1. BÖLÜM ~GÜNEŞE KÜSEN AYIN ALTINDA~⋄ ゚ ・🦢࿐ ♡ ˚ ·"Papatyalar yalan söyler mi hiç?"Başımı kaldırıp duvara monte edilmiş geniş ekrana baktım. Tüm yemekhanenin rahatça seyredebilmesi için en geniş ekran alınıp, açı olarak da tavana yakın bir yere takılmıştı. Hangi masaya geçersem geçeyim, rahatça seyredebiliyordum bu yüzden. Yemekhane epey genişti; toplamda yüzden fazla masa vardı ve hepsi de geniş alana yayılmıştı."Aşkın ve sevginin sembolü bu nadide çiçekler, asırlardır sadakatin sembolü olmuş durumda. Peki ya biz insanların papatyalara yüklediği anlam ne kadar doğru?"Mandalinamdan bir dilim daha alıp ağzıma attım. Bunca soru sorulduktan sonra insan cevap verecek gibi oluyor ama herkes yemek yiyip yanındakiyle sohbet ederken, benim kendi kendime konuşmam biraz abes olurdu. Hoş, tek ben değildim programı seyreden; ama kimse benim kadar dikkatli de dinlemiyordu."O halde papatyalar yalan söyler mi hiç? Belki... Fakat aslında yalanı söyleyen papatya değil, inanmayı seçen biziz. Sevginin rengini gerçekten bilseydin yine beyaz olur muydun papatya? Kırılan her bir yaprağının hesabını sormaz mıydın papatya?"Mandalinanın ekşimsi suyu ağzımda yayılırken kaşlarımı çattım. Sıradan bir belgesel beklerken, gittikçe kalp kıran bir söyleşiye dönüyordu."Rüzgâr seni öperken bile ağlıyorsun papatya, sevgi bile acıtıyor mu seni?"Papatya, en sevdiğim çiçek değildi. Güller, begonviller, ortancalar arasında papatyayı çok da nadide bulmuyordum doğrusu. Fakat bütün bir belgesel papatya üzerine olunca dikkatimi çekmişti. Hayatımda ilk defa papatyaların gece görünüşlerini seyrettim mesela. Meğer geceleri beyaz yapraklarını mahcup bir çocuk gibi aşağı indiriyormuş. Günün ilk ışıklarıyla yeniden canlanıyor olsa da bu yapraklar, parıltıyla hayat buluyormuş. Tıpkı ışıktan can bulan biz insanlar gibi. Kırk yıl düşünsem bir papatyanın bu kadar çok insana benzediğini düşünemezdim doğrusu.Papatyalar hakkında yeni bir konuya giriş yapılacaktı ki, tam karşıma tabldotuyla oturan kişiyle görüş açım kapandı. Demek ki televizyon o kadar da iyi bir açıda değildi. Ya da karşımdaki geniş omuzlara sahipti, bilemiyorum."Mandalinanı yemiyorsan bana versene."Son dilimi ağzıma tıkıştırmaktan vazgeçip, hemen önümdeki sandalyeye oturup ayranını sallayan Semih'e uzattım. Meyve deyince Semih için hayatta akan sular duruyordu; bu, tek bir mandalina dilimi bile olsa..."Hani yemek yemeyecektin? Geleceğini bilseydim sana ayırırdım. Zorla yedim."Semih'in aksine ben de meyveden pek hazzetmezdim. Uzattığım minik dilim mandalinaya bakmadan, ayranını tek dikişte içti. Başını arkaya doğru eğdiği için alnında biriken birkaç tutam sarı saçı geriye doğru düşmüştü. Hep böyle yapıyordu. Önce ayranı içiyor, sonra yemeğini yiyordu. Yani bizim klasik Türklerde olduğu gibi, ayranla birlikte yemeği bitirme çabası yoktu hiç."Doldurdun mideni, nasıl yiyeceksin şimdi?""Neyi?" Koca bir kaşık etli fasulyeyi ağzına alıp, bir koca kaşık da pilav aldı. Erkeklerin yemek yemesine şaşkınlığım bitmek bilmiyor. Ben gözümü açıp kapayıncaya dek tabaklarının yarısı bitiyor."Boş ver. Seansın ne zaman başlıyor?""Bir saat sonra. Senin?""On dakika var. Vera gelecek.""Şu mavi saçlı kız mı?""Hıhım, o.""Mandalinamı soyar mısın?" Göz devirerek, tepsisinin kenarında duran mandalinaya uzandım. Kabuklarını açarken Semih'in bir pelikan gibi yemekleri yutmasını seyrediyordum. Üşengeçin tekiydi. Ve obur. Hayır, kilosu da olsa neyse; hem fit bir vücuda sahip hem de boyu uzun. Bu kadar yemek nereye gidiyor, hiçbir fikrim yok. Belki de tembellikten kazanıyordur. İmkânı olsa yemekleri de benim yedirmemi isteyecekti. Teklif etsem asla reddetmezdi, o ayrı."Çıkışta ne yapacaksın?"Soyduğum mandalinayı Semih'in önüne koyduğumda omuzlarımı silkeledim. "Eve gideceğim. Bugün kendimi yorgun hissediyorum." Uzattığım mandalinayı alıp tek hamlede ağzına tıktı. Bu artık şaşkınlıktan çıkmıştı; görünmez bir hortum var da yiyecekleri çekiyordu sanki."Eve geçince ara beni o zaman."Bıkkınlıkla göz devirdim. Kollarımı masanın üstüne koyup ona doğru eğildiğimde kahverengi gözleriyle bana baktı."Zaten tüm gün beraberiz, bir de akşam mı arayayım?""Ara, ne var?" Ağzındaki lokmayı çiğnemeden yutmaya başlamıştı artık."Yavaş ye, yavaş." Masanın kenarından bir peçete alıp ağzının kenarında kalan kuru fasulye kalıntısını sildim. Bir çocuk gibiydi."Neyse, ben kalkayım artık. Dosyaları düzenlemem lazım. Odayı da havalandırayım.""Olur, kolay gelsin."Boş tabldotumu alıp Semih'e el salladıktan sonra bulaşık bölümüne yürüdüm. Bulaşıkta olan Mahi abla, dirseklerine kadar çektiği eldivenleriyle yıkamaya başlamıştı bile. Koca şirkette sadece iki bulaşıkçı vardı ve anlaşılan o ki bugün Mahi abla tekti."Kolay gelsin abla. Teksin galiba.""Sağ ol Hande, tekim ya. Serap hastalanmış.""Geçmiş olsun.""Sağ ol canısı, sana da kolay gelsin. Seansın ne zaman?"Kolumdaki saate bakıp beş dakika kaldığını görünce gözlerimi açtım. "Eyvah, beş dakika kalmış. Hadi ben gidiyorum abla.""Hadi hadi, görüşürüz. Allah hepimizin yardımcısı olsun."Mahi ablaya da el sallayıp koşarak merdivenlere ulaştım. Şirket çok büyüktü. Asansör de kullanabilirdim ama son günlerde kilo almıştım. Biraz olsun formda kalmak için merdivenleri kullanıyordum. Beyaz önlüğümün etekleri koşarken sağa sola savruluyordu. Kilo alsam da hızımdan bir şey kaybetmemiştim. Semih'le yarışa girsem yine ben kazanırdım hiç şüphesiz.Son birkaç dakika kala, seansın yapılacağı odaya geçtim. Camları açıp biraz hava almasını sağladım. Dışarıda bardaktan boşalırcasına yağmur yağıyordu ama havalandırmayınca da insanın psikolojisi bir kat daha kötü oluyordu. Oda havalanırken dosyalarımı hazırladım ve danışanımın sandalyesini ayarladım.Son bir dakika kala her şey tamamdı. Yerime oturdum ve Vera'nın gelmesini bekledim. O da hiç geç kalmazdı. Tam vaktinde yerinde olurdu.Benim yerime oturmamla Vera'nın kapıdan girmesi bir oldu. İşte başlıyorduk.Günlerden Salı...Kasım'ın son haftası ve haftanın en berbat zamanı. Neden bilmiyorum ama tüm hafta içinde en nefret ettiğim gün Salı. Ne zaman bu güne gelsem illa kötü bir şey oluyor. Ya bir kaza, ya da bir kötü haber. Kendimi hazırlıyorum ama her defasında daha da ağırı denk geliyor. Bugün mesela başıma ne gelecek acaba diye düşünmeden edemeden geçirdim tüm vakti."Bu dünya hassas kalpliler için bir cehennemse şayet, bizler cayır cayır yanıyoruz."Kasvetli bir sonbahar gününde işittiğim bu cümleler yüreğime huzursuzca yerleşti. Sertçe yağan yağmurun camlara çarpan hoyrat sesi dikkatimi dağıtmak için çabalıyor ama karşımda duran kişi bunu engelliyor. O, daha çok dikkat çekici.Cayır cayır yanıyorum, dedi biraz önce. Bunu söyleyen, henüz yirmilerine bile gelmemiş gencecik bir kız. Kulaklarının altına kadar uzanan mavi saçları, pürüzsüz yüzü ve solgun bakışlarıyla ilk bakışta hoş bir düşü andırıyor. Fakat anlattıkları ve yaşadıklarını dinledikçe, bu görünüşün tam tersini söylüyor.Dışı güzel bir düş, içi ise isyanda çürümüş bir ruh gibi."Benimle aynı fikirde olmadıkları için bu haldeyim. Onlar, tüm bu kâbusun tek sebebi. Ben artık tükendim, anlatabiliyor muyum?"Anlatabiliyorsun..."Bazen içimde bir karanlık var," dedi. "Onu bastıramıyorum. Uykularımda büyüyor, nefesimi paylaşıyor."Derin bir nefes alıp önümdeki deftere notlar almaya devam ettim. Anne ve babası boşanalı on beş sene olmuştu. On yedisine yeni girmişti ve komşusunun istismarına maruz kalmıştı. Vera ile beş seanstır görüşüyorduk. Bu seans sadece kendisi konuşmak istediği için ben sessizce not alıyordum. Saçları çok hoş bir maviydi. Evet... Saçları renkli, gözleri ise ela.Gözleri ela...Genç kıza yeniden dönüp baktım, sonra da ela kelimesinin üstünü çizip boş bıraktım. O, dışarıdan renkli görünen ama içi karanlıkla bezeli bir palet. Dışını renkten renge boyuyor ki içindeki boşluğu bastırabilsin. Ve gözleri kesinlikle ela değil. Boş bakışlarla battığı çamurda çırpınan bir serçe gibi. Gözleri ela değil, hayır, kesinlikle değil."Buraları sormuştunuz geçen." Gri renk kapüşonlusunun bileklerini yukarı çekerek kollarını gösterdi. "Ben yaptım. Olanlara daha fazla dayanamadığım için her gün biraz daha içten tüketiyorum. Bir fare var ve o sürekli içimde bir yerleri kemirip duruyor... Geceleri daha çok konuşuyor, gündüzleri ise herhangi bir insanın konuşmasında gizleniyor."Kollarıyla bilekleri minik koparılmış deri parçaları ve tırnak izleriyle doluydu. Bu görüntü ağzımda acı bir tat bıraktı. Bakışlarımı yeniden gözlerine çevirdiğimde, gözleri bir öncekinden daha da düşüktü. Gittikçe yok oluyordu sanki."Psikolog olmak benim de hayalim biliyor musunuz? Tıpkı sizin gibi insanların dertlerini dinlemek ve çözüm üretmek istiyorum. Ve bunu, kendi dertlerimi hafifletmek için istiyorum."Başımı kaldırıp duvarda asılı duran PsyNova Psikoloji yazısına baktım. Buradayım ve bazen burada olduğuma inanmak için şirketin ismini defalarca kez okumam gerekiyor. Üniversiteden sonra günlerce, hatta aylarca kabul edilmek için beklediğim şirketin psikoloğuyum. Bu inanması güç bir hayal gibi. İnsan bir şeyi çok isteyip de elde ettikten sonra bir düş içinde gibi hissediyor sanki.Şirket tam bir profesyonel. Lüks ve her ince ayrıntı düşünülerek dizayn edilmiş. Benim gibi yeni psikologlar için bile çalışma şartları çok elverişli. Hastalarımla görüştüğüm oda çok ferah ve insanın içini açıyor. Pencereler her cepheye baktığı için önce sabah ışığını içeri alıyor sonra öğle vakti yoğun bir parıltı sunuyor ve şimdi... Yani akşam üzeri enfes bir tabloyu andıran pembe ve turuncu karışımı bir renk cümbüşü ile veda ediyordu. Tabii bugün yağan yağmur olmasaydı. Aslında ben yağmuru da severim. Bulutların yavaşça griye sonra da siyaha çalmasını enteresan bulurum. Tıpkı insanlar gibi. Solup giden çiçekleri andıran bu insanlar birer yağmur olup yağsa belki dertleri biraz olsun hafifler. Omuzlarında yük ve simsiyah karanlıklarıyla gözlerindeki umut silinen bu masum insanlar...Vera'nın düşüncesinin aksine ise dertlerimiz hafiflemiyordu. Ben de öyle sanmıştım. Ama öyle olmuyordu işte. Sanki bir duvar inşa ediyorduk ve temelde bizim dertlerimizin üzerine her danışanın dertleri ile birlikte yeni tuğlalar örülüyordu. Ve bu gökdelen nereye kadar uzanacaktı hiçbir fikrim yoktu. Psikolog olarak meslekte ilk senemdi ve hatta bazılarına göre stajyer sayılıyorduk ama bu kadarcık zamanda bile bu işin ne kadar ağır olduğunu anlamıştım. "Bugün sadece anlatmama izin verdiğiniz için teşekkür ederim. Sanırım sürem doldu." Vera duvardaki saate bakıp göz ucuyla altı olduğunu işaret etti. Bileğimdeki dijital saatten ben de görmüştüm ama onun tamamen anlatacaklarının bitmesini beklemiştim. Vera çok düşünceli bir kızdı. Hassas, narin ve ayrıntılarda çok duran biriydi. Onun gibi biri çok ağır şeyler yaşamıştı. Buna rağmen kendini düzeltmek istiyordu. Kardeşi yoktu ve yakın olacağı ailesinden kimse de. Bu yalnızlığın sebebi de en güvendiği insanların ona zarar vermesiydi. Onu anlayamayacak kadar sıkıntılı bir durumdaydı. "Bu anlattıkların benim için çok kıymetli Vera. Haftaya aldığım notlar üzerinden konuşuruz olur mu?""Olur. Çok teşekkür ederim."Vera ayağa kalktığında ben de kalktım. Kısa mavi saçlarından bir tutam alıp kulağının arkasına yerleştirdi ve gri kapüşonunu kafasına geçirdi. Ellerini ceplerine koyup önden çıkarken elimdeki not defterini göğsüme yapıştırdım. Bir şeyler söyleyemediğim için kendimi iyi hissetmiyordum lakin bu seferlik öyle istemişti. Sadece ben anlatayım, kimseye hepsini baştan anlatamadım demişti. Kabul etmiştim ama itiraf ediyorum ağır gelmişti. Beyaz önlüğümü çıkarıp defterimi alarak odadan çıktım. İnce topuklu siyah botlarım koridorda yürürken tıkır tıkır ses çıkarıyordu. Belime doğru uzanan siyah saçlarımı bileğimdeki yeşil saç tokası ile topladım ve ofisin kapısını açtım. İçerisi yine curcunaya dönmüştü. "Sen bana oğlumun ilaç kullanmasına gerek var dedin. Doktor dedi ki bu ilaçsız da düzelir.""Beyefendi ben sadece onun ne kadar güçlü olduğundan bahsettim. İlaç konusuna gelirsek aynı düşüncedeyim.""Siz psikologsunuz doktor musunuz? Doktordan daha mı iyi bileceksiniz?""Doktor değiliz elbette. Bizler...""Yeter! Bir daha gelirsem bu da iki olsun. Sizi de bakanlığa şikayet edeceğim. Benim oğlum hasta değil anladınız mı beni? O hasta değil !."Kendi masama doğru yürürken muhtemelen bir hasta yakını olan adam sinirle odadan çıktı. Bu gibi durumlara çok sık rastladığımız için artık sıradan geliyordu. Hasta yakınları hastalığı kabul etmekte zorlanıyordu. Önce inkar sonrasında ise şiddet. Psikologlar dertleri dinlese de tıbbi müdahale gerektiğini söylediğinde hemen suçlu bulunuyordu. Biz onlara göre doktor olmadığımız için bu tür şeyleri de söyleyemezdik. Fakat bu kasvetli hava da çok uzun sürmedi. Hemen herkes günde en az bir iki defa aynı şeyleri yaşıyordu zira. Üstünde biraz konuşuldu sonrasında herkes yine kendi haline döndü."Ne oldu ya?" Semih önündeki laptoptan başını kaldırıp sorduğunda hepimiz Ural'a bakıyorduk."Bir şey olduğu yok. Çocuğun ilaç tedavisi alması gerek ama babası karşı çıkıyor.""Niye ne oldu ki?""Uyuşturucu kullanıyor. Adam inanmıyor. Çocuğum ruhsal bunalımda diyor. Gel de bir de bunlarla uğraş işte."Masamın üstünde yarım kalan kahve kupasını kenara alıp kendi bilgisayarımı açtım. Bugünkü notları girerken Semih bana döndü. Bu bakışları biliyordum. Ne durumda olduğumu kontrol ediyordu. O tam bana bakarken gözlerimi ona çevirip gülümsedim ve sessizce fısıldadım. "İyiyim merak etme."Başıyla onaylayıp kendi masasına döndü. Toplamda altı kişilik bir ofisimiz vardı. Herkesin kendine ait bir masası ve dolabı vardı. Semih ve ben yan yana oturuyorduk. Diğerleri ise karşımızda ve sağımızdaydı. Sol taraf yine tavana kadar pencere ile kaplıydı. Son derece lüks olan bu binayı çok seviyordum. İçimi açan tek yer bu yapıydı. Notları bilgisayara girerken bir kere daha Vera'nın yüzü geldi gözümün önüne. Bu sefer tüm ciğerlerimi dolduracak kadar derin bir nefes aldım. Şimdi eve gidecekti. Annesi yurt dışındaydı ve başka bir adamla evliydi. Ondan çocukları olduğu için Vera ile pek ilgilendiği söylenemezdi. Babası ise söylediğine göre her gün başka bir kadınla birlikteydi. Hiç kimsesi yoktu ve arkadaş edinmekte de zorlanıyordu. Böyle bir yalnızlık içinde boğulduğunu açıkça görebiliyordum onun. "Hadi ben kaçar. Herkese iyi akşamlar yarın görüşürüz."Ural eşyalarını el çantasına doldurup kalkarken ben de ayağa kalktım. "Çıkıyor musun?""Hıhı."Semih oturduğu yerden bana bakıyordu. Görünen o ki onun işi daha uzun sürecekti yoksa o da çıkış saatini hiç kaçırmazdı. Altı buçuk olduğu zaman kimse onu tutamazdı buralarda. "Tamam yarın görüşürüz. Dikkatli git eve.""Tamam." Gülerek yanıt verdim. Bana annemi anımsatıyordu. Öyle bir şefkat işte. Tek tek açıklama yapacağım türde. Yüzümden ve ses tonumdan iyi olup olmadığımı anlayacak kadar derin bir şefkat. Son kez Semih'e el sallayıp çantamı omzuma takarak ofisten çıktım ve asansöre binip çıkışa indim. Evim ofise çok yakındı. Her on dakikada bir kalkan minibüslerden birine binip eve doğru ilerledim. Günler birbirinin aynısı olmaya başladığında rutinin bir nimet olduğunu mu düşünmeliyim yoksa sıkılmalı mıyım bilmiyordum. Yağmur durmuştu. İnsanlar ıslak kaldırım taşlarında dikkatle yürüyüp evlerine gidiyor, sokak hayvanları ise biriken sulardan su içiyordu. Araçlar biraz hız yapınca su birikintileri sağa sola sıçrıyor ve ortaya çamur damlaları ile dolu bir tablo sunuyordu. Başımı cama yasladığımda ve kararan hava ile dışarıdaki hayata baktığımda kimlerin neler yaşadığını düşünüyordum. Anlatmıyorlar... Dile getirmek dahi istemiyorlar... Çok azı uğraştığı dertten kurtulmayı isteyecek güce sahip. Ve çok azı bunun için adım atıyor. Neredeyse herkes kendisini karanlığa çeken bataklığına alışmış durumda. Evimin olduğu durakta duran minibüsten inip birkaç metre yürüdükten sonra dairemin olduğu siteye geldim. Lüks sayılan bu binada üçüncü katta oturuyordum. Burada da asansörü kullandım ve daireme geldim. Ayakkabılarımı ayağımdan çıkarmak ve ayaklarımın halıya temas etmesi tüm yorgunluğumu hissetmeme neden oldu. Hepsi toplanıp ayak tabanımda birikti bir an için. Keşke düşüncelerim de bu şekilde akıp gidebilseydi. Kıyafetlerimi çıkarıp banyoya geçtim. Kısa bir düşün ardından saçlarımı havluya sarıp mutfağa geçtim. Atıştıracak bir şeyler bulup mutfak masasında çabucak tükettim. Bugün çok yorgun hissediyordum. Yemek yemek için bile gücüm yoktu. Evim dar sayılırdı ama mutfağı, oturma odası, yatak odası ve bir de ufak deposu vardı. Tek kişi için yeterliydi. Zaten sadece uyumak için kullanıyordum. Karnımı doyurduktan sonra bulaşıkları makineye yerleştirip masayı sildim. Nihayet yatak odasına geçebilecektim. Yorucu bir günün ardından yatağıma yatmanın huzurunu hiçbir şey vermiyordu. Koskoca bir gün insanların dertlerini dinledikten sonra enerjim hızla azalıyor ve ancak uyku ile yok edeceğim bir yüke dönüşüyordu. Bu belki de mesleğim için iyi sayılmaz ancak hassas kalbimi ne yaparsam yapayım sükunete erdiremiyorum. Bunun erken olduğunu ve zamanla alışacağımı söyleyen mesai arkadaşlarıma inanmaktan başka çarem de yok henüz. Psikolog olmak için yıllarımı verirken içimde müthiş ötesi bir heyecan vardı. Şimdiyse bunların hepsi bir balon gibi sönüp gitmiş durumda. İnsanların dertleri ile dertlenme gibi kötü bir huyum varken mesleğim gittikçe bana daha çok zarar veriyor. Belki de bu mesleğe uygun değilimdir kim bilir. Yirmilerimin başında yaşlanmaya başlamamın başka bir açıklaması olamaz zira. Yatağımın ortasına oturup başımdaki havluyu çıkardıktan sonra komodinin üstündeki tarağa uzandım ve saçlarımı taramaya başladım. Saçlarım simsiyahtı eskiden. Şimdi ise aralarında beyaz teller oluşmaya başladı artık geceye birkaç yıldız düştü. Siyah saçlarımın arasında peyda olan birkaç beyaz teli görmezden gelerek taramaya devam ettim. Üzerimdeki kırmızı pijamalarımı düzeltip yatağıma yattığımda rahat bir nefes aldım. Birkaç dakikalığına gözlerimi kapatıp gecenin sessizliğinde kayboldum. Şimdi uyursam sabah dinlenmiş bir şekilde kalkabilirim. Şimdi uyumalıyım çünkü çok yoruldum. Fiziksel hiçbir şey yapmama rağmen omuzlarım ağrıyor. Acaba Vera ne yapıyor ki şimdi? Babası eve gelmiş midir? Bileklerine bir şey yapmıyordur değil mi? Hızla gözlerimi açtım. "Uyuyamıyorum. Böyle tek başıma kaldığımda da aklıma düşünceler geliyor. En iyisi biraz telefonla vakit geçirmek. Uykum gelir belki."Yataktan sarkarak komodinin üstündeki telefonu alıp gezinmeye başladım. Birkaç haber okudum sonra sosyal medyada gezindim. Paylaştığım resimlerime yapılan yorumlara cevap verdikten hemen sonra keşfete düşen bir resim dikkatimi çekti. Hassas içerik diye uyarı geçilmesine rağmen parmağım üstüne gitti ve görseli açtım.~Hepinize merhaba ölüm meleklerim... Ölüme susamış, yaşayan ölüler. Ölüm için kendinden geçen zavallılar ve ölüme gönül veren fedailer. Ben, Ölümün korkak fedaisi. Her gece olduğu gibi bu gece de sizlere harika yollar göstereceğim. Dileyen acısız bir ölümü tercih edebilir, dileyen de kendine çektirebildiği kadar işkence çektirebilir. Ölümle kalın.~İnstagramda gezinirken böyle bir görsele ve üzerinde yazan bu yazıya rastlamak tam da benim gibi birine denk gelebilirdi. "Şu telefonların bizi dinlediğine yemin edebilirim." Vera gibiler dertli hiç değilse zararları sadece kendisine. Peki ya bu ne? Bir insanın bu şekilde kendine zarar vererek başka insanlara da ölüme götüren yolları açıklaması kadar anormal ve trajikomik başka ne olabilirdi ki? Şayet o gün, o profili izlemeye devam etmeseydim belki de yolum bambaşka bir şekilde çizilirdi. İtiraf ediyorum kaçtım da. Devam etmek istemedim. Ama karanlık seni tanıdıysa, kaçmana izin vermez. Ben de kaçamadım zaten.Yattığım yerden doğrulup yatakta bağdaş kurdum. Fotoğraf dün gece çekilmişti ve kesilmiş iki bileğin resmi vardı. Üstelik binlerce yorumla birlikte beğeni de almıştı. Neden? Bu insanlar neden? "Senin derdin ne böyle?!"Başımı iki yana sallayarak iç çektim. Gizlice yapsa anlarım ama tüm bu gösteriş de neyin nesi? Belki de sadece ilgi çekmek isteyen bir grup gençtir. Öyle bile olsa bu tür şeylere alışkın olduğumu reddedemem. Kim bilir kaçıncı ruhun hikayesi bu. Her şeye rağmen ön yargılı olmamayı seçtim ve gerçekte derdinin ne olduğunu öğrenme hissi uyandı içimde. İçime doğan merak duygusu ile profile tıkladığımda profili göründü. Ölümün korkak fedaisi isimli kullanıcı, bir erkekti. Üstelik genç bir erkek. Biraz önceki ilgi çekme ihtiyacı olan grup fikri daha ağır bastı ancak yine de devam ettim. Resimlere göz atmaya başladığımda yüzüm her geçen saniye daha da buruşuyordu. Gecenin geç vakitlerinde olduğumdan mıdır iyice hassaslaştığım bir dönemde olduğumdan mıdır resimler midemi bulandırmış başımı döndürmüştü. Birkaç defa gözlerimi başka yere çevirip yutkundum. Sonra yeniden devam ettim. Kan, kesik ve parçalanmış bir vücut. Boş cam şişeler, bolca sigara izmariti, her türlü pislik barındıran bir de karanlık oda. Bir insan neden kendine yaptığı işkenceyi böyle paylaşır ki? Şaşılacak diğer olaysa, peşinden onu takip eden onca kişi. Böylesine berbat bir profilin nasıl bu kadar çok takipçisi olur?"Bu dünya gerçekten de tuhaf insanlarla dolu."Ben profilde gezinmeye devam ederken gecenin yarısı oldu. Saat tam on ikiyi bir saniye geçtiğinde canlı bir video paylaşıldı. Virüs gibi bir şeydi. İnsanın kanına işliyor merak ettiriyordu kendini. İçimde oluşan karşı konulamaz merakla videoyu açtım. Yirmilerinde olduğunu düşündüğüm genç bir çocuk oturuyordu. Altına siyah bir jean giymiş, üzerinde de siyah düz bir tişört vardı. Görüntü o kadar netti ki her bir ayrıntı piksel piksel seçiliyordu. Tişörtün açık kalan kol ve boyun bölgeleri ince ince işlenmiş dövmelerle bezenmişti. Birçok papatya şekli vardı dövmelerinde. Yaprakları koparılmış ya da birkaç yaprakla kalan bazısı da ters dönmüş onlarca papatya. Kolları ve boynunun sol tarafı papatya dövmeleri ile doluydu. Burnunda ve dudağında olmak üzere iki tane de piersingi, sağ kulağında da küçük siyah bir küpesi vardı. Önündeki bodur masa cam şişeler ve sigara izmaritleri ile doluydu. Şişelerinin kimisi bittiği için devrilmiş, kimi de henüz açılmamıştı. Oda öylesine karanlık ve iç karartıcıyı ki, bir insanın kendisine böylesine işkence etmesi bir an için hüzünlendirmişti. Yine de onu izlemekten vazgeçemiyordum. Şayet ilgi bekliyorsa bunu harika bir şekilde yapıyordu. İlgimi çekmişti. Merak ediyordum delice. Dikkat çeken tek şey dövme ve piersingleri değildi. Keskin çenesi ile ince yüzünde kıpkırmızı duran dudakları ve uzun kirpiklerinin çevrelediği simsiyah gözleri de bakan insana hem görsel şölen yaşatıyor hem de üzüyordu. Bu kadar güzel bir insanın neden kendine zarar verdiğini anlamakta zorlanıyordum doğrusu. Simsiyah saçları alnına ve kulaklarına dökülürken tepe bölümü havaya kaldırılmıştı. Öylesine beyaz bir teni vardı ki siyahlara bürünse bile bembeyaz parlıyordu. Böyle beyaz bir tende kırmızı dudaklar da gerçekten çok dikkat çekiyordu. Bu kişi başlı başına inanları kendisine hipnoz etmeye niyetliydi sanki. Hiçbir şey yapmasa, sadece baksa bile ona bakası geliyordu insanın. Kameranın odak noktası kendisini ayarlayınca konuşmaya başladı. "Hepinize merhaba ölüm meleklerim!"Ses tonu öyle etkileyiciydi ki tüylerimi diken diken etmişti. Yutkundum. Konuşurken gözlerini kısarak gülümsüyor, yüzünde kullandığı jestler insanda sürekli onu izleme hissi oluşturuyordu. Genç çocuğu izlerken içimde bir yerlerde parlayan ateş dudaklarımı kurutmuş olacak ki istemsizce alt dudağımı ıslattım. Derin ve hızlı nefesler aldığımdan habersiz seyretmeye devam ediyordum. Sanki göğüs kafesimde ağır bir güvercin yerleşmiş de baskı uyguluyordu. Yüreğimin hemen altında kendine bir kafes oluşturmuş burayı mesken edinmiş gibiydi sanki. "Her gece olduğu gibi bu gece de size harika bir yol göstereceğim."Canlı video saniyeler içinde binlerce yoruma ev sahipliği yaptı. Bir yandan yorumları okuyor bir yandan çocuğu izliyordum. Sudenaz Ölürüm senin o kömür gözlerine.Mutasyongirl21Beni de yanına al. Birlikte kucaklayalım ölümü.OnungeliniŞimdi seninle birlikte ölmek vardı Ölümün korkak fedaisi.TuvaldekimelankoliSeni seviyorum Fedai ;)Yorumlara gerçekten de şaşkınlıkla bakıyordum. İnsanlar neden böyle bir kişiye hayran olurlardı ki? Yakışıklı ya da çekici olduğunu kabul etmeme rağmen böylesine takıntılı bir sevgi hastalıklı bir sevgiydi. Bu kadar çok takipçisi olmasına rağmen kimseyi takip etmemesi de genç hakkında kendini beğendiği yönünde çıkarım yapmama neden olmuştu. Belki yanlış bir çıkarımdı ama bunu çürüten yeni bir şey olmadığı müddetçe buna inanacaktım."Bu gece sizlere jiletle ölüme nasıl yürüyeceğinizi göstereceğim. Şşt, Sezar! Jiletleri getir!"Genç adam bunu söyleyince siyah bir köpek ağzında bir kutu ile geldi. Köpek kutuyu bıraktı sonra da kuyruğunu sallayarak yere kıvrıldı."Teşekkürler dostum. Eğer bu girişimden sonra da ölmezsem, sana harika bir ziyafet sunacağım anlaştık mı?"Genç adam böyle söyleyince köpek iki kere havladı. Birbirleri ile konuşuyorlardı. Köpeğin ağzından akan salyalar yere düşerken yorumlar da hızlanmaya başlamıştı. KalbiminsahibiKöpeğin bile çok asil ve zeki.78SahipsizköySevgime cevap ver ÖKFAfallayarak güldüm. "Dalga geçiyor olmalılar." Saçlarımı parmak aralarımdan geçirip alnımı karışladım. Afallıyordum. Anlam veremiyordum. Yorumları okumayı bırakarak videoya odaklandım. Kutudan iki tane jilet çıkarıp masanın üstüne koydu. Elimi boğazıma götürüp hafifçe bastırdım. Jiletler sanki benim adem elmama dayanmıştı. Genç adam hafif öne eğilip sağ taraftaki jileti alarak yüzüne doğru yaklaştırdı. Kaşlarım ne kadar çatıldıysa artık şakaklarım ağrımaya başlamıştı. Ben genç adama odaklanmışken o jileti tutup hafif bir tebessümün ev sahipliği yaptığı dudakları ile kısa süreli bir öpücük kondurdu. Sonra da siyah saçlarına sürdü. Ne yapıyordu tam olarak? Heyecan, merak ve tiksinti ile izlemeye devam ederken sağ bileğini masanın üstüne koydu. Yo, böyle bir şey yapmayacak değil mi? Yorumlar hızlanmıştı. Safkan8pireSeninle aynı anda yapıyorum Fedai.LaletoplayıcısıÇığlık atmayı unutma!Patlamısnohuto jilet ne kadar değerli bir bilsenYemin ediyorum buradaki herkes psikopattı. Peki ben neden izlemeye devam ediyordum? Çünkü acayip merak ediyorum. Aptalca kesmeyecekti herhalde kendini. Nefesimi tuttum. Jilet bileğine yaklaşıyordu. Jilet yaklaştıkça, dudaklarında içimi ısıtan bir gülümseme peyda oldu. Gözlerimi dudaklarından alamıyordum. Alt dudağını ıslattığında, ben de onunla birlikte aynı hareketi yaptım. Onu takip edenlere şaşmamak lazımdı, izleyen herkesi adeta büyülüyordu. "Böyle belirgin damarlarım olduğu için şanslı olduğumu söylüyorlar. Onlar görebiliyorum ve aramak zorunda değilim. Öyle değil mi sizce de?"Sorduğu soru ile yorumlar yağmur gibi yağdı.LostprincesssDamarındaki kan olmak vardıgelmedesen yüzme bilmiyorum ama damarlarında boğulmak opmekalbimden8en insan değilsin. Mükemmelliğin vücut bulmuş halisin Korkak fedai. GerCekruyBatı kameraya bakOkuduğum yorumla isminin Batı olduğunu öğrenmiştim. Batu değil de Batı. Çevremde çok bulunan bir isim değildi Batı. "Jilet, nasıl da tahripkar duruyor. Seni böylesine ihtişamlı yapan nedir? Damarlarımda gezinirken, bunu sorgulamak istiyorum."Jilet gittikçe yaklaştı damarına. Odamda tek başıma olmama rağmen "Yapma!" diye mırıldandım. "Yapma lütfen yapma." Ellerim titriyordu. Anlatılırken dinlemek ayrıydı seyretmek ayrı. Psikologlar da insan ve dayanamıyorum. Jilet gittikçe yaklaştı beyaz bileğinin üstüne. İlk önce onu bir kağıt parçasıymış gibi sürdü bileğine. Var olan pürüzleri temizledi en nihayetinde. Sonra da keskin tarafını diklemesine getirdi tam damarının üstüne. Tam damarının üstüne!İki kere sağ sol yapınca acı ile tısladı. Jileti hafif geri çekti ama durmadı. verovunDevam et Batı!65kutluaySeni izliyorum.SenajiminCanın yeterince yanmadı. Çığlık at!Ah delireceğim galiba. Önüme gelen siyah saçlarımı kulaklarımın arkasına sıkıştırarak izlemeye devam ettim. İnsanlar gerçekten de onun acı çekmesine bayılıyor olmalılardı. Çığlık atmasını isteyen kişiye şaşırmadan edemedim. Kimse de durdurmuyordu.Bu sefer jileti daha sert bir şekilde bileğine bastırdı. Jiletin baskısı ile ince bir kan sızmaya başladı. Hafifçe inledi. Sonra iki kere sertçe bastırdı ve bir çığlık attı. Attığı çığlık ile başını geri yaslayıp kanepeye dayandı. Sesine uyanan köpeği bir süre onu izledi. Nefes almayı bile durdurmuştum. Bir insan! Bir insan neden böyle bir şey yapar neden?Nemlenen gözlerim, deli gibi atan kalbim ve çoktan ritmini bozduğum nefesim ile titrediğimin farkında değildim. KoalaegiwiDevam et Batı!Sensiz76-7Bırakmak yok!Katma_değerDevam et değerlim!AskasekHadi, en heyecanlı yerinde kesemezsin devam et!Bileğinden sızan kan yere damlarken jileti masaya bıraktı. Kanın akışı şiddetini arttırırken dudakları renksizleşmişti. Gerçekten öldürecek miydi kendini? Hayır, yapma!Kalbim deli gibi atıyordu. Kan beynime sıçramış ellerim tir tir titriyordu. Videoyu kapatmak istiyordum ama aynı zamanda gözlerimi ayıramıyordum. Jileti diğer eline aldı ve kanepeden güç alarak kameraya yaklaştı. Kanayan bileğini merceğe yaklaştırdı. "Bakın, iyi bakın. İşte ölümün uşaklığını yapan kırmızı sıvı bu... İçimizde taşıdığımız ve kimimizde bozulan, kokan, leşleşen sıvı bu!"Kan masaya damlarken, küçük bir kan gölüne çevirmişti damladığı yeri. Gittikçe daha da artıyordu. Kan akışı arttıkça Batı'nın benzi solmaya başladı. Baygın bakan gözlerini daha çok açmaya çalışarak konuşmaya devam etti."Şu an pek bir şey hissetmiyorum. Jilet ilk keserken biraz acımıştı ancak şu an hissizleştim. Akan kan, sanki bende bulunan yükleri de teker teker götürüyor. Hafifliyorum. Rahatlıyorum."77sarıgelinBen de rahatlıyorum Batı. Ama benim canım yanıyor. Dünyamımarsmıkanını heba etme, biriktir. Ha-2344Bayılacaksın galiba...KopmabendenYüzün bembeyaz oldu. Batı solan benzine inat açmakta inat ettiği gözlerini kameraya sabitlemeye devam ediyordu. Göz bebekleri daha fazla dayanamadığını belli edercesine kaymaya başladığında başı hafifçe öne doğru eğildi. Derin derin nefes alıp birkaç dakika boyunca izlediğim her şeyin bir kabus olmasını diledim ancak hepsi gerçekti. Üstelik genç adam devam ediyordu. Diğer eline aldığı jileti bu sefer bileğine götürmedi de uzun, ince, güzel şekilli parmaklarına sürdü. "Ölümün uşaklığını yapar sensizlik kokan nefesim."Serçe parmağına bir kesik atınca acı ile inledi. "Parmak boğumlarımda hapsettim seni."Orta parmağına uzun bir kesik atıp alt dudağını ısırdı."Kalbime gömdüm kokunu, sen yine de ölümü sevdin..."Beş parmağının beşinden de kan sızarken, elini havaya kaldırdı. Sızan kan beyaz bileğine, oradan da dövmeli koluna yol alırken, yine dudakları garip bir gülücükle kıvrıldı. "Ben de senin için bu yolu seçtim. Madem uğruna her şeyimi vereceğim sen, beni değil de ölümü seçtin. Ben de ölümün fedaisi olurum."Her iki bileğinden yoğun kan akarken gözleri iyice baygınlaştı. Ön tarafı havaya dikilmiş siyah saçları halsizce alnına düşerken elindeki jilet yere düştü. Devam edemiyordu artık, iflas etmişti. Başını yeniden kanepeye yasladığında gözleri tam odak noktasına denk geldi."Ben, ölümün fedaisiyim artık."Bana bakıyor gibiydi. Yüreğim titremişti. Yaşadığım dehşetten ötürü gözlerim yuvalarından çıkacak gibi göz kapaklarımı zorluyordu. Video kapanmadan hemen önce son cümlesini de söyledi. "Ölümün, korkak fedaisi..."Merhabalar papatyalarım...İçimde hep ÖKF için bazı sahneleri eklemek vardı. Ne bileyim ilk halini okuyanlar bilir ki Batı ile Hande sahnelerinin biraz daha yakın olmasını istediğim anları oldu. Şimdi o istediğim sahneleri ekleyeceğim. Yorumlarınızı görüşlerinizi ve yeni bölüm isteklerinizi mutlaka yazın. Yeni bölüm yeni bölüm diye başımı ağrıtın hatta ajajekr asla rahatsız olmam hatta teşvik olur benim için.Yeni bölümü düzenleyince yayınlayacağım. Pazar günlerini bize ayırın artık. Ökf 36 Pazar boyunca sizinle olacak. Allah'tan bir mani olmazsa diyelim. Sizleri seviyorum. Desteklerinizi bekliyorum. ❤️İnstagram hakugu
Bölüm 1
1. Bölüm - Güneşe küsen ayın altında
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.