"Lan orospu evladı! Ben senin o aşiretinin teker teker amına koyayım!" Poyraz boğazı yırtılırcasına bağıra çağıra Gökalp'e söverken, bir yandan da polis memurlarının elinden kurtulmaya çalışıyordu. Gökalp'ın son sözleri yüzünden artık ne sabır ne de öz kontrol kalmıştı üzerinde. Zaten o sıra ikisi de aralarındaki parmaklıklara yakın olduğu için Poyraz anında kolunu araya sokup Gökalp'ın boğazına yapışmıştı. Hücrenin dışındaki adam, Gökalp kıpkırmızı olana kadar anca fark etmişti olanları. Poyraz'ın alnında biraz belli olan damarlar artık daha belirginken boynunda da gözüküyordu. Öfkeden kıpkırmızı olmuştu. İsyan ediyordu. Elinden geleni yapacağına dair kararlılıkla asla kardeşini düşman bellediği çocuğa vermeyecekti.
"Fazla mutlusun, Poyraz. Tamam anladık, Gececikle olmamı çok istiyorsun," dedi Gökalp. Dünyanın sonu bile gelse hala rahat duracak bir izlenim yayıyordu. İki tane polis memurları Poyraz'ın kollarını sıkıca tutarak onu engellemeye çalışıyordu. Sıktığı dişlerinin arasından derin bir nefes vererek kendini durdurdu. Öfkesi yavaş yavaş azalmaya başlasa da bu kız kardeşini ona vermeyeceği kararını değiştirmiyordu. Gözlerini kapattı. Parmaklıkların diğer tarafındaki şeref yoksunu diye adlandırdığı kişiye artık bakmak istemiyordu. Çünkü Gökalp'e bakmak kaos demekti. O koyu gözlere, şeytani bakışa, sinsi gülüşe ve alaylarına Poyraz katlanamıyordu. Babasının çok küçükken öğrettiklerini yaptı. Başını yere eğdi, yumruklarını sıktı, nefesini tutup beklemeye başladı. Bunu çok az yapıyordu. En son lise birde ergen bir çocuğun pezevenkliğine dayanamayıp kafa atıp dalmıştı. Kendini durduramamıştı. Okulun koridorundaki nöbetçi öğretmen bağırış çağırışlarını duyduğunda sınıfa girip ikisini de anca ayırabilmişti. İşte o an Poyraz kendi öfkesini durduramayacağını anlamış, zihninin en arkalarına attığı babasının sakinleştirmek için alıştırdığı hareketleri teker teker uygulamıştı.
Tuttuğu nefesini yavaşça verirken gözlerini açtı Poyraz. Olmuştu. Geçmişte yaptığı gibi şimdide olmuştu. Başını yukarı kaldırıp dikleşti. Polis memurları Poyraz'ın bu değişimine karşı geri çekildiler. Hücreden çıkıp, kilitlediler. Koridorda ilerleyip ikisini tekrardan baş başa bıraktılar. Artık Poyraz her ne kadar kendine engel olamaya çalışacağını bilse de öfkesini en derinliklerinden hissedilebiliyordu.
"Kararını umarım vermişsindir, Soylu."
Poyraz derin nefesler alıp vermeye devam ederek içinin en kuytularında dindirdiği öfkenin yükselmesini engellemeye çalıştı. Bu çocuk onun başına belaydı. Buradan çıksalar bile yine kuyruğunu bırakmayacağı kesindi. Ama şuan ki durumda iki seçenek vardı. Ya polis merkezinden çıktıklarında Gökalp ve aşiretiyle son bulmayacak bir kaosa girecekti, ya da Gece'yi, biricik kız kardeşini şeref yoksununa verecekti. Onun olacaktı, onun manitası olacaktı. İkinci seçenek birinci seçenekten daha mantıklı gelmeye başladığında Poyraz parmaklıklara tutunup başını yasladı.
İyi düşün, be oğlum. Şu aklını çalıştır, Poyraz.
Tok sesiyle başını parmaklıklardan kaldırmadan "Yapmazsam ne olur?" diye sordu Poyraz. Bu soruyla birlikte Gökalp sırıtışını silip kararlılık karşısındakine baktı. "Eğer yapmazsan olasılıkları biliyorsun. Seni yormak istemiyorum, bu nedenle de şu gerginliği silelim de Gece'yi bana ver."
"Gece'nin adını ağzına alma."
Gökalp ceplerinde olan ellerinden birini çıkartıp saçına geçirdi. Saç diplerine değen parmakları onu daha çok yumuşatmıştı. Bunu gergin anlarda hep yapardı. Ya da havayı yumuşatmak için eğlenceli davranırdı. Gökalp Kürt olmasına rağmen çağdaş bir insandı. Ülkeler arasında ayrımcılık yapmıyordu. Kürt'se Kürtlüğünü bilirdi. Her ne kadar çevresindekilere ukala davransa da Türklere karşı hiç kötülük yoktu içinde.
Gökalp üstelemedi. İyice düşünmesi için, kararına eminlikle söylemesi için bekledi. Gözleri uykusuzluktan yorgun bakıyordu. Olayın olduğu geceden beri hiç uyumamıştı Poyraz'la beraber.
Poyraz yavaşça başını yasladığı parmaklıklardan kaldırıp karşısında bekleyen çocuğa baktı. Kararını vermişti. Artık bundan emindi. Olacaksa olurdu. Gökalp'in gözlerinin içine bakarak "Gece senin olsun," diyerek hiç beklenmeyecek kararı ağzından döktü.
Karşısındaki adamın kendini beğenmiş gülümsemesi yerine samimi bir gülümsemesini görünce öylece bakakaldı Poyraz. Ne tepki verirse versin, ne yaparsa yapsın asla Gökalp'le iyi olmayacaktı. Asla. "Ne diyeceklerimi biliyorsun. Bırak saçının telini, kalbine inan küçük bir hayal kırıklığı duygusu olursa seni sikerim."
"Emirin baş üstüne, Soylu. Bunları yapacağımı bilseydim kız kardeşini almak istemezdim."
Poyraz yorgun bakışlarıyla başını aşağı yukarı ağır ağır salladı. İç çekti. Bıkmıştı artık şeref yoksunuyla aynı ortamda olmaktan. Başını tekrardan parmaklıklara yaslayıp gözlerini kapattı. Kapattığı gibi karanlıkta kız kardeşinin yüzünü gördü. Bembeyaz tenini, kahverengi gözlerindeki parıldayan ışıltıyı, tatlı, güzel yüzünü, her şeyini görmüştü. Tam yirmi dört saat bile olmadan ondan uzak olması canını sıkmıştı. Ama her şeyden önemlisi planını iyi yürütebilmeliydi. Aydınlığını verdiyse, karanlığı kaldıysa, o ışığını geri almalıydı her şeyi düzeltebilmek için...
❀ ❀ ❀
"Ah, Bartur, ah!" diye söverek arkasından olabildiğince yetişmeye çalışarak hızlandım. "Beni düşürdüğün hale bak, utanmaz, arlanmaz herif." Yaklaşık otuz dakikalık yolu pezevengim sayesinde on iki dakikada karakola gelerek bitirebildik.
"Ağzını değil, bacaklarını çalıştır, bacaklarını."
"Keşke sende bacaklarını değil de ağzını çalıştırsan."
Keşke öyle olsa! Bir kerede bana iyi, saygılı davranan bir Allah'ın kulu olsa. Alın beni saçımdan tutup yerlere, göklere, dağlara, tepelere, sağdan sola, üstten alttan çarpın.
Neyse, Gece. Kendine gel, kendine! “Erkekler kapatılmasın ama erKEKler kapatılsın,” diye boş konuşmuyordu çevrendeki feminist kızlar.
Karakolun bir kaç basamaklarından çıkıp, iki polisin kenarlarında durduğu kapıdan içeriye girdik. Sen dua et, Bartur efendi. Allah'tan sırf abimin yanına gidiyoruz diye yola katlanmam yetmiyormuş gibi birde ağzına katlandım. En azından abim için.
Ela surat adımlarını durdurup bana yan döndüğünde kaşlarım çatıldı. "Yine ne oldu? Ne yaptım?" dedim. Omuzunun üzerinden arka tarafa kısa bir an baktıktan sonra yavaşça bana çevirdi kafasını. Yüzünde sıkıntılı bir ifadenin dolaştığını gördüğümde içim karardı. İçim yanar, yanar, yanar, yanar, yanar. Canım yanar, yanar, yanar, yanar, yanar. Sakin kal kızım. Şuan, bu durumda efkara girip Şahin Kendirci'ye dönüşmek olmaz.
"İlla sende gelmek istiyorsun, değil mi?"
Ne biçim soru ya bu? Boğazımı temizleyip "Sence?" dedim. Şimdi fazla üstelemek olmaz. Zaten illaki abimi görmek için gideceğim. Bunun için geldim ben! Başını aşağı yukarı sallayıp arkasında dönüp siktir olup gitti. Ne çok isterdim öyle olmasını. Ama maalesef gördüğü ilk polis memuruna bir şey söylemek için gitti. Hayallerim Paris, yaşamım somali. Pantolonumun arkasında bir titreme hissettiğimde elim içgüdüsel olarak arka cebime gitti. Telefonumu alıp ekranını açtığımda gördüğüm şeyin beni sinirlendireceğini düşünürken daha çok rahatsızlaştırmayı başardı.
Bilinmeyen Numara: Bir video gönderdi.
Açmadım. Açamadım. Götüm yemedi. Daha dersteyken ona yazmamasını, yazarsa da engelleyeceğimi söylemiştim. Ama yine her zamanki gibi sözlerim ciddiye alınmadı. İçimdeki korkuyu üstümden salamadığım için telefonu uçak moduna alıp arka cebime sıkıştırdım. Bartur yanıma doğru gelirken gördüğüm ela gözler içime su serpiştirdi. O bana gelmeden ben ona gittim. Dibine girip hafifçe gülümseyerek "Artık gidelim mi, Bartur?" dedim. İlk başta elalar yüzümün her yanında gezindi, daha sonra da sadece başıyla onaylamakla yetindi. Aramızda büyük bir sessizlik oluştu. Kahverengilerime baktı. Elalarına baktım. Karakoldaki sesler arka planda kayboldu. Şuan bu ortama Müslüm Gürses-Sigara şarkısının başlangıcındaki o müzik çok güzel olurdu. Ama bir o kadarda yürek yakardı.
Ki zaten şuan içim alev alevdi. İçim yanar, yanar, yanar... İçim yanar be. Vallahide içim yanar şu ela gözlere. Göm beni gözlerinin içine, Bartur. Ömrümü orada geçireyim. Asla da ağzımı açıp tek bir kelime etmeyeyim. O gözler benim evim. Soyum, benim bir parçam gibi.
Bileğimden tutup beni sürükleyeceğini zannederken yavaşça yürüdü. Sızım sızım sızlayan bacaklarıma rağmen bende yanından ilerledim. Karşıdaki polis memuru aşağıdaki merdivenlere işaret ederek gideceğimiz yere yönlendirdiğinde basamaklardan inerken aklımda sadece bu anı vardı. Sadece Bartur ve elaları. Hipnotize olmuşum gibi beynimde yeşil-kahverengi karışımının sonucu olan ela gözler ve kıvırcık saçlı, gözüme masum gözüken Bartur Günay vardı. Aşağıya indiğimizde anca abim aklıma geldiğinde kalbim multi açtı. Bileğimdeki elin sıkılaştığını, heyecanlandığımı hissederken aynı zamanda gelecekte bizi nelerin bekleyeceğini de meraklanmıştım. Artık ne alakaysa?
Yan yana duran, aralarındaki parmaklıklar sayesinde ikiye bölünmüş olan hücrenin önünde durduk. Abim...Gözlerim direkt abimi buldu. Hücrenin sağ tarafındaydı. Ortadaki parmaklıklara tutunmuş, başını da yaslamıştı. Gözleri kapalıydı. Bartur'la sessizce dururken bileğimdeki elini tuttum. Sanki çok normalmiş gibi o da bileğimi bırakıp parmaklarını parmaklarıma geçirdi. Kafamı Bartur'a çevirdiğimde umutsuzca karşıya baktığını gördüm. Abime üzülmüş olmasından değildi bu. Ki zaten gözleri oraya bakmıyordu. Bakışlarını takip ettiğimde gördüğüm şeyle sıçrayıp Bartur'un beline yapışırken de ağzımdan küfür kaçtı. Onun yüzünden annesine sövmüştüm. Bu benim hatam değildi Allah'ım. Gökalp soldaki hücrede, yani tam yanımda, parmaklıklara tutunup bana bakarak sinsice gülümsüyordu. Abime ve Bartur'a bakmaktan yanımdaki şahsiyetsizi fark edememiştim bu yüzden. Ah be...
"Lan bakmasana kıza öyle," dedi biri. Ela göz konuşsaydı göğsündeki titreşimden anlardım. Gökalp konuşsaydı yabancı sesinden anlardım. Ama bu farklıydı. Çok tanıdıktı. Sımsıcaktı. Gözlerimi sağ tarafa çevirdiğimde abimle gözlerimiz buluştu. İlk önce boğazımda bir ağrı oluştu, daha sonra da boğazıma yumru indi. Yutkunabildiğimde, Bartur'a sarılmayı bırakacakken kollarını sımsıkı belime doladı. Başımı yukarı kaldırıp ona bakmakla yetindiğimde, ilk elalarını bende gezdirip sonra da Gökalp'e dikti.
"Sarılın, sarılın. İstediğiniz kadar birbirinize yapışın. Doyun birbirinize."
Kafamı çevirip Gökalp'e bakacakken sağ taraftan parmaklıklara vuruş sesi geldiğinde yanağımı güvenli göğse yaslamakla yetindim. Abim yapmıştı. Neden hala sinirliydi ki? Ben gelmiştim, öz mü öz kardeşi gelmişti. "Geri çekil amına koyduğumun. Yoksa kararımı değiştiririm," dedi.
Gökalp sırıtarak bakışlarını benden çevirip yan yan abime bakarken "Verilen söz geri alınmaz..." sözlerini abime, "Canımın içi," sözünü de bana göndermişti. Gözlerini tekrar bana diktiği sıra göz göze geldiğimiz anda yüzümü Bartur'a çevirdim. Hala çenesi sıkılmış, karanlık elalarıyla Gökalp'e bakıyordu. Olabildiğince sadece ela surata duyurabilmek için kısık sesle "Bartur," dedim. Adını söylemek bile artık bu saatten sonra huzurlu hissettiriyordu. Konuşmama rağmen ortama büyük bir sessizlik çöktü. Bu, daha doğrusu bir beklenti sessizliğiydi. Ben Bartur'a, o Gökalp'e, o da Bartur'a, abimde üçümüze bakıyordu.
Keşke daha farklı olsaydı. Abimin yanına geldiğimde benimle konuşmayıp, ama yine de savunmasını beklemiyordum. Belki kafası karışıktı. Benim yüzümden şu düştüğü hale bak, haklı tabii adam, ne yapsın ki? Elalar kahverengilerimle buluştuğu o an karanlığın değişeceğini zannederken aynı kaldı.
Gökalp "Şşşt, Gece. Baksan bir," diye arkamdan seslendiği sıra Bartur bana daha sıkı sarıldı. Bir elini saçlarıma götürüp nazikçe okşar diye sanıyorken beni Gökalp'e doğru çevirdi. Onunla göz göze geldiğimizde sinsice sırıttı salak. "Gel buraya, Gece'm" diye sağ taraftan abim seslendiğinde hızlı adımlarla yanına gittim. Aramızdaki parmaklıklardan ellerini uzattığında sanki bu anı bekliyormuşum gibi ellerini sımsıkı tuttum. O sımsıcak gülümsemesini kuşandığında içimi ısındı. Ama her ne kadar gülümsese de gözlerindeki mutsuzluğu görebiliyordum. Bu başka bir mutsuzluktu. Sanki filmlerdeki gibi bir baba kızının düğününde onu odasından almaya giderken, kızının gözlerinin içine bakarak söylediği sözlerdeki gibi bakıyordu. Sanki beni bir başkasına vermiş gibiydi...
"Sana bir şey söylemem gerekli."
Başımı sol tarafa çevirdiğimde Bartur elleri cepte, asık suratla yere bakarken, Gökalp sırıtmak yerine gülümseyerek ikimize bakıyordu. Tekrardan abime bakıp göz göze geldiğimizde yutkundu. Ne olmuştu bu adama böyle? Hiçbir şeyi anlamlandıramayarak öylece mal mal baktım. İçimdeki korku yüzeye çıkmaya başladığında abimin ellerini daha sıkı tuttum. Hiç bırakmak istemiyordum. Teni tenime değsin, yalnız olmadığımı bana hep hatırlatmasını istiyordum. Boğazımı temizleyip "Söyle abi. Dinlerim," dedim. Derin bir nefes alıp verirken vücudumdaki gerginlik daha çok arttı. Sakin ol, Gece. Tut nefesini. Nefesimi tuttum. Hayat yavaşlamış gibi oldu. Abimin söyleyeceklerinden korkuyordum. Çok korkuyordum...
"Bunu iyiliğin için yaptım. İyiliğimiz için yaptım," dedi. Yine sessizlik oluştu. O da benim korktuğum kadar söyleyeceklerinden korkuyordu. Nasıl bir tepki vereceğim de korkuyordu. Kalbimin ritmi yavaşlamaya başladığında tuttuğum nefesi verdim. O ise bana bombayı patlattı:
"Artık Gökalp'ınsın."