Diyara barış getireceğim, tüm bu savaşların bitmesini sağlayacağım. Henüz ölümsüzlüğümü yeni keşfetmişken kendime verdiğim sözlerdi. 12 yaşında bir çocuğun sözleri. Neredeyse 1200 yıldır uğruna çabaladığım sözler. İnsanlar kutlu işaretlerinin sadece iyi şeyler başaracağını göstermek için değil, ayrıca kullanılmaları için de verildiğini söylerdi ama belki benimki böyle değildi, belki de benimki diyarda barışı sağlayabileceğimin bir işaretiydi. Babamdan kalan tek şey, asla kurtulamadığım lanette bir işaret olmalıydı, kaderin ufak bir ipucu. Kutlu işaretimin dediği gibi diyarı yok etmeyeceğim, tam aksine 1200 yılın getirdiği deneyimle ve öğreneceğim daha fazlasıyla diyarı birleştireceğim. “Krallık sınırlarına girdik kraliçem.” Arabacının sözleriyle düşüncelerimden uzaklaşıp at arabasının camından dışarı baktım. Sragon’un girişi gerçekten güzeldi, her geldiğimde ormanlarını görüp büyüleniyordum. Buraya Sragon kralı Derek ile bir barış antlaşması yapmaya gelmiştim. Altı krallıktan dördüyle anlaşmıştım sıra Sragon’daydı, her hükümdar değişikliğinde antlaşmaları yenilemem gerekiyordu. Değişen yerlere baktım, şehir artık bambaşkaydı. Her şey çok hızlı değişiyordu, her seferinde hayret ediyorum ve her seferinde de bu değişime bir katkım olsun istiyordum. Değişim her zaman savaşla olmazdı, değişim insanların zihnindeydi; onların gelişmesine ne kadar yardım edersen değişimi o kadar köklü yapardın. Hayatta kalmak için değil katkıda bulunmak için çabalamalıydı bir insan ve bunun ilk adımı için bakış açılarını değiştirmeliydim. Araba sarayın girişindeki uzun merdivenlerin önünde durduğunda elbisemin eteklerini toparlayıp indim. Meltemin etkisiyle yarım toplanmış saçlarım hafifçe toplu durmaya isyan etti, o sırada yardımcım hemen isyancıları dize getirdi. “Teşekkür ederim Samantha.” Samantha’nın yüzüne nezaketle dolu bir gülümseme yayıldığında bende ona aynı şekilde karşılık verdim. Başımı dik tutup duruşumu düzelttim ve kapıya gelişimi karşılamak için çıkmış Kral Derek ve kızını gördüm. Elbisemin eteklerini toparlayıp sakince merdivenleri çıkmaya başladım, Samantha hemen arkamdan geliyordu. Merdivenlerin sonuna vardığımızda Samantha’nın saygıyla reverans yapmasını izledim, Kral Derek buna hafif bir baş sallamayla karşılık verdikten sonra elime uzandı ve hafif bir öpücük kondurdu. “Sizi burada görmek benim için bir onur Kraliçe Emilie.” Elimi bıraktığında kısa bir reverans yaptım. “Benim içinde lordum.” Hemen yanımızdaki Prenses Catherine’e ise sıranın ona geldiğini düşünerek reverans yapmıştı. “Ne kadar bu formalitelerden pek hoşlanmasam da sizinle tanışma şerefine sahip olduğum için sevindim kraliçem.” Hafif bir gülümsemeyle karşılık verdim, formalitelerden hoşlanmamasını anlıyordum henüz bir prensesken yaşadıklarım unutulmaya yüz tutmuş rüyalar gibi olsa da benim de sorguladığımı hatırlıyordum ama zamanla anlamıştım gerekliliğini. “Ah çok iyi anlıyorum prenses Catherine ama saygının beraberinde saygı getireceğini söylemeliyim ve ayrıca bende tanıştığıma sevindim.” “Sanırım haklısınız kraliçem.” Prenses henüz çok gençti, hırçındı. Bunu anlayabiliyordum, kızım, Lenora da böyle bir prensesti bir zamanlar. Hırçındı, düşünmeden ani kararlarla ilerlerdi. Ona doğru geleni söyler, doğru geleni yapardı. O an düşündüğünü, kafasına koyduğunu yapardı kızım. Biraz bana tersti aslında, ikimizde bambaşka sayılırdık. Tavırları Catherine’e çok benziyordu, üzerinden yüzyıllar geçmişti ama unutmadığım, unutmaya niyet bile etmediğim tek şeylerdi kızım ve oğlum. Prenses Catherine’in bu hali onların anısını daha da canlı hale getirmişti gözümde, yüzyıllar önce kollarımdan kayıp giden evlatlarımın anısını. Kral Derek’in ricasıyla birlikte sarayın içine geçtik, sarayın atmosferi hoştu; beyaz ve altın rengi hakimdi saraya aynı dış tarafındaki gibi. Kral Derek’in başa geçmesiyle değişiklikler baş göstermiş gibi görünüyordu, öncesi gibi taş koridorlar yoktu artık daha düzgün duracak şekilde düzleştirilmiş duvarlar, şamdanlar ve altın pervazlı pencerelerle süslenmişti. Kral Derek görünüşe ve zengin duruşa önceki hükümdarlardan daha çok önem veriyordu belli ki. Birkaç koridordan geçtikten sonra Kral durup bana doğru döndü, gözleri yüzümü dikkatlice inceledikten sonra gözlerime döndü. “Eminim ki yorulmuşsunuzdur kraliçem. Buradan sonra…” başka bir koridordan gelmiş ve yanımızda durup selam veren bir hizmetkarı işaret ederek “Thomas sizi odanıza götürebilir. Yemek saatine kadar dinlenmiş olursunuz.” Dedi. “Öncelikle teşekkür etmeliyim, odama gitmeyi çok isterim fakat akşama kadar orada kalmak gibi bir isteğimin olmadığını söylemeliyim. Düşündüğünüz için tekrardan teşekkürler ama o kadar da yorgun değilim, hala fazlasıyla enerjim var.” Cümlemin sonuna nazik bir gülümseme eklemeyi de unutmadım. Bunca zamandır hayattayken yapmak istediğim son şey hiçbir şey yapmadan oturmaktı. “Nasıl isterseniz kraliçem. Sarayda ve krallıkta istediğiniz gibi dolaşabilirsiniz.” Prenses Catherine o sırada lafa girdi ve hevesli bir şekilde “Dilerseniz burada çok büyüleyici bulduğum bir ormanı gösterebilirim size.” Dedi. “Ah neden olmasın, en son burada bir ormanı gezeli yıllar oldu. Değişimleri görmek isterim.” Prenses “O halde buralarda olacağım kraliçem.” Dedikten sonra kral ile birlikte ilerleyip koridorlar arasında gözden kayboldular. Sağımda duran Thomas’a döndüğümde bana hayretle baktığını gördüm, bu istemeden gülümsememe neden oldu. Saçlarımda ve yüzümde geziyordu gözleri. Sıra dışı durduğu doğruydu görünüşümün, sonuçta böyle beyaz saçlı ve soluk tenli doğmamıştım. Lanet görünüşümü de etkilemişti. Annem gibi kumraldım fakat zaman geçtikçe saç rengim açılmış, ten rengim solgunlaşmıştı. Kahverengi saçlarım önce sarılaşmış sonra daha da açılarak böyle açık gri, neredeyse beyaz olmuştu ama yaşlılığı gösteren bir grilik değildi, 30 yaşımdan beri yaşlanmadığım varsayılırsa. Ten rengim de saçlarımla aynı kaderi paylaşmıştı ve bu yüzden şimdi cansız gibi duruyordum. Zamanla değişmeyen tek şey gözlerimdi -eskiden annemin dediğine göre babamdan almıştım rengini- bu yüzden Thomas’ınki gibi bakışlara alışmıştım artık komik geliyordu. “Gidelim mi?” Thomas açıkça sesimi duyunca kendine gelmişti, başını sallayıp “Tabii kraliçem.” Diye onaylayarak yürümeye başladı. Büyük ve oldukça şık bir odaya getirmişti bizi. Oda kaliteli döşenmiş, özel misafirler için bir odaydı, pencereleri geldiğim yola bakıyordu ve odanın içi de sarayın genel konseptine gayet uyumlu renklerdeydi. Odayı kısaca inceledikten sonra Thomas’a baktım. “Teşekkürler, çıkabilirsin.” Thomas “Yardımcınızın kalacağı yer de...” kapının dışından soldaki odayı işaret ederek “Hemen soldaki oda kraliçem, arzu ettiğiniz gibi -Saraya gelmeden önce bir ricam olup olmadığı sorulduğunda Samantha’nın benim odama yakın bir odada kalmasını rica etmiştim. Bana yıllarca yardım eden, sonuna kadar güvendiğim kişinin farklı bir tutumla karşılanmasını istememiştim. Hem yanımda hem de rahat olması gerektiğini düşünmüştüm- Eğer istediğiniz bir şey olursa burada olacağım kraliçem.” Diyerek çıktı. Birkaç dakikanın ardından eşyalarım odaya getirildi. Yanıma aldığım birkaç eşyayı Samantha dolaba yerleştirirken askıya astığı elbiselerden biri gözüme çarptı, üzerimdeki etekleri kabarık ve taşlı elbiseden çok daha sade, gözlerim gibi açık mavi olan elbiseyi dolaptan aldım. “Sanırım orman gezisi için bunu giyeceğim. Sade ve daha konforlu.” “Nasıl isterseniz. Orman için uygun gibi duruyor majesteleri.” Üzerimi değiştirdiğimde, o ağır ve büyük elbiseden kurtulduğumda rahatlamış hissettim. Beyaz elbisemi çok sevsem de bir o kadar da ağırdı. Ayakkabı olarakta topuklular yerine elbisem ile aynı renkte babetler giydim. Hızlıca saçımın da küçük bir kısmını aynı renk bir kurdele ile toplayıp geri kalanını açık bıraktım. Daha erken olduğunu düşündüğüm için camın önündeki tekli koltuğa oturdum. Bu krallıkta hoşuma giden bir şeyler vardı, tam olarak neyi bilmiyordum ama atmosferini hep sevmiştim. Önceki hükümdarlarıyla da aram kötü olmamıştı, çok uzun bir süredir Afreya ile Sragon arasında barış vardı ve umarım bundan sonra da öyle olurdu. Gözlerimi manzaradan ayırmadım; buraya antlaşma için ilk geldiğimde şehir küçüktü, insanlar daha azdı, kale neredeyse bunun yarısı kadardı ve tabii bu geliş neredeyse bin yıl önceydi. O zamanlarda hiçbir şey böyle değildi tarlalarını kendileri sürdüklerini hatırlıyordum hayvanları olmadan, kayıpların çok olduğunu, eşyaların kullanışsız olduğunu. Ne kadar değişmişti her şey ve ben bunlar olurken hiç değişmemiş, hepsini izlemiştim. Derin bir nefes verdim, birçok şeyi taşıyan bir nefes, 1200 yılın yorgunluğunu ve ağırlığını. Ne kadar hoşnut olmasamda bu lanet halkıma yardım etmişti ve buna minnettar olmalıydım, oluyordum da zaten. Bunca yıldır krallığım için elimden geleni ardına koymamıştım, antlaşmalar, düzeltmeler ve gelişimler. İlk tahta geçtiğimden beri büyük bir değişim vardı, artık krallığımın kaynaklarında hiçbir eksik yoktu ve giderek artıyordu, halkımda işsiz ve durumu kötü kimse kalmamıştı, hepsi evlere sahip ve şehir için çalışıyorlardı. En azından bu gelişimi onlara sağlayabilmiştim. Bir süre sonra Samantha’nın fısıldayan sesi kulaklarıma ulaştı: “Yorgun musunuz?” Başımı sallayıp düşünceleri kafamdan attım ve bakışlarımı camdan uzaklaştırdım. “Efendim? Yok, hayır yorgun değilim. Sadece… düşünüyordum.” Yeterince oyalanmıştım artık prensesin yanına gidebilirdim. Yavaşça ayağa kalktım ve Samantha’ya hafifçe gülümseyerek odadan çıktım. Buralarda olacağını söylemişti, en son onlardan ayrıldığımız koridora doğru yürüdüm ve zaten o da orada bekliyordu. Elinde minik bir sepet vardı, orman için hazırlamış olmalıydı. Beni gördüğünde saygıyla selamladı: “Geldiğinize göre gidelim mi kraliçem?” “Gidelim bakalım.” Beraber kapıya doğru yürümeye başladık. Tabii Catherine saraya hâkim olduğu için geldiğimiz yoldan farklı bir yola sapmıştı, kestirmeden götürüyordu kapıya. Bu koridordan yürürken duvarların arasından birinin “Onu istiyorum! Bana o haritayı bulun!” Diye haykırdığını duydum. Ancak kime bağırıyorsa karşısındaki adam ona aynı şekilde bağırmaya çekiniyor olsa gerekti, sözleri anlaşılmıyordu ve sonra aynı adamın bağırışları tekrar yükseldi: “Ne kadar zor olduğu beni ilgilendirmiyor! Bana onu bulacaksınız. O korumaları da halledeceğiz, bu kadar çok şövalyemiz var. Onu hemen bulmanı istiyorum. O kadar!” Koridorun sonuna geldiğimiz için dahasını duyamadım, sesi de tanıyamamıştım duvarlar yüzünden boğuktu. Her kim ne arıyorsa bu önemli bir şeydi ve bilinmesi istenmiyordu belki benim bilmem bile onlara bir riskti ama kim bir haritayı ne için isterdi ki? Bir harita bu kadar öfkelenecek neyle ilişkili olabilirdi? Yürürken Prenses Catherine’i izledim, umursamamış gibi duruyordu. Bu umursanmayacak bir şey olamazdı, demek ki bozuntuya vermiyordu. Bir şeyler dönüyordu ve içimde hiç iyi bir his yoktu. ༺❀༻ Ormanın girişine yaklaştığımızda Catherine bana döndü. “Normalde buraya her gün, bazense iki günde bir gelirdim fakat son iki haftadır hiç gelme fırsatı bulamamıştım. Eğitimler sıklaşıyor, özlemişim burayı. O kadar güzel ki her gelişimde içim açılıyor.” “Ah bu kadar övgüden sonra buraya olan merakım daha da arttı diyebilirim.” Ormanın derinliklerine doğru ilerledik ve prenses haklıydı, her adımda orman daha da büyüleyici oluyordu. Sanki Ethereal’e ait bir yer değilmiş gibi duruyordu. Ağaçlara vuran ışıklar yerde açan, nadir bulunan çeşit çeşit çiçeğe düşüyordu. Adeta bir görsel şölen gibiydi, ara sıra geçen tavşanlar ve sincapların dallara basarak çıkardığı ufak sesler, rüzgârın esintisiyle hışırdayan yapraklar ve binbir çeşit kuşun ötüşleri. Gözlerimi kapattım ve bir süre sadece sesleri dinledim, ormanın muhteşem huzurunu içimde hissettim, uzun zaman sonra ilk defa böyle huzurlu hissediyordum. Sorumluklarımdan uzak, sakin ve rahat. Gözlerimi açtığımda Catherine’in benden daha ileride olduğunu görüp adımlarımı hızlandırdım. “Dediğin kadar muhteşem olduğunu kabul etmeliyim, gördüklerimin en iyilerinden.” Catherine’in mutlulukla etrafa göz gezdirişini izledim. “Söylemiştim kraliçem.” Sağ tarafı işaret ederek oraya doğru döndü. “Bu yoldan gidelim, ormanın o tarafı vadiye bakıyor ve manzara çok güzel, özellikle de şimdiki gibi ilkbaharın ortasındayken.” “Görmeyi çok isterim.” Yürümeye başlayan prensesi izledim. Ormanın girişi bile bu kadar güzelken vadiye bakan kısmı nasıldı kim bilir? Beklentimi yüksek tutmamak eldimde değildi. Ağaçların arasından geçip açıklığa, vadinin olduğu yere çıktığımızda dilim tutuldu. Manzara öyle büyüleyiciydi ki ancak tablolarda görülebilirdi. Vadinin arasındaki rengarenk, çeşitli çiçekler, ağaçlar ve ortalarından akan bir nehir. Tablodan aşağı kalır bir yanı yoktu. Gören herkesin donup kalacağına emindim. Catherine’in getirdiği sepetten bir örtü çıkarıp çimlere serdiğini gördüm, ardından ikimizde örtüye oturduk. Ne kadar süre manzarayı seyrettiğimizi bilmiyordum, başlı başına bir ilham kaynağıydı. Güneş batarken daha da harika olmuştu. “Haklıymışsın, burası gördüğüm en iyi yerlerden birisi. Sanki bir tablodan çıkmış gibi.” Prenses hafifçe gülümsedi. “Öyledir.” Derin bir iç çekti. “Burayı ilk keşfettiğim zamanı hatırlıyorum da bende aynı sizin gibi büyülenmiştim. Gitmekte zorlanmıştım ve şu an aynı şekilde bizde gitmeliyiz kraliçem, güneş batıyor, hava yakında kararacak.” Haklıydı bırakmak istemiyordu insan ama yine de yavaşta olsa kalktık, Catherine örtüyü toplayıp sepete geri koydu ve ormana döndük. Açıklıktan çıkarken arkamda kalan vadiye son bir kez baktım ardından ormana döndüm. Biraz yürüdükten sonra ileride, soldaki ağaçların arasından gelen birtakım bağırışlar duyduk. Hemen ses çıkarmaması için Catherine’i uyardım ve sessizce, yavaş adımlarla seslerin kaynağına yaklaştık. Catherine’in önünde durdum, ağaçların arasından görünenlere baktım. Kral Derek’in krallığından oldukları zırhlarındaki sembollerden belli olan iki şövalye vardı. Yaşlı bir adamı itekleyerek götürüyorlardı, hemen yanlarında ise elleri bağlı, arkası dönük, yapılı bir adam vardı. Yüzünü buradan göremiyordum, gölge gibi yanlarında yürüyordu. Simsiyah giyinmişti, deri pantolonu, siyah tişörtünün üzerine bolca cepli ve sert olduğu belli olan dar bir yelek giymişti. Bu halinden ve üzerine attığı pelerinden bir haydut olduğu anlaşılıyordu. Ellerinde eldiven ve bileğinin biraz altından başlayıp dirseğinin biraz gerisinde biten deri bir kolluk vardı. Şövalyelerden birinin gözü yaşlı adamdayken diğeri ise onu izliyordu. Adamın eller arkasındaydı, şövalyeye fark ettirmeden sakin hareketlerle bileğindeki kolluğa gizlediği hançeri çıkardı. Önce bileğindeki ipleri yavaşça kesmeye başladı, en son ip düşmek üzereyken durdu. Etrafı inceler gibi başını oynattığını gördüm, hareketlerini planlıyor gibi görünüyordu. Ardından ipleri tamamen kesip bir elinde tuttu ve diğer elindeki hançeri ise şövalyelere saldırmak üzere hazır etti.
Bölüm 2
İlk Adım
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.