Büyük bir dağ tapınağını çevreleyen bir çok dağ köyünden birinde, bir çiftçinin en küçük kızı olarak dünyaya gelmiş, abla ve abilerim ile dağlarda ve çayırlarda hayvan otlatarak büyümüştüm.
Doğrusu hayvan otlatmak işler arasında en kolay olanıydı, bu yüzden biraz büyüyüp aklımı başıma almaya başladığımda, ki bu 5-6 yaşlarıma denk geliyordu, bu görev bana verilmiş, ağabey ve ablalarım çeltik tarlalarında veya evdeki diğer işlerde çalışmak için görevlendirilmeye başlamışlardı.
Çeltik tarlasında çalışmak eğlenceli miydi bilmiyordum, ancak yalnız başına hayvan otlatmanın benim yaşımdaki bir çocuk için epey sıkıcı olduğu kesindi ve sürekli olarak yalnız oynayabileceğim oyunlar üretmek de epey zahmetliydi, bu yüzden ineklerin her birine bir komşunun adını vermiş ve oyunlarıma onları da davet etmiştim.
Bir süre sonra, bana çok nadiren mölemek dışında pek de cevap verme zahmetine girmeyen ineklerle oynamak da zorlamaya başladığında, bu sefer ilgimi çeken şey ormanda; orada burada, bir görünüp bir kaybolan yabani hayvanları izlemek olmuştu. Sonraki vaktimin büyük kısmını bu hayvanları ve çiçekleri izleyip haklarında bir şeyler öğrenmeye çalışarak geçirmiştim.
İki yıl kadar sonra 8 yaşına girdiğimde, büyük ablam bahar bayramında tanıştığı bir genç ile kaçtı ve onun gidişiyle birlikte işler de ağırlaşmaya başladı. Artık hayvanlara bakmanın yanı sıra sabahları sobayı yakmak ve ormandan odun toplamak da işlerim arasına dahil olmuştu. Köy yerinde böyleydi, işler bitmiyordu ve herkes çok çalışıyordu. Yine de benim için bir çok şey eğlenceliydi. Hayvanlar otlarken ormana girip kırık dalları topluyor, akşamüzeri olduğunda ise topladıklarımı ineklerin sırtlarına bağlayarak kömürlüğe depoluyordum. Bir yandan ise bulabildiğim yabani meyve ve mantarları toplayıp eve götürüyordum, ancak topladığım yanlış bir mantar yüzünden ağabeylerimden biri geçici felç geçirdiğinde mantar toplamam yasaklanmış, kış yaklaştığında ise annem yine aynı ağabeyimi bana yardım edip odun toplaması için ara ara yanıma göndermeye başlamıştı.
Tanaka 22 yaşındaydı ve evin en büyüğüydü. Ablamın oğlanın tekiyle kaçmasına sebep olan bahar bayramında o da komşu köydeki bir kızdan hoşlanmış, anne ve babama onunla evlenmek istediğini dile getirirken hiç çekinmemişti. Kızın ailesi, evliliği onaylamaları karşılığında iki öküz ve beş tilki postu ile birkaç çuval pirinç istemişlerdi. Doğrusu bu epey yüklü bir istekti. Her şeyin yanında özellikle tilki postu oldukça pahalı bir şeydi ve ağabeyim bu yüzden ormanın bir çok yerine kapanlar kurmuş, çoktan ağlayıp sızlamalarımı görmezden gelerek güzelim yaratıkların üçünü oldukça kısa bir sürede öldürmüştü.
Dördüncü tilkiyi, ağabeyimden önce yeni yeni yağmaya başlayan karlar arasında debelenirken gördüğümde Ekim ayındaydık. Dağlara kar ovalara yağdığında çok daha erken yağardı ve bir çok hayvan yiyecek bulabilmek için köylere yanaşmaya başlardı. Tilki ve sansar gibi hayvanlar da en çok bu dönemde avlanırdı ve belliydi ki bu zavallı da onu bulmamış olsam diğerleriyle aynı kaderi paylaşacaktı.
İnekleri kendi hallerine bırakıp, suyun ve ahırın yerini bildiklerinden kendileri gidip gelebiliyorlardı, sessizce çırpınırken etrafındaki karı dağıtıp duran hayvana yaklaştım. Kürkü debelenip durduğu yerdeki karı erittiğinden çamura bulanmış, epey kirlenmiş ve yorulmuş görünüyordu. Beni fark ettiğinde çırpınmayı bırakıp duraksayarak gözlerini üzerime dikti, tetikteydi ancak pek de korkmuş gibi görünmüyordu. Oysa aksine ben bir miktar korkuyor, yaklaşmaya kalkarsam köşeye sıkışmış bir hayvanın nasıl tepki vereceğinden emin olamıyordum. Yine de dikkatle ve onu daha fazla tedirgin etmemeye çalışarak yaklaştım, hatta öncesinde bulduğum ufak bir çubuk parçasıyla ne yapacağını ölçmek için hayvanı hafifçe dürttüm, ancak vücudunda, dikkatle her hareketimi izleyen parlak sarı gözleri dışında tek kası dahi hareket etmiyordu.
Derin bir nefes alarak cesaretimi biraz daha topladım ve küçük bir adım ile hayvanı yakalamış olan teli dağınıklığın içinde zar zor buldum. Ağabeyim düzeneği iple değil daha fazla hasar bırakacağını bildiği ince bir tel ile kurmuştu, böylece hayvan bir şekilde tuzaktan kurtulsa dahi tel yüzünden kesilmiş bedeni yaralanıyor, kan kaybı veya enfeksiyon yüzünden hayvanı güçten düşürerek daha sonra yakalanmasını kolaylaştırıyordu.
Her nedense tilkinin saldırmayacağı hissine kapıldığımda işler benim için bir tık daha kolaylaştı. Teli yakalayıp hayvanın partisine uzanan kısım boyunca ilerledim, ancak ona dokunmak istediğimde hala tedirgindim. Elimi uzatıp dikkatle koklamasını izledim ve ardından başını geri çekilip biraz olsun sakinleşmiş olduğunu fark ettiğimde bir tık daha yaklaştım. Teslim olur gibi bedenini yere atıp kulaklarını geriye yatırırken fazlasıyla sakindi ancak yaralı partisine dokunduğumda bir an için irkilerek beni de korkuttu, yine de bu korku pek de uzun sürmedi ve çabucak yaralı partiyi bir kez daha tuttum. Çok fazla çırpınmış olmalıydı, çünkü tel kürkünü aşmış ve derisini de bir miktar keserek etrafını kan içinde bırakmıştı.
Teli gevşetmek bir kaç dakikamı aldı. Patiyi kurtardım ve kıyafetimden kopardığım bir parça bez ile sardım. Onu tedavi etmeyi isterdim, ancak ağabeyim fark edecek olsa muhtemelen savallı hayvanı sağ bırakmazdı, bu yüzden iyileşmesi için dua ederek onu orman ruhlarına emanet ettim ve yaralı ayağına basmamak için çabalayarak ormana doğru ilerlerken sessizce arkasından baktım.
Yaralı hayvan ormana ilerlerken bir kaç kez arkasına dönüp bana baktı ve çok geçmeden ağaçlar arsında aksaya aksaya kaybolup gitti.
Onu kurtardım, ancak sonraki iki tilki ben onlara ulaşamadan ağabeyim tarafından çoktan öldürülmüştü.
O kış hayatımın yeni bir döneminin de başlangıcı oldu. Ağabeyim kışın ilerleyen dönemlerinde evlendi ve eve gelen yeni gelin de kaçan ablamın yerini doldurarak bir çok işe yardımcı olmaya başladı, böylece üzerimizdeki yük de bir miktar azaldı.
Miyagi iyi huylu çalışkan bir kızdı ancak biraz da tuhaftı. Zaman zaman beraber bir iş yaptığımızda gözlerini üzerime diker, kaşlarını çatarak beni uzun uzun süzerdi. Ne yapmaya çalıştığını anlayamıyordum, ancak bu fena halde rahatsız ediciydi. Sonunda bir gün sorduğumda etrafımda tuhaf bir enerjinin dolaştığını, ancak bir türlü anlayamadığını söyledi. Böylece Miyagi'nin hafiften deli olduğunu düşünmeye başladım.
Aradan yıllar geçti ağabeyimin iki çocuğu oldu, ikinci ağabeyim de evlendi ve evden kaçan ablam kocası ve çocukları ile birlikte barışmak için eve geri döndü.
Yanlarında ablamın kayınlarından biri de vardı tahmin ediyordum ki onu da küçük ablamla baş göz etmeyi düşünüyorlardı, ancak işler umdukları şekilde gitmedi.
Yemek yaparken adam bir kaç kez etrafımda dolanıp benimle konuşmaya çalıştı. Yirmili yaşlarındaydı ve ben henüz on üçtüm. Bu cidden sinir bozucuydu, ancak benden başka rahatsız olan yok gibi görünüyordu. Aslında olay tam olarak yaş da değildi, o dönemler kızların çoğu zaten 13-14 yaşlarında evlendirilirdi, ancak adamdan hoşlanmamıştım işte. Ne yakışıklıydı ne de bakışları güzeldi, ufak gözleri oldukça sinsiydi ve güldüğünde eksik dişleri apaçık belli oluyordu ve bu benim için rahatsız ediciydi.
Onunla konuşmamak için epey çabalıyordum, bu sefer de işlere yardımcı olmaya çalışıyordu. Sonunda beni ahırda inekleri beslerken sıkıştırıp karısı olmamı istediğini söylediğinde ödüm koptu, doğrusu bu epey korkutucuydu. Orada bana bir şey yapmaya kalsaydı muhtemelen kimse duymazdı. İstemediğimi, beni rahat bırakmasını söyleyip dışarı çıkmaya çalıştım ancak beni rahat yaşatacağını, epey zengin olduklarını, istersem ablama sorabileceğimi söyleyip ısrar ederek önümü kestiğinde her nasılsa bir şeyler oldu ve bir anda dengesini kaybederek bir köşeye biriktirilmiş hayvan pisliklerinin içine düşüverdi. Hemen ardından bir şeyin beni dışarı ittiğini fark ederek hızla oradan uzaklaştım ve onlar evde oldukları süre boyunca bir daha ahıra gitmedim.
O gün epey sinir bozucuydu ve aynı akşam korkudan hastalandım. Mide bulantım durmuyordu ve ateşim epey yükselmişti, benimle sürekli Miyagi ilgilendi. Hafiften deli olduğunu düşünsem de onunla ablalarım veya annemle olduğundan daha iyi anlaşıyordum bu yüzden bana olan biteni sorduğunda ona her şeyi anlattım. Sonrasında Miyagi, onlar gidene kadar etrafımdan ayrılmadı ve adını bilmek dahi istemediğim o adam ne zaman yanıma yaklaşmaya çalışsa onu bir bahaneyle uzaklaştırmayı başardı.
Ablam benimle kayını konusunda konuşmayı hiç denemedi bile çünkü Miyagi'nin söylediğine göre kayınına epey sinirlenmişti. Ablam onu küçük ablam ile tanıştırmak için getirmiş ve adam da bana göz koyunca işler bozulmuş, ablam benim henüz küçük olduğumu söylese de adam epey ısrarcıymış, Miyagi böyle söylemişti. Sonunda büyük ablam eve dönme vaktinin geldiğini söylediğinde oldukça rahatlamış hissetmiştim. Ablamın eşi oldukça düzgün bir adamdı ve öyle bir adamın böylesine rahatsız edici bir kardeşinin olması inanılmazdı.
Dönmelerine bir gün kala Bay Dono beni mutfakta, pirinç ayıklarken sıkıştırdı. Belli ki bunu planlamıştı çünkü Miyagi o gelmeden sadece birkaç dakika önce kısa süreliğine yanımdan ayrılmıştı ve adam da hemen ardından içeri dalmıştı. Bir anda karşımda belirmesi beni epey korkutmuş, donup kalmama sebep olmuştu. Bir kez daha onunla evlenmemi, gitseler bile geri dönüp beni mutlaka eşi yapacağını söyleyerek elimi tutmak istedi. Dokunuşundan kaçmak için bir an yerimden kalktım, pirinçler etrafa saçıldı ve aynı anda ben ne olduğunu anlayamadan adam bir kez daha yerdeydi ve acıyla bağırıp kıvranarak bana uzattığı elini tutuyordu.
Bir saniye sonra mutfak ne olduğunu soran ev halkıyla dolmuştu, ancak ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu. On üç yaşındaydım ve yirmilerindeki bir adamın elini hiç dokunmadan kırmak gibi bir şansımın olmadığı apaçık ortadaydı, ancak olan tam da buydu, adamın eli kırılmıştı ve tek söylediği birinin elini büktüğüydü.
Elbette kimse bunu yapanın ben olabileceğime ihtimal dahi vermedi, ufak tefek, cılız bir çocuktum ve daha beş kiloluk bir pirinç çuvalını dahi taşımakta zorlanıyordum.
Ağabeyim ve ablamın eşi acıyla bağırıp duran Bay Dono'yu mutfaktan çıkardıklarında, ki yirmili yaşlarında ve evlenmek için kız peşinde dolanabilecek kadar kendine güvenen biri için çıkardığı yaygara oldukça utanç vericiydi, peşi sıra mutfağa gelen Miyagi ile bir an için bakıştık. Ayağa kalktığımda dağılan tüm pirinçler yine kabın içindeydi ve hepsi çoktan ayıklanmıştı ve bunu fark eden tek kişi bendim.
Aynı gece, Bay Dono'nun eli sarılmış ve dinlenmesi için odasında yalnız bırakılmıştı, büyük bir yaygara daha koptu. Odaya koştuğumuzda Bay Dono'nun korkudan kocaman açılmış gözlerle öylece tavana baktığını gördük. Yaşıyordu; ancak büyük bir şok geçiriyor gibi görünüyordu. Ne olduğunu sorduklarında tek kelime edemedi, hatta gözlerini kırpıştırmayı dahi ancak ağabeyinden, kendisine gelmesi için, yediği birkaç tokattan sonra başarabildi. Bakışları korkuyla etrafta dolaştı, beni gördüğünde çığlık atarak ağlamaya ve saklanacak yer aramaya başladı. Kimse ne olduğunu anlayamadı; ancak her nedense Miyagi ile bir kez daha göz göze geldik.
Sonraki gün evden ayrılana değin Bay Dono'yu tekrar görmedim. Ablam onun delirmiş olduğunu, korkunç bir yaratık gördüğünü söylediğiyle alakalı hikayeler uydurduğunu söyledi ve evin lanetli olduğunu. Oysa yıllardır yaşadığımız bu evde benzer bir şey yaşayan kimse olmamıştı. Bu yüzden söylenenleri de Miyagi ve benden başka kimse umursamadı.
Büyük ablam gittikten hemen sonra Miyagi yanıma gelip etrafımda dolaşan enerjinin her zamankinden yoğun olduğunu söyledi. Bunun tehlikeli olup olmadığını bilmiyordu, ancak hayatımı fena halde etkileyeceğinden emindi. Doğrusu, korkmadığımı söylemek yalan olurdu; ama bunu kabul etmek beni daha fazla korkutacağından ona sadece saçmaladığını söylemekle yetindim. Yine de artık Miyagi'nin deli olmadığından çok daha fazla emindim.
Uzunca bir süre benzer her hangi bir tuhaf olay yaşanmadı, zaten eve gelip giden pek misafir de yoktu; ancak her nasılsa işlerimin çok daha hafiflemiş olduğunu fark ettim. Örneğin sobayı yakmak için odun taşıdığımda odunlar her zamankinden daha hafif gelmeye başladı. Hayvanları otlatmaya çıkardığımda birinin dahi sınırı aşmadığını, hep bir düzen içinde kaldıklarını fark ettim. Pirinç ayıklamam gerektiğinde işim çok ama çok daha hızlı bitiyor, çamaşırlar çok da çaba harcamama rağmen pırıl pırıl temizleniyor, yemek yapmaya kalktığımda her şey bir anda bereketleniyordu. Ufak tefek görünen bir çok şey oluyordu, ancak tüm bunları çoğu zaman benden başka fark eden olmuyordu. Bu şekilde birkaç yıl daha geçti.
Miyagi'nin dördüncü çocuğunu doğurduğu gece yatağımın yanında ilk kez nereden geldiğini bilmediğim bir çiçek buldum. On yedi yaşını dolduralı çok fazla olmamıştı ve her hangi bir talibim ya da aşığım yoktu, bu yüzden çiçeği görmek beni epey şaşırttı, biraz da korkuttu, çünkü uyurken yatağımın yanına kadar gelebilen bir yabancının varlığı fikri oldukça ürperticiydi. Sonraki gün çiçek olayını anneme anlattığımda epey tedirgin oldu ve ağabeylerime etrafta her hangi bir iz olup olmadığını kontrol etmelerini söyledi, ancak ortada yabancı tek bir çöp tanesi ya da ufacık bir ayak izi dahi bulunmadı. Bu olayın ardından tedirginliğim iyiden iyiye arttı, çünkü sürekli olarak izlendiğim hissine kapılıp duruyordum, ancak dönüp etrafıma baktığımda hiçbir şey göremiyordum. Bu durum korkutucuydu, ancak tüm diğer şeylerde olduğu gibi bunlara da çok geçmeden alıştım. Öyle ki her sabah başucumda bulduğum çiçekler, ya da izlendiğim hissiyatı bir gün son bulsa muhtemelen koca bir boşluğa düşerdim.
Bir süre sonra Annem tapınakta yapılan bir ayinin ardından alelacele yanıma geldi ve dönüş yolunda, Rahibin benim için bir talip bulduğunu, evlilik vaktimin gelip geçtiğini söyledi. Bir an için korkuyla ürperdim ve çabucak etrafıma bakındım, görünürde yine bir şey yoktu, ancak korku eve değin devam etti. Anneme bir cevap vermedim, zaten o da fikrimi sormamıştı. Bir hafta kadar sonra, tanışmak ve evlilik şartlarını konuşmak için gelen karşı taraf yolda ufak bir kaza geçirdi. Ormanlık alandan büyük kayaçların yuvarlandığına dair bir haber aldık, heyelan olduğunu düşündük, ancak görünen oydu ki yalnızca kayalar yuvarlanmıştı ve ortada heyelana dair tek bir iz yoktu. Damat adayının bu kazada bacağını kırdığını duydum ve bu iş başlamadan bitti.
Bir ay kadar sonra bir aday daha çıktı. Belliydi ki annem beni evlendirmeyi aklına koymuştu iki ay içerisinde iki adayın çıkmasına başka açıklama bulamıyordum.
Anbem adamın epey efendi biri olduğunu, beni de tapınakta görüp beğendiğini, çok da zengin olduğunu söyledi. Çok geçmeden onun da evinde yangın çıktığını duyduk, böylece mülk derdine düşen adam evliliği de unutmuş oldu.
Miyagi olanların tesadüf olmadığını, benim başımın çoktan bağlanmış olduğunu ve evlenmem için boşuna çabaladıklarını söyledi ancak annem kaşlarını çatarak onu duymazdan geldi ve attığı kaşlarının altından bana attığı o küçük bakışta her nedense ufak bir korku parıltısı gördüğümü sandım.
Kısa süre sonra annem bir başka adaydan bahsettiğinde aslında beni evden göndermek için çabaladıklarını fark ettim. Annemin evlenmem için gösterdiği çabanın tek sebebi bu olmalıydı. Küçüklüğümden beri pek de samimi bir ilişkimiz olmamıştı, şimdiyse evlenmem için etrafımda dolanıp duruyordu. Doğrusu bu beni bir miktar sinirlendirdi, ancak sessiz kaldım.
Bir hafta kadar sonra, üçüncü aday neden olduğunu kimsenin anlamadığı bir şekilde zehirlendi ve akabinde de benimle evlenmekten vazgeçtiğini bildirdi. Adaylar bu şekilde bir belirip bir kayboldu durdu, çoğunun başına da çeşitli kazalar geliyordu ve böylece bana bir koca bulmak için uğraşan rahip de sonunda pes etti. Durum normal değildi ve Miyagi'nin anlattığına göre Rahip ne zaman benim için biriyle görüşecek olsa etrafında uğursuz bir havanın dolaştığından ve bunun onu korkuttuğundan bahsetmişti. Böylece lanetlenmiş olduğum düşünülmeye başlandı. Tamamen yalan da sayılmazdı.
Annem beni muska yapılması için bir çok tapınağa götürdü, öyle ki odamın her yanı farklı tapınaklardan alınmış çeşitli muskalarla dolup taştı, ancak bir sabah uyandığımda tüm muskalar ortadan kaybolmuştu. Annem hepsini attığımı düşündüğü için bana epey kızdı ve beni lanetli olmaktan memnun olmakla suçladı. Ona göre bu lanetten kurtulmak için hiçbir şey yapmıyordum, oysa ne yapmam gerektiğini dahi bilmiyordum. Beni tapınağa götürdüğünde peşinden gittim, muskaları odama asmamı söylediğinde dediğini yaptım ve daha ne yapmalıydım? Bu konuda epey öfkelendim. Sonraki sabah annem asık bir suratla yanıma geldi ve peşimdeki lanetin onu tüm gece kabuslarla korkutup durduğunu ve uyumasına izin dahi vermediğini söyledi. Böylece benimle tartışmayı da bitirdi. Yine de tapınağa gidip muska toplama ve ayinlere katılma ritüellerimiz son bulmadı, ancak ne zaman odama bir muska asacak olsak sonraki gün hiç var olmamış gibi ortadan kaybolmaya devam etti. Bu süreçte aile üyelerimin de benden iyiden iyiye uzaklaşmaya başladıklarını fark ettim. Annem, babam, ağabeylerim... Olay çoktan evlenmiş olan ablalarımın dahi kulağına gitmiş, ara ara ziyarete geldiklerinde onlar dahi benden uzak durmaya ya da çocuklarını uzak tutmaya dikkat eder olmuşlardı. Böylece neredeyse iki yıl geçti. Artık her hangi bir talibim çıkmıyordu ve etrafımdaki herkes çoluk çocuğa karışırken cidden lanetlenmiş olduğumu düşünüyordum. Çünkü evde de benimle Miyagi'den başka konuşan yoktu, bir de arada ineklerle konuşuyordum, bunun dışında çeltik tarlasında dahi diğerlerinin benden bir tık uzakta çalışmak için özellikle dikkat ettiklerini fark etmiştim.
Yine öylece yalnız başıma oturmuş sıkıntıdan bahçe çevresine ektiğimiz sebzelerin arasında biten otları temizlerken Miyagi yanıma gelip çocukları dereye götüreceğini, onunla gitmek isteyip istemediğimi sordu. Dört çocukla baş etmek epey zordu, zaten benim de her hangi bir işim yoktu, bu yüzden 'Neden olmasın' diye düşündüm.
Bahar aylarındaydık ve yılın bu döneminde orman cenneti andırıyordu, yol üzerinde eski bir tapınağın yanından geçtik. Burası uzun süre önce terk edilmişti ve oradan ne zaman geçsem heykeller tarafından izlendiğim hissine kapılırdım. Bu geçişimizde de bu his değişmedi, hatta bir ara tilki heykellerinden birinin gözlerinin hareket ettiğini dahi görür gibi oldum, ancak daha dikkatli baktığımda hiçbir şey yoktu. Miyagi'ye hiçbir şey söylemedim ancak heykellerden birinin ayak ucuna ormanın koruyucu ruhu için evden getirdiğimiz yiyeceklerden bıraktım. Böylece hiç yoksa çevremde dolaşıp duran kötücül enerjiden beni koruması için dua edebilirdim.
Dere kenarına ulaştığımızda çocuklar fazlasıyla heyecanlıydı, büyükler çabucak üzerlerindekileri atıp suya koştular, biz de evden getirdiğimiz yiyecekleri hazırlayıp güzel havanın tadını çıkardık. Yine de yalnızlık içimi bir kez daha kemirdi ve Miyagi ile evlilik hakkında konuşmadan edemedim. Ağabeyimle evlendiği için mutlu olup olmadığını sordum, Miyagi ise daha mutlu olduğu bir zaman hatırlamadığını söyledi. Doğrusu güldüm, çünkü evlendiğinde sadece 16 yaşındaydı ve karşılaştırabilecek kadar uzun bir bekarlık hayatı olmamıştı, çünkü bu sürecin çoğunda zaten hiçbir şeyden haberi olmayan bir çocuktu.
Miyagi de güldü ve haklı olduğumu, ancak yine de mutlu olduğunu söyledi. Dediğine göre yalnız olma fikri ürkütücüydü ve çevresinde bir erkeğin varlığını hissedebiliyor olmak kendisini güvende hissettiriyordu.
Bir an canımın daha da sıkıldığı hissine kapıldım. Miyagi de fark etmiş olacak ki canımı sıkmamamı, kaderimin beni eninde sonunda bulacağını söyledi, ancak her nedense bir anda kalbim hüzünle doldu ve ne olduğunu anlayamadan gözyaşlarım süzülüverdi. Kafa dağıtmak için çıktığımız bu ufak gezi bir anda bir ağlama seansına dönüşüverdi ve eve geri döndüğümüzde çocuklar herkese dere kenarında nasıl da hıçkıra hıçkıra ağladığımdan bahsetti. Bu epey can sıkıcıydı, yine de kimse neden ağladığımı sormadı. Böylece o gece odama döndüğümde bir kez daha uzun uzun ağladım ve öylece uyuya kaldım. Aynı gece birinin saçlarımı okşadığı hissine kapıldım, nefesi yüzüme çarpıyor ancak tuhaf şekilde rahatsız etmiyordu yine de bir türlü gözlerimi açıp da kim olduğuna bakamıyor ya da her hangi bir tepki veremiyordum.
Sabah baş ucumda kırmızı bir gül ile uyandım ve yanında da bir çift altın küpe vardı. Çiçeklere çoktan alışmıştık, ancak altın konusu yeni bir tedirginlik sebebine dönüştü. Annem hemen o gün bir çanta hazırladı ve babam da dahil üç kişi ilk kez uzun bir yolculuğa çıkarak bizim çevremizdekilerden çok daha büyük bir tapınağa yol aldık.
Nara'daki büyük tapınağa ulaşmamız yaklaşık iki günümüzü aldı. Rahip ile görüşebilmek için epey beklememiz ve bu süreçte de bir çok ritüele katılmanız gerekmişti. Etrafta ibadet ve adak için gelen bir çok insan vardı. Doğrusu yirmi yıl boyunca yaşadığım köydeki tavukları dahi tanıdığımdan bunca yabancı insanı bir arada görmek beni epey bir dehşete düşürdü. Bizim görebildiğimiz tek yabancılar ayda yılda bir köyden geçen bir kaç gezginden başkası değildi.
Bu yüzden bir miktar kültür şoku yaşadığımı inkar edemezdim. Küçük insanlar, dünyanın kendi kıt çevresinden ibaret olduğunu sanar, ben de onlardan biriydim.
Rahip ile ancak tapınakta geçirdiğimiz bir kaç günün ardından görüşebildik. Yaşlı ve diğer tüm budist keşişlerin de olduğu gibi keldi, ancak gözlerinde ilginç, bilge bir parıltı vardı ve beni gördüğünde kaşları hafifçe çatıldı. Annem daha tek kelime şikayet edemeden yaşlı adam elini kaldırarak onu susturdu ve bana bunun kaç yıldır devam ettiğini sordu. Neyden bahsettiğini tam olarak anlayamadığımı söylediğimde annem çabucak atılıp bir türlü evlenemediğimi, taliplerimin başlarına sürekli çeşitli kazaların geldiğini, baş ucumda her sabah çiçekler bulduğumu, önceleri gizli bir sevgilimin olduğunu düşündüğünü ancak bu sabahki altın küpelerin ardından bu işte bir tuhaflık olduğundan emin olduğunu çünkü çevremizde bu kadar zengin kimsenin olmadığını anlattı.
Keşiş başıyla onayladı. "Kızın uzun süre önce gelin olarak seçilmiş." dedi ardından sakince. "Nadir görülen bir durumda, nadir görülen bir düğün ile evlenecek. Kocası yakında, uzun süredir beklediği gelinini almaya gelecek ve ömrünün kalanında da onu korumaya devam edecek."
Her ikimiz de ona tuhaf tuhaf baktık, neyden bahsettiğini anlayamamıştık.
Rahip sakince konuştu. "İçeri yalnız girmediniz." dedi kapıyı işaret ederek. Dönüp her ikimiz de kapıya baktık, ancak geride kimse görünmüyordu.
"Peşinde dolaşanları henüz göremiyorsun, ancak içeri girdiğinde geride kalıp kapıda beklediler, yani belli ki birileri onları gardiyanların olarak görevlendirmiş."
"Neden bahsediyorsunuz?" dedi annem korktuğunu belli eden bir sesle. "Orada hiçbir şey yok."
Tüylerimin ürperdiğini hissettim. "Kızınız gelin olarak seçilmiş, ancak damat bir insan değil. Sadece bunun ne zaman başladığını merak ediyorum. Bir şey yapmış olmalısın. Bir şekilde dikkatini çekmişsin ve güçlü birini kendine aşık etmeyi başarmışsın."
Bir kez daha ürperdim.
"Korkmalı mıyım? İnsan olmayan biriyle nasıl evlenebilirim?! Bunu yapamam!"
Rahip başını iki yana salladı, zayıf bir varlık olsa öldürebileceğini, ancak onun öldürebileceğinden çok daha kuvvetli bir şey olduğunu, yapacak bir şeyinin olmadığını söyledi. Dediğine göre Yokai peşimi kendisi bırakmayacak olursa, benim de kendisinden başkasıyla evlenmeme asla izin vermeyecekti. Bu konu beni büyük bir ümitsizliğe sürükledi, çünkü ne yapacağım hakkında en ufak bir fikrim dahi yoktu ve annem rahibin yanından ayrıldıktan hemen sonra benden biraz daha uzaklaşmıştı. Doğru düzgün yüzüme dahi bakmıyor, sürekli bir şeyler görmeyi bekler gibi etrafa bakınıp duruyordu.
Dönüşte yanıma babamı oturttu ve kendisi otobüste bir başka koltuğa oturdu, epey kötü hissettim.
Eve döndükten sadece iki gün sonra tüm ev ahalisi her şeyi öğrenmişti ve Miyagi dışında herkes benden kaçmak için resmen yer arıyordu. Ne zaman bir odaya girecek olsam konuşmalar kesiliyor, herkes dönüp bana ve etrafıma bakınıyordu. İşin kötüsü artık çevremde bir şeyler olduğunu bildiğimden ben de sürekli etrafıma bakınıyor bir şeyler görmeyi bekleyip duruyordum. Ancak elbette hiç bir şey göremiyordum. Görememek ise beni daha da tedirgin ediyordu.
Gece olup odama gitmek zorunda kaldığımda etrafımda ne olduğunu ya da neye benzediklerini bilmediğim şeylerin varlıklarını bilmek beni korkutuyor, sabaha değin uyanık kalmama sebep oluyordu. Artık uğursuz olduğum düşüncesiyle olacak, evde her hangi bir işe el atmama dahi izin verilmiyor, apaçık dışlanıyordum. Hal böyle olunca da vaktimin çoğunu ya bahçede ya da odamda geçirmek zorunda kalıyordum ve benimle tek konuşan yine Miyagi'den başkası değildi.
***
Devamının gelmesi ve finali görmek ümidiyle...
Bir takım gerçek olaylardan ilham alınarak yazılmış olsa da, her şey yalnızca kurgudan ibarettir.