Gözlerimi aralayıp kulaklığımı çıkardım göz kapaklarım sanki daha yeni doğmuşum ve il defa gözümü açıyormuşum gibi titredi. Uyanmam için kolumu çekiştiren Nisa’ya döndüm. Nisa'yla arkadaş değildik, sınıftaki kimseyle arkadaş değildim. Ne oldu anlamında kafamı salladım. Gözleriyle içeri giren müdürü gösterdi.
“Gelmezdi pek, arama falan mı var?”
Nisa bilmiyorum anlamında kafasını salladı. Mp3 sıranın altına koydum. Ellerimle şakaklarımı ovuşturarak baş ağrımın geçmesi için gözlerimi kapattım.
Gözlerimi tekrar aralayınca müdürün arkasından gelen, müdürden oldukça uzun çocuğu fark ettim. İri yapılı durmuyordu, atletik bir vücudu vardı. Boyu uzun, omuzları geniş ve yüz hatları oldukça keskindi, gözlerim maviliklere takıldı. Buz mavisi gözleri gözlerime ilişince kalbimin kendini korumaya almak için biraz daha buz tuttuğunu hissettim.
Gözlerimi kaçırıp ilgilenmiyormuş gibi önüme döndüm ama o benim aksime gözlerini çekmedi. Gözleri bende kaldıkça sinirlendiğimi hissediyordum veya bir çeşit adrenalin…
İnatla başımı kaldırıp konuşan müdürü aldırmadan tekrar yüzüne baktım. Yüz hatları kendinden oldukça emin ve sertti. Ne gülümsüyor ne de somurtuyordu, Oysa onu son gördüğümde yüzü acı ve dehşet içindeydi. Buz gibi havaya rağmen üstünde incecik, siyah, örme desensiz bir kazak vardı. İfadesinden sonra gözlerine tekrar baktım. Baştan aşağı duygusuzluk barındırıyordu, gözlerini benden çekmemekte kararlıydı. Umurumda bile değildi.
Yanıma oturdu. Beni tanımadığına emindim, belki de öyle düşünmek istemiştim. Ona bakmama rağmen gözlerini benden hiç çevirmedi. Bana bakması beni gördüğü anlamına gelmiyordu fakat bir şekilde çırılçıplak hissediyordum.
“5 sene önce...” dedim ama cümlemi tamamlayamadım. Genzimi yakan ılık kan elimin üstüne damladı. Zihnimi zorlamamak için düşünmekten vazgeçtim.
“Anlamadım.” dedi elimdeki kana bakarken. Başını hafif yana yatırıp yüzüme bakmaya çalıştı.
“Anlamanı beklemiyordum zaten.”
O beni tanımazdı ama ben onun gözlerindeki maviliği hatırlıyordum. Hayatımda iki kez daha görmüştüm onu. İlk ikisinde de kan içinde olan bedeni geldi aklıma. Öyle bir zaman da öyle kaosun içinde görmüştüm ki onu, sarıp sarmalamak isteemiştim. Belki de çaresizliğini kendime benzetişimdendi. 'Yalvarırım beni öldür.' diye yakarışı çınlattı kulanklarımı. Onu öyle bir anda tanımıştım ki beni hatırlayamazdı, benim gibi bir hafızaya sahip değilse imkansızdı...
Nisa’nın uzattığı peçeteyi kanayan burnuma bastım. Zilin sesiyle yerimden kalkıp lavaboya yöneldim. Kırık gözlerimle aynaya baktım. Kanın durması için başımı geriye yaslayıp yere çöktüm. Elimin tersiyle kapıyı kilitledim. Değmeyeceğini düşündüğüm mavi gözlerin yoğunluğu sardı zihnimi.
Hep kendimden bahsediyordum. Bu yüzden gelen müdürün veya öğretmenin Gökhan’a ne dediği beni pek ilgilendirmiyordu. Fakat o nasıl görüş açıma dalmıştı böyle bir anda? Onu ikinci görüşümde de sersemlemiştim. Yine aynı gözler, yine kan içinde, beni öldür diye yalvardığında onu öylece bırakmalıydım belki de...
Başımı sallayıp oturduğum yerden kalktım. Kana bulanan elimi ve yüzümü yıkadım. Düşüncelerimi bastırmaya çalışıyordum. Neden böyle bir şey yaptığım hakkında en ufak bir fikrim bile yoktu.
Duygu yoksulluğu sürüklüyordu beni bu anlara. İçimde yoğun bir ağlama hissi vardı ya da başka anlamlandıramadığım bir histi. Sabahki rüyanın etkisinden çıkamamıştım. Başımı ağrıtan kötü bir his olduğundan başka hiçbir şey bilmiyordum. Aral’a ihtiyacım vardı. Sınıfa dönüp telefonumu aldım. Ders başlamamıştı. Duvara yaslanıp Aral’ı aradım.
“Günaydın Gül güzeli.”
“Hasta olduğunu sanıyordum.”
“Bazen seni bir seslendirmenin olduğunu düşünüyorum, bu kadar güzel ses olamaz.”
“Beni şımartıyorsun, hasta değilsen beni okuldan alır mısın?”
“Hay hay efendim, yarım saate okuldayım, girme derse.”
“Görüşürüz.”
“Görüşeceğiz.”
Çantamı toparlayıp aşağı indim. Hasan’a haber vermeye lüzum yoktu. Kimseye yaptıklarımın hesabını verecek değilim derken güvenlikle göz göze geldik. O hariç tabii, babamın adamı olduğunu bildiğim görevli yanıma doğru yaklaşınca tıpış tıpış yukarı kata çıktım. Çünkü birinci kattaki pencerelerde korkuluklar vardı.
Güvenliğin beni takip etmediğine emin olunca atölyeye girdim. Zemine en yakın yer burasıydı. Altları kalın spor ayakkabı giymediğim için kendimi azarlayıp aşağı atladım. Fazla ses çıkmamıştı ama düz taban ayaklarımı acıtmıştı. Tam uzaklaşacağım sırada pencereden beni izleyen buz mavisi gözlerle karşılaştım. Bana bakıp sırıtıyordu. İlk günden benim deli olduğumu düşünecekti. Doğru düşünecekti dedi iç sesim. Güvenliğin içerde olmasının verdiği rahatlıkla bahçe kapısından da çıktım. Elimi heyecanla salladım.
“Başardım!”
“Evet! F tipi kapalı ceza evinden kurtuldunuz.”
Aral’ın sesine doğru dönüp gülümsedim. Yanına gidip sıkıca sarıldım. Başını boynuma gömüp derin bir nefes aldı. Başını okşadım, geri çekilip gülümsedi.
“Nasıl anladın?”
“Her şeyini biliyorum Aral.”
Başını sağa çevirip alt dudağını ısırdı.
“Sanırım. Neyse, ne yapmak istiyorsun?”
“Motor?”
“Siktir, sen motorlardan nefret edersin. Üstelik arabayla geldim.”
“Denize mi gitsek?”
“Delirdin mi sen? Bu soğukta mı?”
“İyi de yüzmeyeceğiz ki” dedim tam çıkmayan sesimle. Ne olduğunu bilmiyordum bir burukluk vardı içimde her zaman ki gibi. Sanki deniz bugün daha bir farklı çekiyordu beni kendine. Gitmeliyim, nefes almalıydım.
Ellerini ceplerine sokup ilerledi. Önüne geçmek yerine yanında yürüdüm. İşte gerçek dostluk böyleydi. Onunla yarışmazdınız, yanında olurdunuz. Arabanın önüne geldiğimizde sıkıntıyla ofladı.
“Baban ne der?”
Eli ensesindeydi, yanlış bir şey söylemiş gibi gözlerini kaçıyordu. Babamdan korktuğu için değildi. Benim için endişeleniyordu. Hasan gibi değildi. Hasan babamdan korkardı, Aral tam tersi hepsine karşıydı aslında. Mafyaya ve içinde olan her şeye ama ben olunca işler değişiyordu.
“Merak etme okuldan çıktığımın haberi gitmiştir bile.”
Gülümseyip başıyla onay verdi. Arabayla sırf soğuk olduğu için geldiğini tahmin ediyordum, çünkü hep motor kullanırdı. Kendisi bu soğukta bile motor kullanırdı aslında ama ben motorları sevmezdim.
Araba leş gibi alkol ve sigara karışımı kokuyordu. Dün gece burada kaldığı arkadaki battaniyeden belliydi. Babasıyla asla anlaşamıyordu. Mafya, ağır ağabey işleri kesinlikle Aral’a göre değildi. Gerçi kimse bu işlere uyumlu doğmazdı.
Aral, Keskin ailesindeki tek erkek veliaht olduğu için bu işe zorlanıyordu. Bense üçüncü veliahttım, Kürşat Karaaslan’ın bir kızı bir oğlu vardı ama kızı ben evlat alınmadan önce öldürülmüştü.
Üstelik biz Keskin ailesi kadar illegal işimize düşkün değildik. Tabii onlardan daha üstündük ama babam mafya olmasının yanında oldukça ünlü bir iş adamıydı. Bu babamın zekasından kaynaklanıyordu, modern mafyalık da denilebilir. Siz parasını verirsiniz onlar iş görür. Bu tüm dünya genelinde böyleydi, gücü gücü yetene diye boşa dememişler.
Biz milyon dolarlar kazanırken Keskin ailesi sadece racon kesmeyi biliyordu. Aral’a yapılan haksızlıklar yüzünden Keskin ailesinden nefret ediyordum. Maalesef ki Atilla Keskin babamın en yakın arkadaşı olduğundan ona katlanmak zorundaydım. Aral benim en yakın arkadaşımdı, Aral benim tek arkadaşımdı...
Arabada Türkçe-yabancı karışık bir rap çalıyordu. Bu tarz şarkıları sevmiyordum. Aslında rap tarzını sevmiyordum, sadece kendini dünyanın tanrısı sanan ve kimseden korkusu olmayan, her hafta bir duruşması olan tipler biraz ilgimi çekiyordu. Çünkü hepsi oldukça Aral’a benziyordu.
Şarkının sesini biraz kısıp Aral’a döndüm. Büyük ihtimalle dün kavga etmişti, ellerinin üstünde kızarıklık ve çizikler vardı. Dudağının kenarı belli belirsiz yaraydı, façasının alt kısmı da yaraydı. Boğazlı kazak giymişti ama rahatsız olduğu için eli sürekli boynundaydı. Boynu da boydan boya çizikti. Normalde çok yakışıklı bir yüzü vardı. Keskin bir yüz hattı, esmer bir ten, dolgun dudaklar, uzun kirpikler, çikolata kahvesi sert bakışlar... Kısaca yakışıklı bir erkekte olması gereken her şey, eksiksiz ve tastamam.
Atilla Keskin’in oğlu olduğundan şüpheliyim. Atilla hokka burunlu, kilosu boyunu aşan, elinden tespihi eksik olmayan ağır ağabey bir tipti.
Aslında insanları asla dış görünüşlerine göre yargılamam. Aslında hiç yargılamam çünkü insanlar benim için önemli değildir. Aral dışında isterse dünyanın en yakışıklı insanı olsun ya da kalbi temizlikten ölsün benim için önemli değildi.
Ben insanların kendilerince yarattıkları mükemmel algı teorisinin çok dışında bir insanım, isterse burnu yamuk olsun, dişi seyrek olsun, kel olsun hepsi insan sonuçta.
İlk kim bu güzellik algısını öne sürmüş merak ediyorum doğrusu, çok vahşice bir şey yarattığından haberdar mıydı acaba? Kaç kişiyi ölüme sürüklediğinden, kaç kişinin hayatını nedensiz yere mahvettiğinden haberdar mıydı acaba?
Peki bizim bu saçma algıyı daha ilk okula başlayan çocuklara aşılayıp sonra onlarında başkalarının hayatlarına el sürdüğünden ne kadar haberdarız?
Birbirlerinin hayatlarına tecavüz eden gençler yetiştiriyoruz, ilk okul kitaplarına güzel çirkin fotoğrafları koyuyoruz ve sonra bütün bunlar onların suçuymuş gibi nesli suçluyoruz. Tebrikler hepimiz çok masumuz, hiç birimizin elinde kilolu, burnu yamuk, dudağı ince, çelimsiz, yamuk dişli, seyrek saçlı diye intihar eden çocukların kanı yok.
“Çok düşünüyorsun.”
Başımı salladım. Doğruydu, çok düşünürdüm. Gerçek adım Zeliha gibi, okyanus kadar düşünürdüm, harbi ya su perileri ne için vardı? Battaniye elime alıp dizlerimde katladım.
“Bende kalabilirdin.”
Başını salladı. Tek eliyle battaniyeyi arka tarafa attı.
“Sende kalabilirdim.”
“Kasvetlisin, hoş değil.”
Derin bir nefes aldı. Çenesi kasılmıştı. Denize yakın bir yerlerde durup arabadan indi. Konuşmak istemediği belliydi. Saygı duyup üstelemedim. Arabadan inip ayakkabılarımı çıkardım.
Ayaklarım kara basar basmaz tüm vücudum titremişti. Ayakkabılarımı arabada bırakıp denize doğru ilerledim. Denize bir metre kala durdum. Üstümdeki montu çıkarıp yere koydum. Yere oturup bacaklarıma sarıldım. Bünyem diğer insanlardan çok daha güçlü olduğu için soğuğu sadece hissediyordum ama bana zarar veremiyordu.
Bu her insanın hissetmesi gereken mükemmel bir histi. Sanki soğuk damarlarımda gezip buz tutan kalbimle karşılaşıyordu, nefesimden çıkan buharlarla haberleşiyordu benimle, bu yüzden üşümenin verdiği hazzı seviyordum. Çenemi dizlerime koyup denizi izledim. Aral benden uzaklaşmıştı. Saatlerce böyle kalabilirdim. Denize bakarak günlerimi bile geçirebilirdim. Gerçi evim denizin yanındaydı ama bir o kadar uzaktı denize. Kocaman bir uçurum vardı evimin yanında. Denize bir o kadar yakın, bir o kadar uzak bir yeri tercih etmiştim.
“Hâlâ yüzme bilmediğine şaşırıyorum.”
Aral’ın sesiyle düşüncelerden çıkıp ona döndüm. Elleriyle bacaklarımı indirip bacağıma yattı. Bağdaş kurup kafasını yerleştirdim. Saçlarıyla oynamaya başlayınca gözlerini kapattı.
“Bir şeyden korkmak veya nefret etmek ona âşık olamayacağın anlamına gelmiyor. Ben rüzgârın denize çarpışına aşığım...”
“Rüzgârı kıskandım.”
“Asel’i seviyor musun?”
Gözlerini açıp dikkatlice yüzümü inceledi. Sessiz kalmayı severdi her zaman, onu tam anlayamazsınız. Yüzünüze neden bakıyor, neden güler, neye ağlar, bilmeniz neredeyse imkansızdı. Bana benziyordu, özellikle gözlerindeki o anne boşluğu, ne kadar annesinin ölümünde parmağım olsa da suçluluk duymuyor, seviyordum o boşluğu. Ben bencillerin efendisiydim, o da bunu bilmiyordu.
“Yine bir şey mi yaptı?”
Gözlerini kapattım.
“Bana birçok şey yaptı ama sadece merak ettiğim için soruyorum.”
“Tek kardeşim sensin, kan bağı pekte önemli değil.”
Yeni çıkmaya başlamış kızıl kahve sakallarını okşadım. Sevilmeye ihtiyacı olduğunu saklıyordu. Ailesine ihtiyacı olduğunu saklıyordu.
“Dün ne oldu?”
“KGS’ye girsen ölür müsün?”
“Aral yine boş biri için o sistemi kullanmadın değil mi?”
Bir anda başını kaldırıp ciddi olup olmadığıma baktı.
“Aral sen bile olsan kuralları ihlal etmenin bedelinin ölüm olduğunu biliyorsun.”
“Babam gibi konuşuyorsun, bu konuşma uzamadan gidelim.”
Ayağa kalkıp karşısına geçtim ama omzuma çarparak gitti.
“Aral!”
Tam peşinden gidecekken kayalıkların arkasında biri olduğunu fark ettim. Geri döndüğümde kimse yoktu. Gözlerimi kapatıp gördüğüm kişiyi hayal etmeye çalıştım. Ne yazık ki yüzünü net görememiştim. Saçları uzun, dümdüz zayıf bir kızdı, sol kolunda noktalı virgülden oluşturulmuş bir kelebek dövmesi vardı. Umursamayıp Aral’ın peşinden gittim.
Arabanın yanına geldiğimizde vücudumda daha önce hiç olmayan bir şeyler hissettim. Başım dönüyordu, gözlerim kararmıştı. Elimle arabanın kapısına yaslanıp nefes almaya çalıştım ama mideme dayanılmaz bir ağrı girdi.
“Aral...”
Aral’a seslenmeye çalıştım. Bacaklarım titriyordu, arabaya iyice yaslanıp geçmesini bekledim.
“Sinem!”
Aral bağırınca gözlerimi açmaya çalıştım. Aral dehşet içinde yüzüme bakıyordu. Ilık kan kokusu alıyordum. Burnumdan birkaç damla yere süzüldü. Midemdeki ağrı iyice sertleşmişti. Elimi mideme bastırıp yere çöktüm. Midemden gelen kan kokusuna daha fazla dayanamayıp kustum. Bir anda her yer kan olmuştu. Ağzımın kenarından ve burnumdan hala kan süzülüyordu.
Aral koşarak yanıma gelip kolumu tuttu. Ne yapacağını bilmiyor gibi elini bir koluma bir belime koyuyordu. Sonunda beni kucaklayıp arabanın kapısını açtı. Beni koltuğa koyar koymaz sürücü koltuğuna geçti. Hiçbir tepki veremiyordum. Görüyordum ama müdahale edemiyordum. Başımı cama koydum. Gözlerimi açık tutmakta zorlanıyordum. Aral bir şeyler söylüyordu ama anlamıyordum. Daha fazla direnmeyip gözlerimi kapadım.