İçeriğe geç

Onerios

Bölüm 1 · 28 dk okuma

Onerios

Bölüm 1

0-Ὀνείρων

Ὀνείρων=Onerios diye okunuyor.

Yazım hataları için şimdiden özür dilerim. Bu benim ilk kitabım ve hatalarımı kibar bir şekilde söyleyebilirsiniz. Yorumlarda kendi kafanıza göre takılabilirsiniz FAKAT diğer okuyucuları rahatsız etmeyin lütfen şahsıma saygısızlık yaparsınız. İyi okumalar dilerim! 💌

Ὀνείρων

🎶Воиsаi-она🎶

"Sen benim oğlumsun. Neden bu kadar erken vedalaşmak zorundayız ki? bebeğim benim... " dedi, güzel Tanrıça ve daha yeni aklı ermeye başlayan minik bebek annesinin bu dediğini anlamadı. Annesi onu bırakmazdı ki! Tanrıça Hera oğlunun çatılan kaşlarını fark edince ona şefkatle gülümsedi. Kendi alnını oğlunun alnına dayadı ve yapması gerekeni yaptı:

Onu kutsadı, ona ne zaman yer yüzünde darlansa gökyüzüne sığınması için kanatlarını, herkesin ona hayranlık duyacağı güzelliğini armağan etti.

Kucağındaki küçük beden ilk önce sersemledi tuhaf hissediyordu. Daha sonra arkasından gelen sert ama güven veren o kalın ses tınısı kulaklarını doldurdu "Bizim oğlumuzsun," Su Tanrısı oğlunu eşinin kucağından nazikçe aldı. Küçük ise hâla az önceki anlamdıramadığı olay yüzünden üşümüş hissediyordu ve bu yüzden babacığının sert boynuna sokulmaya çalıştı. Su Tanrısı oğlunun bu sevimliliğine buruk bir gülümseme bıraktı ve gözlerini camdan oluşan tavana dikti, "Yıldızlara bak oğlum, yıldızlara bak biz o yıldızlarda olacağız ne zaman içinde bir ukte oluşursa gökyüzündeki yıldızlara sarıl.", dedi Posedion.

Bebeğin kaşları tekrardan çatıldı annesi ve babası deminden beri neyden bahsediyordu? Posedion eşinin yaptıklarını tekrarladı ve oğluna hediyesini sundu:

Sen hiç bir zaman güçden düşmeyeceksin.

Sudan korkma ne de olsa okyanusun ta kendisisin.

Gücünle ve zekânla en güçlüsü

Sen olacaksın.

Kaderinin ipleri senin ellerinde

Sen Tanrı olmak için doğdun bunu unutma oğlum.

Bu benim sana armağanımdır.

Tanrıça Hera, "Artık gitmeliyiz bizi her an bula-", diyecekken yüksek bir ses duyuldu sanki yer ve gök birbirine girmiş gibi sallanmaya başladı.

Evet eşleri ve adamları onları bulmuşlardı. Zeus ve Athena ise öfkeliydi zira ortada eşlerinin ihaneti ve o ihanetin bir meyvesi vardı. İki sevgili telaşa kapıldı, çünkü daha yasak aşklarından dünyaya gelen günahlarını saklamamışlardı. Sadece iki seçenekleri vardı şuan; Zeus ve Athena'ya teslim olmak ve üçününde öldürülmesi ya da kaçmak.

Tabiki de kaçmak daha cazip gelmişti. En azından oğulları yaşayabilirdi.

Posedion ve Hera geri kalan son güçleriyle kaçmaya Başladılar. Ormanın derinliklerine doğru koşmaya başladılar Posedion canının can parçasını sımsıkı tutuyordu. Onu öldüremezlerdi, daha minicikti. 'Keşke,' diyordu içinden Posedion 'keşke onu daha önce görebilseydim.' aklına baba olduğunu öğrendiğindeki anıları aklına gelmişti. "Belki o zaman baba olduğumu söylediğinde hissettiklerim vicdan azabı değil de mutluluk olabilseydi. ", diye düşündü, ancak olan olmuştu ve geri dönüşü yoktu.

Flashback

Tanrıça Hera odasının geniş balkonun da oturmuş kitap okuyordu. İçinde onu rahatsız eden bir sıkıntı vardı. Sebebide Kocasıydı, Zeus Apollon'un yıldızına gideceğini kısa bir ziyaretten sonra geleceğini bildirmişti ama hâla ortalıkta yoktu.

Zaman daha da geç olmaya başladığında Hera mareraklanmaya başlamıştı. Apollon'un yanına gideceğini söylemişti alt tarafı. Gerçi Apollon'un yanında ne işi olduğu da muammaydı. Yavaşça ayaklanarak balkonundan odasına geri girdi ve üzerine yeşil bir şal aldı. Biraz yürümek onu rahatlatabilirdi.

Kendi sarayının uzun kolidorlarında yürürken içi daha da bir daralmıştı bahçeye çıkma kararı aldı. temiz havaya ihtiyacı varmış gibi hissediyordu. Yıldız ışığı ile beslenen çiçeklerle dolu bahçeye bakarken bile içi huzurla doluyordu herkesin. Bahçenin hemen ötesinde hizmetkarlar çarşafları asıyordu, ancak gergin ve heyecanlı mimiklerle yine ne hakkında dedikodu yaptıklarını merak etmişti bu yüzden adımlarını onların bulunduğu bölgeye yöneltti. Onlara varlığını hissettirmek için minik su birikintisine adım atacaktı ki duydukları ile dondu kaldı. ",Göklerin Tanrısı Zeus rahibe bir faniye aşık olduğunu duydum, " Hera beyaz çarşafları asan hizmetkarın söyledikleriyle başından aşağıya kaynar sular döküldüğünü hissetti,"Son günlerde zaten ne tanrıçamızın yanına ne kendi sarayın uğruyordu" dedi, bir diğer hizmetli kınayan bir sesle. Çarşafları adan hizmetçi aklına bir gelmiş gibi yeniden konuşmaya başladı "Şu an o kadının ya-", "Yeter!" cümlesini bitiremeden Tanrıça ın sesiyle kanı dondu. Hera daha fazla dayanamadığı için sinirle yükselmişti. İki hizmetli "Özür dileriz efendim!" diye aynı anda konuştular. Hera derin bir nefes aldı, mantıklı düşünmesi gerekiyordu. "Az önce konuştuklarınız, nereden duydunuz?" Hizmetkarlar onlara kızmadığı için tuttukları nefeslerini geri bıraktılar. Kararsızca birbirlerine bakmaya başladılar fakat Tanrıça'nın sinirlenmeye başladığını hissettikleri gibi anlatmaya başladılar, "Dün kiliseye gittiğimizde oradaki rahibelerden duyduk Tanrıçam.", diye korkuyla soludular. Hera derin bir nefes aldı ve tek bir cümle söyledi:

"Bana Hestia'ı çağırın."

İki hizmetkar birbirlerine endişeyle bakmaya başladılar. İşin içine Leydi Hestia'ı giriyordu zaten bu yüzdendi korkuları, çünkü o hiç kimsenin aklının alamayacağı biriydi. Ablası gibiydi ama o tanrıları bile oyununa getiriyordu tanrılarla oynuyordu.

***

Hera en üst kattaki balkonunda kız kardeşinin gelmesini bekliyordu, buralarda ondan başaka güveneceği kimsesi yoktu. Galaksi ise bügüne inatmış gibi temiz ve yaşıyormuş hissi veren günlerde ki gibiydi. Aklına dank eden şeyle histerik bir kahkaha attı sevgili "kocasının" Gökyüzünün Tanrısı olduğunu unutuyordu.

Kapı tıklatıldığında içeriye "gir!" komutunu verdi. İçeriye sarışın bir kadın girdi. Hera onu tanıyordu kilisede ki rahibelerden biriydi ve ona kendisini adamıştı. Ama neden buradaydı bir şey istememişti ki.

Sarışın kız Ona dönen iki çift göz ile hem gerilmeye hem de heyecanlanmaya başlamıştı "Tanrıçam haddime değil ama biraz gerginsiniz sanırım bu yüzden size papatya çayı getirmiştim." sarışın tatlı bir heyecanla kendini açıklamaya çalıştı. Hera kızın bu ince düşüncesine ve heyecanına gülümsemeden edemedi. "Ah.. Teşekkürler.", en azından birileri beni iyiliğimi düşünüyor dedi içinden.

Sarışın kız çayı dökerken "İsmin nedir?", diye sordu Hera. Genç kız bir anlığına afalladı. Çünkü neden birden Tanrıçası onu ismini öğrenmek istesin ki? Yine de ismini söyledi " Rose, adım Roseanne Wilson.", Hera yüzüne tatlı bir gülümseme yerleştirdi "Öyleyse Rose benimle çay içmek ister misin?", diye sordu. Rose kafasını aceleyle salladı. Elbette çok sevdiği tanrıçasıyla çay içme fırsatını kaçırmayacaktı!

Tanrıça kafasını yavaşça sallayarak "Evet, haklısın biraz gerginim.", diye mırıldandı. "Canınızı sıkan ve sizi bu denli sinirlendiren şey nedir?", diye sormadan edemedi. Hera neden bilmiyordu ama bu kıza kendini oldukça yakın hissediyordu, bu yüzden ona anlatmakta bir problem olmayacağını düşündü.

"Eşim Zeus'un bana olan sadakatinden şüpheleniyorum." dedi. Rose kaşlarını kaldırarak şaşkınlığını belli eden bir nida çıkardı ağzından "Umarım sadece şüphe ile kalır.", diye tatlı bir şekilde konuştu. Hera oturduğu yere biraz daha yaslandı çenesini eline yaslayarak buruk bir şekilde gülümsedi ve ayakları altına kalan samanyoulu'nun manzarasını izlemeye devam etti.

"Uzun zamandır benim himayem altındasın, Zeus ve benim aramı biliyorsundur," güneşli güne rağmen soğuk havayı ciğerlerine çekti ", bana eşi gibi davranmıyor ve beni aldattığını eminim ama en önemlisi aşk yok.", sesinin hüzünlü çıkmasına engel olamadı. Rose tanrıçasının bu denli kırık olmasına katlanamıyordu."Sizin ruh eşiniz değildi efendim. Herkes gelip geçicidir, genelde ilişkileri kısa sürelerin ruh eşlerini bulacağına ve onunla kalplerinin sonsuzluğa bağlanacağı söyleniyor," Hera papatya çayından bir yudum alarak yeniden karşısında ki manzaraya döndü.

Yeniden kapının tıklatılmasıyla hera yeniden "gir! " komutunu verdi. Evet, kardeşi Hestia gelmişti sonunda. Sarışın güzel son bir kez tanrıçasına gülümsedi ve saygı selamı vererek dışarı çıktı.

" Hera beni çağıttırmışsın?", dedi asil kadın. Sert bakan gözleriyle ablasını süzüyor ve onu üzen konuyu tahmin etmeye çalışıyordu. Gerçi fazla uğraşmasın gerek yoktu çünkü sebebinin Zeus olduğunu biliyordu.

Hera harelerini hüzünlü bir şekilde kız kardeşine çevirdi, "Biliyorsun seni böyle apar topar çağırmazdım ama senden bir ricam olucak. " dedi. Hestia'nın gözleri merakla üzerinde gezindi. "Peki konu nedir abla?" dedi tatlı bir gülümsemeyle "Konu Zeus ve sadakati." kız kardeşi Hestia'dan bir "hah!" nidası çıktı, "Yani seni aldattığı kadını bulmamı istiyorsun?" dedi. Kardeşi onun bu hâline acıdı. Zeus'da ne bulmuştu da evlendi sanki!

Hedtia kendini balkonda ki yeşil renkli koltuğa biraktı ve kendine hâla sıcak olan papatya çayından döktü. "Peki bu Zeus'u baştan çıkaran kadın hangi kilisedeymiş?", diye sordu çayını yudumlarken. "Obruk kilisesindeki rahibelerden biri.", sesinin sinirli çıkmasına engel olamamaşıştı. Küçük kız kardeşinin gözlerinden şeytani bir parıltı geçti. Eğlencesini ablası ayağına getirmişti. Zarifçe ayağa kalktı ve ablasına sarıldı, "merak etme abla doğruluğunu araştıracağım.", dedi. Hera kız kardeşinin sinsi düşüncelerinden habersince sarılmasına karşılık verdi.

***

Hestia kiliseye gelmişti. Rahibelerin olduğu kısma girmek için baş rahibenin kılığına girmişti. Şimdi ise uzun kolidorlardan o rahibenin odasını arıyordu. Araştırmıştı, Rahibe Crystal Jacob 23 yaşında ruh eşi Coal Jacob öldükten sonra kendini Tanrı ve tanrıçalara adamış ve bekaret yemini etmişti. Evet, Zeus'u baştan falan çıkarmamıştı, Zeus'a cilve yaparak yeminini bozmazdı; bozarsa öldürülürdü. Bekaret yemini hafife alınacak bir şey değildi çünkü.

Sonunda kızı bulmuştu. Odasında yatağının üstünde oturmuş kitap okuyordu. Kız kitaba o kadar almıştı ki onun odaya girdiğini fark edememişti. Hestia birden kızın elindeki kitabı aldığında kız korkğyşa irkildi. İçinden, aptal Crystal ne diye kitaba o kadar daldıysan!, diye düşünüyordu. "Adın Crystal Jacob değil mi?", diye sordu baş rahibesi kılığına girmiş Hestia. "evet efendim. Bir şey mi isteyecektiniz yoksa bir kusurum mu vardı?", diye sevimli bir ses tonuyla sordu.

"Roméo ve Juliet? Romantik kitap okumaya başlamışsın.", onun sorusunu es geçerek başka bir konu açtı. Başını sallayarak onayladı onu Crystal "Bekaret yemini ettiğinde ne düşünüyordun?", diye sordu Hestia. Crystal ise aniden ona yöneltiler bu soru karşısında afallasa da cevapladı, "Benim sevdiğim adam ruh eşimdi fakat onu kaybettim ve ondan başka kimseyi istemediğim için bu yemini ettim.", kitabım sayfalarını çevirirken "Hım"ladı Hestia." Peki bu yemini bozarsan olacakları biliyor musun?

Cristal ona neden durduk yere bu tür sorular sorduğunu anlamamıştı ama yinede sorusunu baş sallamasıyla cevapladı. "Herkesi önünde çırıl çıplak bir şekilde hem gururun hem de ruhun asılır.", dediğinde Crystal yutkundu. "Efendim gerçekten nede-", derken Hestia kitabı yere attı, "Tanrıça Hera'nın yanına gidiyorsun. Bekaret yeminini bozduğun ve Tanrıçanın eşini baştan çıkardın. Kızın kahverengi saçlarından tuttuğu gibi dışarıda sürüklemeye başladı. Kilisenin ortasına doğru resmen fırlattı." Hanımlar! Crystal Jacob Bekaret yeminini bozdu ve ihanet etti şimdi ise Tanrıça Hera'nın yanına gidiyor!", diye bağırdığında rahibelerin ayıplayan bakışları kızı bulmuştu.

***

Hera sarayının arka bahçesinde ki etrafı tavus kuşu heykelleriyle ve semeraldo çiçekleriyle dolu, ortasında çimler yerine altından bir tabaka bulunan, bu tabakada çeşitli anlamlara gelen çizimler bulununan "Poena'nın Asması" adı verdiği bahçedeydi. Sakin nefesler almaya çalışıyor ve çok sevgili(!) eşinin onu aldattığı kadını bekliyordu ( bir an acaba erkek mi olsaydı diye düşün- düm çok ironik olurdu QLSMSKM). Sessiz ortamı bozan şey yanına doğru sürüklenen kızın attığı çığlıklar ve yakarışlarıydı. Hera'nın gözleri yerde rürüjlenefek getirilen kıza kaydı, içinde istemsizce bir kıskançlık yandı kavruldu, çünkü kız gerçekten çok güzeldi tabii şu an yetersizlik hissiyle dolup taştığı için kendisinin güzelliğini unutmuştu. Muhafızlar kızı Tanrıçalarının önüne doğru itti ve kız yalpalayarak yere düştü. Genç kız titreyen göz bebekleriyle Tanrıça'ya baktı ve korkuyla bakışlarını hemen geri yere çevirdi çünkü Tanrıça ona çok kötü bakıyordu.

"İsmin nedir?" diye dingin bir ses tonuyla sordu Tanrıça, "Crystal, Crystal Jacob tanrıçam." Hera elini kızın kuzguni siyahlıkta ki saçlarına attı ilk önce yavaşça sever gibi yaptı, sertçe asıldı ve yzğxzüğne bakması için geriye doğru çekti. "Crytsal... İsmin güzelmiş lâkin yazı olacak." sonra kendisine hakim olmak istermişçesine gözleri kapadı, ancak hiç bir işe yaramamıştı."Soylesene Crystal evli bir tanrıyla daha da önemlisi yeminliyken birlikte olma cesaretini nereden bulduğunu merak ediyorum doğrusu."

Crystal duydukları ile başını iki yana hızlıca sallarken konuşmaya çalıştı ama yapmadı sanki birisi ses tellerini koparmıştı. Tanrıça Hera kızın çabalarına karşı yüzünü buruşturmuş onaylanmayan bakışlarıyla bakıyordu," Konuşma gibi bir hakkın olduğunu mu düşünüyorsun! Cezalandırılacaksın! Tanrıçana sadakatini ve yeminini bozduğun için gerektiği şekilde cezalandırılacaksın!"

Kızın saçları da ki ellerini daha da sıkılaştırıcı ve yan tarafındaki masada bulun amajadu aldı, kızın siyah tutanların tek tek kesmeye başladı bu sırada Crystal'ın yeşil gözlerinden yaşlar süzülüyordu.

"Cezası çıplak bir şekilde asılmak olmayacak.", dedi Hera. Olayları en başında beri büyük bir keyifle izleyen hestia bu sözlerle ablasına şokla baktı, "Yeminini bozmasının cezası gururu ayaklar altına alınmış bir şekilde ölm-", diyecekken Hera onun sözünü kesti. "Çıplak bir şekilde sdılmayacak çıplak bir şekilde köylülerin önüne atılacak ve taşlanarak öldürülmesinş öngördüm.", diye ifşaladı yapacaklarını kardeşine doğru. Hestia ablasından böyle bir haraket beklemiyordu. O anlamıştı onu fazla hafife almamalıydı, bu yüzden sessizce onayladı onu.

Hera saraydan uzaklaşmak adına atına binmiş ve hızlıca deniz kıyısına ilerlemeye başlamıştı. Ağlamak istiyordu çünkü az önce yaptıkları çok yanlıştı, kızın hiç bir suçu yoktu resmen onu gğnak keşisi olarak kullanmıştı! İlk defa bu ladar büyük bir nefret duyuyordu kendine.

Okyanusun ciğerlerini yakan havasını içine çekmiş ve kayalıklara oturmuştu. Uzun zamandır tutmaya çalıştığı gözyaşları yüzünü yıkamaya başlamıştı bile.

Sol tarafında bir serinlik hissetti başını kaldırdı ve Su Tanrısı Posedion'u gördü. "Tanrıları bile yöneten büyük Tanrıça'yı kim ağlatabildi merak ediyorum doğrusu.", dedi. Hera ona cevap vermedi. Şuan utanıyordu çünkü, ağlarken Posedion'un onu görmesi utanç vericiydi. Bu yüzden ağlamıyor sadece küçük iç çekişleri bırakıyordu ortama. Posedion ise onu umursamadan konuşmaya deva ediyordu.

"Tahmin edeyim,", dedi ve kulağına fısıldayarak " bilmem kaç bin yaşına gelmiş ama hâla insan ergen çocukları gibi sözde çapkın kocan yüzünden değil mi?" cümlenin sonlarına doğru iğrenir bir ses ile konuşmuştu. "Zaten nasıl ona baktın anlamıyorum. Yakışıklı bile değil!" diye tısladı. Tanrıça da onun garip surat ifadesi ile söyledikleri için güldü.

Evet, Posedion Hera'yı güldürdü.

Flashback is over

Posedion koşarken etrafa göz gezdiriyordu ve saklanabilecekleri bir yer arıyordu. İkiside yorulmuştu en azından izlerini kaybettirmeliydi. Gözüne biraz ötedeki obruk ilişti. Ve hâla hiç bir pişmanlık duymadan aşık olduğu sevgilisine döndü, "Tanrıça'm buraya gel!" diye bağırdı. Hera sevgilisinin sesini duyduğumda arkasını döndü,neden durmuştu? "Beni takip et." dedi. Hera hızlı bir şekilde onun peşinden koştu.

Obruk'a girdiklerinde ortamda sadece nefes alış vermişler ve kucağında ki bebeğin minik iç çekişleri duyulıyordu. Posedion fark ettiği gerçekle daha bebeklerine isim bile koyamadıklarını fark etti. Hera sevgilisinin ne düşündüğünü hissetmişti, " Daha ismi bile yok, en azından ona adını biz verelim mi?" dedi.

İkili mağaranın içini incelemeye başladılar. Renk renk parlak ve güzel elmaslarla, taşlarla kaplı olduğunu fark ettiler. Posedion aklına gelen isimle sevdiceğine döndü, "Ismi Jewell olsun mu?", dedi. Hera'nın bakışları beğeniyle süzüldü, "En değerli elmas," bebeğinin tombul yanağına bir öpücük kondurdu ve kokusunu içine çekerek devam etti, "Tam da bizim çocuğumuza yakışan bir isim. Olsun, adı Jewell olsun."

Kısa süreliğine de olsa başlarında ki dertleri unutmuşlardı. Tanrıça Hera aklına gelen fikir ile Posedion'a döndü, "Geçit, Andreolla'ya geçit açarak orada koruyabiliriz!", diye heyecanla konuştu. Posedion mağaranın içine doğru ilerlemeye başladı. Hera'nın tek başını geçit yapması biraz zordu onun da yardım edebilmesi için su gerekiyordu. Mağaranın içinde beyaz parlak taşların arasından bir oluktan akan su misali süzülen bir akıntı buldular.

Suyun oluşturduğu küçük göle eğildi Posedion ve beyaz taşlardan birisini alarak elini kesti ve suya soktu. Etraflarında ki taşların hepsi kırmızıya döndü, Hera gücünü kullandi ve geçit oluşmaya başladı. Etrafta altın rengi deki tozlar kırmızı elmasların ortasına toplandı ve geçiti oluştu.

Geçit oluştuğu için içlerinde kurtulmaya olan umutları çoğaldı. Mağaranın girişinden sesler geldi, Zeus un ordusu buraya geliyordu. Minik melez Jewell huzursuzlandığı için ağlamaya başladı. Posedion son aşkına döndü ve oğullarını onun kucağına verdi daha sonrasında en büyük günahı olan o dudakları kendi dudaklarıyla mühürledi.

Hera'yı ve oğlu Jewell'ı geçite itti ve son sözlerini söyledi: "Hera seni sevmek bir an bile olsun pişman olmadım güzel sevdiceğim, aşkımızın en büyük kanıtı olan oğlumu da her zaman seveceğim.

İlkşm ve sonumsunuz." buruk bir gülümseme bıraktı,"Kapıyı kanunla mühürlemeyi unutma sevgilim.", dedi.

Bebeğini sıkıca tutmuş bir şekilde koşuyordu Hera. Şu an gittiği yer su krallığının karal ve kraliçesin yanıydı. Kral ve kraliçe'nin uzun süredir çocukları olmuyordu ve su krallığı kadar güvenilir bira krallıkta yoktu omevers Krallığı dışında. Omavers krallığına götürmüyordu çünkü Jewell kurt değildi.

Birazcık gücünü kalmasını umut ederek kralıyet salonuna gitmeyi denedş ve gözlerini açtığında oradaydı. Kraliyet salonunda ssdec kral kraliçe ve baş muhafızı olması işine gelmişti. Tabii bu sırada kral ve kraliçe bir Tanrıça ın neden buraya geldiğini soguluyorlardı.

Hera daha fazla zamanının kalmadığını bilinciyle pelerinin içinde sakladığı minik bebeği çıkardı. Kral ve kraliçenin gözleri şaşkınlıkla büyüdü, "Bu benim oğlum Jewell," kraliçe Elenae anında dolan gözleriyle Tanrıçaya bakıyordu, "oğlum benim sana emanetimdir ona iyi bak.", der ve oğluna son bir defa onu kötülüklerden kutsar ve kai ile göz arasında kaybolur.

Geride ise ellerinde minik bebeğe dolu gözlerle bakan kral Magnus ve Kraliçe Elenae'yı bıraktı.

Kral elleri arasında ki bebeğe en değerli mücevheriymiş gibi bakıyordu, gerçi en değerlisi olmuştu çoktan.

Kraliyet ailesinin baş kahyası çağrıldı önce. Minik Jewell en güzel şekilde bakımını yaptı, bundan sonra minik prense hizmet edecekti. Küçük Prensin tamamiyle kraliyet ailesine girmesi için vaftiz olması gerekiyordu, sözcüler halka kralının mesajını iletti, "Efendiler! Kraliçemle uzun süredir bir varis sahibi daha da önemlisi bir çocuk sahibi olamıyorduk. Fakat mutlulukla dile getiririm ki evliliğin Tanrıçası Hera bize bu bebeği hediye etti! Yarın bebeğimiz Jewell tamamiyle su krallığına ait olması adına vaftiz töreni düzenlenecek. Siz olmazsanız bu krallığın bir anlamı yok bu yzgüden sizleride görmek isteriz. ", diye buyurdu.

Sarayda müthiş bir heyecan dalgası dolanıyordu. Hizmetliler yıllardır sadık kalmıştı bu krallığa ve bu akşam düzenlenecek tören onları heyecanlandırıyordu. Varislerine sadık kalacakları, ona sırt dönmeyeceklerini iyi biliyorlardı.

***

Sonuda tören vakti yaklaşmış, özel davetliler ve krallığa bağlı herkesler gelmişti. Etrafta mavi su dalgaları vardı ve yıldızlar olduğundan daha parlak ay normalden daha beyaz görünüyordu.

Zaman yaklaştı. Kral ve kraliçe tüm davetliler karşıladı ve artık zamanı geldi.

Su ufleyicisi geldi. İlk önce herkesin tüylerini ürperten bir soğuk oluştu daha sonra bu soğukluk resmen insanı tenini öpmeye ve ferah bir hissiyat verdi.

Su üfleyicisi minik bebeğe yaklaştı ve ona dokunduğu gibi havalandı. Yavaş yavaş gökyüzüne yükseldi ama bebeğin yüzümde en ufak bir korku belirtisi bile yoktu. Gerçi neden korksun ki, annesi ona gökyüzünü hediye etmemiş iyisi zaten?

Yükselerek kutsal gölün ortasında durdu. Sanki suyun üstünde bir şey varmış da bebek ona yatıyormuş gibi görünüyordu. Su ufleyicisi büyüklerini fısıldamaya başlamıştı bile, su ilk önce parlamaya ve daha sonrasında Jewell'ın etrafını sarmaya başlamıştı bu sırada kral suya kendi kanını akıttı ve mavi suyun rengi kırmızıya döndü. Kraliçe gözyaşını akıttı kırmızı şarap parlamaya başladı.

Evet, artık bedenen su krallığına aitti.

Eğer bu Ὀνείρων=Onerios diye okunuyor.

Yazım hataları için şimdiden özür dilerim. Bu benim ilk kitabım ve hatalarımı kibar bir şekilde söyleyebilirsiniz. Yorumlarda kendi kafanıza göre takılabilirsiniz FAKAT diğer okuyucuları rahatsız etmeyin lütfen şahsıma saygısızlık yaparsınız. İyi okumalar dilerim! 💌

Ὀνείρων

🎶Воиsаi-она🎶

"Sen benim oğlumsun. Neden bu kadar erken vedalaşmak zorundayız ki? bebeğim benim... " dedi, güzel Tanrıça ve daha yeni aklı ermeye başlayan minik bebek annesinin bu dediğini anlamadı. Annesi onu bırakmazdı ki! Tanrıça Hera oğlunun çatılan kaşlarını fark edince ona şefkatle gülümsedi. Kendi alnını oğlunun alnına dayadı ve yapması gerekeni yaptı:

Onu kutsadı, ona ne zaman yer yüzünde darlansa gökyüzüne sığınması için kanatlarını, herkesin ona hayranlık duyacağı güzelliğini armağan etti.

Kucağındaki küçük beden ilk önce sersemledi tuhaf hissediyordu. Daha sonra arkasından gelen sert ama güven veren o kalın ses tınısı kulaklarını doldurdu "Bizim oğlumuzsun," Su Tanrısı oğlunu eşinin kucağından nazikçe aldı. Küçük ise hâla az önceki anlamdıramadığı olay yüzünden üşümüş hissediyordu ve bu yüzden babacığının sert boynuna sokulmaya çalıştı. Su Tanrısı oğlunun bu sevimliliğine buruk bir gülümseme bıraktı ve gözlerini camdan oluşan tavana dikti, "Yıldızlara bak oğlum, yıldızlara bak biz o yıldızlarda olacağız ne zaman içinde bir ukte oluşursa gökyüzündeki yıldızlara sarıl.", dedi Posedion.

Bebeğin kaşları tekrardan çatıldı annesi ve babası deminden beri neyden bahsediyordu? Posedion eşinin yaptıklarını tekrarladı ve oğluna hediyesini sundu:

Sen hiç bir zaman güçden düşmeyeceksin.

Sudan korkma ne de olsa okyanusun ta kendisisin.

Gücünle ve zekânla en güçlüsü

Sen olacaksın.

Kaderinin ipleri senin ellerinde

Sen Tanrı olmak için doğdun bunu unutma oğlum.

Bu benim sana armağanımdır.

Tanrıça Hera, "Artık gitmeliyiz bizi her an bula-", diyecekken yüksek bir ses duyuldu sanki yer ve gök birbirine girmiş gibi sallanmaya başladı.

Evet eşleri ve adamları onları bulmuşlardı. Zeus ve Athena ise öfkeliydi zira ortada eşlerinin ihaneti ve o ihanetin bir meyvesi vardı. İki sevgili telaşa kapıldı, çünkü daha yasak aşklarından dünyaya gelen günahlarını saklamamışlardı. Sadece iki seçenekleri vardı şuan; Zeus ve Athena'ya teslim olmak ve üçününde öldürülmesi ya da kaçmak.

Tabiki de kaçmak daha cazip gelmişti. En azından oğulları yaşayabilirdi.

Posedion ve Hera geri kalan son güçleriyle kaçmaya Başladılar. Ormanın derinliklerine doğru koşmaya başladılar Posedion canının can parçasını sımsıkı tutuyordu. Onu öldüremezlerdi, daha minicikti. 'Keşke,' diyordu içinden Posedion 'keşke onu daha önce görebilseydim.' aklına baba olduğunu öğrendiğindeki anıları aklına gelmişti. "Belki o zaman baba olduğumu söylediğinde hissettiklerim vicdan azabı değil de mutluluk olabilseydi. ", diye düşündü, ancak olan olmuştu ve geri dönüşü yoktu.

Flashback

Tanrıça Hera odasının geniş balkonun da oturmuş kitap okuyordu. İçinde onu rahatsız eden bir sıkıntı vardı. Sebebide Kocasıydı, Zeus Apollon'un yıldızına gideceğini kısa bir ziyaretten sonra geleceğini bildirmişti ama hâla ortalıkta yoktu.

Zaman daha da geç olmaya başladığında Hera mareraklanmaya başlamıştı. Apollon'un yanına gideceğini söylemişti alt tarafı. Gerçi Apollon'un yanında ne işi olduğu da muammaydı. Yavaşça ayaklanarak balkonundan odasına geri girdi ve üzerine yeşil bir şal aldı. Biraz yürümek onu rahatlatabilirdi.

Kendi sarayının uzun kolidorlarında yürürken içi daha da bir daralmıştı bahçeye çıkma kararı aldı. temiz havaya ihtiyacı varmış gibi hissediyordu. Yıldız ışığı ile beslenen çiçeklerle dolu bahçeye bakarken bile içi huzurla doluyordu herkesin. Bahçenin hemen ötesinde hizmetkarlar çarşafları asıyordu, ancak gergin ve heyecanlı mimiklerle yine ne hakkında dedikodu yaptıklarını merak etmişti bu yüzden adımlarını onların bulunduğu bölgeye yöneltti. Onlara varlığını hissettirmek için minik su birikintisine adım atacaktı ki duydukları ile dondu kaldı. ",Göklerin Tanrısı Zeus rahibe bir faniye aşık olduğunu duydum, " Hera beyaz çarşafları asan hizmetkarın söyledikleriyle başından aşağıya kaynar sular döküldüğünü hissetti,"Son günlerde zaten ne tanrıçamızın yanına ne kendi sarayın uğruyordu" dedi, bir diğer hizmetli kınayan bir sesle. Çarşafları adan hizmetçi aklına bir gelmiş gibi yeniden konuşmaya başladı "Şu an o kadının ya-", "Yeter!" cümlesini bitiremeden Tanrıça ın sesiyle kanı dondu. Hera daha fazla dayanamadığı için sinirle yükselmişti. İki hizmetli "Özür dileriz efendim!" diye aynı anda konuştular. Hera derin bir nefes aldı, mantıklı düşünmesi gerekiyordu. "Az önce konuştuklarınız, nereden duydunuz?" Hizmetkarlar onlara kızmadığı için tuttukları nefeslerini geri bıraktılar. Kararsızca birbirlerine bakmaya başladılar fakat Tanrıça'nın sinirlenmeye başladığını hissettikleri gibi anlatmaya başladılar, "Dün kiliseye gittiğimizde oradaki rahibelerden duyduk Tanrıçam.", diye korkuyla soludular. Hera derin bir nefes aldı ve tek bir cümle söyledi:

"Bana Hestia'ı çağırın."

İki hizmetkar birbirlerine endişeyle bakmaya başladılar. İşin içine Leydi Hestia'ı giriyordu zaten bu yüzdendi korkuları, çünkü o hiç kimsenin aklının alamayacağı biriydi. Ablası gibiydi ama o tanrıları bile oyununa getiriyordu tanrılarla oynuyordu.

***

Hera en üst kattaki balkonunda kız kardeşinin gelmesini bekliyordu, buralarda ondan başaka güveneceği kimsesi yoktu. Galaksi ise bügüne inatmış gibi temiz ve yaşıyormuş hissi veren günlerde ki gibiydi. Aklına dank eden şeyle histerik bir kahkaha attı sevgili "kocasının" Gökyüzünün Tanrısı olduğunu unutuyordu.

Kapı tıklatıldığında içeriye "gir!" komutunu verdi. İçeriye sarışın bir kadın girdi. Hera onu tanıyordu kilisede ki rahibelerden biriydi ve ona kendisini adamıştı. Ama neden buradaydı bir şey istememişti ki.

Sarışın kız Ona dönen iki çift göz ile hem gerilmeye hem de heyecanlanmaya başlamıştı "Tanrıçam haddime değil ama biraz gerginsiniz sanırım bu yüzden size papatya çayı getirmiştim." sarışın tatlı bir heyecanla kendini açıklamaya çalıştı. Hera kızın bu ince düşüncesine ve heyecanına gülümsemeden edemedi. "Ah.. Teşekkürler.", en azından birileri beni iyiliğimi düşünüyor dedi içinden.

Sarışın kız çayı dökerken "İsmin nedir?", diye sordu Hera. Genç kız bir anlığına afalladı. Çünkü neden birden Tanrıçası onu ismini öğrenmek istesin ki? Yine de ismini söyledi " Rose, adım Roseanne Wilson.", Hera yüzüne tatlı bir gülümseme yerleştirdi "Öyleyse Rose benimle çay içmek ister misin?", diye sordu. Rose kafasını aceleyle salladı. Elbette çok sevdiği tanrıçasıyla çay içme fırsatını kaçırmayacaktı!

Tanrıça kafasını yavaşça sallayarak "Evet, haklısın biraz gerginim.", diye mırıldandı. "Canınızı sıkan ve sizi bu denli sinirlendiren şey nedir?", diye sormadan edemedi. Hera neden bilmiyordu ama bu kıza kendini oldukça yakın hissediyordu, bu yüzden ona anlatmakta bir problem olmayacağını düşündü.

"Eşim Zeus'un bana olan sadakatinden şüpheleniyorum." dedi. Rose kaşlarını kaldırarak şaşkınlığını belli eden bir nida çıkardı ağzından "Umarım sadece şüphe ile kalır.", diye tatlı bir şekilde konuştu. Hera oturduğu yere biraz daha yaslandı çenesini eline yaslayarak buruk bir şekilde gülümsedi ve ayakları altına kalan samanyoulu'nun manzarasını izlemeye devam etti.

"Uzun zamandır benim himayem altındasın, Zeus ve benim aramı biliyorsundur," güneşli güne rağmen soğuk havayı ciğerlerine çekti ", bana eşi gibi davranmıyor ve beni aldattığını eminim ama en önemlisi aşk yok.", sesinin hüzünlü çıkmasına engel olamadı. Rose tanrıçasının bu denli kırık olmasına katlanamıyordu."Sizin ruh eşiniz değildi efendim. Herkes gelip geçicidir, genelde ilişkileri kısa sürelerin ruh eşlerini bulacağına ve onunla kalplerinin sonsuzluğa bağlanacağı söyleniyor," Hera papatya çayından bir yudum alarak yeniden karşısında ki manzaraya döndü.

Yeniden kapının tıklatılmasıyla hera yeniden "gir! " komutunu verdi. Evet, kardeşi Hestia gelmişti sonunda. Sarışın güzel son bir kez tanrıçasına gülümsedi ve saygı selamı vererek dışarı çıktı.

" Hera beni çağıttırmışsın?", dedi asil kadın. Sert bakan gözleriyle ablasını süzüyor ve onu üzen konuyu tahmin etmeye çalışıyordu. Gerçi fazla uğraşmasın gerek yoktu çünkü sebebinin Zeus olduğunu biliyordu.

Hera harelerini hüzünlü bir şekilde kız kardeşine çevirdi, "Biliyorsun seni böyle apar topar çağırmazdım ama senden bir ricam olucak. " dedi. Hestia'nın gözleri merakla üzerinde gezindi. "Peki konu nedir abla?" dedi tatlı bir gülümsemeyle "Konu Zeus ve sadakati." kız kardeşi Hestia'dan bir "hah!" nidası çıktı, "Yani seni aldattığı kadını bulmamı istiyorsun?" dedi. Kardeşi onun bu hâline acıdı. Zeus'da ne bulmuştu da evlendi sanki!

Hedtia kendini balkonda ki yeşil renkli koltuğa biraktı ve kendine hâla sıcak olan papatya çayından döktü. "Peki bu Zeus'u baştan çıkaran kadın hangi kilisedeymiş?", diye sordu çayını yudumlarken. "Obruk kilisesindeki rahibelerden biri.", sesinin sinirli çıkmasına engel olamamaşıştı. Küçük kız kardeşinin gözlerinden şeytani bir parıltı geçti. Eğlencesini ablası ayağına getirmişti. Zarifçe ayağa kalktı ve ablasına sarıldı, "merak etme abla doğruluğunu araştıracağım.", dedi. Hera kız kardeşinin sinsi düşüncelerinden habersince sarılmasına karşılık verdi.

***

Hestia kiliseye gelmişti. Rahibelerin olduğu kısma girmek için baş rahibenin kılığına girmişti. Şimdi ise uzun kolidorlardan o rahibenin odasını arıyordu. Araştırmıştı, Rahibe Crystal Jacob 23 yaşında ruh eşi Coal Jacob öldükten sonra kendini Tanrı ve tanrıçalara adamış ve bekaret yemini etmişti. Evet, Zeus'u baştan falan çıkarmamıştı, Zeus'a cilve yaparak yeminini bozmazdı; bozarsa öldürülürdü. Bekaret yemini hafife alınacak bir şey değildi çünkü.

Sonunda kızı bulmuştu. Odasında yatağının üstünde oturmuş kitap okuyordu. Kız kitaba o kadar almıştı ki onun odaya girdiğini fark edememişti. Hestia birden kızın elindeki kitabı aldığında kız korkğyşa irkildi. İçinden, aptal Crystal ne diye kitaba o kadar daldıysan!, diye düşünüyordu. "Adın Crystal Jacob değil mi?", diye sordu baş rahibesi kılığına girmiş Hestia. "evet efendim. Bir şey mi isteyecektiniz yoksa bir kusurum mu vardı?", diye sevimli bir ses tonuyla sordu.

"Roméo ve Juliet? Romantik kitap okumaya başlamışsın.", onun sorusunu es geçerek başka bir konu açtı. Başını sallayarak onayladı onu Crystal "Bekaret yemini ettiğinde ne düşünüyordun?", diye sordu Hestia. Crystal ise aniden ona yöneltiler bu soru karşısında afallasa da cevapladı, "Benim sevdiğim adam ruh eşimdi fakat onu kaybettim ve ondan başka kimseyi istemediğim için bu yemini ettim.", kitabım sayfalarını çevirirken "Hım"ladı Hestia." Peki bu yemini bozarsan olacakları biliyor musun?

Cristal ona neden durduk yere bu tür sorular sorduğunu anlamamıştı ama yinede sorusunu baş sallamasıyla cevapladı. "Herkesi önünde çırıl çıplak bir şekilde hem gururun hem de ruhun asılır.", dediğinde Crystal yutkundu. "Efendim gerçekten nede-", derken Hestia kitabı yere attı, "Tanrıça Hera'nın yanına gidiyorsun. Bekaret yeminini bozduğun ve Tanrıçanın eşini baştan çıkardın. Kızın kahverengi saçlarından tuttuğu gibi dışarıda sürüklemeye başladı. Kilisenin ortasına doğru resmen fırlattı." Hanımlar! Crystal Jacob Bekaret yeminini bozdu ve ihanet etti şimdi ise Tanrıça Hera'nın yanına gidiyor!", diye bağırdığında rahibelerin ayıplayan bakışları kızı bulmuştu.

***

Hera sarayının arka bahçesinde ki etrafı tavus kuşu heykelleriyle ve semeraldo çiçekleriyle dolu, ortasında çimler yerine altından bir tabaka bulunan, bu tabakada çeşitli anlamlara gelen çizimler bulununan "Poena'nın Asması" adı verdiği bahçedeydi. Sakin nefesler almaya çalışıyor ve çok sevgili(!) eşinin onu aldattığı kadını bekliyordu ( bir an acaba erkek mi olsaydı diye düşün- düm çok ironik olurdu QLSMSKM). Sessiz ortamı bozan şey yanına doğru sürüklenen kızın attığı çığlıklar ve yakarışlarıydı. Hera'nın gözleri yerde rürüjlenefek getirilen kıza kaydı, içinde istemsizce bir kıskançlık yandı kavruldu, çünkü kız gerçekten çok güzeldi tabii şu an yetersizlik hissiyle dolup taştığı için kendisinin güzelliğini unutmuştu. Muhafızlar kızı Tanrıçalarının önüne doğru itti ve kız yalpalayarak yere düştü. Genç kız titreyen göz bebekleriyle Tanrıça'ya baktı ve korkuyla bakışlarını hemen geri yere çevirdi çünkü Tanrıça ona çok kötü bakıyordu.

"İsmin nedir?" diye dingin bir ses tonuyla sordu Tanrıça, "Crystal, Crystal Jacob tanrıçam." Hera elini kızın kuzguni siyahlıkta ki saçlarına attı ilk önce yavaşça sever gibi yaptı, sertçe asıldı ve yzğxzüğne bakması için geriye doğru çekti. "Crytsal... İsmin güzelmiş lâkin yazı olacak." sonra kendisine hakim olmak istermişçesine gözleri kapadı, ancak hiç bir işe yaramamıştı."Soylesene Crystal evli bir tanrıyla daha da önemlisi yeminliyken birlikte olma cesaretini nereden bulduğunu merak ediyorum doğrusu."

Crystal duydukları ile başını iki yana hızlıca sallarken konuşmaya çalıştı ama yapmadı sanki birisi ses tellerini koparmıştı. Tanrıça Hera kızın çabalarına karşı yüzünü buruşturmuş onaylanmayan bakışlarıyla bakıyordu," Konuşma gibi bir hakkın olduğunu mu düşünüyorsun! Cezalandırılacaksın! Tanrıçana sadakatini ve yeminini bozduğun için gerektiği şekilde cezalandırılacaksın!"

Kızın saçları da ki ellerini daha da sıkılaştırıcı ve yan tarafındaki masada bulun amajadu aldı, kızın siyah tutanların tek tek kesmeye başladı bu sırada Crystal'ın yeşil gözlerinden yaşlar süzülüyordu.

"Cezası çıplak bir şekilde asılmak olmayacak.", dedi Hera. Olayları en başında beri büyük bir keyifle izleyen hestia bu sözlerle ablasına şokla baktı, "Yeminini bozmasının cezası gururu ayaklar altına alınmış bir şekilde ölm-", diyecekken Hera onun sözünü kesti. "Çıplak bir şekilde sdılmayacak çıplak bir şekilde köylülerin önüne atılacak ve taşlanarak öldürülmesinş öngördüm.", diye ifşaladı yapacaklarını kardeşine doğru. Hestia ablasından böyle bir haraket beklemiyordu. O anlamıştı onu fazla hafife almamalıydı, bu yüzden sessizce onayladı onu.

Hera saraydan uzaklaşmak adına atına binmiş ve hızlıca deniz kıyısına ilerlemeye başlamıştı. Ağlamak istiyordu çünkü az önce yaptıkları çok yanlıştı, kızın hiç bir suçu yoktu resmen onu gğnak keşisi olarak kullanmıştı! İlk defa bu ladar büyük bir nefret duyuyordu kendine.

Okyanusun ciğerlerini yakan havasını içine çekmiş ve kayalıklara oturmuştu. Uzun zamandır tutmaya çalıştığı gözyaşları yüzünü yıkamaya başlamıştı bile.

Sol tarafında bir serinlik hissetti başını kaldırdı ve Su Tanrısı Posedion'u gördü. "Tanrıları bile yöneten büyük Tanrıça'yı kim ağlatabildi merak ediyorum doğrusu.", dedi. Hera ona cevap vermedi. Şuan utanıyordu çünkü, ağlarken Posedion'un onu görmesi utanç vericiydi. Bu yüzden ağlamıyor sadece küçük iç çekişleri bırakıyordu ortama. Posedion ise onu umursamadan konuşmaya deva ediyordu.

"Tahmin edeyim,", dedi ve kulağına fısıldayarak " bilmem kaç bin yaşına gelmiş ama hâla insan ergen çocukları gibi sözde çapkın kocan yüzünden değil mi?" cümlenin sonlarına doğru iğrenir bir ses ile konuşmuştu. "Zaten nasıl ona baktın anlamıyorum. Yakışıklı bile değil!" diye tısladı. Tanrıça da onun garip surat ifadesi ile söyledikleri için güldü.

Evet, Posedion Hera'yı güldürdü.

Flashback is over

Posedion koşarken etrafa göz gezdiriyordu ve saklanabilecekleri bir yer arıyordu. İkiside yorulmuştu en azından izlerini kaybettirmeliydi. Gözüne biraz ötedeki obruk ilişti. Ve hâla hiç bir pişmanlık duymadan aşık olduğu sevgilisine döndü, "Tanrıça'm buraya gel!" diye bağırdı. Hera sevgilisinin sesini duyduğumda arkasını döndü,neden durmuştu? "Beni takip et." dedi. Hera hızlı bir şekilde onun peşinden koştu.

Obruk'a girdiklerinde ortamda sadece nefes alış vermişler ve kucağında ki bebeğin minik iç çekişleri duyulıyordu. Posedion fark ettiği gerçekle daha bebeklerine isim bile koyamadıklarını fark etti. Hera sevgilisinin ne düşündüğünü hissetmişti, " Daha ismi bile yok, en azından ona adını biz verelim mi?" dedi.

İkili mağaranın içini incelemeye başladılar. Renk renk parlak ve güzel elmaslarla, taşlarla kaplı olduğunu fark ettiler. Posedion aklına gelen isimle sevdiceğine döndü, "Ismi Jewell olsun mu?", dedi. Hera'nın bakışları beğeniyle süzüldü, "En değerli elmas," bebeğinin tombul yanağına bir öpücük kondurdu ve kokusunu içine çekerek devam etti, "Tam da bizim çocuğumuza yakışan bir isim. Olsun, adı Jewell olsun."

Kısa süreliğine de olsa başlarında ki dertleri unutmuşlardı. Tanrıça Hera aklına gelen fikir ile Posedion'a döndü, "Geçit, Andreolla'ya geçit açarak orada koruyabiliriz!", diye heyecanla konuştu. Posedion mağaranın içine doğru ilerlemeye başladı. Hera'nın tek başını geçit yapması biraz zordu onun da yardım edebilmesi için su gerekiyordu. Mağaranın içinde beyaz parlak taşların arasından bir oluktan akan su misali süzülen bir akıntı buldular.

Suyun oluşturduğu küçük göle eğildi Posedion ve beyaz taşlardan birisini alarak elini kesti ve suya soktu. Etraflarında ki taşların hepsi kırmızıya döndü, Hera gücünü kullandi ve geçit oluşmaya başladı. Etrafta altın rengi deki tozlar kırmızı elmasların ortasına toplandı ve geçiti oluştu.

Geçit oluştuğu için içlerinde kurtulmaya olan umutları çoğaldı. Mağaranın girişinden sesler geldi, Zeus un ordusu buraya geliyordu. Minik melez Jewell huzursuzlandığı için ağlamaya başladı. Posedion son aşkına döndü ve oğullarını onun kucağına verdi daha sonrasında en büyük günahı olan o dudakları kendi dudaklarıyla mühürledi.

Hera'yı ve oğlu Jewell'ı geçite itti ve son sözlerini söyledi: "Hera seni sevmek bir an bile olsun pişman olmadım güzel sevdiceğim, aşkımızın en büyük kanıtı olan oğlumu da her zaman seveceğim.

İlkşm ve sonumsunuz." buruk bir gülümseme bıraktı,"Kapıyı kanunla mühürlemeyi unutma sevgilim.", dedi.

Bebeğini sıkıca tutmuş bir şekilde koşuyordu Hera. Şu an gittiği yer su krallığının karal ve kraliçesin yanıydı. Kral ve kraliçe'nin uzun süredir çocukları olmuyordu ve su krallığı kadar güvenilir bira krallıkta yoktu omevers Krallığı dışında. Omavers krallığına götürmüyordu çünkü Jewell kurt değildi.

Birazcık gücünü kalmasını umut ederek kralıyet salonuna gitmeyi denedş ve gözlerini açtığında oradaydı. Kraliyet salonunda ssdec kral kraliçe ve baş muhafızı olması işine gelmişti. Tabii bu sırada kral ve kraliçe bir Tanrıça ın neden buraya geldiğini soguluyorlardı.

Hera daha fazla zamanının kalmadığını bilinciyle pelerinin içinde sakladığı minik bebeği çıkardı. Kral ve kraliçenin gözleri şaşkınlıkla büyüdü, "Bu benim oğlum Jewell," kraliçe Elenae anında dolan gözleriyle Tanrıçaya bakıyordu, "oğlum benim sana emanetimdir ona iyi bak.", der ve oğluna son bir defa onu kötülüklerden kutsar ve kai ile göz arasında kaybolur.

Geride ise ellerinde minik bebeğe dolu gözlerle bakan kral Magnus ve Kraliçe Elenae'yı bıraktı.

Kral elleri arasında ki bebeğe en değerli mücevheriymiş gibi bakıyordu, gerçi en değerlisi olmuştu çoktan.

Kraliyet ailesinin baş kahyası çağrıldı önce. Minik Jewell en güzel şekilde bakımını yaptı, bundan sonra minik prense hizmet edecekti. Küçük Prensin tamamiyle kraliyet ailesine girmesi için vaftiz olması gerekiyordu, sözcüler halka kralının mesajını iletti, "Efendiler! Kraliçemle uzun süredir bir varis sahibi daha da önemlisi bir çocuk sahibi olamıyorduk. Fakat mutlulukla dile getiririm ki evliliğin Tanrıçası Hera bize bu bebeği hediye etti! Yarın bebeğimiz Jewell tamamiyle su krallığına ait olması adına vaftiz töreni düzenlenecek. Siz olmazsanız bu krallığın bir anlamı yok bu yzgüden sizleride görmek isteriz. ", diye buyurdu.

Sarayda müthiş bir heyecan dalgası dolanıyordu. Hizmetliler yıllardır sadık kalmıştı bu krallığa ve bu akşam düzenlenecek tören onları heyecanlandırıyordu. Varislerine sadık kalacakları, ona sırt dönmeyeceklerini iyi biliyorlardı.

***

Sonuda tören vakti yaklaşmış, özel davetliler ve krallığa bağlı herkesler gelmişti. Etrafta mavi su dalgaları vardı ve yıldızlar olduğundan daha parlak ay normalden daha beyaz görünüyordu.

Zaman yaklaştı. Kral ve kraliçe tüm davetliler karşıladı ve artık zamanı geldi.

Su ufleyicisi geldi. İlk önce herkesin tüylerini ürperten bir soğuk oluştu daha sonra bu soğukluk resmen insanı tenini öpmeye ve ferah bir hissiyat verdi.

Su üfleyicisi minik bebeğe yaklaştı ve ona dokunduğu gibi havalandı. Yavaş yavaş gökyüzüne yükseldi ama bebeğin yüzümde en ufak bir korku belirtisi bile yoktu. Gerçi neden korksun ki, annesi ona gökyüzünü hediye etmemiş iyisi zaten?

Yükselerek kutsal gölün ortasında durdu. Sanki suyun üstünde bir şey varmış da bebek ona yatıyormuş gibi görünüyordu. Su ufleyicisi büyüklerini fısıldamaya başlamıştı bile, su ilk önce parlamaya ve daha sonrasında Jewell'ın etrafını sarmaya başlamıştı bu sırada kral suya kendi kanını akıttı ve mavi suyun rengi kırmızıya döndü. Kraliçe gözyaşını akıttı kırmızı şarap parlamaya başladı.

Evet, artık bedenen su krallığına aitti.

Eğer bu kurgum tutarsa zevkle yeni bölüm yayınlayacağım. Pek ihtimal vermiyorum ama bir umut yayınlıyorum hadi bakalım

Bakalım neler olucak ...

2 Mart Cumartesi 20.43 2024

kurgum tutarsa zevkle yeni bölüm yayınlayacağım. Pek ihtimal vermiyorum ama bir umut yayınlıyorum hadi bakalım

Bakalım neler olucak ...

2 Mart Cumartesi 20.43 2024

Bölüm sonu

2 yorum