İçeriğe geç

Orman Ruhu'nun Gelini

Bölüm 2 · 10 dk okuma

Orman Ruhu'nun Gelini

Bölüm 2

Bölüm 2

Bir sabah Miyagi ağabeyimin onları bahar bayramına götüreceğini, benim de onlarla gitmek için hazırlanmamı söyledi. Bu tarz bayramlar tapınaklarda, farklı köylerden gelen bir çok insanla kutlanırdı, ancak daha önce kimse beni bu bayramlardan birine götürmemişti.

Küçükken ağabey ve ablalarım ayak bağı olmamam için yanlarına almazlardı, büyüdüğünde ise hepsi evlendiğinden beraber gideceğim kimse kalmamıştı. Kısacası tamamen yalnızdım, bu yüzden bu tarz, bir etkinliğe gitme fikri beni epey heyecanlandırmıştı. Biraz olsun kafa dağıtıp kalabalığa karışabilme fikri iyi hissettirmişti. Ancak akşam olup yola çıktığımızda ağabeyimin geleceğimden son anda haberdar olduğunu öğrenmiştim. Bu yüzden surat asmış ve çocukları da alıp önden gitmiş, bizi geride bırakmıştı.

Miyagi canımın sıkıldığını gördüğünde onu kafaya takmamamı, eğlencenin tadını çıkarmamı söyledi, ancak eğlencenin tadı falan bir yana dursun kafa dağıtmak isterken daha da berbat hissetmiştim.

Ormandan geçmek korkunçtu, ancak Miyagi ilginç bir şekilde pek de korkmuyor her an yanımda olarak bana bolca destek oluyordu. Doğrusu bazı zamanlar bu kızın bana gönderilmiş bri melek olduğunu düşünmeden edemiyordum. Zaman zaman benden neden korkmadığını sorduğumda tek söylediği, sadece korkmadığı oluyordu. Belli bir sebebi yoktu. Yabancı biri tüm ailemden çok daha cesur ve destekleyici birine dönüşüvermişti.

Bahar bayramı oldukça renkli ve eğlenceli görünüyordu. Çoğu kişi aileleriyle gelmiş olsa da bu ufak eğlence toplantılarının asıl kazanımının gençlerin birbirini görüp beğenmesi olduğu büyük bir gerçekti ve zaman zaman birbirine kaçamak bakışlar atan çiftleri yakaladığımda bu içimde inanılmaz bir can sıkıntısına sebep oluyordu. Bu yüzden gecenin çocuğunu, ağabeyim pek istemese de yeğenlerimin peşinde dolaşarak geçirmiş, sonunda ise tapınağın bir köşesine çekilmiş, sessizce kalabalığı izlemiş ve çok geçmeden kendim de izlediğim hissine kapılmıştım. O zaman her nasılsa bakışlarım yine her zaman olduğu gibi birilerini görmek ümidiyle etrafta dolaşmış ve bu sefer bir hedef ile karşılaşmayı başarmıştı.

Kalabalığın içinde gözlerini pervasızca üzerime dikmiş genç bir adam...

Bir an için donup kaldım ve adam yüzünü bir tilki maskesiyle kapattığında benimle göz göze gelmekten rahatsız olduğunu düşünerek bakışlarımı bir başka yöne çevirdim ve sadece bir saniye sonra tekrar baktığımda adam ortadan kaybolmuştu.

Gözlerim kalabalıkta dolaşıp kısa bir an için onu aradı, hatta üzerine oturduğum basamağa çıkıp daha iyi görmeye çalıştım, ancak gerek loş ışık ve sürekli olarak hareket eden insanlar yüzünden onu tekrar göremedim. Doğrusu o an, bir an için hayal kırıklığına uğradım ve içimde yeşeren bir anlık ümit aniden sönüverdi.

"Birini mi arıyordunuz?" dedi sonra bir ses aniden hemen yanımdan.

Korkuyla yerimden sıçrayarak geriledim ancak bir basamak yüksekte olduğumu unutmuş olduğumdan olacak ayağım takılmış, düşmekten son anda kurtulmuştum.

Bakışlarım bir an için kimonomun önünü tutan adama kaydı ve şaşkınlığı çabucak atlatarak kimonomdan tutan adamın bileğine yapıştım. Dengemi tekrar sağladığımda adam da kıyafetimi yakalayan elini çabucak geri çekerek özür dilemiş, iyi olup olmadığımı sormuştu.

İyiydim. Kimonomu düzelttim ve sessiz bir teşekkür mırıldanırken yüzüne baktım. Maskesini çıkarmıştı. Keskin ve derin gözleri neredeyse kehribar diyebileceğim açık bir renkteydi, burnu hafif kemerli, dudakları şekilliydi. Mükemmel değildi belki, ancak yakışıklı olmadığı da söylenemezdi.

Bir an için ürpererek etrafıma bakındım ve tedirginlikle, bu sefer daha dikkatli, geriye bir kaç adım attım. Adamla tek kelime konuşmayacak alelacele uzaklaştım, birinin daha başın büyük veya küçük her hangi bir kaza gelmesini istemiyordum.

O gece alelacele Miyagi'yi bulup haber vererek eve erkenden döndüm. Miyagi biraz daha kalıp beraber dönmek istedi, ancak içimde hiç de iyi olmayan bir his vardı ve o alanda sebebini bilmediğim bir şekilde bir an daha kalmak istemiyordum, bu yüzden yalnız başıma ve koşarak gittim. Bu cesareti nereden buldum bilmiyordum, ancak bir şekilde bulmuş olmalıyım ki kısa sürede evde, odamdaydım ve sonraki gün Miyagi ne olduğunu sorduğunda bir şey söyleyemedim, çünkü sorun belliydi, bunu dışında bir sorun var mıydı, onu da bilmiyordum.

Bir kaç gün sonra Miyagi bir kez daha nehir kenarına gitmeyi teklif etti. Çocuklar yakasına yapışmışlardı ve zavallı kız kendini bir türlü kurtaramamıştı. Evde bunalıma girip kendime zarar vermeme ramak kaldığından teklifini kabul ettim.

Miyagi yine atıştıracak bir şeyler hazırlamış, bir sepete doldurmuştu. Çocuklar oynarken boş durmamak için yanına bir de örgü almıştı. Ormandan geçerken, terk edilmiş tapınağı bir kez daha gördüm; ancak her şeyi tamamen değişmiş, düzenlenmiş görünüyordu. Girişteki tilki heykellerinin üzerindeki yosunlar temizlenmiş, ana binaya giden merdivenler süpürülerek iyice ortaya çıkarılmıştı.

Gözlerim oraya kaymadan edemedim, Miyagi de ağabeyimin tapınağa birinin taşındığını söylediğini söyledi. Doğrusu bu bana biraz ürkütücü geldi, çünkü bu alan yıllardır terk edilmişti, ancak her nedense oraya baktığımda, artık izlendiğim hissine kapılmadığımı fark ettim.

Bir kaç gün sonra ineklerin yanından çıktığım bir akşamüstü, anne ve babamın verandada bir yabancı ile oturduklarını görmek beni epey şaşırttı. Yabancılar evimize pek sık gelmezdi. Komşular dahi nadiren işlerden fırsat bulup gelirdi.

Arka kapıdan geçip sağdığım sütü mutfağa götürdüm; Miyagi misafir için çay hazırlıyor, epey de heyecanlı görünüyordu. Gelenin tapınağa taşınan o adam olduğunu ve komşularla tanışmak için hediye olarak meyve sepeti getirdiğini söyledi.

Kaşlarımı kaldırdım. Meyve sepeti, epey maliyetli bir hediyeydi ve çocuklar çoktan sepetin bir ucundan tırtıklamaya başlamışlardı. Onları mutfaktan çıkardım ve aldığım bir kaç meyveyi dilimleyerek ikram etmek için tabaklara ayırdım. Şuan için elimizde hazırda bir şey olmadığından getirilen hediyeyi ikram etmenin sorun olmayacağını düşünüyordum. Miyagi de problem olmayacağını söylediğinden o çayları servis ederken ben de ikram için peşinden gittim.

Adamın sırtı bize dönüktü ve Miyagi çayları dağıtırken sakince teşekkür etti, sesi tanıdık geldi. Meyve tabağını bırakmak için karşısına geçtiğimde, önceki gece festivalde karşılaştığım adam ile göz göze gelmek beni epey şaşırttı. Bir an için gözlerimiz birbirinde takılı kaldı, ancak çabucak toparlayıp meyve ikramlarının ardından sessizce odadan ayrıldım.

Miyagi sonrasında adamın epey bir süre kapıyı gözleyip durduğunu, beni tekrar görmeyi umduğunu düşündüğünü söyledi ancak her hangi bir karşılık vermedim ve yaklaşık bir hafta kadar sonra, adının Masamura Yami olduğunu öğrendiğim adam bir kez daha kapımızdaydı. Bu sefer de yanında nehirden yakaladığını ve yalnız yaşadığından kendisine fazla geldiğini söylediği bir sepet balık vardı.

Doğrusu bu bariz bir bahaneydi ve Bay Masamura gözlerini gözlerime dikmek konusunda hiç de çekingen değildi.

Balıkların fazla olduğunu düşünüyorsa onları nehre geri atması gerektiğini söylediğimde, sadece öylece baktı ve o zaman beni görmek için yeni bir bahane üretmek zorunda kalacağını, bununla vakit kaybetmek istemediğini söyledi.

Doğrusu bu ani cevap beni bir an afallattı ve kimin nesi olduğunu dahi bilmediğim bir yabancının bu cüretkarlığı sinirimi bozdu, yine de verecek cevap bulamadığımdan sepeti daha sonra çocuklarla göndereceğimi söyleyerek balıkları alıp içeri girdim. Teşekkür edip etmediğimi hatırlamıyorum, ancak mutfağa gittiğimde Miyagi yüzümün neden kızardığını ve bu okyanus balıklarını nereden bulduğumu sordu. Okyanus balıkları sorusu kafamı karıştırdı, Bay Masamura onları nehirden yakaladığını söylemişti. Ya da belki de ben yanılmıştım.

Ailem balıkları afiyetle yedi, bir kaç lokma aldığımı inkar edemem cidden epey lezzetlilerdi, sonra da sepeti benim götürmemi söylediler. Onlara çocukların götürebileceğini söyledim, ancak annem küçük ve savunmasız çocukları bir yabancının evine gönderemeyecekleri gibi bir yalan uydurdu. Yalan diyorum çünkü onları zaman zaman en az iki kilometre ötedeki komşulara bir şey almaya ya da vermeye gönderdiği oluyordu ve çocuklar saatlerce dönmese bu kimsenin umurunda dahi olmuyordu.

Gitmek istememem kimsenin umurunda değildi, bu yüzden Miyagi'yi baştan çıkarıp nehir kenarında piknik yapmayı önerdim, böylece yol üzerinde sepeti de iade edebilirdim.

Miyagi çabucak kabul etti ve bir kaç da kirli kıyafetinin olduğunu, gitmişken onları da yıkayabileceğimizi söyledi. Gayet güzel ve verimli bir teklifti. Ben de kirlilerimi toparladım, bir yandan da yiyecek bir şeyler hazırladım. Bu sefer annem de gelmek istediğini söyledi, işte bu beklenmedikti, ancak gelmesinde bir mahsur görmedik.

Tapınağa geldiğimizde epey gergindim. Annem içinde kirlilerin olduğu sepeti sırtımdan aldı ve balık sepetini elime tutuşturup gidip iade etmemi söyledi. Annemin niyetinin pek hoş olmadığı ortadaydı bu yüzden merdivenleri istemeye istemeye tırmandım ve etrafın değişimine şaşırmadan edemedim. Tapınak, merdivenlerin iki yüz metre kadar ilerisindeydi, bu yüzden tilki heykellerinin olduğu yerden, yani annemlerin kaldığı yerden, ağaçlar ve çalılar yüzünden görünmüyordu. Ancak merdivenleri çıktığımda başka bir dünyaya geçmişim gibi bir hisse kapıldım.

Yıkık dökük ve ürkütücü bir yere dönüştüğünü net hatırladığım eski tapınak neredeyse tamamen tamir edilmiş, adeta baştan inşa edilmişti. Çatıdan dökülen sarmaşıklar sanki uzun zamandır oradaymış gibi çiçekler açmış, ağaçlarla dolu bahçelik alanda çeşitli sebze ve meyvelerin ekili olduğu küçük bostanlar oluşturulmuştu.

Manzaranın güzelliğinden zorlukla ayrılarak artık bir eve dönüştürülmüş küçük tapınak binasına seslendim ve hemen ardından içeriden bir patırtı işittim. Bay Masamura az sonra aksayarak kapıdan çıktı ve üzerindeki tozu silkelerken dönüp bana baktı.

"Bahçe girişine bir zil taktırmam gerekecek." dedi ardından gülümseyerek. "Geldiğinizi duymadığımdan bir anda sesinizi duymak beni şaşırttı."

Özür diledim. "Ayağınıza ne oldu?"

Ellerini çırptı. "Tavanı tamir ediyordum da, merdivenden düştüm."

Canım sıkıldı, tekrar özür diledim. Sadece hafif bir aksaklık, fazla ciddi olmamalıydı. An sonra, düşüşünün sebebinin yokai olma ihtimali aklıma geldiğinde bir an için irkildim, gözlerim Bay Masamura'nın arkasına, eski yapıya takıldı, ancak görünürde hiçbir şey yoktu. Yine.

"Sepeti getirmiştim." dedim çabucak elimdeki sepeti uzatırken. "Balıklar için teşekkürler. Akşam sizin için biraz süt ayıracağım, çocuklarla gönderirim."

Teşekkürler etti, çabucak dönüp merdivenlere yöneldiğimde ardımdan seslenip adımı sordu. Dönüp ona baktım, gözlerinden muzip bir parıltı geçer gibi oldu. Her nedense adımı zaten biliyormuş gibi hissettim, kaşlarımı çattım, söyleyip söylememek konusunda kararsız kaldım.

"Bu üçüncü karşılaşmamız." dedi sakince yaklaşırken. "Ancak benden her seferinde kaçıyormuşsunuz gibi hissediyorum. En azından, adınızı söyleyemez misiniz?"

Durup ona baktım. Doğrusu bu adamda anlayamadığım bir şeyler vardı. Beni itiyor muydu yoksa çekiyor muydu emin olamıyordum, yine de birkaç adım daha yaklaşmasına izin verdim.

"Bayım." dedim. "Benimle cidden ilgileniyor musunuz?"

Bay Masamura başıyla onayladı. "İzniniz olursa, niyetimi ailenizle görüşmek isterim."

"Adımı dahi bilmezken mi?" Tek kaşımı kaldırdım.

Bay Masamura sadece güldü, gözlerinde yine o muzip parıltı bir görünüp bir kayboldu, ancak cevap vermedi.

"Ailemle benim için her hangi bir niyet görüşmek isteyen herkesin başına çeşitli olaylar geldi." dedim sakin olmaya çalışarak, çünkü gözlerindeki o parıltı her nedense ciddi anlamda sinirimi bozmuştu. Sanki bir şeyler biliyordu da söylemiyor gibiydi. "Dikkat edin de bir gün bu eski binada cesedinizi falan bulmayalım."

Bay Masamura bir kez daha güldü.

"Bu bir tehdit mi?"

"Hayır, ciddi bir uyarı."

Dönüp merdivenlerden inmeye başladım. Bay Masamura ardımdan o cılız şeylerin kendisine zarar veremeyeceği ile alakalı bir şeyler söyledi ve bu beni ciddi anlamda ürpertti, ancak dönüp cevap vermeye ya da soru sormaya cesaret edemedim.

Geri döndüğümde Miyagi yüzümün neden solgun göründüğünü, o herifin bana bir şey yapıp yapmadığını sordu, annemse sadece öylece baktı ve görmezden geldi. Miyagi'ye bir sorun olmadığını, daha sonra balıklara karşılık ona süt göndermemiz gerektiğini söyledim. Pek ikna olmadı; ancak üstelemedi de. Çocuklarla gönderebileceğimizi söyledi.

Annem tüm gün etrafta ot ve çiçek toplayıp durdu ve bizimle tek kelime konuşmadı.

O gece uzun uzun Bay Masamura'nın 'cılız şeyler' derken yokaileri kastedip etmediğini merak ettim, ancak aklıma başka bir alternatif de gelmedi. Bu durumda Bay Masamura onları görebiliyor muydu? Yoksa his mi ediyordu?

Ürperdim. Çevremdeki şeylerin varlıklarını görmezden gelmeye çalışarak gözlerimi pencereye çevirdim. Dolunay ışıl ışıl parıldıyor, odamı boydan boya aydınlatıyordu. 'Büyülü bir gece.' diye düşündüm. Ne zaman uyuduğumu bilmiyordum, ama o gece ay ışığını kesen bir gölgenin penceremden içeri süzüldüğünü fark ettim. Gözlerime yine derin bir ağırlık çöktü, belki de sadece görmek istemediğim bu şeyden korktuğumdan açamadım gözlerimi, bilmiyorum.

Bir şey ağır ağır yorganımın üzerinde yürüdü, göğsünün sırtıma değdiğini hissettim, soluğu boynumu ısıttı ve parmakları saçlarımı okşadı. Sonra her şey karanlığa karıştı.

Bu ziyaretler sonraki haftalarda epey sıklaştı. Pencere daima kapalıydı, ancak o şey her neyse içeri girmeyi bir şekilde başarıyor ve geceyi bir şekilde benimle geçiriyordu. Her şey uyku ile uyanıklık arasında yaşanıyordu, ancak gözlerimi açmayı başardığımda etrafta hiçbir şey göremesem de dokunuşlarının tenimde bıraktığı etki daima taze oluyordu. Biri tokat atarsa etkisini olay olduktan sonra dahi hissetmeye devam ederdiniz. Bu da aynı şekildeydi. Saçlarıma dokunuyor, yüzümü okşuyor ve elleri bedenimin farklı yerlerine kaymamak için büyük mücadele veriyordu. Hiçbir şeyi ispat edemiyor, ancak her bir şeyi hissedebiliyordum ve tüm bu olanlar beni ciddi anlamda yıpratıyordu. Sonunda bir gün kendimi bir kez daha tilki heykellerinin önünde, Bay Masamura'nın evine giden merdivenlerin önünde buldum. Yaz çoktan gelmişti ve tacizler artık dayanılmaz bir hal almaya başlamıştı. Yaşadıklarımı kimseye söyleyemiyor, bir çare de bulamıyordum. O merdivenleri çıkıp çıkmamak konusunda da bu yüzden kararsızdım, bu yüzden tilki heykelleri arasında epey bir volta attım ve sonunda göremediğim bir şeyin koluma dokunduğunu hissettiğimde çığlık atarak merdivenleri tırmandım.

Orman, Ağustos böcekleri ve hışırdayan yaprak sesleri ile uğulduyor ben ise nefes nefese merdivenleri tırmanıyordum. Bir ara düştüm, avuç içim hafifçe sıyrıldı ve bacağımı basamaklardan birine çarptığımdan canım epey yandı; ama arkama bakmaya cesaret dahi edemeden koşmaya devam ettim. Bu aptallıktı! Koca bir aptallık! Ancak sonunda, eski Tapınağın kapısında Bay Masamura'ya sesleniyordum.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.