İçeriğe geç

Orman Sarayı

Bölüm 1 · 3 dk okuma

Orman Sarayı

Bölüm 1

Orman Sarayı

Devasa bir ormanın tam ortasında yükselen büyük sarayın içindeydim. Sarayın

derinliklerinde bulunan bir odada, bir mahkeme salonunda duruyordum. Beni

sırayla yargılıyorlardı: ilk önce yılanlar, devamında çiyanlar, sonra domuzlar,

ardından çakallar ve tilkiler… ve şimdi de köpekler.

Cübbe giymek köpeklere özgü bir şey değildi, fakat garip bir şekilde üzerlerine yakıştığını söyleyebilirim. Siyah-Kırmızı cübbeleri çok şık duruyor, dışarıdan bakıldığında insandan farksız görünüyorlardı. Bu son duruşmaya şeytanlar da katıldı. Mahkeme heyetine karşı önlerini ilikleyip selam verdikten sonra oturdular.

Suçum…

Yılanların kuyruğuna basmak ve kuşlara haber vermekti.

Oysa ben yılanların kuyruğuna basmamıştım. Canlılara saygım vardı. Hatta birçok canlının hayatını kurtardığımı söyledim. Ama bana inanmadılar. Kuşlarla haberleştiğimi iddia ettiler. Bunu doğrulayan hiçbir kuş ortaya çıkmadı.

Buna rağmen karar çoktan verilmiş gibiydi.

Besbelliydi, hepsi Kral Piton’un yılanlarından emir alıyordu.

Mahkeme lideri olan iri köpek kürsüden bana doğru eğildi.

“Anlat,” dedi. Sustum.

Bir süre bekledi, sonra tekrar etti.

“Anlat.” Yine sustum.

Üçüncü kez daha sert bir sesle söyledi.

“Anlat!” Ben yine sustum.

O an mahkeme salonu buz kesti. Böyle bir şey beklemiyorlardı. Sözcü köpeğin hırlaması adeta duvarlarda yankılandı. Öfkeliydi ama ben korkmadım. Korkacak da bir şeyim kalmamıştı.

İlk gün yaptığım zafer işaretimden de eser yoktu artık.

Elimi cebime attım. Siyah kefenim hâlâ cebimdeydi.

Nasıl korkabilirdim ki?

Birden hatırladım.

Ben zaten ölmüştüm.

Evet… Bunu unutmuştum. Ben zaten ölmüştüm.

Ruhum çok uzaklarda bir yerde bedenimi bekliyordu.

Mahkeme lideri, sorularına cevap vermediğimi görünce yanındaki yardımcılarına döndü. Onlara bir şeyler fısıldadı. Mahkemeye ara verildiğini anladım.

Göğsüm sıkışıyordu. Yavaşça mahkeme salonunun kapısına doğru yürüdüm. Kimse beni durdurmadı. Kapıyı açıp dışarı çıktım.

Bir daha da mahkemeye dönmedim.

Sarayın koridorlarında yürümeye başladım. Koridorlar bitmek bilmiyordu. Taş, mermer duvarlar sessizdi, pencerelerden içeri solgun bir ışık sızıyordu. Koridorlarda, her yerde yılanlar vardı. Aniden görünüp kaybolmaları bir oluyordu.

Uzun bir süre dolaştıktan sonra nihayet sarayın çıkış kapısını buldum.

Kapıyı açtım ve dışarı çıktım. Orman sessiz ve korkunçtu.

Böyle zamanlarda ne yapacağımı bilmiyordum.

Yürüdüm.

Sadece yürüdüm.

Bir süre sonra kendimi Taksim Meydanı’nda buldum. Nasıl geldiğimi bilmiyordum. Yürüyüş yolundaydım ve adımlarım beni ileri götürmeye devam ediyordu. Meydanın hemen yanında yeni yapılmış dev bir saray yükseliyordu. Artık her yere büyük saraylar yapmak moda olmuştu. Aklıma sürekli şu söz geliyordu: “Bir yerde saraylar çoğalırsa orada köleler de çoğalır.”

Saraya kısa bir selam çaktım.

Sonra yoluma devam ettim.

Kabataş’a gelmişim.

Oradan Beşiktaş’a vardım.

Bir kalabalık beni karşıladı. Meğer maç varmış. Beşiktaş taraftarları boynuma siyah beyaz bir atkı sardı.

“Ben artık Beşiktaşlı değilim,” dedim.

“Bakın… içim simsiyah. İçimde beyaza hiç yer kalmamış.”

Güldüler.

“Olur mu?” dediler. “Biz de dışını beyaza boyarız.”

İstemesem de beni beyaza boyadılar.

Gelinlik giyemeyeceğime göre beyaz kefen giymiş gibi oldum.

Ama siyah kefenim hâlâ cebimdeydi.

İçimden bir ses:

“Beyaz kefenin üstüne siyah kefen giyilmez,” diyordu.

Şimdilik cebimde kalsın.

Bir süre sonra taraftardan kurtuldum. Üzerimdeki beni boyadıkları beyazın bir kısmını sildim ve yürümeye devam ettim.

Karşıma Çınarlı Sarayı çıktı.

Ona da bir selam çaktım.

Yaklaşık on beş yıl önce o sarayın içindeydim. Büyük bir koltuk vardı. Yanında zarif vazolar… Duvarlarda işlemeli çiniler… Zemin ise cam gibi parlıyordu.

Her şey kusursuza yakındı.

O uzun ve ihtişamlı koltuğun üzerine oturup fotoğraf çektirmiştim.

“Yıllar ne çabuk geçti,” dedim kendi kendime.

Çınarlı Sarayı’na son bir selam daha çaktım ve yoluma devam ettim.

Herkes ailesini sarayda yaşatmak ister.

Oysa insanlığın hayatını mahveden şeyin çoğu zaman saraylar olduğunu düşündüm.

Yürümeye devam ettim. Her yerde yılanların tıslamaları duyuluyor. Fakat kendileri görünmüyordu.

Ortaköy… Emirgan… İstinye… Yeniköy…

Derken birden Hoop İsmail Abi sahiline geldim.

İsmail Abi yerinde yoktu.

Belki de beklediği gemi gelip onu alıp gitmişti.

Benim beklediğim bir gemim yoktu.

Ben uçmak istiyordum.

Kanatlarıma baktım.

Kırmışlardı kanatlarımı. Bu yüzden uçamıyordum.

Ama biliyorum…

Kırılan kanatlarımın yeniden çıkmasına iki ay var.

Gökyüzüne baktım.

Rüzgâr yüzüme değdi.

Sonra fısıldadım:

“Saygıdeğer Kral Piton…”

Biliyorum, gücünü başkalarının korkusu ve nadanlığından alıyorsun.

Sesindeki tıslamanın sırrının bir kısmını da biliyorum.

Lütfen beni yutma.

Ruhum beni bekliyor.

Ve ben uzak topraklara gömülmek istiyorum.

Bu, insanlığını koruyabilenlere son vasiyetimdir.

(Okuduğunuz metin, yazdığım romandan bir alıntıdır. E İmzalı ve tüm hakları saklıdır. devamı bölümler halinde yazılacaktır. Yazan (Written By): Sinan Çoban )

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.