İçeriğe geç

Orion Kuşağı

Bölüm 2 · 16 dk okuma

Orion Kuşağı

Bölüm 2

Günceler

"Göğün derinliklerinde parıldayan yıldızlar, unutulmuş varisin dönüşünü müjdeleyecektir. Kızıl taşın kudreti, yalnızca gerçek varisin ellerinde yeniden hayat bulacaktır. Lakin dikkat kesilin, zira karanlığın gölgeleri yükselirken, dosttan düşman doğacak ve sırlar gün yüzüne çıktığında ihanet kaçınılmaz olacaktır. Kaderin ince iplikleri birbirine dolanacak ve Kraliyet Yıldızları'nın altında, sevgi ile nefret arasındaki sınır incecik bir tüy gibi titreyecektir. Taç, kanla mühürlenecek ve yalnızca en saf kalp, hakiki gücü ortaya çıkarabilecektir. Geceye hükmeden avcının soyundan gelen, ışığın muhafızı olacaktır."

Kadim Kehanet Kitabı, sayfa 2201

Victoria döneminde, o zamanların İngiltere'sinde ılık bir bahar akşamının tatlılığına kendimi kaptırmıştım. Odama çekilmiş, camdan yıldızlara bakarken, her zamanki gibi uyuma numarası yaparak ailemi ve dadımı kandırıyordum. Tatlı tatlı esen akşam esintisi, dalgalı açık kumral saçlarımı okşuyordu. Küçük ellerimi yanaklarıma dayamış, gözlerimi gökyüzüne dikerek hayallere dalıyordum. Büyükbabamın anlattığı hikayeler, geceleri rüyalarımı, gündüzleri ise hayallerimi süslüyordu. Kimse aklımdan neler geçtiğini tahmin bile edemezdi. Ailem için ideal bir evlat gibi görünüyor olsam da içimde bambaşka bir dünya vardı.

Ailem her daim benimle gurur duyar, gittikleri her yerde biricik kızlarından bahsetmeyi ihmal etmezdi. Tanıdıkları Vivienne, ailesine göre; evlenme çağına gelince zengin bir beyefendiyle evlenip sonsuza kadar mutlu bir hayat yaşayacak türden birisiydi.

Ne büyük bir yanılgı!

Küçük tatlı Vivienne, kendisine biçilen bu rolün çok ötesindeydi. Her denilene katlanacak, boyun eğecek biri değildim. Ailem ise bu özgürlükçü tarafımı henüz görmemişti. Doğrusunu söylemek gerekirse; bunu görebilmeleri için fırsatım olmamıştı. Yaşıtlarımdan farklı geçen çocukluğum, benim hep çocuk kalmama neden olmuştu. Küçük yaşta almaya başladığım piyano, dans gibi dersler yüzünden, evde tıpkı bir hapis hayatı yaşıyordum.

Ailemden ilgi çekebilmek için elime geçen her fırsatta yaramazlık yapmayı ihmal etmezdim. Ayda en az bir kere mutlaka bir şeyleri kırardım. Evimiz arka bahçesinde kalan bir alanda bir sürü çiçek ve otların arasında dolaşırdım. Elbiselerimin bazı yerlerinde çamur izleri şekiller oluştururken, dizlerim hep kabuk bağlamış yaralarla doluydu. Bu yüzden annemden sürekli azar işitir ve yaptığım yaramazlıkların cezası olarak tüm günü odada geçirme cezası alırdım. Bir keresinde evimizin arkasındaki ağaca tırmanmaya kalkmıştım. Sağlam olmayan bir dala basmamla birlikte ağaçtan düşerek her tarafımı yara bere içinde bırakmıştım -hayatımda bu kadar canımın yandığını hatırlamıyorum-. O günden kalan bir yara izi yıllar boyunca benimle kalacak ve her gözüme iliştiğinde o günü hatırlayacaktım. Yaramazlık yapamadığım zamanlarda benim için tek kurtuluş yeri büyükbabamın kırsaldaki evi olurdu. Babam, Lord Robert Wilson, bazen beni yanına alarak kırsaldaki eve götürürdü. O evde kocaman bir kütüphane beni karşılar, saatlerce oturup ilgimi çeken kitapları açıp okumayı çok severdim. Öğretmenlerimin baskısından uzak birkaç saatin keyfini çıkarırdım.

Ailem, beni tanımadıklarını sanıyordu. Oysa ben böyle biriydim. Kimse içimi benden daha iyi bilemezdi. Çocukluğumun karanlık tarafları işte bunlardı.

Tüm bunların yanı sıra, çocukluğuma dair en net hatırladığım şeylerden biri de kırsaldaki eve yaptığımız bir hafta sonu ziyaretiydi. Annem her zaman elbiselerimi kendisi seçer ve bana giymek düşerdi. O gün de yine benim için seçtiği açık mavi renkli, kolları kabarık ve dantel detaylı bir elbiseyi giymiştim. Annem, bu elbisenin kahverengi gözlerimi ortaya çıkardığını söylerdi. Açık kumral saçlarıma tutturulmuş beyaz bir kurdele, zarif bir şekilde aşağıya doğru süzülüyordu. Sekiz yaşında, yaramaz bir kız çocuğu için pek rahat bir giysi değildi.

"Vivienne, lütfen kendini rahibeler gibi o kütüphaneye kapatıp saatlerce orada durma." diye uyardı annem. Sesindeki ciddiyet yüzüne yansıyordu. Sevgili annem Leydi Mary Wilson, karakteri gerekçesiyle kızıyla -yani benimle- ters düşen bir kadındı: Ağırbaşlı, disiplinli ve oldukça dindardı. Her hafta sonu mutlaka kiliseye giderdi. Fakat kiliseye gitmesinin tek amacı sadece dindarlığı değildi. Orada buluştuğu birkaç arkadaşıyla beraber çay saatlerinde bir araya gelirler; ülke içindeki olaylardan, son zamanların en gözde bekarlarına kadar her türlü konuyu konuşurlardı. Leydi Wilson pek bu tür şeylere meraklı değildi. Onun tek amacı kendinin ne kadar iyi durumda olduğunu göstermekti.

Ne kadar zenginsen, sosyete içinde o kadar yerin vardır.

Annemin uyarısının ardından uslu bir çocuk olarak, susmakla yetinmiştim. Çünkü cevap verirsem bu konuşmanın daha kötü yerlere gideceğini önceden deneyimlemiştim.

"Tamam anne." Dedim ve arabalarının camından dışarıyı izlemeye başladım. Babam ise en az benim kadar suskundu. Yol boyunca kimsenin ağzından başka hiçbir şey çıkmadı.

Büyükbabamın ait eve geldiğimizde, kalbimin hızla atmaya başladığını hatırlıyorum. Ne zaman buraya gelsem hep aynı duyguyu yaşardım. Heyecandan yerimde kıpırdanmam annemin dikkatinden kaçmazdı. Keskin bakışlarını bu yaşımda bile net bir şekilde hatırlıyordum. Mavi gözlerinin iriliğiyle benimle göz teması kurması yeterdi. Ne zaman üzerime düşürdüğü bakışlarını hissetsem kendimi aniden toparladım.

Araba yavaşlayarak durdu ve kapı açıldı. İlk önce sonra sevgili babam, annem ve de ben indim arabada.

Bizi karşılamayı bekleyen yaşlı bir adam; gür olan bembeyaz saçları arkaya doğru taramış, yaşına göre genç gözüken hafif uzun yüzü, masmavi gözleri, çatık kaşları ve hala birkaç tel gri olan bıyığıyla duruyordu. Oldukça şık giyinmiş ve yüzünde tatlı bir ifade takınmıştı. İçimde dolup taşan mutluluk ve coşkuyla beraber anneme aldırmadan bizi bekleyen yaşlı adama doğru koşup ona kocaman sarıldım.

Büyükbabam Kont William Wilson, tam anlamıyla bir centilmendi. Uzun bir süre Kraliyet Ordusunda görev yaptıktan sonra sonunda kendini rahat edebileceği bu malikaneye yerleşmişti. Ona her zaman özenirdim. İmkânsız olacağını bilsem de bir gün onun gibi bir asker olmak istemişimdir.

"Seni burada görmek ne güzel Vivi."dedi duygu dolu sesiyle.

Büyükbabam, en sevdiği torunu kesinlikle benden başkası değildi. Bu sebeple diğer torunlarına isimleriyle hitap ederken, onun için hep Vivi olurdum.

Annem hemen arkadan belirlen silüetiyle aradaki buzlar kendini çok net belli ettirmişti. Saygı gereği verilen selamlaşma ise oldukça samimiyetsizdi. Büyükbabam, oğlunun evlendiği müstakbel Fransız kökenli eşini hiçbir zaman kabul etmemişti. Ancak geçen yıllar ve benim doğmam sayesinde ilişkilerinde yumuşama olmuştu.

Hep beraber içeri geçerlerken, hiç olmadığım kadar mutluydum. İçeriden yükselen havlama sesiyle beraber büyükbabam hariç herkes aniden irkilmişti. Yaşlı adamın yüzündeki munzur bir ifade ve alaycı bir bakışla, oğluna ve de gelinine baktı. "Size bahsetmedim ama bu evde artık tek değilim." dedi iğneleyici ses tonuyla.

Annem hemen yanındaki eşine tedirgin bir bakış atınca, babam aynı bakışı ona iade etmişti. Ben ise onlardan tamamen farklı duygular içindeydim.

"Onu görebilir miyim?" deyiverdim, benim bu tatlı istediğime memnun olan büyükbabamın yüzünde şefkatli bir gülümsemeyle onaylarken, annem durumdan hiç memnun değildi. "Vivienne, köpeği sonra görürsün." dedi vurgulu bir ses tonu ve ekşitilmiş suratıyla.

"Ama anne çok merak ediyorum!"

"Sana sonra görebilirsin, dedim."

Aradaki oluşan gerilimden rahatsız olan büyükbabam kendinden emin bir tavırla olduğu yerde durdu.

"İstersiniz siz biraz dinlenenin. Vivienne ve ben bahçede vakit geçiriyor olacağız."

Annem karşı çıkmak istedi ancak babam bu teklifi memnuniyetle kabul etti. Sevgili eşiyle merdivenlerin yolunu tuttular.

Akşam yemeğinin ise pek keyifli geçtiği söylenemezdi. Tek çıkan ses çatal bıçak sesleriydi. Bu ortamdan oldukça sıkılmış, bunalmıştım. Daha fazla yemek istemeyerek masadan kalktım. "Uyumaya gidiyorsun canım. Yarın erken yola çıkacağız." Dedi annem oldukça sakin bir ses tonuyla.

Sessizce homurdanıp doğruca yukarı çıkıp odama girdim. Büyükbabamla doğru dürüst vakit geçiremeden gitmek benim için işkence olmuştu. Üstümü değiştirip yatağa attım bedenimi ancak hiçbir şekilde uyuyamadım. Sürekli yatakta bir o yana bir bu yana dönüp durmaktan başka bir şey yapamadım. Ne kadar bir sürenin geçtiğini bilmiyordum ama anne ve babamın odalarına gitme sesini duyunca aklıma bir fikir gelmişti.

Yatağımda sessizce kalkarak masanın üzerinde duran mumuna doğru gittim. Mumunu yakıp, parmak uçlarına basarak odasının kapısına kadar geldim ve aynı sessizlikte kapısını açıp koridoru kolaçan ederek odamdan çıktım. Olabildiğince ses çıkarmadan koridorun sonuna kadar yürürken annem ve babamın kapısının önündeki konuşmalara istemeden şahit olmuştum.

"Yarın sabah erkenden yola çıkarız. Lune Gölü yakınındaki ev için görüşmeye bir an önce gitmemiz lazım." diyerek kendi kendine plan yapan babam, bir anlık sessizleşti.

"Beni dinlemiyor musun?"

Annemin derin bir iç çekerek, odanın içinde volta attığını gölgesinden gördüm. "Buraya her gelişimizde, baban olduğundan daha tuhaf birisi gibi davranıyor." dedi yakınan bir sesle.

"Yine başlıyoruz..."diye içinden geçiren babam, yataktan yayların sesiyle birlikte ayağa kalktı.

"Ne var bunda?"

"O köpeği görmedin mi! O pire torbasını sevmesine izin vermemeliydim..."

"Azıcık daha dayan. Mirasa ulaşmamıza az kaldı."

Babam ne acıdır ki, büyükbabamın ölmesini bekliyordu. Zenginliğin getirdiği şehvet onun gözünü kör etmiş; hırslı, açgözlü ve bir o kadar bencil bir adama dönüşmüştü. Mirasın kendisine kalacağına olan inancı her geçen gün artarken, hayalleri bir o kadar büyüyordu.

"Lütfen, birazcık daha sabır." diyerek annemi teselli etmeye çalışıyordu. Duyduğum bu laflar benim için yeni şeyler değildi. Kendi evimizdeyken, resmen sabah akşam fark etmeksizin sürekli konuşulurdu. Gündemimizde başka hiçbir şey yokmuş gibi, büyükbabamın ölmesi için gün sayıyorlardı.

O yaştaki ben buna daha fazla dayanamayıp, kapının önünden geçmeye cesaret edemedi ve koridorun öbür ucuna doğru yürümeye başlamıştı. Koridorun sonunda açık kapısından ışık sızan bir oda vardı. Burası büyükbabamın çalışma odasıydı. Bu saate kadar uyanık olmasını bazen anlamazdım.

Tereddüt ederek kapıyı yavaşça çaldım ve içeri girdim.

Büyükbabam okuma gözlüklerini takmış kitap okuyordu. Kendisini o kadar kaptırmıştı ki, benim geldiğini duymamıştı bile.

"Şey..."dedim kendimin burada olduğunu belli ettirmek istercesine. Büyükbabam anında gözlerini kitaptan çekip, bana doğru baktı.

"İyi geceler Vivi. Bir problem mi var?"

"Uyuyamadım... Birazcık burada dursam olur mu?"

Büyükbabam okuduğu kitabı kapattı. Ayağa kalktı ve birkaç adımda benim yanıma ulaştı. "Hayır. Burada duramazsın. Çünkü seninle başka bir yere gidiyoruz." Diyerek elimdeki mumu aldı ve benim ufak elini kavrayarak beraber odadan çıktık.

Sessizce merdivenlerden inerek aşağı katta olan kütüphaneye ulaştık. Burası benim için başka bir dünyaydı sanki.

"İstediğin kitabı alabilirsin." Dedi büyükbabam.

"Fakat, kitapların senin için çok kıymetli."

Yaşlı adam, içten bir şekilde tebessüm ederek bana baktı. "Evet. Haklısın kitaplarım benim için çok kıymetli, "dedi ve benim yanım çömelerek sevgi dolu gözlerle bana baktı. "Fakat onlardan daha kıymetli bir şey varsa o da sensin." dediğinde büyükbabama sarıldım.

"Şimdi." dedi bu sefer kesin bir sesle. "İstediğin kitabı seçebilirsin."

Neşeyle etraftaki kitaplara bakınırken, büyükbabam kütüphanedeki okuma koltuğa oturarak ilgimden oldukça memnun bir şekilde beni izlemeye koyulmuştu.

Kocaman rafların arasında gezinirken, neredeyse tüm kitaplara bakmaya çalışıyordum. Bazı raflar boyumu fazlasıyla geçtiğinden onları göremiyordum. Çoğu kitabın ciltleri yıpranmış ya da eskimişti. Mum ışığında uçuşan tözler eşliğinde bakınmaya devam ettim. Çoğunluk tarihi kitaplardı ve bu tür kitaplar küçük kızın ilgisini hiç çekmezdi. Rafların sonuna geldiğinde parlak ciltli bir kitap aniden dikkatimi çekmişti. Uzanarak kitabı eline aldım. Kitabın kapağı siyah renkliydi ve tam ortasında gümüş işlemeli arı motifi vardı. İçini açtığında çeşitli resimlerin sayfaları süslediğini gördüm. Her sayfasında çizilmiş farklı bir resim ve ufak notlar vardı. Bazı notlar farklı dillerle yazılmıştı. Kitabı karıştırırken, içimdeki o tatlı heyecan gittikçe artmaya başlamıştı.

"Bunu buldum." diyerek geri gelerek elimdeki kitabı büyükbabama uzattım.

"Ah, demek bunu buldun." dedi büyükbabam hüzün dolu sesiyle. İhtiyatlı bir şekilde sayfaları çevirirken, eski bir maziyi hatırlamış gibi hem gülümsedi hem gözleri doldu.

"Ne kitabı bu?"

"Gittiğim ülkelerdeki insanlardan öğrendiğim efsaneleri yazdığım bir kitap. Okumama mı ister misin?"

Bu teklifi asla reddedemezdim. Tüm dikkatimi büyükbabama vererek koltuğa oturdum ve pür dikkat onu dinlemeye başladım.

"Yaklaşık yirmi yıl önce çıktığım seyahatten geri dönmüştüm. Arkadaşlarım bu sebeple ava çıkmayı önerdiler ve ben de kabul ettim. Üç arkadaşımla beraber buraya ne çok yakın ne çok uzak bir yere doğru yola çıktık. Avlanacağımız yere giderken akan bir nehrin üzerine yapılmış pek sağlam durmayan eski köprü karşıladı bizi. İlk iki arkadaşım köprüden geçtiler ancak ben onlara yetişemeden köprü sallanmaya başladı. En sonunda aşağıda hırçın bir şekilde akan nehrin içine düştüm."

"Olamaz!" dedim anlık heyecanla. Sanki o da anlatılan bu eski anıyı yaşıyordum. Büyükbabamın hoşuna giden bu durumu karşılıksız bırakmak istemedi.

"Ah, cidden olmaz!" diyerek yanıt verdi.

"Peki nasıl kurtuldun?"

Yaşlı adam o zamanı hatırlamak ister gibi gözleri uzak bir yere daldı, "nasıl kurtulduğumu ben de net hatırlamıyorum," dedi ve devam etti. "Uyandığım zaman hiç bilmediğim bir yerdeydim. Kendimi suyun kenarında bulmuştum. Etrafım ağaçla çevriliydi ve emin olduğum tek bir şey vardı: kaybolmuştum. Her tarafım sırılsıklamdı. Havanın rüzgârlı olması ise tamamen tesadüftü. Neredeyse zatürre olacağımdan emindim. Hava gittikçe kararmaya başladığında kendime kalacak bir yer bulmak zorundaydım. Yolda giderken çalıların ilerisinde bir adam fark ettim. Elinde tuttuğu silahla bir ceylanı avlayacaktı. Buna kalbim dayanamadı ve ses çıkartıp ceylanı ürküttüm. Bu davranışım adamı çok kızdırmış olacak ki bana lanetler yağdırarak peşime düştü. O anda avladığımız hayvanların hislerini çok daha iyi anlamıştım. Çünkü adam beni bir hayvan gibi görmüş ve peşimden koşmaya başlamıştı. O kadar yıl boyunca bir sürü askeri eğitmeme rağmen ilk defa bu kadar korktuğumu hissediyordum. Canımı kurtarmak için tüm gücümle koştum ve dalları yere sarkan bir söğüt ağacının altından geçtim. Hiç beklemediğim bir yerdeydim. Kendimi ansızın bir mağarada bulmuştum. Mağaranın içinde ne olduğunu umursamadan sessizce peşimdeki avcının gitmesini bekledim. Sesler kesildiğinde artık güvende olduğumu düşündüm. Başımda inanılmaz bir ağrı vardı." Büyükbabam derin bir iç çekti. Sanki o anı tekrar yaşıyormuş gibi gözleri kendi yazdığı satırlarda bir süre takılı kaldı.

"Mağaranın iç taraflarındaki ışıklar ilgimi çekti. Dikkatli bir şekilde mağaranın derinlerine doğru ilerledim. Yakınlardan bir yerden su sesi geliyordu ayrıca mağaranın içindeki aydınlık bu düşüncemi destekliyordu. Suyunu üstüne düşen ışık mağaranın içinde kısa süreli bir aydınlık yaratmıştı. Biraz daha yürüdükten sonra gerçekten büyüleyici bir manzarayla karşılaştım. Hayatımda daha önce o kadar parlak olan bir su görmemiştim. Mağaranın üst kısmındaki yuvarlak açıklıktan ay ışığı direkt olarak suyun üzerine düşüyordu. Gözlerim karşımdaki manzaraya alıştıkça, bir şeylerin farklı olduğunu hissettim. Işık huzmesinin altında, yemyeşil bitkilerle kaplı, doğanın saf güzelliğini yansıtan bir alan vardı. Çevrede akan küçük bir dere, kayaların arasından süzülen su damlalarıyla birleşiyor, ortam bir huzur dalgası yayılıyor ama aynı zamanda büyülü bir şeylerin varlığını hissettim. Mağarayı keşfederken, aniden önümde bir şekil belirdi. İlk başta ne olduğunu anlayamadım; sonra bunun az önce hayatını kurtardığım geyik olduğunu fark ettim. Ancak bu geyik, sıradan bir hayvan değildi. Gözlerinde derin bir bilgelik ve içsel bir ışık parıldıyordu. Geyik yavaşça bana doğru yaklaşınca, düşünebildiğim tek şey onun peşinden gitmekti."

"Geyiği takip ederken mağaranın derinliklerine doğru ilerledik ve bir noktada mağara aniden sona erdi. Ama bu son, benim bildiğim dünyanın sınırıydı. Karşımda, büyülü bir manzaraya açılan bir kapı vardı; gökyüzü, renkler ve yapıların tümü farklıydı. Burası, sonradan öğrendiğim kadarıyla Knithma Krallığı'ydı. Dünyalar arasında saklı, sadece seçilmişlerin erişebileceği bir diyar." Dedi düşünceli bir sesle. Ara verdiği dakikalarda ona olan hayranlığım bir kez daha artmıştı. Büyükbabam hayatını boyunca oradan oraya gezerek, Kraliçe'nin verdiği görevleri yaparak geçirmişti. Kendini bir maceraperest diye tanımlardı. Aslında sadece o değil, etrafında olan arkadaşları onunla aynı fikirdeydi. Efsaneler dinlemeyi, gizemli şeylerin peşinden gitmeyi çok severdi. Sırf bu yüzden ailesini boşlamıştı; ondandır ki, oğlu ona karşı kırgınlık ve öfke içindeydi...

"Sonra ne oldu?" dedim sabırsızca.

Büyükbabam uyarıcı bir bakışla bana baktı. "Ancak sürekli sözümü kesersen olmaz. Kaldığım yeri unutuyorum. Yaşlı bir adamım nasıl olsa..."

Ellerimle hızlı bir şekilde ağzımı hemen kapattım. Benim bu hareketime tatlı bir tebessümle bakan büyükbabam kaldığı yerden devam etti.

"Etrafım bugüne kadar rastlamadığım ağaçlarla çevriliydi. Gökyüzü aynı gökyüzüydü ama kendi dünyamda değildim. Bana yol gösteren geyikte artık etrafımda yoktu, bilmediğim bir dünyada yapayalnız kalmıştım. Bu yeni dünyaya olan merak arzum şiddetlenince ormanın içine doğru yola koyuldum. Çok geçmeden beni küçük bir kasaba karşıladı. Etrafımdaki insanlar benim bir yabancı olduğumu hemen anlamışlardı. Fakat bana karşı çok misafirperver davrandılar. Kaybolduğumu ve eve geri dönmem gerektiğini onlara anlattığımda beni büyük bir eve götürdüler. Ona para teklif ettiğimde geri çevirdi."

Yaşlı adam yüzünde hafif bir tebessümle yine bir yerlere daldı, "para kıymetli," dedi. "ondan daha kıymetli olan ise sevgidir."

O anda anlamıştım bazı şeylerin neden daha değerli olduğunu. Annem para olduğu kadar sevgi var sanıyordu ama ya sevgi...

Oldukça etkilenmiş olacaktım ki bir süre sessizce donakalmıştım. Annem ve babam sürekli paranın ne kadar değerli olduğu hakkında konuşur dururlardı. Öyle bir noktaya gelmişti ki, parasız hayatın olmadığı kanısına varmıştım. Bu gece ise vardığım sonuç basitti: Para her şey değildi.

"Kadın yıllarca o kulübede yaşamış. Çocuğu veya kocası yokmuş. Hayatını sadece kendisine adamış. Etkilendim, bu zamanın kadınlarının birçoğu evlenip çocuk yapma hayali içinde yanıp tutuşuyorlar."

"Hiç de bile! Ben evlenmeyeceğim. Ünlü bir gezgin olup dünyayı dolaşacağım." Dedim isyankâr bir şekilde. Büyükbabamın böyle düşünmesi beni incitmişti. Büyükbabam sevgiyle saçımı okşadı.

"Biliyorum Vivi. Sen hep ne istediğini bilen akıllı bir kızsın. İleri zamanlarda çok güzel şeyler yapacağına eminim ve şunu asla unutma; birisiyle evlenmeden de harika bir hayata sahip olabilirsin. Fakat emin ol hayatını daha güzel kılacak bir insanı bulduğunda onu kaybetme."

Bu sözlere yumuşamıştım, büyükbabam benim için her zaman alternatif bir seçenek sunardı. Ailem kendimi kurtarmam için zengin bir adamla evlenmem gerektiğini düşünürlerken, büyükbabam ise hayatımı güzelleştirecek birisini bulmamı öğütlemişti. Onu başımı onaylarcasına salladım, "devam et büyükbaba." kaşlarımı çattım ve kararlı şekilde, "bir daha sözünü ASLA kesmeyeceğim!" dedi.

"Tamam o halde, nerede kalmıştım," dedi kaldığı yeri hatırlamaya çalışarak. "Ah, evet hatırladım. Eşi ve çocukları yok demiştim. Bana bazı efsaneler anlatmaya başladı. Aslında başta pek ilgimi çekmediği için dikkatli dinlemedim. Keşke dinleseydim..."diye yakındı.

"Dünyamızdan çok uzaklarda, yıldızların karanlık derinliklerinde kaybolmuş, insan adının yankılanmadığı eski ve kadim topraklar vardı. Orada, kimsenin varlığını bile bilmediği bir diyarda, altı krallık hüküm sürerdi. Bir zamanlar bu krallıklar barış içinde yan yana yaşardı; ancak iktidar hırsı ve güç arzusu, o birliği parçalayıp halkları birbirine düşman etti. Aralarındaki anlaşmazlıklar büyüdükçe, savaşlar kaçınılmaz oldu. Yüzyıllar süren kan ve külden geriye sadece hayaletler, kayıp rüyalar ve ölmeye yüz tutmuş topraklar kaldı. Halklar, açlık ve sefalet içinde, yok olmanın kıyısına geldiğinde, Kadim Tanrılar göklerden yeryüzüne inerek hepsini cezalandırdı. Bir çığ gibi büyüyen felaketle sarsılan krallar, bu yıkımı durdurmak için umutsuzca bir çözüm aradılar. Bir süre sonra, içlerinden biri tüm krallıkları birleştirip barış getirmesi için seçildi. Bu, tarihte ilk ve son olacak bir "Birlik Kralı"ydı."

"Birlik Kralı, Knithma adını verdikleri bu birleşik krallığın başına geçti. Taç giyme töreninde her krallık, kendi simgesini taşıyan değerli bir taş sunarak tacına yerleştirdi. Bu taşlarla bezeli taç, barışın ve adaletin simgesi haline geldi; Knithma, halklar arasında dostluk, bilgelik ve refah dönemine adım attı. Ancak her hikâyede olduğu gibi, bu barış masalının ardında da gölgeler dolanıyordu. Kral'ın küçük kardeşi, taht hakkının kendisine ait olduğunu düşünerek bu mutluluğun karşısında kinle doluydu. Derin bir kıskançlıkla ağabeyini gölgede bırakmanın yollarını arıyordu. Tahta bir varis geldiğinde ise, kıskançlık bir düşmanlığa dönüştü: Kraliçe hamileydi. Krallığın her yanına yayılmış umut, Kraliçe'nin dünyaya bir erkek çocuk getirmesiyle taçlandı. Kadim Tanrılar, bu çocuğa "Orion" adını vererek omzuna aynı ismi taşıyan bir takımyıldızına benzer bir doğum izi koydular. Halk, yeni Prens'i görmek için saraya akın ederken, beş yüz yıllık bir ejderha yumurtasından çıkan yavru ejderhayı ona yoldaş olarak sundular. Orion ve ejderhası, krallığın gelecekteki koruyucuları ve umudu olarak halkın kalbine taht kurdu. Fakat bu ışık ve huzur, Kral'ın küçük kardeşinin içindeki karanlık hırsı daha da büyüttü. Kin ve nefretle dolup taşan prens, bir gece ansızın ülkedeki en karanlık zindan olan Poena'ya doğru yola koyuldu. Orada, yıllardır zincirlenmiş olan Rawena adında bir cadı hapis yatmaktaydı. Gücünü karanlık büyüden alan bu cadı, krallıkta yasaklanmış en eski büyüleri biliyordu. Prens, ürkek bir cesaretle cadının karanlık hücresine ulaştı. Cadı, gözlerinde yanan ateşle prensin yüzüne bakarak sessizce bekledi. Prens, Rawena'yla bir anlaşma yaptı: Orion'u, Kral ve Kraliçe'yi öldürmesi karşılığında onu serbest bırakacağını söyledi. Cadı bu teklifi acımasız bir yeminle mühürledi. Gecenin karanlığında saraya sinsice sızan Rawena, bebeği Orion'u acımasızca öldürdü ve ardından Kral ile Kraliçe'yi de uykularında katletti. Tüm krallık, sabah uyandığında dehşetle sarsıldı. Bu korkunç suikastın ardından Rawena, tacın üzerinde duran değerli taşları yok edip iz bırakmadan ortadan kayboldu. Yas içinde kalan halk, o günden sonra geleceğe dair her umudunu kaybetti. Fakat o felaket sabahında, kaderin ördüğü gizli bir kehanet son bir kez Kadim Kehanet Kitabı'na yazıldı. Diyorlar ki, bir gün 'Kızıl Taş' yaratılacak ve gerçek varis bir gün yeniden ortaya çıkacaktı. O gün geldiğinde, krallık üstündeki karanlık kalkacak ve Knithma'nın hakiki kaderi yeniden şekillenecekti... Ancak bu kehanet, yanlış ellerde bir felaket olurdu. Bu yüzden bilge kahinler, onu gözlerden sakladı ve yalnızca gerçek varisin sesini duyabileceği kadim büyülerle mühürledi."

"Madem kötü niyetli insanlar varmış, neden sana anlatmış?" diye sormuştum oldukça meraklı bir şekilde.

"Adı üstünde efsane tatlım."

"Efsane olduğunu bildiğin halde neden not o zaman?"

Bazen sorularımla herkesi şaşırtıp, bunaltabiliyordum. Herkesin aksine büyükbabam beni her zaman zevkle dinler, olabildiğince sorularıma cevap vermeye çalışırdı.

"Bilmem, belki bazı şeyleri değiştirmek istediğim içindir." diyerek defterini kapattı, ayağa kalktı ve hafifçe vücudunu esnetti. "Bence artık uykun gelmiştir."

Kafamla onu onayladı ancak aklım hala elindeki anı defterindeydi. "Onu hala alabilirim değil mi?"

"Tabii ki, artık bazı şeyleri araştırmak için fazla yaşlıyım. Arka taraflarında boş kalan sayfaları sen doldurabilirsin.

Kütüphaneye nasıl sessiz bir biçimde inmişsek, aynı şekilde yukarı çıktık. Büyükbabama iyi geceler dileyip doğruca yatağına yattım. Yanımda ise bundan sonra asla elimden düşürmeyeceğim anı defterini almış, uykuya dalmıştım.

⚔️Burada duruyoruz ama hikâye durmuyor. Yorum yapmayı unutmayın lütfen :") kitap hakkında görüşlerinizi merak ediyorumm. Bir sonraki bölümde görüşmek üzere🖤

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.