"Şok, şok, şok!" Televizyonun cızırtılı sesi odayı doldururken muhabir nefes nefese anlatıyordu: "Virens şehrinin altın çocuğu, ünlü iş adamı Lucian Morland iş görüşmesinden döndü! Hayranları barikatları zorluyor, görüyorsunuz sayın seyirciler, tam bir izdiham yaşanıyor! İşte Morland binaya giriyor..."
Ekrandaki o kusursuz takım elbiseli, sahte gülümsemeli adamdan artık midem bulanıyordu. Ne bu haller? Alt tarafı bir iş adamı ama sanırsın dünyayı o kurtarmış. Egolu, kibirli ve itici... Dünyadaki tüm kötü özellikler sanki tek bir bedende, onda toplanmış gibiydi. Ve işin en acı tarafı; ben bu adamı izlemiyordum, anneannem ona resmen tapıyordu!
Evin içindeki bu ağır hava beni boğmaya başlamıştı. Anlamıyorum, madem benden bu kadar şikayetçisiniz, neden beni kendi halime bırakmıyorsunuz? Sonuç olarak yine buradayım; bu dökülen duvarların arasında, o lanet haberlerin bağırtısını dinlemek zorundayım.
Hızla ayağa kalktığımda koltuğuna gömülmüş olan anneannem, gözlerini ekrandan ayırmadan başını bana doğru çevirdi: "Nereye gidiyorsun sen yine?"
"Mutfağa, su içmeye... Ne yapabilirim ki başka bu lanet yerde?" diye mırıldandım.
Aslında mutfağa falan gitmeyecektim. Sadece gitmek, uzaklaşmak istiyordum. Her şeyden, herkesten... Bıkmıştım bu dırdırlardan. Anneannem arkamdan söylenmeye devam ediyordu: "İyi o zaman, bana ne patlıyorsun? Aaa, zamane gençlerinde zerre saygı kalmamış!"
Oflayarak bana ayırdığı o daracık, havasız ve sadece bir yatağın sığabildiği karınca yuvası gibi odaya daldım. Neyse ki televizyondaki o "parlak" adama geri dönmüştü. Köşede duran eski sırt çantamı kaptım. Zaten kaçışlarım rutinleştiği için içindeki temel eşyalarımı hiç çıkarmıyordum; eksik bir şey yoktu. Kapüşonumu başıma çekip kulaklığımı cebime tıktım. Şimdi yapmam gereken tek şey, bu şehirden değilse bile bu mahalleden en uzak parkı bulmaktı.
Odadan sessizce, parmak uçlarımda çıktım. Tam karşımdaki dış kapıya doğru bir kedi gibi süzüldüm. Ayakkabılarımı elime alıp kendimi çoraplarımla sokağın soğuk betonuna attım. Kapıyı olabildiğince sessizce kapattığımda içimdeki o düğüm biraz gevşedi. Spor ayakkabılarımı hızlıca giyip yürümeye başladım.
Rastgele sokaklara sapıyordum. Nereye gittiğimin bir önemi yoktu, sadece ayaklarım beni nereye götürürse oraya... Ama nedenini bilmediğim bir huzursuzluk vardı üzerimde. İçimdeki o tekinsiz his ilk defa bu kadar baskındı, sanki görünmez bir el boğazımı sıkıyordu. Bu karanlık hissi susturmanın tek yolunu biliyordum. Kulaklıklarımı taktım ve o tanıdık melodi kulaklarımda çalmaya başladı: Kalben - Yara.
Kalben den sonra çalan diğer şarkılarımla listem yarılanmıştı, adımlarımı hızlandırdım. Ama ne kadar uzağa gidersem gideyim, şehrin her köşesinde o egoist bey vardı. Bir reklam panosunda parıldayan saatiyle gülümsüyor, bir mağazanın televizyonunda 'başarı sırlarını' anlatıyordu. Gözlerimi devirip bakışlarımı yerdeki çatlak taşlara diktim.
Parkın en ücra köşesindeki, boyası dökülmüş banka çöktüğümde hava iyice ağırlaşmıştı.
Fakat kaçtığım o evden; anneannemden, babamdan ve annemden uzaklaşmak güzeldi. Artık sesleri yoktu. Kulaklığımla bile bastıramadığım o iğrenç sesler kesilmişti sonunda... Offf, tamam, neyse. Düşünmek istemiyorum artık. Şu an tek istediğim sabaha varmak ve bir daha asla bulunmamak.
Ben derin düşüncelerime dalmışken hava çoktan kararmış ve buz kesmişti. Kapüşonlum bu soğuğa yetmiyordu ama umurumda bile değildi. Sadece hiçbir şeyi düşünmek istemiyordum artık; beynim fazlasıyla doluydu. Olmayan sosyal hayatıma içimden okkalı bir küfür savurdum. Çantamı bu lanet bankın ucuna fırlattım ve üzerine uzandım. Her zamanki gibi kendime sarılarak.. Sadece huzurlu olmak istiyordum, hepsi bu.
Gözlerimi açtığımda güneş ensemden içeri sızıyordu ama ısıtmıyordu. Aksine, her yerim tutulmuştu ve bankın sertliği kemiklerime işlemişti. "Huzur" dediğim şey sadece birkaç saatlik berbat bir uykudan ibaretti.
Doğrulmaya çalışırken başımda zonklayan bir ağrı vardı. Tam o sırada yan taraftan gelen yüksek sesli gülüşmeler ve ayak sesleriyle irkildim. Bir grup genç, sanki dünya onlarınmış gibi bağırarak geçiyordu yanından. İçlerinden biri bana bakıp sırıttı: "Hey, burada mı sabahladın ezik? Evin yok mu senin?"
Zaten beynim doluydu, zaten her şeye ve herkese karşı öfke kusasım vardı. Yerimden fırlayıp çantamı omzuma astım. "Sana ne lan! Bas git yoluna, belanı benden bulma sabah sabah!"
"Ooo, sakin ol şampiyon, sadece sorduk," dedi diğeri ama gülmeye devam ediyorlardı.
"Sorma! Kimse bir şey sormasın bana!" diye bağırdım arkalarından Hızla yolumu başka yöne çevirdim ve yürümeye başladım. Hayır, resmen koşuyordum! İlerlerken herkesin duymasını umarak havaya okkalı bir küfür savurdum. Yine bir yerlere gitmeliydim; bu seferki rotam bambaşka, çok daha uzak bir parktı. Yürüyebildiğim kadar yürüyüp her şeyden uzaklaşacaktım.
Telefonu cebimden çıkarıp ekrana baktım. Yine aramamışlardı... Her zamanki gibi, şaşırmadım. Ama ekranda bambaşka bir şey vardı. Gizli bir numaradan bana mesaj mı gelmişti? Kimsenin bununla uğraşacağını sanmıyordum; hele hayatımdaki, okulumdaki o zorbaların hiç işi olmazdı. Titreyen parmaklarımla kilit ekranını açıp mesaja baktım.
"Fazla sinirlisin firari... Bir gün gözlerimle görmek isterdim."
Ne? Sabah sabah çıldırmak için artık elimde gayet yeterli sebepler vardı. Böyle hayatın ben... Tamam, sakin olmalıyım. Mesaja tekrar baktım ama hiçbir şey yazmadım. Ne yazabilirdim ki zaten? Neyse, kesinlikle umursamıyorum ve sadece gidiyorum buralardan. Bakalım bu yolun sonu nereye çıkacak...
Bölüm bitti. Bir sonraki bölümde bakalım neler yaşayacağız firarimiz ve bu gizli numarayla...
