İçeriğe geç

ÖNCÜ

Bölüm 10 · 14 dk okuma

ÖNCÜ

Bölüm 10

| 5 BÖLÜM

"Ya bırakın beni! Bir şeyler yapsana Bartur! Dabbe görmüş gibi bakma bana öyle!" Allah'ın odunu hala aynı yüzsüz ifadesiyle elleri cep de Gökalp in olduğu hücrenin karşısından polis memurlarıyla olan mücadelemi seyrediyordu. Evet. Polislerle olan mücadelemi seyrediyordu. Poyraz Soylu'nun beni şeytana çevirecek o laflarını duyduktan sonra bir saniye bile tereddüt etmeden ellerimi parmaklıkların arasına sokup Gökalp'i boğmaya çalışmıştım. Oluyordu da. Oluyordu ama Poyraz Efendinin "Sakin ol, Gece. Yapma, Gece. Kendine hakim ol, abiciğim. Lütfen çek o ellerini," cart curt bağırışları dışarıdaki görevlilerin kulağına ulaştığı için tabii ki müdahale ettiler ve şimdide bu halde, ellerinden kurtulmaya çalışıyordum.

Kaderimi boydan aşağı şey yapayım...

Çocuk gibi hissetmeye başlıyordum. O her şeye olan kırılganlığım, öfkem ya da daha negatif bir kaç şeyi hissediyordum Kırılgandım. Artık "Abi," denilecek potansiyel bulamıyordum Poyraz Soylu'da. Onun için onca yol, kırk derece güneş ve çirkef ağız çektiğim yetmiyormuş gibi bir de kader bana bunu gösterdi. Çok şükür Yarabbi. Bugünleri de gördüm ya artık hiç şaşmam bundan sonra. Gökalp, sanki bu şiddete ikinci kez maruz kalmış gibi boğazını ovup, kızarık yüzüyle hem şaşkınlık hem de hayranlık karışımıyla bana bakıyordu. Son kez bütün gücümü kullanıp beni tutan iki Polis Memurlarından kurtulurken sağ tarafımdaki adam dayanamayıp önüme geçti. Ben bu fırsatı değerlendirip ellerinden kurtulacakken dünyam baş aşağı oldu. Gördüğüm tek şey zemin ve Polis Bey'in bacaklarının arka tarafıydı. Bu ani hareketle afallamış olduğum için ölü gibi omuzunda duruyordum. Zira kollarım serbest olup aşağı sarktığından ve her geçen saniyede beynime kan gittiği için ölüden farkım kalmayacaktı. Ama tamda dediğim gibi olsa da biraz tersi oldu. Direkt bayılmayı zannederken ensemde elektriklenmeli bir acı sonucu bilincimi kaybettiğimde koca karanlık beni karşıladı. Bu karşılamayla da birlikte arka planda ki Poyraz'ın, Gökalp'in ve Bartur'un seslerini duysam da ne dediklerini anlayamayıp kendimi karanlığa gömdüm.

❀ ❀ ❀

"Kaç saat oldu hala bir hareket yok, Doktor Hanım." Bu abimin sesiydi...

"Elektro şokların etkisi böyle olur zaten. Merak etmeyin, hasta kısa sürede uyanır. Ona verdiğimiz güçlü serum uyanmasıyla beraber enerjik tutacaktır."

Büyük bir iç çekiş geldi kulağımın dibinde. Kim vardı orada? Nefesi bana çok yabancı geliyordu. Göz kapaklarım çok ağırdı, açamıyordum. Açsam, uyansam, yanımda hangi varlıkların olduğunu görebilsem? Ama olmuyordu, daha doğrusu olamıyordu. Vücudum rahat bir yatakta gibiydi, o yatak her ne yatağıysa vücudum resmen yapışmıştı. Belki de içine gömüldüm veya tekrar deliririm diye beni yatağa bağladılar. Sağ kolumun iç kısmında küçük ama bir o kadar da keskin bir ağrı vardı. Sanki içine bir şey sokmuşlar gibiydi. Elimin hareketsiz durmasına rağmen içinde bir sızıntı vardı.

"Gece'm," diye harfleri uzatarak sinir bozucu bir ses işittiğimde sağ kaşım hafifçe seğirdi. "Ben sana Gece'nin adını bir daha ağzına almayacağını söylemedim mi lan?" diyen başka tanıdık ses ise oldukça sıkıntılıydı.

"Aman. Gece'mi aldım ya sonuçta."

Ulan Gökalp, ulan Gökalp! Bu pezevenge niye sinirleniyorsam ben? Asıl suç abimde. Pardon, Poyraz Soylu' da. Derin bir iç çekişin ardından "Ya sabır," diye boğuk bir ses geldi kulaklarıma. "Bari son kez mışıl mışıl uyurken rahat bırak kızı, Gökalp." Poyraz'ın sesinin yükselmesi yüzünden bilincim yerine oturmaya başladı. Ben sizin o ses tellerinizi seveyim! Ne vardı da uyandırıyorsunuz lan? İçimden söverken bilincim biraz daha yerine geldiğinde göz kapaklarım hala ağırdı. Helal olsun size göz kapaklarım, seviliyorsunuz.

"Ah..." Tekrar bir iç çekiş. Ama bu seferki farklı bir kişiden ve çaresizce değildi.

"Ah be üzümlü turtam. Keşke o elektriği sen değil de ben alsaydım."

"Keşke sen alsaydın, Gökalp, keşke!"

Aşiret maşiret dinlemem o elektro şokunu senin boynuna değil, götüne sokarım, Gökalp.

Sol yanımda bir başka insan hissettiğimde, büyük ihtimal camdan vuran ışık yüzüme geldiği için gözlerimdeki karanlık biraz daha karanlıklaştı. "Uzak dursana, oğlum. Benim olana yaklaşmayacaksın," dedi Gökalp. "Bu kız mal mı da 'Benim' diye sahipleniyorsun lan?" diyen sol tarafımdaki ses gözlerimi açma isteğini doğurttu. O'ydu, Bartur'du. Görmesem de elaların üzerimde olduğunu biliyordum. Bu his çok güzeldi. Yeşil ve kahverenginin içinde kaybolmak, o ela rengin bende olması tarif edilemez bir histi.

"Siktirmeyin bana belanızı, belanızı sikerim. Adam akıllı davran, Gökalp. Pişmanlığa uğratma beni."

Poyraz Soylu' nun sözlerine siktiri çekip kafamı sol tarafıma eğdim. Böylelikle Bartur'un gözlerine gebermeden önce son kez bakabilirdim. Hafifçe gözlerimi açayım derken hepsinin gözlerinin üzerimde olduğunu, eğer açarsam hepsinin konuşacağını anladığımda kararımdan vazgeçtim. Bu böyle devam ederse sıkıntıdan patlayabilecek duruma gelebilirim. Aç gitsin gözlerini, Gece. Bırak ne olursa olsun. Gözlerimi hafifçe aralayıp planladığım gibi ilk elaları gördüm.

Poyraz, Bartur'un yanına gelip eğilerek yüzüme yaklaştığında her zaman ki yaptığı gibi saçlarımı okşadı. Bu istemeden de olsa, zihnimin ortasındaki kürelerden bir tanesini aydınlatıp bana bir anıyı hatırlattı. Böbrek hastalığım. Her zamanki gibi okuldan eve gelmişim. Abim ise mutfağın balkonundan telefonuyla ilgileniyor. Üzerimi değiştirdikten sonra keyiflice mutfakta yemek yerken bir yandan da abimle sataşıyorum. Bir o bana laf sokuyor, bir ben ona laf sokuyorum. Birbirimizle atışıp tutuşurken karnımı doyurup kendimi yatağıma atıyorum ve olmazsa olmazı rutinimi yaparak sosyal medyada geziniyorum. Her şeyden habersiz öylece vakit geçirirken normal sandığım karın ağrısını hissediyorum. İlk önce umursamadan tekrar telefonda dolaşırken bu karın ağrısının dalgalar halinde değil, düpedüz ağrıdığını anlıyorum. Tuvalete gidiyorum. Bir bakıyorum regl olmamışım. Tuvaletten çıkarken artık bu ağrının dayanılmaz hale gelişi yüzünden koridorda yere çöküp sakinleşmeye çalışıyorum. "Abi" diye sesleniyorum. Olmuyor, duymuyor, sesim güçlü çıkmıyor. Tekrar "Abi" diyorum. Yine duymuyor. Ağrı gittikçe keskinleşmeye başladıkça sesimde gidiyor. Çaresizliğim arttıkça avazım çıktığı kadar "Abi" diye bağırıyorum. Tekrardan olmayacak, öylece kalacağımı zannederken mutfak kapısı açılıyor. Abim endişeyle yaklaşıp yanıma diz çökerken ağrı yüzünden neyim olduğunu zar zor anlatabiliyorum. Midem bulanıyor. İstifra ediyorum, yine geçmiyor. Ağlıyorum, acı yüzünden durmadan gözümden yaş akıyor. Tekrar tekrar istifra ediyorum ama bu kez de sadece halsizleşiyorum. Uyuyayım diyorum, acıya rağmen uyuyorum. Daha ne olup bittiğini anlamadan kendimi hastanedeki deri koltuklarda sıra beklerken buluyorum. Durumumum acil olmasına rağmen sıra bekletmelerine kızıyorum. Deli gibi hasta olmama rağmen ağzım durmuyor. Abim bu halime biraz endişeyle baksa bile sövüp saymamı eğlenceli buluyor. Doktor idrar tahlili istiyor. Yok diyorum. Yapmayın idrar tahlili, gereksiz diyorum. Yine ağzım durmak bilmiyor. Serum takıyorlar, ilaç sonlara gelmesine rağmen ağrı hala susmuyor. İkinci serumu yiyorum. Biraz hafiflese de o öldürücü acının durduğunu çok pis hissediyorum. Yediğim serumlar sayesinde idrarım geliyor. Bunu söylediğimde abim bir rahatlama geçirip direkt beni tekerlekli sandalyeyle tuvalete götürüyor. İçeride canım acıya acıya, kolumdaki damar yoluna da dikkat ederek işimi hallettikten sonra abime veriyorum, kutuyu laboratuvara götürüyor. Sonuçları beklerken hastane yatağında uyumaya çalışıyorum. Saçma sapan rüyalar görüp, yarı uyanık halime abimin yanına gelen tanıdıkları bana bakıyor. Bende onlara bu halimle en zehirlimsi sersem bakışlarımı atıp uyumaya devam ediyorum. Ölsem de şu acıdan kurtulabilsem diye içimden sürekli geçiriyorum. Doktor abimin yanına gelip çıkan tahlilleri söylediğinde o yarı uykulu halimle duyabildiğim tek ses abimin sıcacık "Böbreğinde taş varmış, Gece," diyen sesi oluyor.

Poyraz ile bakışırken sanki gözlerinde o da benim gibi o günü hatırlamış bir ifade vardı. Abim buradaydı, yanımdaydı. Abim hastaneydi! Aklıma inen jetonla dirseklerimin üzerinde doğrulup şaşkınlıkla Gökalp ve abime baktım. Gözlerim bir bana hafifçe tebessüm eden Poyraz'a, ardından yatağın yanındaki koltukta oturmuş yarım bir sırıtışla bana bakan Gökalp'e gidip geliyordu. "Siz ikiniz. Gerçekten çıktınız mı yoksa ben rüyada mıyım?"

Elimi tutan abim "Gerçek bu, Gece'm," diyerek içimdeki çöle güneşli havada yağmur yağdırtmıştı. "Buradayım, eskisi gibi," diyen sesi içimdeki ruhu çıkarttı. Omuzlarım rahatlayarak çöktüğünde üzerimden ağır bir yük kalktı. Ama bazen çok mutlu olamamak gerekirmiş. Çünkü mutluluğum biraz malum yerlerime kaçtı.

"Evet. Artık beraberiz, üzümlü turtam." Gökalp'in sesi kulağımdan girip beynimde yankılandığında ters bakışlarımı ona diktim. Yüzündeki yarım gülüş gitmiş artık tamamen sırıtıyordu. Gökalp'e doğru eğilip yüzüme yapmacık bir ifade kondurdum. "Seni o üzümlü turtayla boğarım, Gökalp! Öcü görmüş gibi kalırsın bak," desem de ciddiye alınmadım.

Haklıydı adam. İlkokul çocuğunun uydurabileceği bir sözdü ama önemli olan bunu söyleme cesaretiydi. O da benim gibi eğilip yüzüme yaklaştığında sırıtışını daha çok genişletti.

"Demek beni kendinle boğarsın, ha?" Bilmiş bilmiş konuşarak yüzümü ekşitmeme sebep olsa da biraz çileden çıkıp "Görünecek olursa halime bakıldığı gibi seninle uğraşacak saniyem bile yok," diye çıkıştım. O ise bunu bile umursamayıp tek kaşını kaldırdı. Allah'ım Yarabbim sana geliyorum.

"Demek saniyen bile yok?"

Lafını bitirir bitirmez "Evet," diye üste çıktım.

"Benimle uğraşacak saniyen bile yoksa salisen olur."

Oflayarak geriye uzandığımda yumuşak yastık şuan ki duruma tezat oluşturdu. Kimseyle konuşmak istemiyordum, uğraşmak istemiyordum. Saatlerce burada yatıp tavanı seyretmek istiyordum sadece. Bunların sebebi neydi? Yediğim elektro şok yüzünden mi yoksa başla bir şeyden mi kaynaklıydı? Gerçi ben neden elektro şok yemiştim ki? Hem de bir polis tarafından. Meraklı bakışlarımı abime çevirip "Polislerin bir vatandaşa elektro şok vermesi normal mi?" diye sorduğumda sert bakışlarını Gökalp'ten çevirip bana baktı. Yüzü yumuşamış ifadeye döndüğünde sorumu Bartur cevapladığında gözlerim hızla ona kaydı.

"Ben konuştum onlarla. Adamlar adı üstünde Polis oldukları için ellerinde başka sakinleştirici olmadığından mecbur vermiş şoku."

Ah, şu elalar... Ölürüm, ölürüm.

Ela suratla bakışırken göz ucuyla abime baktığımda yumuşamış olan bakışları tekrar sertleştirmiş, Gökalp'e bakmaya devam ediyordu. Bizimkinden bile daha ateşli bakışıyorlardı Maşallah. Kahverengilerim bir kez daha elayla buluştuğunda onun ifadesi ise dümdüzdü. Taktığın maskeyi şey yapayım Bartur. Her ne kadar yüzü normal görünse de o elalar bambaşka bir şey anlatıyordu. Anlayamıyordum. Cahil gibi bakıyordum bu duruma.

Göz göze gelmeme bile pişman ediyordu resmen.

Harfleri uzatarak "Evet," diye odaya giren Hemşirenin sesiyle bakışlarımı kapıya çevirdim. "Hastamızda uyanmış olduğuna göre son dokunuşları yapma zamanı geldi." Kaşlarım hafifçe çatıldı. Bu neydi böyle? Sen Selim Bey' misin de Son dokunuşlar diyorsun be Hemşire abla? Hiçte sevmezdim o programı. Adam tatlıydı, hoştu falan filan ama program sıkıcıydı. Merakla kadının son dokunuşlarını bekledim. Gökalp yerinden kalkıp Doktora yer açarken Poyraz'la bakışa bakışa cam tarafına doğru gitti. Hemşire elindeki tepsiyi yatağımın yanındaki küçük masaya koyup düz, açık kahverengi saçlarını hızla toplayarak bileğindeki tokayla bağladı. Göz göze geldiğimizde duvar görmüş gibi bakar zannederken beni şaşırtarak gülümsedi.

Bende yumuşakça gülümsemek yerine sadece tebessüm ettim. Ne yapsaydım ki başka? Fazla mutluluk göstermek istemiyordum. Hem ayrıca ben hastayım, hasta! Böğürerek ağlayıp, sürekli içimdekilerini çıkartıp, sersem sersem insanlara bakmalıydım. Şuan da Maşallah hasta gibi görünmek yerine turp gibi gözüküyordum. Tepsinin içinde artık ne varsa onlara nazikçe ayarladı. Prenses gibi kadın. Beyaz cilt, düz ve ince kaş, tatlımı tatlı, estetiksiz yüz. Mmm...Böylelerinin tadından yenmez, o kadar. Eh, tabii birde gözleri açık kahverengi olunca insan hipnotize oluyor. Mesela ben uzanıp o ponçik yanakları sıktırmamak için kendimi zor tutuyorum. Gör bunları kızım, gör. Dünyada ne kızlar var. Hepsi de güneş gibi parlarken sen gecenin karanlığında kal, Gece.

"Uzat bakalım kolunu."

Eyvah eyvah. Ayvayı yedik be kızım. Kafamı hastane odasındaki varlıklara çevirip hepsine göz gezdirdim. Yap gitsin be abla. O iğneyi sok koluma, hiç çıkartma. Gebereyim gideyim. Boğazımda bir yumru oluştuğunda yutkunmak zorunda kaldım. Ela surata bakmak istemiyordum bu durumda. Poyraz Soylu artık benim için bir hiçti. Sattı beni pezevenk. Gökalp ise...Sinir bozucu. Ne diye beni abim olacak şahıstan istedi hala bilemiyorum ama...Yine de aptalın teki. Hiçbirine bakmayıp sadece doğruldum. Bakışlarım kucağıma odaklıyken kolumda serin bir sıvı hissettim. Büyük ihtimal iğneyi vuracak yeri uyuşturmak için sürmüştü bunu. Derin bir nefes alıp verdim. Boğazımdaki yumru hala yerinde sapa sağlam duruyorken gözlerimin dolmaması için kendime hakim olmaya çalıştım. Kolumun üst kısmına lastiği sımsıkı bağladığı gibi "Adın neydi senin?" dedi. Bakışlarımı kucağımdan çekmeyerek ve sesimin titrememesine dikkat ederek "Gece," diye cevapladım sorusunu. "Ne güzel isimmiş ya o. Aklıma Ezhel'in 'Geceler, geceler kafamın peşindeyken. Yaşarım neyim neysem', şarkısı geldi." Herkes dondu. Görmesem de diğerlerinin de benim gibi gözleri Hemşireye gitti. O nasıl sesti öyle? Kız ilk önce bana ve benim gibi şaşkınlıkla bakan diğerlerine göz gezdirdi.

"Pardon. Kötü bir şey mi söyledim?"

Poyraz yüzünde pek belli olmayan bir gülümseme kuşanıp "Sesiniz...İyiymiş. Şarkıcı mısınız?" dedi. "Yani böyle bir sesin Hemşirede olması biraz şaşırtıcı." Kızın dudaklarında kocaman bir gülümseme oluştu. Az önce göz göze geldiğimizde yaptığı gibi bir gülümsemeydi bu. Hoştu, samimiydi, ve en garip olanı da sesiydi. "Ben sadece işimi yapıyorum. Şarkı söylemek benim için sadece hobi," deyip bir duraksamanın ardından tekrar konuşacaktı ki odaya biri daldı. "La havle, la havle. Yav neler olmuş burada, neler?"

Adam Gökalp'e bakıp elini uzatarak "Götü sıkışmasa hiç bir boktan haberimiz olmayacak ha," diyerek lafını soktu. Adam Gökalp'in kirli sakallı versiyonuydu. Ama bunun yüzü biraz daha küçük ve elmacık kemikleri diğerinin kadar dolgulu değildi. Esmerdi, normal Kürt ırkındandı işte. Ama diğer Kürtlere bakılacak olursa yüzü duruydu. Teni Gökalp gibi biraz esmerdi. Açıkçası bunlar galiba kardeşti. Ellerini ceplerine sokup "Hoş gelmişsin abi," diye rahatça konuştu, Gökalp. Evet, bunlar gerçekten de kardeşmiş. Adam "Hoş geldim, hoş geldim," dedikten sonra bana dönüp tebessüm etti. "Ne olmuş bizim kıza? Elektro, meloktro falan bir şey diyorlar?"

Tam o sıra aklımdaki lafı Poyraz, adama yaklaşarak söyledi. "Bizim kız derken, Cihoşah? Ne ara benimki, seninki oldu?" diye yiğitliğini sergiledi. Cihoşah ne öyle be? Böyle isim mi varmış Türkiye de? Yanımdaki Hemşire duraksamayı bırakıp koluma iğneyi geçirdiği anda ağzımdan beni utandıracak derecede inilti kaçtı. Ağzımın ayarını seveyim. Odada ki bakışlar bana kaydığında sığınma olarak kafamı Hemşireye çevirdim. Bana mahcup bir gülümsemeyle bakıp "Çok özür dilerim. İğneye hassas olduğunu bilmiyordum," dediği anda adını Cihoşah olarak bildiğim adam Hemşirenin yanına yaklaştı. Koluma şırıngadaki ilacı aktaran kıza baktığında sözleri gözlerimi devirmeme sebep oldu: "Kızımız hassas değil, senin elinin ayarı agresif, Hemşire Hanım."

Bu sözlere karşı Poyraz'da adamın yanına gelip dik dik baktı. "Agresif derken, birader? Devletin insanına, hastanın da dermanına böyle mi konuşuyorsun sen?" Cihoşah kaşları çatık bir ifadeyle kafasını kızdan çevirip Poyraz baktı. "Söz konusu Gece. Şuan bana delikanlılık yapma. Kızın canını acıttı burada. İnilti çıktı lan ağzından!" dedi. Ben allık allık bakarken ikisinin de gözleri bana saplandı. Konuşan ilk Cihoşah oldu ve bana "Söyle. Canın acıdı mı? Bu Hemşire senin canını yaktı mı?" dedi. Bakışlarım yanımda hala mahcup bir ifadeyle başını yere eğmiş kıza kaydı. Ne saçma bir durummuş be! Dikleştiğim gibi çenemi de dikleştirdim. Kendimden çok emin bir sesle "Onun bir suçu yok. Acıtması normal, benim iğnelere karşı hassaslığım var sadece. Ve bundan sana ne? Babam mısın da beni bu kadar çok düşünüyorsun, amına koyayım?" diyerek laflarımı yapıştırdım.

Ölüm sessizliği oluştuğunda ne dediğimi son anda anlayıp, beynime jetonlar düştü. Adama ufak tefek boyumla küfür etmiştim, hem de rahatlıkla. Olduğum yere sindim. O dağlar taşlar başıma yıkılsın. Beynime düşmüş olan jetonlar kafamı patlatsın. Ben var ya, ben...Çok salağım, çok! Adam ifadesizce bana bakarken abim kolunu tutup kendine çevirdi.

"Yine de o bir kadın. Bunu o taş kafalı beynine sok. Hiçbir karşı cinse, büyük ya da küçük, kötü yada iyi birine laf edemezsin," dedi. Bir adım yaklaşıp son sözlerini söylerken gözlerini tehdit edercesine büyülttü.

"Özellikle de bir Hemşireye," diyerek sözünü bitirdi, abim. Ben şimdi bunun yiğitliğine karşı abi demeyeyim de ne diyeyim? Ne yapayım? Söyleyin arkadaşlar. Odun Poyraz Soylu, benden başka bir kadının arkasında oldu. Gerçi arkasında olmak ne kelime, önünde oldu resmen. Karşımdaki sahneye erimiş haldeyken kızcağıza baktığımda, parlak gözleri abimdeyken bir yandan da iğne vurduğu yere pamuk bastırıyordu. Diğer boşta kalan elini önüne düşen bir tutam saçını kulağının arkasına sıkıştırdı. Gökalp'in "Hadi odadan çıkalım, Cihanşah," diyen sesini duyduğumda ona baktım. Son derece rahatsızca bakıyordu kendi öz ikizine. İlk defa bizimle aynı hisleydi şuan. Gökalp'ten beklenmedik bir tepki, vay anasına be. Abisinin kolundan tutup onu çekerek çıkartmaya çalışırken, Cihanşah gözlerini Poyraz'dan ayıramaz halde zorla odadan çıktı. Çıkarken de Gökalp üçümüzü de tekrar şaşırtarak odanın kapısını kapatıp yanındaki şahısla defolup gitti.

Abimden bir iç çekiş duyulduğu sıra Hemşireye baktı. "Sizde kusura bakmayın, Hemşire Hanım. Bizim peşimizde ki leşleri size bulaştırmak istemedik," dedi.

Gözlerim ikisinin arasında gidip gelirken kızın yüzünde kocaman bir gülümseme belirdi. Tamamen abime döndü. "Hiç sorun yok," dedi. "Bende size teşekkür ederim."

Abim yüzüne bir gülümseme oluşturup konuşacakken araya girdiğimde ağzını kapatmak zorunda kaldı. Kıza tek kaşımı kaldırıp en merak edilen soruyu sordum: "Adın ne bu arada?" Yüzündeki gülümsemesini bozmadan "Adım Büge. Büge Dervin." diye sorumu yanıtladı.

"Senin adın da Gece zaten." Duraksayıp meraklı melehat gibi abime döndü.

"Sizin adınız nedir?"

Gözlerim tekrar ikisinde gidip gelirken Poyraz Bey, ne ara oluştuğu bilinmeyen alnındaki teri elinin tersiyle sildi. Derin bir nefes alıp verdi ve Büge'yi çok bekletmeden "Poyraz," diye yanıtladı. "Ne güzel..." Bir bana bir de abime bakarak "Siz ikiniz kardeşsiniz, değil mi?" diye hiç yakışmayacak bir soruyu yapıştırıverdi. Bu sefer karşımdaki eriyen adamla bakıştığımda dilim tutuldu. O an aklıma bir soru geldi. Büge isimli Hemşire ye tekrar baktım. Kaşlarımı havaya kaldırıp merakla "Kardeş olduğumuz hiç belli olmuyor mu?" dedim. İlk önce bana göz kırpıştırarak baktı kızcağız. Sonra da göz ucuyla abime baktı ama aralarında artık ne geçiyorsa birbirlerine göz değdiremiyorlardı. Göz kapaklarımın ağırlaştığını, vücudumda çok tatlı bir yorgunluğun oluşmasıyla daha fazla çene ve göz yormayıp kendimi yatağa bıraktım. Yine merhaba yumuşacık yastık.

"Yani, açıkçası benzemiyorsunuz diye bir şey yok. Benziyorsunuz ama çok az. Sanırım biriniz anneye, birinizde babaya çektiğiniz için böyle."

Gözlerim yavaşça kapanırken benliğimi karanlığa bırakmama ramak kalmıştı. Kendimi bırakmadan önce Büge'nin sözlerini onaylayan bir homurtu çıkartmam bir şeyleri uyandırmama sebep oldu. Usulca karanlık kontrolü ele geçirdi. Büge bir yandan "Olamaz ya. Ona enerji ilacı enjekte ettim, uyku ilacı değil. Şu an uyumamalıydı," diyerek paniklerken abim ise beni sarsarak "Uyansana kızım. Rol mü yapıyorsun bize burada? Başıma drama queen olup çıkma," diyordu. Ama hepsini net duysam da löp diye hepsi sustu. Ya ben duymuyordum, ya da onlar konuşmayı kesmişti. Bilmiyordum ama şuan tek bildiğim sonsuza kadar bu rahat hastane yatağında karanlığa bürünmek ve yorgunluğun anasını avradını ağlatarak üstümden atma isteğiydi.

Bölüm sonu

Sonraki bölüm kilitli

11. bölümü 5 jetonla uygulamada açabilir, kaldığın yerden devam edebilirsin.

2 yorum