Kael’le her şeyin bu kadar doğal başlaması, sonradan düşündüğünde hâlâ garip gelirdi. İnsanlar genelde bir “an”dan bahsederdi; ilk görüş, ilk dokunuş, ilk itiraf… Onlarda öyle bir an yoktu. Daha çok, yavaşça içine çekildiğin bir şey gibiydi. Ne zaman başladığını fark etmezsin ama bir bakmışsın içindesindir. Aynı ortamlarda bulunmaya alışmışlardı önce. Tesadüf gibi görünen ama fazla tekrar eden karşılaşmalar… Kael genelde sessizdi. Kalabalıkta bile kendi etrafında bir boşluk yaratırdı; insanlar farkında olmadan ona mesafe bırakırdı. Ama onun yanında bu mesafe hiç soğuk hissettirmezdi. Tam tersine, güvenliydi. Kael’in bakışları insanı rahatsız eden cinsten değildi. Uzun sürerdi ama boğmazdı. Sanki karşısındakini gerçekten görmeye çalışıyormuş gibi… Konuşurken gözlerini kaçırmazdı. Gülüşü nadirdi ama olduğunda insanın içine yerleşirdi. İlk yakınlık küçük şeylerle geldi. Yan yana otururken dizlerinin değmesi. Omuz omuza verip aynı ekrana bakmaları. Kael’in bazen farkında olmadan elini onun bileğine koyması—sanki orada olduğunu kontrol eder gibi. Dokunuşları aceleci değildi. Sahiplenici hiç değildi. Ama koruyucuydu. Bu fark, baştan belliydi. “Üşüyor musun?” diye sorup cevap beklemeden ceketini omuzlarına bırakması gibi. Ya da kalabalık bir yerde yürürken, kimse istemeden çarpmasın diye onu kendine biraz daha yaklaştırması… Bunların hiçbirine itiraz etmemişti. Çünkü Kael’in yanında, kendisi olmaktan korkmuyordu. Sevgili olduklarını fark etmeleri de aynı şekilde olmuştu. Büyük bir konuşma değildi. Kael bir akşam, her zamanki sakin sesiyle, neredeyse gelişigüzel bir cümle kurmuştu. “Biz… zaten böyle değil miyiz?” Ses tonunda eminlik vardı ama kibir yoktu. Bir cevap bekliyordu, evet, ama baskı yoktu. Kael’in en tehlikeli yanı da buydu belki—insanı zorlamadan bağlaması. O gün her şey değişmişti ama garip bir şekilde her şey aynı kalmıştı. Kael sevgisini büyük sözlerle göstermiyordu. Aksine, o kelimelerden kaçıyordu. Ama sevgisi davranışlarında saklıydı. Gece geç saatte attığı kısa mesajlarda. Eve vardığında gelen tek kelimelik “tamam” cevabından sonra rahatlamasında. Biri ona ters baktığında Kael’in bakışlarının sertleşmesinde… Bazen Kael’in içinde başka bir şey olduğunu hissederdi. Sanki sevgiyle birlikte gelen, adını koyamadığı daha karanlık bir duygu. Onu korumak isteyen tarafla, “ilk ve tek” olma düşüncesinin verdiği huzursuzluk birbirine karışıyordu. Kael bunu kendine bile itiraf etmiyordu. Ama bazı anlarda bakışları değişiyordu. Daha derin. Daha yoğun. Bu yoğunluk korkutmuyordu. Henüz. Geceleri yan yana uzandıklarında Kael genelde sessiz olurdu. Elini onun parmaklarının arasına geçirir, başparmağıyla yavaşça elinin üstünü okşardı. Sanki orada olduğuna, hâlâ kendisiyle olduğuna emin olmak ister gibi. Nefes alışverişleri zamanla aynı ritme girerdi. O anlarda dünya dışarıda kalırdı. Henüz tartışmalar yoktu. Henüz kırıcı kelimeler söylenmemişti. Henüz Kael’in içindeki o bastırılmış taraf yüzeye çıkmamıştı. Her şey… sakin, güvenli ve gerçekti. Ama bazen, Kael uyuduğunu sandığında bile uyanık olurdu. Gözleri kapalıyken bile düşünürdü. Onu kaybetme fikri, daha kaybetmeden içini sıkıştırırdı. Bu düşünceden nefret ederdi. Çünkü sevgi özgür olmalıydı, bunu biliyordu. Yine de bazı geceler, bu düşünce zihninin bir köşesinde sessizce fısıldardı: Benim. Henüz bu fısıltı kimseye zarar vermiyordu. Henüz her şey yerli yerindeydi. Ama hikâyeler tam da böyle başlardı.
Bölüm 1
Biz.
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.