"Yağmurda birlikte ıslanacağımıza dair verdiğin söz, şimdi her damla ile içimde bir soğukluk bırakıyor gibiydi. Seninle olmayı hayal eden ruhum, her damlada biraz daha seni kaybettiğimi ve her şeyin bir yalan olduğunu fısıldıyordu."
Bilincim yerine geldiğimde, nefesim düzensizdi ve vücudum titriyordu. Sanki bir kriz geçirmiş gibiydim. Saçlarım alnıma yapışmıştı. Belim yukarı doğru kıvrılırken dirseklerimi yattığım yere dayadım. Gözlerimi aralayarak çevreme baktım, bakışlarımda bir bulanıklık vardı.
"Oswin usta, bana neler oluyor?" diye sordum, ama beklediğim gibi bir tepki alamadım.
Ortamda sessizlik vardı.
Beni ürküten tüylerimi diken diken eden sessizlik..
Oswin usta, her zamanki sakinliğiyle, sadece gözlerini bana dikip bir şey söylemeden ayağa kalktı. Kafamı ve sırtımı eski pozisyonuma getirdim, Oswin usta da yavaşça kalktı ve masanın üzerinde duran kutuyu alıp yanıma geldi.
"Bunu benim için takmanı istiyorum," dedi, sesi ağır ve ciddiydi. "Asla çıkarmamanı, kimseye vermemeni istiyorum. Bunu yapabilir misin? Emanetime sahip çıkabilir misin?" Kolyenin onda ki önemini iliklerime kadar hissettim. Ama kafam, rüyamdan ötürü o kadar karışmıştı ki, hemen kabul etmek istemedim.
Rüya... O tuhaf ses, zihnimi sarmaşık gibi sarmıştı.
Bakışlarımı Oswin ustadan ayırıp Barkan’a kaydırdım. Gözlerindeki endişe, sadece bir yabancıya duyduğu kaygıdan çok daha fazlasını taşıyordu. İçimden bir şeyler yerinden oynadı. O an, kalbimdeki buzların bir kısmı kırıldı ve bir sıcaklık yayıldı. Hızla çarpan kalbimi, ne olduğunu anlamadım ama hissettim. Barkan’ın gözlerindeki derin kaygı, içimdeki taş gibi sertleşmiş duyguları harekete geçirdi. Tanımadığı birine karşı duyduğu bu içgüdüsel koruma isteği… Her şeyin daha karmaşık hale gelmesini sağladı.
O sıcaklık, yavaşça her şeyi yumuşatmaya başladı. Gülümsedim, ama gülümsemem, içimdeki korkuyu bir an bile bastıramadı. Her şeyin ne kadar belirsiz olduğunun farkındaydım. Tekrar Oswin usta gözlerime takıldı. Yüzündeki sert çizgiler, kaybolan yılların izlerini taşıyor gibiydi. O anda her şey sanki bir fırtınanın ortasında gibiydi; bir huzursuzluk vardı, ama bir çözüm yoktu. O boşluk, Oswin ustanın karanlık bakışlarında derinleşiyordu.
“Tamam, Oswin usta. Emanetine iyi bakacağıma söz veriyorum,” dedim, ama söylediklerimdeki huzursuzluk bir türlü geçmedi. İçim, o rüya veya ne olduğunu bilemediğim o karanlık şeyle doluyordu. O korku, beni terk etmiyordu. Ama buna rağmen, Oswin usta bana güven verdi. Bir şekilde, cevapsız sorularıma rağmen onu anlamıştım. Anlatmak istese, anlatırdı. Ama şimdi ona sadece güvenebilirdim.
Kolyeyi elimde tutarken, soğuk metali parmaklarımla hissettim. Zinciri boynuma dolarken, dokusu soğuktu, ama içinde bir şey vardı. Bir tür gizem, bana ait olmayan bir şey. Sanki beni yıllardır bekliyormuş gibi. Boynuma oturan bu soğukluk, içimdeki korkuyu her geçen saniye daha fazla hissettiriyordu.
“Güvenini boşa çıkarmayacağımdan emin olabilirsin Oswin usta,” dedim ama bu sözlerin arkasındaki anlamı kendim bile hissedemedim. O an, Oswin usta'nın gözleri bir an daha derinleşti, karanlık bir şeyle doldu.
Ve sonra o ses… O soğuk, ürkütücü ses. “Onu çıkarmak isteyeceksin,” dedi. Bir anda gülümsemem yok oldu, kayboldu. Kafamda yankı yaptı bu sözler. Yavaşça, karanlık bir gölge gibi daha da büyüdü. “Bazı geceler kabus göreceksin, uyuyamayacaksın,” dedi. Sesindeki korkutucu kesinlik, içimi dondurdu. Gözlerim titredi, farkındaydım. Bu kadar korkunun içine nasıl batacağımı hiç bilmiyordum.
Bir an her şey donmuş gibiydi. "Ne olursa olsun, kolyeyi asla çıkarma!" dedi, sesi karanlıkla örtülüydü. Bu sözler, bir lanetin uğursuz fısıldamaları gibiydi. Ve o bakış… O derin bakışlar, gözlerindeki bilinmeyen bir korkunun yankısını taşıyordu. Kolyeyi çıkarmama yönünde verdiği emir, bu karanlığın içinde kaybolmamı, belki de içine çekilmemi istiyordu.
“Korkuyorum,” diye mırıldandım. Sesim, karanlıkla savrulan bir yaprak gibi inceydi. Yalnızdım. O an, her şeyin içimde patladığını, beynimi saran bu lanetli korkuyu hissettim. Her adımımda daha da derinleşen bir karanlık vardı. Korku… Bu, sadece fiziksel bir duygu değildi. İçimdeki her şeyin lanetlenmiş olduğunu hissettim.
“Korkma, korkan kişi sen olmamalısın,” dedi Oswin usta, ama sözleri bir teselli değildi. Gözlerindeki derinlik, o kadar karanlıktı ki, bana cesaret vermek yerine daha da korkutuyordu. Hani bazen birine bakarsınız ve o bakışta ne olduğunu bilirsiniz, ama yine de bilemezsiniz. Oswin usta, o an, bana sadece korkuyu hatırlatıyordu.
Bakışlarım Barkan’a kaydı. O, bir yudum bile korku gösterisi yapmıyordu. Onun sakinliği, bir tür çözüm arayışından çok, sadece durumu kabul etmiş gibi bir izlenim bırakıyordu. Ama gözlerindeki sessiz korku, bana her şeyin daha da karmaşıklaştığını söylüyordu.
Oswin usta, aniden, “Ben yarın kasabadan ayrılıyorum. Barkan, Milena, birbirinize sahip çıkacaksınız, tamam mı?” dedi. O cümlesi, bir kehanet gibi havada asılı kaldı. Gözlerimle Barkan’ı aradım. İçimdeki korkuyu ve belirsizliği, ona aktarabilirim belki diye düşündüm. Ama sadece korku vardı.
Ama sonra, hiçbir şey çözülmeden, içimdeki soğuklukla ve başımda dönüp duran bir lanetle, ağzımdan şu cümle döküldü:
“Ama biz birbirimizi tanımıyoruz ki?
* * * * * * * * * * *
Asel makarnasını büyük bir iştahla hüpletirken başını kaldırdı ve kaşlarını hafifçe kaldırarak merakla sordu,
"Ee sonra ne oldu?"
Gözlerimi uzak bir noktaya dikip iç çektim. O anı tekrar hatırlamak istemiyordum ama anlatmaya başlamıştım bir kere.
"Bu kadar işte.. sonra Barkan'ın babası geldi. Bende çıktım"
Asel’in gözlerinde yaramaz bir parıltı belirdi, dudaklarının kıyısında beliren hafif gülümsemeyle başını yana eğdi.
"Bu çocuk senin aklını başında almaya başladı diye yorumladım."
Kıkırdaması odada yankılandı ama ben ona eşlik etmedim. İçimde, anlatılması zor bir sızı yankılandı. Kalbimin derinlerinde kapanmamış bir yara vardı. Başka bir adamın içimi ısıtabileceğini düşünmek bile, içimdeki o sızıyı daha da keskin hale getiriyordu. Barkan’ın varlığı, geçmişin ağırlığını hafifletebilir miydi?
Cenk…
O ismin zihnimde yankılanmasıyla birlikte, içimde bir kasılma oldu. Onun adını düşündüğüm an bile mideme bir taş oturmuş gibi hissediyordum. Zamanın yaraları sardığı bir yalandı. Cenk'in anısı, içimde hâlâ kanayan bir yara gibi duruyordu. Onu gerçekten unutabilir miydim?
Olumsuz anlamda başımı iki yana sallarken sigara paketini açıp içinden bir tane çıkardım. Ellerim hafifçe titriyordu ama belli etmemeye çalıştım. Paketi Asel’e uzatmadan önce, o benden önce davranarak sigarasını aldı ve yaktı.
"Milena, Cenk’le olan ilişkini düşündüğünü biliyorum," dedi Asel, sesi yumuşak ama kesin bir tonla. "Ama o çocuk kötü biriydi. Hep öyleydi. İki yıl seninleydi ama seni aldatmıştı. Bak, biliyorum şu an bunları söylememin bir anlamı yok ama… seni sevmeyen birinin arkasından yas tutma artık."
Sözleri, zaten yaralı olan kalbimi biraz daha kanattı. Ellerimi yumruk yapıp içimde biriken acıyı kontrol etmeye çalıştım.
"Sana birkaç sevgi gösterisinde bulunup ardından kötü davranan bir adam seni sevmiyordur, güzelim. Seni ağlatan bir adam seni gerçekten sevebilir mi? Ağladığını bildiği halde rahatça uyuyan adam sana aşık mı sence, Milena?"
Gözlerimi kıstım, dudağımı dişlerimin arasına sıkıştırdım. Oysa bunları biliyordum. Çok iyi biliyordum. Ama bilmek yetmiyordu.
Beni sevmişti, değil mi? Beni sevdiğini söylemişti. Öyleyse neden bu kadar acı çekiyorum?
Makarnayı sehpanın üstüne bıraktım. Açık yuvarlak camdan esen rüzgar yüzüme vurduğunda, soğukluğunun içimde biriken duygular kadar keskin olduğunu hissettim. Sigaramı yaktım ve dumanını boşluğa savurdum. İçimde yankılanan onca kelimeye rağmen, Asel’in yanında susmayı tercih ettim. O da bir şey söylemedi. Sessizlik, bizi birbirimize daha da yakınlaştıran bir dost gibiydi.
Küllük aramızda, yerde duruyordu. Hiç konuşmadan sigaramızı içmeye devam ettik. Asel telefonunu açıp bir şarkı çaldı. Şarkının sözleri, içimdeki duyguların tercümesi gibiydi. Birkaç damla yaş, istemsizce gözlerimden süzüldü. Onları silme zahmetine bile girmedim.
Esen rüzgar bir anda yerini sağanak yağmura bıraktığında, göz göze geldik.
İkimiz de yağmuru seviyorduk. Normalde, bu anı kaçırmaz, çılgınca dışarı koşup sırılsıklam olurduk. Ama o gün, ikimizin de canı hiç istemedi.
Belimize kadar gelen duvara yaslanıp sigaralarımızdan birer nefes daha çektik.
Ve hiçbir şey söylemeden, sadece hissettik..
Şarkılar arka planda yankılanırken, zamanın nasıl geçtiğini, kaç gözyaşının süzüldüğünü bilmiyordum. İçimde hüzünle harmanlanmış bir bekleyiş vardı. Sonra aniden kapı çaldı. Yüreğim hızla çarptı, bedenim irkildi. Cenk diye fısıldadım kendi kendime. Gelmişti. Gelmiş olmalıydı.
Kapıya doğru heyecanla ilerlerken kalbim kaburgalarımı döven bir davul gibi atıyordu. Ellerim terlemiş, parmaklarım kapı kolunu sımsıkı kavramıştı. Ama kapıyı açtığımda beklediğim yüz değil, bambaşka biriyle karşılaştım.
Barkan.
Bir an içimdeki ışık söndü, yüzümdeki ifadeyi saklamakta zorlandım. Ama Barkan, bu anın yükünü hissetmiş olacak ki, sesi nötr bir tonla titremeden konuştu
"Rahatsız mı ettim? Beni Oswin usta yolladı. Paranı almayı unutmuşsun."
Elindeki zarfı bana uzattığında, gözlerim kağıttan daha çok onun üzerine yapışan yağmur damlalarına kaydı. Üstü başı sırılsıklam olmuştu. Teni soğuktan solmuş, ıslak saçları alnına yapışmıştı.
"Oswin ustadan buraya kadar yürüyerek mi geldin?" diye mırıldandım.
Barkan sadece başını salladı. Ben de kendimi, onu kapıda bırakacak kadar duyarsız olduğum için suçladım. Soğuk yüzüne ince ince işlerken hafifçe titriyordu ama belli etmemeye çalışıyordu.
"Zarfı al da eve gideyim." dedi, sesi sakin ama titrek.
Olumsuz anlamda başımı salladım. İçeri almalıydım.
"Lütfen içeri geç. Yağmur yağıyor ve sırılsıklamsın. Hasta olmanı istemem."
Derin bir nefes aldı, birkaç saniye tereddüt etti ama sonunda yavaşça içeri adım attı.
Evim küçüktü. Tek odalı, mutfakla yatak odasının iç içe olduğu, girişteyse küçük bir banyo bulunan mütevazı bir yerdi. Buraya gelen bir yabancıyı misafir etmek için fazla müsait değildi ama Barkan üşüyordu.
Titremesini fark ettim. Ne kadar güçlü gözükmeye çalışsa da, koca cüssesi bile onu soğuktan koruyamıyordu. Islak giysileri tenine yapışmış, üşümenin verdiği hafif ürperiş gözlerinden okunuyordu.
Banyonun önünde durup bana baktı.
"İçerisi müsait değilse bekleyebilirim"
Fazla düşünceli bir çocuktu. Banyo kapısını açarak lambayı yaktım. Ortamda ki loş ışık dağılmış banyonun bembeyaz ışığı ikimizin yüzüne de dağılmıştı. Barkan kaşlarını çattı ve bakışlarını yüzüme dikerek
"Ağladın mı sen!" dedi. Gözlerim şişmiş miydi? burnum mu kızarıktı. Gelirken gözyaşlarımı silmiştim o kadar mı belli oluyordu? diye düşünürken "Neden ağladın? Biri bir şey mi yaptı?" dedi abi edasıyla. Anlaşılan Oswin ustanın dediklerini fazla ciddiye almıştı. "Yok" diye mırıldandım. "Şey.." neden konuşamıyordum!!
Barkan’ı banyoya yönlendirdikten sonra hızla dolaba yöneldim. Ellerim rafların arasında gezinirken içimde garip bir telaş vardı. Onu böyle bırakmamalıydım
Teyzemin eşinin kıyafetleri… Eskilerden birkaç parça kalmış olmalıydı. Ellerim kumaşlara dokunduğunda bulduğum şeyler pek iç açıcı değildi ama idare ederdi. Bir eşofman ve bir kazak çıkardım, beden olarak biraz küçük olabilirlerdi ama en azından kuru ve sıcaktılar. Ona uygun kıyafetim olmaması normaldi.
Tam eşyaları alıp banyoya götürecekken gözlerim başka bir şeye takıldı. Cenk'in tişörtleri.
Bedenim dondu. Gözlerim istemsizce dolarken dudaklarımı ısırarak gözyaşlarımı hapsetmeye çalıştım. Ağlamamalıydım. Derin, titrek bir nefes alıp yutkundum. Bunu şimdi düşünmenin zamanı değildi.
Barkan’ın yanına gittim. Kapı hafif aralıktı ve o üzerindeki ıslak kıyafetleri çıkarmakla meşguldü. Üzerinden damlayan su, ahşap zeminde küçük gölcükler bırakıyordu. Cüssesi, ıslak giysileri teninden çekip çıkarırken bile gölgeli bir sertlik taşıyordu.
"Barkan ben kıyafetleri buraya koyuyorum, sen giyinirsin." dedim yumuşak bir sesle.
Katlı kıyafetleri kapının yanına bırakırken bir an duraksadım. Tam ayağa kalkacaktım ki aniden beliren Asel beni durdurdu.
"Barkan burada mı!! wooaav bakalım bakalım şu yakı.."
Hızla elimi uzatıp dudaklarını örttüm.
"Sus Asel sus duyacak şimdi Ayıp olacak ya"
Onu içeri doğru sürüklerken boğuk kahkahalarla bir şeyler mırıldanmaya devam etti ama elim ağzını kapattığı için ne dediği anlaşılmıyordu. Onun fısıltı halinde devam eden heyecanlı yorumlarıyla boğuşurken kapı bir kez daha çaldı.
Bu sefer ikimiz de şaşırdık.
Bakışlarımız buluştu. Cenk?
Net Cenk’ti. Kalbim aniden hızlanırken içimde beliren korku dalgası vücudumu sardı. Eğer içerde bir adam olduğunu görürse… Bana çok kızardı.
İçimde kopan fırtınalara rağmen kontrolümü kaybetmemeye çalışarak kapıya doğru koştum. Kısa koridoru hızla geçerken tek odalı evimin sessizliği aniden yerini gergin bir bekleyişe bırakmıştı. Ama kapıyı açmadan önce bir şey fark ettim.
Kapının tam karşısında, kaşları çatık şekilde duran Barkan.
Üzerine geçirdiği kuru kıyafetlerin bile tenini ısıtmadığı belliydi. Yüzündeki sertlik, karanlık bir gölge gibi gözlerinin altına sinmişti. Şimdi, tam da kapının önünde, duruşuyla adeta bir duvar gibi yükseliyordu.
İçimdeki panik yerini garip bir ağırlığa bıraktı. Göz göze geldiğimizde, bakışlarında bir şey vardı. Ne olduğunu anlayamadığım bir şey...
Bölüm hakkındaki düşüncelerinizi paylaşırsanız çok sevinirim. Beğenmeyi unutmayın lütfen. Teşekkür ederim..