. Uzun boyu nedeniyle genç kadın yüzünü görebilmek için başını hafifçe kaldırmak zorunda kaldı. Başındaki koyu renk bere hâlâ yerindeydi; alnının bir kısmını kapatıyor, yüzünün sert hatlarını daha da belirginleştiriyordu. Çenesini ve yüzünün alt kısmını kaplayan kısa, hafif dağınık sakalları sarıya çalan koyu kumral tonlarındaydı. Soğuktan kızarmış teni, sert çene hattı ve ifadesiz yüzü zaten yeterince dikkat çekiciydi fakat genç kadının bakışları bunların hiçbirinde uzun süre kalmadı.

Gözlerinde takılı kaldı.

Parlak, keskin bir yeşildi.

Genç kadının mavi gözleri istemsizce adamın gözlerine kilitlenirken birkaç saniye önce hissettiği korkunun arasına şaşkınlık karıştı. Hayatında böylesine canlı bir yeşil gördüğünü hatırlamıyordu. Karanlığın ve kulübeden süzülen solgun ışığın arasında dahi renklerini kaybetmiyor, aksine daha belirgin hâle geliyorlardı. Sanki gözlerinin içine ışık hapsolmuştu.

Zümrüt gibiydiler.

Ama zümrüdün soğuk parıltısından farklı olarak bu gözlerde insanı huzursuz eden, neredeyse yakıcı bir keskinlik vardı. Bir mücevher kadar güzel, aynı zamanda bakışlarını üzerinde bir saniye fazla tuttuğunda insanı ürpertecek kadar serttiler. Genç kadın bunun farkında olmasına rağmen gözlerini ondan çekemedi. Birkaç dakika önce karanlığın içinde yüzünü dahi seçemediği yabancının şimdi tam karşısında durduğunu ve kendisini ne zamandır izlediğini bilmediğini ancak o an hatırlayabildi.

Adam ise karşısında duran ufak tefek kadına anlam veremeyen bir ifadeyle baktı. Aslında onun varlığını yeni fark etmiş değildi. Geyiği vurduğu andan beri ağaçların arasında saklanan yabancının farkındaydı; ormanda yıllardır yaşayan biri için kendisini gizlemeye çalışan bir insanın çıkardığı sesleri ayırt etmek zor değildi. Kuru dalların belli belirsiz çıtırtısı, arada kesilen ayak sesleri, mesafesini korumaya çalışırken bozulan yürüyüş ritmi... Kadın onu takip ettiğini sanmıştı fakat adam, en başından beri arkasında olduğunu biliyordu. Buna rağmen dönüp onu durdurmamıştı. Kim olduğunu bilmediği bu kadının ne yapacağını merak etmiş, nereye kadar peşinden geleceğini görmek için varlığından habersizmiş gibi davranmıştı.

Şimdi ise kadın tam karşısında duruyordu. Adamın bakışları ilk olarak yüzüne, ardından sıradan bulduğu mavi gözlerine kaydı. Rusya'da mavi göz görmek şaşılacak bir şey değildi; çocukluğundan beri çevresinde gördüğü insanların yarısında aynı renge rastlamıştı. Fakat kadının gözlerinde garip olan renkleri değil, yüzüne oranla fazlasıyla iri oluşlarıydı. Küçük, zayıf ve yorgunluktan iyice solgunlaşmış yüzünün neredeyse yarısını kaplıyor gibiydiler. Üstelik korkmuş olmasına rağmen o kocaman gözlerle adamın yüzünü çekinmeden inceliyordu. Bu da en az burada bulunması kadar tuhaftı. Gecenin ortasında, kilometrelerce uzanan bir ormanın içinde, üzerinde incecik beyaz bir elbiseyle ve çıplak ayaklarıyla dolaşan bir kadın hâlâ karşısındaki yabancıyı merak edecek kadar dikkatle süzebiliyordu.

Adam kaşlarını belli belirsiz çatarak bu kez onu baştan aşağı inceledi. Bakışları önce çıplak ayaklarına indi. Ayak tabanları ve parmaklarının kenarları kesiklerle doluydu; bazı yaraların çevresine kurumuş kan bulaşmış, karın ve toprağın kiri tenine işlemişti. Oradan elbisesine baktı. Kumaşın kalitesini anlamak için kadın kıyafetlerinden anlamasına gerek yoktu; pahalı olduğu ilk bakışta belliydi. Fakat beyaz kumaş artık ilk hâlinden eser taşımıyordu. Etekleri çamura bulanmış, yer yer yırtılmış, dallara takılmaktan ve saatlerdir ormanın içinde sürüklenmekten harap olmuştu. Yüzündeki makyaj terden ve soğuktan dağılmış, uzun sarı saçları birbirine karışarak omuzlarının üzerine dökülmüştü. Bu hâliyle ormana ait olmadığı o kadar açıktı ki adamın bunu anlamak için tek bir soru sormasına bile gerek yoktu.

Bu kadın buraya kendi isteğiyle gelmemişti.

Kaçmıştı.

Adamın yüzündeki ifade değişmedi fakat zihninde tek bir soru belirdi: Neyden? Daha doğrusu, kimden?

Genç kadın, adamın üzerinde bu kadar uzun süre gezinen bakışlarından rahatsız olmuş olacak ki hafifçe kıpırdandı. Omuzlarını belli belirsiz içine çekti; soğuktan mı, karşısındaki adamın sessizliğinden mi ürperdiği anlaşılmıyordu. Bir an dudaklarını birbirine bastırdı, sanki ne söylemesi gerektiğini düşünüyordu. Sonunda ağzından yalnızca bir kelime çıktı.

"Kayboldum."

Sesi o kadar yorgun ve titrek çıkmıştı ki adam ilk anda duyabilmek için dikkat kesilmek zorunda kaldı. Uzun süre koşmuş olmalıydı; nefesinin hâlâ tam olarak düzene girmediği, konuşurken sesinin boğazında zorlandığı belliydi. Adam birkaç saniye boyunca cevap vermeden ona baktı.

Kaybolduğunu söylemesine aslında hiç gerek yoktu.

Bunu anlamak için dâhi olmaya ihtiyaç yoktu.

Bu ormanda ondan başka yaşayan kimse yoktu. En yakın yerleşim yeri kilometrelerce uzaktaydı ve buraya çıkan düzgün bir yol bile bulunmuyordu. Bölgeyi bilmeyen birinin yanlışlıkla bu kadar derine kadar gelmesi neredeyse imkânsızdı. Hele gecenin bu saatinde, üzerinde böyle bir elbiseyle ve yalınayak...

Buraya kimsenin yolu tesadüfen düşmezdi.

Düşüyorsa da genellikle yolunu değil, belasını bulmak için düşerdi.

"Kimden kaçıyordun?"

Genç kadın, adamın ağzından çıkan sert ve tok sesi duyduğunda belli belirsiz irkildi. Nasıl bir ses beklediğini bilmiyordu ama böylesine kalın, soğuk ve neredeyse hiçbir duygu taşımayan bir ton beklemediği kesindi. Yine de korktuğunu belli etmemeye çalışarak omuzlarını dikleştirdi. Adamın karşısında zaten yeterince savunmasız görünüyordu; korkusunu daha fazla göstermeye hiç niyeti yoktu. "Bilmiyorum, tanımıyorum onları. Bir anda arabanın önünü kestiler." Konuşurken yaşadıklarını yeniden hatırlamasıyla nefesi hafifçe düzensizleşti. "Beni kaçırmaya çalıştılar ama ellerinden kurtulup ormana girdim. Sonra da..." Mavi gözleri kısa bir an etrafındaki karanlığa kaydı. "Kayboldum. Bana buradan çıkmam için yardım eder misin?"

Genç kadın doğruyu söylüyordu. Zaten yalan söylemeye kalksa karşısındaki adamın bunu anlaması uzun sürmezdi. O, yıllarını bu ormanda geçirmişti. İnsanlardan çok doğanın içinde yaşamış, en küçük sesi bile diğerinden ayırmayı öğrenmişti. Bir hayvanın korktuğunu yürüyüşünden, yaralandığını nefes alışından anlayabiliyordu; insanlarda da durum çok farklı değildi. Sesin bir anlığına titremesi, nefesin yanlış yerde kesilmesi, gözlerin kaçması... Yalan, çoğu insanın sandığından çok daha gürültülüydü. Ormancı içinse duyması fazlasıyla kolaydı. Karşısındaki kadının korkusu gerçekti. Yorgunluğu da öyleydi.

"Bu saatte seni yola çıkarmam." Adamın cevabı hiç düşünmeden verilmiş kadar netti. "Hava karardı. Yarın seni istediğin yere bırakırım."

Genç kadının yüzündeki umut bir anda silindi. Mavi gözleri büyürken birkaç saniye boyunca adama yalnızca baktı. Zihnine aynı anda iki düşünce üşüşmüştü. İlki, geceyi bu karanlık ormanın ortasındaki taş kulübede, ismini bile bilmediği bu yabancı adamla geçirmek zorunda oluşuydu. Adam şu ana kadar ona zarar vermemişti ama bu, vermeyeceği anlamına gelmiyordu. Üstelik az önce bir geyiği vurmuş, boğazını tek hareketle kesmiş ve neredeyse yüz kiloluk hayvanı hiçbir şey değilmiş gibi omzunda taşımıştı. Böyle bir adamla gecenin geri kalanını baş başa geçirmek fikri hiç de iç rahatlatıcı değildi.

İkinci düşüncesi ise çok daha önemliydi. Babası şimdiye kadar ortadan kaybolduğunu öğrenmiş olmalıydı. Hatta yalnızca öğrenmiş değil, onu bulmak için elindeki bütün imkânları seferber etmişti bile. Adamları yolları, şehir çıkışlarını, ormanları, çevredeki bütün yerleşim alanlarını didik didik arıyor olmalıydı. Genç kadın babasını yeterince iyi tanıyordu; kızının birkaç saat boyunca kendisinden haber alınamaması bile onun için bütün ülkeyi ayağa kaldırmaya yetecek bir sebepti.

İşte Ormancı'nın bilmediği ve çok geçmeden başına bela olacak şey de tam olarak buydu.

Karşısında duran kadının kim olduğuna dair en ufak bir fikri yoktu. Normalde yabancıların sorunlarına karışmaz, bu ormana kendi ayaklarıyla giren insanların başına ne geldiğiyle ilgilenmezdi. Fakat bu kez, kendisinin bile açıklayamadığı bir şekilde, karşısındaki küçük kadına acımıştı. Onu kapının önünden geri çevirdiği takdirde yaralı ayakları ve üzerindeki incecik elbiseyle gecenin soğuğunda fazla uzağa gidemeyeceğini biliyordu. Soğuk onu öldürmezse ormandaki hayvanlardan biri mutlaka bulurdu.

Ve nedense Ormancı, bu koca mavi gözlü kızın ölmesini istememişti.

Ormancı'nın uzun zamandır kimseye göstermeye ihtiyaç duymadığı iyi tarafını birkaç dakikalığına ortaya çıkarması, aslında yapabileceği en büyük hatalardan biri olacaktı. Çünkü o gece kapısına kadar gelen kadın sıradan biri değildi. Kaybolduğunda yalnızca ailesinin telaşlanacağı, birkaç kişinin peşine düşeceği herhangi bir genç kadın hiç değildi.

Karşısında duran kişi, Rusya Devlet Başkanı'nın biricik kızıydı.

Herkesten, her şeyden gizlediği, gözü gibi sakındığı ve üzerine titrediği tek kızı...

Hera Volkov.

...

O kadar heyecanlıyım ki... İçim kıpır kıpır :)

Bir tarafta soğuk sınırı olmayan Rusya hükümetinin başına bela olmuş bir örgüt lideri, diğer tarafta Rus devlet başkanın biricik kızı... (Kafası karışanlar olduğu için küçük bir açıklama eklemek istiyorum: Hikâyede geçen "Rus devlet başkanının kızı" ifadesi tamamen kurgusaldır. Hikâye alternatif bir evrende geçiyor; gerçek kişi, kurum veya olaylarla herhangi bir bağlantısı yoktur. Lütfen gerçek hayatla bağdaştırmayalım.)

Bu ikili inanılmaz olacak...

Karakterin kafamdaki görsellerini atacağım ben buna göre yazacağım beğenmeyen kafasındakiyle devam edebilir canlarım

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.